Türk Tarihi ve Kültür Araştırmaları

Bağımsızlık, Sarı Öküz ve Sonrası

0 10.965
Prof. Dr. Cihan DURA

Türkiye Devleti’nin bağımsızlığı kutsaldır.
O sonsuza kadar güvenlikte olmalı ve korunmalıdır.

M. K. Atatürk

Sakın kapıyı aralık bırakmayın;
farkına varmadan, ardına kadar açılır.

M. K. Atatürk

Kanapiçe, Sisam adasının hemen karşısında, Karaburun havalisinde küçük bir koy… 1934 yılının 14 Temmuzu’nun sıcak öğleden sonrası…  Bir makineli tüfek tarrakası, Kanapiçe koyunun sessizliğini bozar. Kıyıdaki bir yerden, denize doğru ölüm kusar.

Kuşadası Kaymakamı Dilaver Bey, elinde bir kâğıtla, nefes nefese gelen jandarma erinden şu haberi alır:

Saat 15 civarında Kanapiçe mevkiinde, içerisinde 4 kişi, bulunan bir sandal, karaya yaklaşmıştı. Üç el havaya ateş etmek suretiyle “dur” emrini verdik. Bu emre itaat etmeyenlerin, kendilerini denize atarak kaçmaya başlamaları üzerine beş arkadaş birden ateş ettik. Bu dört şahıstan biri ölü olarak denizde kaldı. Bir tanesinin ne olduğu meçhuldur. Keyfiyet, Dipburnu Karakol erlerinin ifadelerine atfen arz olunur. Söz konusu sandal Sisam adasında bulunan İngiliz harp gemisine aittir.

Dilaver Bey hemen olayın üzerine gider, şu tamamlayıcı bilgiyi alarak Ankara’ya bildirir:

Kanapiçe koyu Dipburnu Karakolu erlerinden beşi nöbette iken, üç kişi bir kotra ile erlerin pusu yerine yaklaşmış, ikisi karaya çıkmıştır. Erlerimizin “teslim olun” ihtarına karşılık karaya çıkan ikisinin tekrar aşağıya indikleri, erlerimizin tekrar “teslim olun” diye bağırmalarına rağmen bunların denize atladıkları görülmüştür. Bunun üzerine ateş açılmıştır. Açılan ateşten biri ölmüş,  diğerleri kaçmıştır.

16 Temmuz günü bir İngiliz harp gemisi Dipburnu istikametinden gelerek, limanın dört mil açığında durur. Gemiden ayrılan bir motor sahile yaklaşır.

İngilizler Kaymakamla görüşmek istemektedir; ancak onu ayaklarına, limana çağırırlar. Dilaver Bey, durumu telefonla, Başvekil’e arz edilmesi için hemen Ankara’ya bildirir. Gelen talimat şöyledir: Gazi Paşa, Kızılcahamam’da, temas ediyoruz. İsmet Paşa buyuruyorlar ki, Kaymakam liman dairesine gitmeyecektir. Kaymakam’ı ziyaret etmek istiyorlarsa, Kaymakam Bey onları ancak kendi makamında kabul eder.

‘***’

Dilaver Bey’in makamı… Gelenler iki İngiliz subayı ile iki sivildir. Hemen konuyu açarlar.

Onlara göre olay şudur: Sisam adasına bir nezaket ziyareti yapmakta olan İngiliz Akdeniz Filosu’na mensup harp gemileri, sahillerimize yakın demirlemişler. Bu gemilerden birinde, üç subay dürbünle kıyılarımızı seyretmişler. Kanapiçe koyunun bulunduğu Dipburnu sahilinin plajını ve kumunu çok beğenmişler. Yüzmek üzere bir sandala binip buraya doğru gelirken, kendilerine kıyılarımıza 50 metre kala ateş açılmış; subaylardan bir ölmüş, diğerleri yaralı olarak dönmeyi başarmışlar.

Dilaver Bey şu yanıtı verir: Üzerlerine ateş açılan İngiliz subayları karaya çıkmışlar, “Dur” emrine itaat etmemişlerdi. Bu, kaçakçılığın önlenmesine dair kanuna aykırı bir davranıştı. Böyle hareket eden kişilere ateş edilirdi. Olaydan üzüntü duyulmaktaydı ama, askerlerimizin hareket tarzı kanunlarımıza uygundu.

Konuşmanın sonuna doğru, İngiliz kumandan cebinden bir kâğıt çıkararak Kaymakam’a uzatır:

– Londra Hükümeti’nden aldığım üç maddelik talimatı size bildirmek isterim. Hükümetim, Osmanlı Hükümetine şu isteklerinin bildirilmesini talep etmektedir.

Dilaver Bey, anında İngiliz’in sözünü keser:

– Kumandan cenapları yanlış temas aramaktadır. Ben, Türkiye Cumhuriyetinin temsilcisiyim. Osmanlı Hükümetinin değil.

İngiliz, kızarır, özür dileyerek sözünü “Türkiye Cumhuriyeti” olarak değiştirir. İstekleri sıralar:

– Öldürülen subayın cesedini aramak üzere İngiliz donanmasına bağlı motorlar sahillere gelecekler.

– İngiliz bayrağından özür dilenecek, ölen subayın ailesine tazminat ödenecektir.

