TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI

30 AĞUSTOS’UN SIRRI

Ömer SAĞLAM

Türk tarihi incelendiğinde görülür ki; devletin başındaki lider ne zaman milletiyle bütünleşmiş ve Büyük Atatürk’ün deyimiyle; onun çelikleşmiş iradesi olan ordusunun başında olmuş, işte o zaman zaferler ve başarılar gelmiştir.

Bilge Kağan Orhun abidelerinde kendi başarısının sırrını anlatırken, aslında yukarıdaki gerçeği, yani genel olarak milletlerin başarısındaki, orduların zaferlerindeki sırrı anlatır gibidir:

“Milletim için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Az milleti çok, aç milleti tok yaptım. Çıplak milleti giyimli, yoksul milleti varsıl yaptım…Küçük kardeşim Kültigin ile ölesiye çalıştım…”

Osmanlı döneminde de böyle olmuştur; padişahların ordunun başında sefere çıktığı dönemlerde başarılar peş peşe gelmiş, padişahların milletten ve onun çelikleşmiş iradesi olan ordudan kopup hareme kapandığı zamanlarda ise yenilgiler yaşanmış ve buna bağlı olarak gerilemeler başlamıştır.

Osmanlı ordularının son meydan savaşı ve son zaferi 1596 yılında kazanılan Haçova Zaferi’dir.

Burada dikkatimizi çeken ayrıntı; bu savaşın, padişahın ordunun başında olduğu son savaş olmasıdır.

Oysa dönemin Padişahı olan III. Mehmet, oldukça silik ve genç birisidir.

Gelin görün ki; Türk Ordusu, Başkumandan durumundaki Padişahın da yanlarında olduğunu gördükçe şevke gelmiş, kendisinde ilave güç bulmuş, tabiri caizse savaşa asılmış ve kazanmıştır.

Dönemin devlet adamları Mehmetçiğin bu vasfını bildiği için Padişahı ordunun başında sefere çıkması için ikna etmişlerdir.

III. Murad’ın ölümüyle onun yerine geçen oğlu III. Mehmed, devlet ileri gelenleri ve özellikle yeniçeriler, Vezîriâzam Sinan Paşa ve hocası Sâdeddin Efendi’nin tesiriyle sefere gitme kararı almak zorunda kalmıştır.

Liderin, ordunun başında olmasının başarıyı getirmesinin en önemli sebebi, hiç şüphesiz karar alıp uygulamada zamandan kazandırması, orduyu sevk ve idarede kolaylık sağlamasıdır.

Mustafa Kemal Paşa, bu gerçeği bildiği için meclisin kanun çıkarma ve karar alma yetkisinin geçici olarak kendisine verilmesini istemiş, devlet aklı da bunu uygun bularak 5 Ağustos 1921 günü (BMM’nce) çıkarılan “Başkomutanlık Kanunu” ile 3 aylık süre ile bu yetkiyi Mustafa Kemal Paşa’ya vermiş, daha sonra (30 Ekim 1921, 4 Şubat 1922, 6 Mayıs 1922 tarihlerinde olmak üzere) bu yetkiyi 3’er aylık dönemlerle, 20 Temmuz 1922’de de süresiz uzatmıştır.

Mustafa Kemal Paşa bu yetkiyi aldıktan sonra, Ankara’da oturmamış, cepheye, yani ordunun başına koşmuştur.

Kanun gücündeki kararları alıp, anında uygulamıştır!

Peki bu sırada Yunan Başkomutanlığı ne yapıyordu?

Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919’dan başlayarak savaşın sonuna kadar önce Kuvay-ı Milliye’nin, ardından düzenli ordunun başında Başkomutan olarak kalıp, milletiyle ve ordusuyla bütünleşmiş bir lider olarak, zafere götüren stratejisini ilmek ilmek örerken, adımlarını düzenli olarak atarken, Yunan ordusunda başkomutanlık birkaç kere el değiştirmiştir.

En son başkomutanlık görevine getirilen Yeoryos Hacıanestis ise cepheye pek yol uğratmamış, emirlerini İzmir’deki karargâhından vermeyi tercih etmiştir

Uzmanların dediğine göre; İzmir’deki Başkomutan Hacıanestis ile Afyon civarındaki cephe komutanı Trikopis arasındaki haberleşme 4 saatte ancak sonuçlanabiliyordu.

Yani cephedeki bir general, harekâtın seyrine ilişkin sorduğu bir sorunun cevabını, 4 saatte ancak alabiliyordu Yunan ordusunda.

İzmir’deki Başkomutan Hacıanesti’nin, muhtemelen bazen karar alırken Atina’ya danışmak zorunda kalmış olabileceğini de dikkate alırsak, Yunan ordusundaki karar alma sürecinin çok daha uzayabildiği akla gelebilir.

Mustafa Kemal Paşa’nın, Yunan ordusundaki bu zafiyeti iyi değerlendirdiği anlaşılmaktadır.

Dolayısıyla bize göre; Türk Ordusu’nun başarısının en önemli sebebi, karar alıp uygulamada çabukluk ise, Yunan ordusunun başarısızlığın en önemli sebebi de tam tersi karar alıp uygulamadaki gecikmelerdir.

Gerçi iyi ki de öyle olmuş…

Peki, Yunanistan’ın o günkü karar vericileri konumundaki Yunan devlet adamları, Anadolu’yu işgal eden ordularının başında olsalardı savaşın seyri değişir miydi?

Pek sanmıyoruz!

Bu durum, bize, bizim milletimize ve bizim ordumuza has bir durum olsa gerekir.

Zira Yunan Kralı Konstantin’in ve Başbakan Venizelos’un, 12 Haziran 1921 tarihinde İzmir’e geldikleri biliniyor.

Demek ki; bu ziyaretin Yunan Ordusu üzerinde fazla bir etkisi olmamış.

Elbette, Türk Ordusu’nun zaferinde ve Yunan Ordusu’nun yenilgisinde en büyük amillerden birisi de, tarafların davalarının haklılığına, maksatlarının hukukiliğine ve yaptıkları işin doğruluğuna inanıp inanmamalarıyla ilgilidir ki; Türk Milleti’nin ve onun çelikleşmiş iradesi olan Türk Ordusu’nun bu konudaki inancı tamdı ve zafere ulaşan da haklı olarak davasının haklılığına inanan Türk Milleti ve Türk Ordusu olmuştur.

Bir şehit torunu olarak; 30 Ağustos Zaferi’ni bize yaşatan Türk Ordusu’na minnettarlığımı sunuyor, şehitlerimizi ve başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere gazilerimizi, ayrıca bu zaferinin kazanılmasında en büyük amil olan hamiyetperver milletimizden ahirete irtihal etmiş bütün fertlerini rahmetle anıyorum.

Hepsinin ruhları şad olsun.

Bu arada dün Ağrı’da şehit düşen iki uzman çavuşumuza da Tanrı’dan rahmetler diliyorum.

Sevenlerinin başı sağ olsun…

Ömer SAĞLAM

30 Ağustos 2020/Ankara

Araştırmacı Yazar

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