Türk Tarihi ve Kültür Araştırmaları

GEZİ PARKI ve ECEVİT’İN KUTSAL TOPRAKLARDAKİ ARAZİLERİ

0 5.953

Ömer SAĞLAM

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu “Vakıflar Genel Müdürlüğü, bir anlamda Gezi Parkı’ndaki Topçu Kışlası’nın, kışla yapılmadan 310 yıl önce ölen II. Bayezid’in vakıf eseri olduğunu iddia ederek parkı İBB’den aldı. Gezi Parkı’nın devredildiği Sultan Beyazıt Hanı Veli Hazretleri Vakfı diye aktif bir vakıf şu anda yok…Taksim Gezi Parkı’nın mülkiyetini devrettiği Sultan Beyazıt Hanı Veli Hazretleri Vakfı ile ilgili hiçbir kayıt bulunmuyor. Ayrıca söz konusu vakfın herhangi bir web sitesi de yok.” demiş.[1]

Mazbut Vakıf

Anlaşılan İmamoğlu’nun “Mazbut Vakıf” kavramından hiç haberi yok.5737 Sayılı Vakıflar Kanunu uyarınca; Genel Müdürlükçe yönetilecek ve temsil edilecek vakıflar ile mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin yürürlük tarihinden önce kurulmuş ve 2762 sayılı Vakıflar Kanunu gereğince Vakıflar Genel Müdürlüğünce yönetilen vakıflara ‘Mazbut Vakıf’ denilmektedir.”[2]

743 Sayılı Medeni kanun 17.02. 1926 tarihinde kabul edilmiş ve 04.04.1926 tarihli resmi gazetede yayınlanmıştır. Kanunun 936. maddesinde “Bu kanun, neşri tarihinden altı ay sonra mer’idir.” denildiğine göre; yukarıdaki “Mazbut Vakıf” tanımına göre; demek oluyor ki; 04.10.1926’dan önce kurulmuş bütün vakıflar “Mazbut Vakıf” statüsünde olup, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün yönetimine tabidirler.

Sultan Beyazıt Hanı Veli Hazretleri Vakfı

Peki Sultan Beyazıt Hanı Veli Hazretleri Vakfı diye bir Mazbut Vakıf Var mıdır? Vakıflar Genel Müdürlüğü “var” dediğine göre, var demektir. Aksini ispat etmek “Böyle bir vakıf yok” diyen Ekrem İmamoğlu’na aittir.

Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün konuya ilişkin açıklaması şöyle:

“Sultan Beyazıt’ın 911 H. (1505 M.) tarihli vakfiyesinde İstanbul’da bulunan cami, medrese, mektep ve imaretten oluşan külliyesi için çok sayıda dükkan, ev, bostan, mera, arazi ve arsa vakfetmiştir. Vakfedilen taşınmazlardan önemli bir bölümü ise Beyoğlu, Şişli ve Galata bölgesinde yer almaktadır. Ahkamü’l-Evkaf’a (Osmanlı döneminde yürüklükte olan vakıf kanunları) göre vakıf kurucusu veya mütevellileri bu yerleri tek kira (icare), çift kira (icareteyn) veya mukataa (zemin kirası) yoluyla işletmişlerdir. Bu bağlamda; 3. Selim döneminde bahsi geçen taşınmazlar mukataaya bağlanarak belli bir zemin kira karşılığı ödenerek, taşınmazın üzerine kışla, talimhane, mescit ve çeşmeden oluşan müştemilat yapılmıştır. Topçular Kışlası olarak uzun süre hizmet verilen bu binalar, daha sonra işlevini kaybetmiştir. O dönemde yürürlükte olan Ahkamü’l-Evkaf’a göre vakfına geçmesi gerekirken taşınmazlar belediye mülkiyetine geçmiştir.”[3]

Demek oluyor ki; böyle bir vakıf varmış! Peki Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün açıklamasında yer aldığı üzere; Gezi Parkı’nın bulunduğu alan bahsi geçen mazbut vakfa mı aittir? Vakıflar Genel Müdürlüğü öyle diyorsa öyledir. Aksini ispat etmek yine Ekrem İmamoğlu’na düşer! Elbette o da Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün kayıtlarına baktırarak ortaya çıkaracaktır bunu.

Gezi Parkı’nın Sultan Beyazıt Hanı Veli Hazretleri Vakfı’na Devri Yasal mı?

