TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI

MİLLÎ MUZDARİP REMZİ OĞUZ ARIK

Nazım H. POLAT

Hayattayken irili ufaklı 21 eseri yayımlanmıştı. Bunların çoğu, bilim dalı olarak seçtiği arkeoloji ve sanat tarihiyle ilgilidir. Vefatından sonra, kitaplarındaki yazıların farklı biçimde tertiplenmesi ve kitaplarına girmeyen yazılarının toplanması ile bu sayı 35’e ulaşmıştır. Hâlâ kitaplarına girmeyen manzum, mensur kalem tecrübeleri de vardır.

Buna rağmen yeni nesiller arasında “Remzi Oğuz Arık” ismini hatırlayanlar -maalesef- azalmıştır. Dolayısıyla, onun hayatı hakkında tanıtıcı kısa bilgi vermek gerekir.

Kozan’dan Selanik ve İşkodra’ya, İstanbul ve İzmir’e

Remzi Oğuz Arık, 1899’da Adana’nın Kozan ilçesinin Kabaktepe köyünde doğdu. Feke Sandık Emini (hükûmet veznedarı) Mehmet Ferit Bey’in oğluydu. Kozan’da başladığı tahsiline eniştesi ve ablasının yanında devam etmek için Selanik’e gitti. Buradaki Yadigâr-ı Terakki Mektebi’ne kaydoldu ve sonra da ağabeyi Miralay Mustafa Fevzi’nin bulunduğu İşkodra’ya gitti[1]. Burada idadi tahsiline devam edecekti. Fakat İşkodra’nın işgali üzerine 1913’te İstanbul’a gelerek Mercan İdadisi’ne kaydoldu. Daha sonra parasız yatılı olarak İzmir Sultanisi’ne girdi. İstanbul’a dönerek Muallim Mektebi’nden mezun oldu. I. Dünya Savaşı’nın son yılında, gönüllü ihtiyat zabiti sıfatıyla cephede olmak istedi, yaralandı, gidemedi. İstanbul’un işgali günlerinde, Batum’a giden bir gemiye saklanıp vatan savunmasında fiilen yer almak istedi, yakalandı. Talih ona vatan müdafaasının başka bir yolda, fikir ve kalemle yapmaya yönlendirdi.

Savaş sonrasında İstanbul’da Darüleytam’da öğretmenlik, Adana’da Zafer-i Millî Numune Mektebi’nde müdürlük yaptı. Tekrar İstanbul’a dönerek bir yandan Galatasaray Lisesi’nde öğretmen görevini sürdürürken diğer yandan Edebiyat Fakültesi Felsefe Şubesinde okudu. Ardından Sorbonne Üniversitesi’nde sanat tarihi, Louvre Arkeoloji Enstitüsü’nde arkeoloji tahsili aldı. 1931’de Türkiye’ye döndüğünde Maarif Vekâleti bünyesinde Arkeoloji Müdürü oldu. Çeşitli kazı çalışmaları yaptı. 1939’da Ankara Üniversitesi DTCF’nde profesör unvanı aldı.

Siyasî Hayatta Bir İdealist

1950’de, siyasî hayata atılarak Demokrat Parti’den Seyhan milletvekili seçildi. 19 Mayıs 1952’de bu partiden ayrılarak Cezmi Türk, Yusuf Ziya Eker, Süreyya Endik, Ethem Menemencioğlu, Tahsin Demiray ile birlikte, Türkiye Köylü Partisi’ni kurdu ve genel başkan seçildi. Liberal Köylü Partisi de bu partiye katıldı. Seçim çalışmaları sırasında, 3 Nisan 1954’te Adana-Ankara yolculuğu için bindiği uçağın havada infilak etmesi sonucu hayatını kaybetti. Dolayısıyla partisi 2 Mayıs 1954 tarihindeki seçimlerde bir başarı kazanamadı.

Bu sonuç görülünce, onun Türkiye Köylü Partisi, Osman Bölükbaşı’nın Cumhuriyetçi Millet Partisi ile birleşerek 1958’de Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi adını aldı. 1969 yılında tekrar bir isim değiştirme yaşandı ve Milliyetçi Hareket Partisi ortaya çıktı.