– Subayı öldürdüğü belirlenen Balıkesirli er Musa, derhal yerinden alınacak, cezalandırılacak, verilecek ceza kendilerine bildirilecektir.

18 Temmuz günü saat 15.20 sıraları… 7 harp gemisi, biri Queen Elizabeth adını taşıyor, ağır yolla Darboğaz’a doğru seyretmekte…

‘***’

Ve Gazi Paşa…, Atatürk…

Kızılcahamam’da, gelişmeleri saati saatine takip etmektedir. İngiliz donanmasının tehditkâr bir tavırla kıyılarımıza yaklaştığını öğrenince, hem Ankara’ya hem Kuşadası’na şu emri verir:

Kanuni görevini yaptığı anlaşılan er Balıkesirli Musa, yerinden alınamaz ve cezalandırılamaz. Gerekirse Musa için Britanya İmparatorluğu ile savaş göze alınır. Kızılcahamam’dan şimdi Ankara’ya hareket ediyorum. Ege Bölgesi’nde kısmi seferberlik emrini veriyorum.

Kuşadası Kaymakamı Dilaver Argun, yıllar sonra şunları söyleyecektir:

”Bu emir, bu onurlu ses, beni ağlattı. Bütün yorgunluğumu alıp götürdü. Genç bir kaymakam olarak, bütün benliğim gurur ve iftiharla sarsılıyordu. O günden bu yana birçok valilik ve müsteşarlıklarda bulundum. Atatürk’ün bu sözlerinin bir benzerini başka hiç kimseden duymadım.”

‘***’

Sonuç?

Atatürk Sarı Öküz’ü vermemiştir!

Neden? Çünkü biliyordu ki, aksi davranış, tam bağımsızlıktan ilk ödünü vermek olacaktı.

Tıpkı 13 Kasım 1918 günü, zafer bayraklarını açmış, toplarını İstanbul’a çevirmiş olarak, azınlıkların sevinç çığlıkları arasında Boğaziçi’ne giren düşman zırhlıları karşısında “geldikleri gibi giderler” demesi gibi…

Tam Bağımsızlık; Millî Egemenlikle birlikte Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, üzerinde yükseldiği iki temelden biridir. Çünkü Millî Egemenlik, devletin, iç düşmanların eline geçmesini, Tam Bağımsızlık ise dış düşmanların eline geçmesini önler. Bu ilkelerden biri giderse, öbürü de gider. Millî Egemenlik giderse, Tam Bağımsızlık da gider. Tam Bağımsızlık olmazsa, Millî Egemenlik de olmaz. Millî egemenliğe dayanmayan, tam bağımsız olmayan bir devlet de ayakta duramaz, devlet olmaktan çıkar; zamanla “şunun bunun”, iç ve dış düşmanların “oyuncağı” haline gelir. Ülke gizli veya açık işgale uğrar, sömürgeleşir. Millet yaşayamaz; varlığını sürdüremez; erir, dağılır, yok olur.

Tam bağımsızlık; siyaset, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda… tam serbestlik demektir.” Tam bağımsızlık, devletimizin başka bir devletin veya herhangi bir uluslararası kuruluşun kesin etkisi ya da vesayeti altında bulunmamasıdır. Tam bağımsızlık istisna tanımaz. Siyasetten adliyeye, ekonomiden kültüre,… her alanda mevcut olmalıdır. Bu alanların tek birinde bile yabancı müdahalesi varsa, tam bağımsızlık zedelenmiş demektir.

Atatürk’ten sonra gelenler; ne sarı öküz bıraktı, ne uzun kuyruklu, ne parlak tüylü öküz…

Hikâye, Reis Boz Öküz’ün “biz Sarı Öküz’ü verdiğimiz gün kaybettik” ağıtıyla biter.

‘***’

Peki ya biz…, biz ne zaman kaybettik?

Biz 10 Kasım 1938’den sadece 140 gün sonra, sömürgeci İngiltere ve Fransa ile ‘Üçlü Anlaşma’yı imzaladığımız gün kaybettik.

Ve arkası çorap söküğü gibi geldi:

1945’de, emperyalist Amerika’nın dayatmasıyla “Truva atı demokrasi”ye geçerek, 1947’de Amerika’nın ileri karakolları Dünya Bankası ve IMF’ye, 1952’de ABD’nin savaş mekanizması NATO’ya, 1960’da OECD’ye üye olarak kaybettik.

1992’de, Avrupa Yerel Yönetimlere Özerklik Şartı’nı onaylayıp Ulus Devlet olmaktan çıkarak, Muavenet Zırhlı’sının Amerikan Saratoga gemisi tarafından batırılmasını sineye çekerek,

1995’de, havai fişekler eşliğinde AB Gümrük Birliği’ne girerek kaybettik.

2003’de Birleşmiş Milletler İkiz Sözleşmeleri ile, askerimizin başına Amerikan çuvalı geçirilmesi ile, 2006’da Bölgesel Kalkınma Ajansları ile,…

Yabancılara en stratejik tesislerimizi, fabrikalarımızı, bankalarımızı satarak, vatan topraklarının tapularını elden çıkararak…

Tarihimizin en işbirlikçi, en milliyetsiz iktidarına devletimizi, vatanımızı, milletimizi şuursuzca teslim ettiğimiz zaman kaybettik.

Prof. Dr. Cihan DURA

Alıntı Kaynağı: www.cihandura.com

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.