Yasal olduğu gözüküyor! Zira yine Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün açıklamasından öğreniyoruz ki; 2008 yılında yürürlüğe giren 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 30. maddesinde: “Vakıf yoluyla meydana gelip, her ne suretle olursa olsun hazine, belediye, özel idareler, köy ve tüzel kişiliğin mülkiyetine geçmiş vakıf kültür varlıkları mazbut vakfına devrolunur” denilmektedir.[4]

Vakıflar Genel Müdürlüğü, söz konusu devrin bu kanun hükmüne göre yapıldığını söylemektedir. Peki CHP, 2008 yılında hazırlanıp yürürlüğe giren, Vakıflar Kanunu’nun 30. maddesine itiraz etmiş midir ve AYM’ye “İptal” başvurusu yapmış mıdır? Bilmiyoruz, ettiyse bile kabul edilmemiş gözüküyor.

Peki Devir İşlemi İyi Niyetli midir?

Söz konusu devir işlemi, kâğıt üzerinde yasal olarak gözükmekle birlikte, bize göre de pek iyi niyetli gözükmüyor. Öyle ya; 18 yıldır iktidarda olan ve 1994-2019 arasında olmak üzere; 25 yıl boyunca İstanbul’u yöneten iktidar partisi, söz konusu devir işlemini, neden bu süre zarfında değil de, şimdi yaptı? Devir işleminin yasal zeminini oluşturan kanun 2008 yılında yürürlüğe girmekle, şimdiye kadar neden beklediler? 2019 yılında yapılan seçimlerde İstanbul’u kazanmış olsalardı söz konusu devir işlemini yine de yaparlar mıydı? Hiç sanmıyoruz.

Öte yandan, Gezi Parkı’nın adı geçen Mazbut Vakıf üzerinden Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devriyle bir yol açılmıştır ve bunun arkası gelecek gözüküyor. Eğer arkası gelirse, seyreyleyin siz gümbürtüyü! Çünkü Cumhuriyetten önce, ülke topraklarının neredeyse 2/3’ü vakıflara aitti. Şimdi bu toprakların ve üzerindeki varlıkların tamamının devriyle karşı karşıyayız demektir. Zira hukuk devleti olmak bunu gerektirir! Ondan sonra da gelsin, mal ve miras kavgaları, gelsin çetin hukuk mücadeleleri.

İster misiniz, bu yolla, ülke topraklarının önemli bir bölümü Osmanlı Hanedan üyelerine iade edilsin! “Olmaz” demeyin lütfen; geçenlerde II. Abdülhamid’in torunu olduğu söylenen Abdülhamid Kayıhan Osmanoğlu birisinin, şehzade ilan edilip Sultanahmet’te ‘tören’le karşılandığını yazıyordu gazeteler.[5] Öte yandan hanedan üyelerinin, böyle bir arayışın içinde oldukları zaten bilinmektedir.[6]

Hükümet keşke bu tür şeylerle uğraşıp toplumun huzurunu kaçıracağına, yurtdışındaki ecdad yadigarlarına sahip çıkabilseydi, keşke Türk vatandaşlarının ülke dışındaki, özellikle orta doğu ülkelerindeki miraslarını elde etmeleri konusunda kendilerine yardımcı olabilseydi. Mesela Merhum Ecevit’in de mirasçıları aralarında bulunduğu 47 kişiye, dedeleri Mekke Emiri Hacı Emin Paşa’dan kalan ve değeri milyarlarca doları bulan arazilerini almaları ve Hacı Emin Paşa’nın tesis ettiği söylenen vakıflara ait arazileri devletimize kazandırmak için gerekli çabayı verebilseydi.

Gazeteci Mehmet Tezkan, bir yazısında, Gazeteci Mehmet Çetingüleç’in kaleme aldığı “Ecevit’in Anıları” kitabından bakın nasıl aktarmış konuyu:

“Osmanlı döneminde Suudi Arabistan’da kutsal toprakların koruyucusu olarak görev yapan Mekke Şeyhülislamı Hacı Emin Paşa Bülent Ecevit’in anne tarafından büyük dedesiydi. Görev yaptığı sürede 5 vakıf, 2 medrese ve çok sayıda kütüphaneden oluşan büyük bir külliye kuran Hacı emin Paşa’nın koruması altındaki bölge, Hicaz’da ihrama girilen yerden Kâbe’ye kadar uzanıyordu.

Toplam 110 bin metrekarelik alana yayılan külliye için Bülent Ecevit ve yakınları İstanbul Şişli Sulh Hukuk Hâkimliği’nde 1992 yılında açılan davayı 2005 yılında kazandı. (Ecevit tek mirasçı olduğu için diğerlerine göre yüksek pay almış.)