Remzi Oğuz Arık’ın kurduğu partinin adı (Türkiye Köylü Partisi) bir sınıfı ifade ettiği halde onun sınıf temeline dayalı Marksist anlayışla hiçbir ilgisi yoktu. O, Türkiye’nin en geniş tabanını öncelikli hedef kitle olarak gördüğü için böyle bir isim seçmişti. Esasen Millî Edebiyat hareketinden itibaren “milliyetçilik” temeline dayanan kuruluşlarda böyle bir halkçılık ve köycülük anlayışı vardır. II. Meşrutiyet yıllarında kurulan ilk Türkçü derneklerden biri “Halka Doğru” diğeri “Köylü Bilgi Derneği” idi. Bunların ikisi de Türk Ocağı paralelinde kuruluşlardır; hatta bunlara, Türk Ocağı’nın farklı kitlelere yönelik yüzü olarak da bakılabilir. Remzi Oğuz Arık’ın fikir dünyası, ilk gençlik yıllarında bu yönelişlerle teşekkül etti, bezendi. O artık tam bir “gaye-i hayal” adamı idi. Ziya Gökalp, öncekilerin “gaye-i hayâl” dediğine, “mefkûre” diyordu. O, tam bir “mefkûreci” idi. Vatanı tehlikede görür görmez, daha Muallim Mektebi öğrencisi olduğu hâlde, gönüllü yazılıp cepheye koşmuştu. Memlekette hürriyeti tehlikede görünce de bir aksiyon adamı olarak parti kurmuştu. İşte bu özelliğini dikkate alan Mümtaz Turhan, “altının kıymetini sarraf bilir” sözünü ispatlarcasına, vefatı günlerinde, onun hakkındaki en güzel konuşmalardan birini yaparken şöyle diyor:

“Ölüm, vatan uğrunda ise şehadet olur; şeklinin bir ehemmiyeti yoktur. Eminim ki henüz daha on altı yaşında cılız çocuk vücuduna rağmen boyundan uzun tüfeği ve kendisinden ağır techizatıyla gönüllü olarak vatan hudutlarına koşarken hangi ruh hâleti içinde idiyse bu defa Adana’dan ayrılırken de aynı hisleri yaşıyordu. Gerçi memleket şimdi tehlikede değildi. Fakat o, vatanî vazifeler arasında bir ayrılık gözetmezdi ki. Vatan sınırlarını korumakla vatanda hürriyeti korumak arasında bir fark bulmuyordu. Her ikisi de aynı derecede mukaddes birer vatanî vazife idi.” (Turhan 1954: 8, Arık 1969 a: I)

Türk Ocağı ve Remzi Oğuz

Remzi Oğuz Arık’ın Türk Ocağı ile münasebeti, ilk gençlik yıllarına kadar uzanır. Türk Ocağı kurucularından Mehmet Emin Yurdakul’un vefatı münasebetiyle kaleme aldığı bir yazıda, onunla, İşkodra’dan İstanbul’a geldiği 1913’te, 13 yaşını bitirmiş bir genç olarak tanıştığını söylemektedir (Sezer 1976: 18). Türk Ocağı’nın yayın organı Türk Yurdu dergisindeki ilk kalem tecrübesi ise 18 yaşındayken yayımladığı “Sancağım” (Arık 1917: 18) başlıklı bir manzumedir. Bu manzume hem şekil ve muhteva hem de dil ve üslup açısından tam bir Mehmet Emin şiiridir. Hiçbir kaynakta onun şiir de yazdığından bahsedilmediği için, söz konusu manzumeyi okumalıyız.

SANCAĞIM

Türk oğluyum sancak benim imanım
Ay, yıldızın manaları Kur’anım
Güzel rengi beni göğe yükseltir.
Yurdum için neler neler diletir!
Çırpınışı ebediyet çizgisi!
Dalgın ruhum neden sever bu sesi?

Onun ipek hışıltısı denizlerin,
Seherlerin gülmesinden daha şirin!
Onun mağrur bakışları hür ülkerin
Sedef ruhlu nazarından daha derin!