Ecevit kararı öğrenince dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’i ziyaret ederek mirastan kendi payına düşen kısmını devlete bağışlamak istediğini söyler. Tek şartı vardı; arazi Türk hacılarının hizmetinde kullanılacaktı.

Sezer, dönemin Diyanet işleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nu arayarak konuyu iletti. Bardakoğlu, Ecevit’le görüşmesi için yardımcısı Mehmet Görmez’i görevlendirir. Görmez Ecevit ile görüşür. Yol haritası oluşturulur. Buna göre Suudi yetkililerle görüşülecek ve arazi Türk hacılarının konaklayacağı yer haline getirilecekti.

Bağışın üzerinden 12 yıl geçti. Görmez Diyanet İşleri Başkanı oldu. Ama ne Diyanet ne Dışişleri adım atmadı. Görmez’e telefonda arazinin akıbetini sordum, Riyad’daki bürokratların Suudi yetkililerle görüştüğünü ama bir ilerleme sağlanmadığını söyledi.

Oysa hukuken elde edilmiş, değeri 2 milyar dolar olarak ifade edilen büyük bir arazi ve külliye var. Bağış yapıldığı için burası artık devletin malı sayılır. Ama kutsal miras adeta unutulmuş durumda. Anlaşılan, hâlâ ‘sol’u dinsizlik gibi göstermeye çalışanlar, bir sol parti liderinin dindar kesimde sıcak duygular uyandıracak bağışını sümen altı etmeyi tercih ediyorlar. (sayfa 50/51)”[7]

Paşa mı Kadı mı İmam mı?

Konuya ilişkin hemen bütün makale, haber ve yorumlarda Ecevit’in Dedesi Hacı Emin Paşa’dan “Mekke Şeyhülislamı” olarak bahsedilmekte ve 17 yıl süreyle bu görevi ifa ettiği belirtilmektedir.[8]Bazı yazı ve haberlerde ise kendisinden “Harem Şeyhi” şeklinde bahsedilmektedir.[9] Osmanlı döneminde “Mekke Şeyhülislamı” şeklinde bir makam veya unvan var mıydı emin değilim. Şahsen olmadığını düşünüyorum. Zira Osmanlı’da bir tane Şeyhülislam vardı, o da kabinenin asıl üyesi olarak haliyle Pâyitaht İstanbul’da oturuyordu.[10]

Bildiğim kadarıyla “Mekke Emirliği” veya “Hicaz Emirliği” denilen bir emirlik vardı ve Mekke’de oturan Hicaz Emiri, Mekke, Medine, Taif ve Cidde’yi içine alan Hicaz Bölgesi’ni yönetirdi. Hatta bu emirliğin kuruluşu, Hz. Peygamber döneminde Mekke’nin fethedildiği 630 yılına kadar gider. Mekke’de Mescid-i Haram’ın ve Medine’de bulunan Mescid-i Nebevî’nin imamlarına günümüzde de “Şeyh” deniliyor galiba. Ayrıca belirtelim ki; görebildiğim kadarıyla Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın “Mekke-i Mükerreme Emirleri” kitabında da Hacı Emin Paşa ismi geçmemektedir.[11]

Bu sebeple Ecevit’in Dedesi Hacı Emin Paşa, muhtemelen “Şeyhülislam” veya “Emir” değil, daha alt statüde bir unvanla, mesela “Harem Şeyhi/Harem İmamı” gibi bir unvanla, yani bugünkü anlamda “Harem Baş İmamı” gibi bir görevde bulundu Arabistan’da. Gelin görün ki; haremde imamlık yapmak, oldukça prestijli, belki de halkın üzerinde Hicaz Emiri’nden bile fazla manevi etkisi olan bir ağırlığı vardı.

Peki, Ecevit’in dedesi “Hacı Emin Paşa” unvanıyla anıldığına göre; Osmanlı Harem Şeyhliği veya Mekke Kadılığı yapan bir insana “Paşa unvanı” vermiş olabilir mi? Olabilir. Zira Osmanlı kimlere paşalık unvanı vermedi ki? Bunların en sonuncuları galiba Alman Liman Paşa ve Goltz Paşa olsa gerekir ki; Osmanlı’nın bol keseden yapmış olduğu bu Paşalık unvanı uygulaması, Fato Paşa Efsanesi’nin doğmasına bile sebep olmuştur![12]

Atatürk ve Vakıflar

Büyük Taarruz’dan önce olmak üzere; 27 Mart-4 Nisan 1922 tarihlerini kapsayan günlerde Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi’ni teftiş etmek üzere Sovyetlerin Ankara Temsilcisi S. İvanoviç Aralov’u ve Azerbaycan’ın temsilcisi İbrahim Abilov’u da yanına alarak Konya’ya gider.