Onun her bir dalgasında tarihimin hiç sönmez
Nuru şanlar aydınlatan hatırası yazılı;
Gül yüzünün destanında Türk ırkının hiç dönmez
Mertliğinin en mübarek harikası basılı!

Ben onunla yıldırıma karşı koyar beklerim;
O oldukça titremeden ölümlere gülerim
Çünkü onun siperleri çeliklerden canlıdır,
“Vatan, vatan!” diye ölmek, her ölümden şanlıdır.

Sancağıma en sevgili hürmetler,
Sancağıma eğilmeyen izzetler;
Sancağıma bütün dünya bir kurban,
Sancağıma ülke: Bütün bir Turan!

Remzi Oğuz Arık’ın Türk Yurdu’ndaki son yazıları ise 1930’da Fransa’dan gönderdiği, arkeoloji ile ilgili metinlerdir. Şu hâlde Remzi Oğuz’un Türk Yurdu’na ilgisi, ilk iki dönemiyle sınırlıdır.

Okuduğumuz şiirin son cümlesi, Remzi Oğuz’un o günkü ruh dünyasını izaha muhtaç olmayacak ölçüde, apaçık ortaya koymaktadır.

– Peki, bu ruh ne zamana kadar aynı kalmış veya ne zaman değişmiştir?

Bu soruyu sormanın sebebi de açıktır.

“Turancılık” mı, “Anadoluculuk” mu?

Remzi Oğuz için yazılanların çoğunda, önceleri “Turancı” iken sonraları “Anadolucu” olduğu yolunda bilgiler yer almaktadır. Bu bilgi yanlış değil ama açıklanmaya muhtaçtır. Öncelikle, bu iki kavramın birbiriyle çelişir tarafı bulunmadığını bilmek lazımdır. Remzi Oğuz her Türk Ocaklı gibi, ruhen Turancıdır. Ziya Gökalp, bütün Türklük fikrini, Türkiyecilik, Oğuzculuk ve Turancılık olarak üç basamakta ifade etmişti. Bunların hepsi, dünyanın her bir köşesindeki Türk’ün mutluluğunu arzulamaktır. Anadoluculuk veya Türkiyecilik, dünya Türklüğünü unutmak anlamına gelmez. Aradaki fark sadece, “gözlerimizi, olması arzulanandan var olana çevirmek” diye ifade edilebilir. Bu sadece Remzi Oğuz’un değil onun bütün neslinin yaşadığı bir olgudur; Türk milliyetçiliğinin kemâl mertebesini Kuva-yı milliye ruhuyla açıklamaktır. “Milliyetçiliğimiz” başlıklı yazısından alarak kendi ifadeleriyle söylemek gerekirse:

“Osmanlılık bir ideoloji yapılmak istendiği sıralarda gayenin ağırlık merkezi anavatandan gayri yerler olmuştu. Turancılıkla ifade edebileceğimiz ilk milliyetçi şuur devrinde de ideolojinin ağırlık merkezi anavatan dışında kurulmuş; emellerimiz başka yerlere çevrilmişti. Anavatan’ı müstemlekeleri yoluna, inanılmaz bir gafletle yâhut -başında bizzat müstemleke çocukları, dönmeler hüküm sürdüğü zaman- şuur parçalayıcı bir hıyânetle harcamak; bizim imparatorluğu başka imparatorluklardan ayıran en mel’un vasıf olmuştur. İmparatorluğumuzun bütün felaketlerini bu esasa bağlamakta tereddüt etmiyoruz.

1914’deki Cihan Harbi İslamcılığın (dikkat ediniz: Müslümanlığın demiyorum), Osmanlıcılığın belini büken büyük bir ameliyattır. Anadolu’daki “İstiklal Mücadeleleri”, Turancılık şeklinde ve ‘compromis’lerle [sözleşmelerle] bağlanmış ilk milliyetçiliğin hak ve mukadder yolu bulması için geçmemiz gerekli, bir sırat köprüsü oldu. Dünyada devamlı, büyük, müstakil biricik Türk devletini kurmuş olan Oğuz Boyları’nın kendi gerçeklerine ermesi için, “İstiklal Harpler” gibi bir cehennemden geçmesi lâzımdı. Bu harplerin yangınında, Türk realitesine aykırı ne varsa kül olmuştur. Öte yandan; bütün dünya Türklerinin kurtulması, yaşaması için Anadolu denen mücahitler yuvasının müstakil, kuvvetli, büyük kalması şart olduğu meydan çıkmıştır. Bugün, dünya Türkleri içinde milliyetçi ve samimi tek insan yoktur ki her şeyin üstüne ilkin, “İstiklal Harpleri”nin kazandırdığı büyük neticeyi korumak hedefine saygı göstermemiş olsun!” (Arık, 1969 a: 40-41)

İşte Arık’ın ruh ve fikir dünyası budur.