Aralov, Konya’ya yaşananları şöyle anlatır anılarında: “O gece iki medreseyi ziyaret ettik. Sağlıklı, güçlü, gencecik öğrenciler, geleceğin mollaları medresenin avlusunda dizilmişlerdi. Bunların yanında geniş cübbeli, beyaz ve yeşil sarıklı mollalar ve hocalar da yer almıştı. Hepsi de yerlere kadar eğilerek, Mustafa Kemal Paşa’yı selamlıyorlardı. Bunların içinden biri, bunların başı ve en nüfuzlusu, Mustafa Kemal Paşa’dan, medrese sayısını arttırmasını rica etti. Bu zat ayrıca, medrese öğrencilerinin askere alınmamalarını da rica etti. Hoca konuşurken Mustafa Kemal’in kendisini (zor) tuttuğu belli oluyordu. Ama medrese öğrencilerinin askere alınmamaları söz konusu olunca artık kendini tutamadı ve yüksek bir sesle, sertçe ‘Ne o,’ dedi, ‘yoksa sizin için medrese, Yunanlıları yenmekten, halkı zulümden kurtarmaktan daha mı değerlidir? Millet kan içinde yüzerken, halkın en iyi çocukları cephelerde dövüşür, yurt için canlarını feda ederken siz burada genç, sapasağlam delikanlıları besiye çekmişsiniz!’

Mustafa Kemal konuştukça gözleri daha korkunç bir hal alıyordu: ‘Bu besili delikanlılarınızın askere alınmaları için hemen yarın emir vereceğim!’ 

Hocalar sindiler, ama yüzleri öfkeden kıpkırmızı kesildi, yabancıların, Rusların yanında hükümet başkanı onları paylamıştı. Mustafa Kemal Paşa bize dönerek, ‘Haydi gidelim’ dedi, ‘artık burada bizim için yapılacak bir şey kalmadı.’ Ve şöyle bir selam vererek oradan ayrıldı.

Mustafa Kemal Paşa otomobilde uzun bir süre yatışmadı: ‘Savaş sona erince onlarla daha ciddi konuşacağız! Her şeyden önce onları mali dayanaklarından, vakıflardan yoksun etmek lazım. Yurt topraklarının büyük bir parçası, nerede ise üçte ikisi, belki de daha çoğu vakıftır. Bu topraklar mollaların varlık kaynaklarıdır. Bunların çoğu köylülerin elinden alınmış topraklardır. Buna son vereceğiz. Bir de utanmadan hükümetten yardım istiyorlar.’

Mustafa Kemal Anadolu topraklarında şimdi gördüğümüz dinç, sağlam delikanlıları askerden kaçıran 17.000 medrese bulunduğunu söyledi. Bu tam bir kolordu demekti. Medrese öğrencilerinin şimdiye kadar niçin askere alınmadıklarını sormam üzerine Mustafa Kemal, bunların askere alınmaları için gerekli emrin verilmiş olduğunu söyledi. Bu devrimci adım, subaylar arasında büyük bir sevinç yaratmış ve bu olay son günlerin en çok üzerinde durulan konusu haline gelmişti…”[13]

Anlaşılan, Merhum Atatürk, hangi düşünce ile Vakıf mallarını hazineye devretmişse veya devretmek istemişse, şimdikiler de tam tersini yapmakta kararlı gözüküyorlar. 2008 yılında çıkarılan Vakıflar Kanunu’nun 30. maddesini sırf bu sebeple dizayn ettikleri anlaşılıyor…

28.03.2021

Dipnotlar:
[1] https://artigercek.com/haberler/vakiflar-genel-mudurlugu-nden-gezi-parki-devri-hakkinda-aciklama
[2] https://www.vgm.gov.tr/vakiflarimiz/vakiflarimiz/mazbut-vakiflar.  Ayrıca bkz. 5737 sayılı kanunun 3. maddesi
[3] https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/vakiflar-genel-mudurlugu-gezi-parki-sultan-beyazit-hani-veli-vakfina-ait/2184120
[4] Ayrıca bkz. https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2008/02/20080227-2.htm,
[5] https://tr.sputniknews.com/turkiye/202102171043834298-2-abdulhamidin-torunu-sehzade-ilan-edilip-torenle-karsilandi/
[6] https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/vakiflar-genel-mudurlugu-gezi-parki-sultan-beyazit-hani-veli-vakfina-ait/2184120
[7] https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/mehmet-tezkan/bulent-ecevit-in-mekke-deki-arazisi-2643387
Mehmet Tezkan, yazısının başlığını “Bülent Ecevit’in Mekke’deki Arazisi” şeklinde atmış. Bu, sanırım Hacı Emin Paşa’nın “Mekke Şeyhülislam’ı” olmasından hareketle, tahmini bir başlık. Zira, bahse konu arazinin, Mekke’de değil Medine’de bulunduğunu söyleyenler var. DİB Eski çalışanı H. Ünal, sosyal medya hesabımıza yazmış olduğu yorumda, “söz konusu arazinin Mekke’de değil, Medine’de Mescid-i Nebevi’nin yakın bir bölgede bulunduğunu ve tamamıyla lüks otellerle kaplı olduğunu, hatta bir bölümünün Mescid-i Nebevi’nin bahçesi olduğunu” ifade etmektedir. H. Ünal Serhat Türk imzasını taşıyan şu bilgiyi de paylaşmış sosyal medya hesabımızda:
“Arabistan’da Kabe Şeyhulislamı olan dedesi Hacı Emin Paşa’nın torunu olan Bülent Ecevit’in, Medine’de dedesinden kalan binlerce dönüm arazinin kuruşunu bile istemeden Diyanete bağışlaması ve ‘tek’ evinde mütevazı yaşayıp ölmesi bile, inananların Onu Rahmetle anması için yeterlidir. Hz. Muhammed, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in kabirlerinin de içinde bulunduğu MECİD-İ NEBEVİ olarak adlandırılan bölgenin, 99 dönümlük kısmı anne tarafından dedesi olan OSMANLI döneminde, 5 asır önce kutsal toprakları korumakla görevlendirilen Medine Harem Şeyhi Hacı Emin Paşaya aitti. Ecevit’in Annesi Nazlı Ecevit’e miras kaldı. 1971 yılında vefat eden Nazlı Ecevit’ten, oğlu Bülent Ecevit’e intikal etmiş, dönemin Cumhurbaşkanı Sezer ve Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlun’dan yardım istedi. 2 Milyar dolardan fazla bedelli araziyi Türk Hacılarına konaklama yeri olarak bağışladı..”
[8] https://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/yilmaz-ozdil/karaoglan-2048450/ & https://www.haberturk.com/gundem/haber/5142-medinedeki-araziyi-diyanete-bagisladi
[9] https://www.haber7.com/ic-politika/haber/796188-ecevitin-kutsal-mirasi-ortada-kaldi
[10] II. Murad tarafından 1424 (veya 1425) yılında, Bursa Kadısı olan Molla Fenarî’nin Bursa Müftüsü ve “Müftilenam” atanmasıyla ihdas edildiği kabul edilen kurumun, 16. yüzyılda “Şeyhülislamlık” adını aldığı kabul edilmektedir. 1424 yılında ihdas edilen kurum, 1924 yılında kaldırılmıştır. İlk Şeyhülislam Molla Fenari, son Şeyhülislam Medeni Mehmet Nuri Efendi olup, 500 sene boyunca varlığını korumuş olup, 131 farklı isim tarafından yönetilmiştir. Son Şeyhülislam Medeni Mehmet Nuri Efendi’nin, 1920-1922 yılları arasında görev yaptığını ve 1 Kasım 1922 tarihinde saltanatın kaldırılmasıyla görevinin sona erdiğini düşünürsek, kurum 1 Kasım 1922 tarihinden, Halifeliğin ve Şeyhülislamlığın kaldırıldığı 3 Mart 1924 tarihine kadar geçen 16 aylık süreyi başsız (veya vekaletle) geçirmiş olmalıdır.
[11] Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Mekke-i Mükerreme Emirleri, TTK Yayını, 2013.
[12] https://www.kahtahaber.com/yazar/mustafa-kayahan/akademik-bir-calismaya-konu-olan-fato-pasanin-hikayesi-283
[13] Semyon İvanoviç Aralov, Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Anıları 1922-1923, Çev. Hasan Âli Ediz, 3. Basım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2014, s.98-99


Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.