Milliyetçi düşünce ile hiçbir ilgisi bulunmayan bir başka “Anadoluculuk” anlayışı daha vardır ki bugün bu düşünce tarzı, “mozaikçilik” olarak bilinmektedir. Günümüzde çok kazanç getirdiği malum olan “mozaikçilik”, Anadolu’da, Türk’ün izini görmezden gelmekle ama Türk’ün dışında birilerinin ayak izlerini aramakla meşguldür. Remzi Oğuz’un onlarla bir alakası yoktur.

Fikir Dünyasından Birkaç Çizgi

Onun fikir dünyasında, insanları tarih boyunca imparatorluk, krallık, beylik, cemiyet veya şirket gibi küçük veya büyük kütleler hâlinde bir arada tutan mihverler üçe ayrılmaktadır:

  1. Korku
  2. Menfaat
  3. Fikir ve his birliği

Kendi ifadeleriyle söyleyecek olursak: Korku, ahlâklı insanın esas özelliği olan irade ve seçme hürriyetini ortadan kaldırır. İradesini yitiren topluluklar, yalan ve riya içindedirler. Korkunun düşmeye daima mahkûm meyvesi ise aşağılık ve zalim diktatörlerdir. “Menfaat, gaye olarak refahı gösterir. Fakat bu da korku gibi, insanlığın olgunluk değil, çocukluk devrinde geçerlidir. İnsanlara asıl hükmeden, onları birbiriyle kaynaştıran, fikir ve his birliğidir. Bunu sağlayacak güç ise milliyetçiliktedir

Remzi Oğuz Arık’a göre milliyetçilik ideolojisinde başlıca iki tür unsur vardır:

  1. Statik unsur: Bunlar, insanı; yurdu, cemiyeti ile muvazene (denge) hâlinde yani uyumlu tutan vatan, millet, aile, tarih, iktisat sistemi, dil, ahlak, terbiye tarzı gibi bağlardır.
  2. Dinamik unsur: Bunlar ise milliyetçinin, milleti adına gerçekleştirmek istediği şartlardır. Coğrafyayı örnek bir vatan hâline sokmak, dilimizi geliştirmek, terbiye yolumuzu bizi şu dünyada yük ve parazit değil, yaratıcı ve verici olgunluğuna eriştirmek gibi… (Arık 1969 b: 59-60)

Keşke Hikâye Yazsaydı

Bu düşünce üslûbu –hiç şüphesiz- idealist bir insana mahsustur. Bu unsurlardan birincisini insan hazır bulur. Asıl marifet, ikinci unsur saydığı şeylerdir. Kendisinin bu hususta tam bir örnek insan olduğunu, onu tanıyanların şahitliği kadar, yaptıkları da göstermektedir. Bu noktada, farklı bir dikkatle, sözü onun Türkçesine getirebiliriz. Onun kelime hazinesi Türkçenin 20. yüzyılın ilk yarısında kavuştuğu zenginliği gösterecek cinstendir. Aynı dönemdeki hiçbir yapay gayrete tenezzül etmeden, Anadolu’nun tabiatı kadar renkli fakat berrak suları gibi arı, duru bir Türkçedir. Onun Türkçesi yer yer Refik Halit’in diliyle yarışır. Onun Gurbet- İnmeyen Bayrak (1968) adlı kitabındaki “Bir Köy Köpeği” başlıklı metni[2] okuyanlar, niçin hikâye yazmadığına şaşırmakta haklıdırlar.

Anadolu’yu Paris’e Götüren Adam

Remzi Oğuz Arık, bir siyaset adamı olmaktan önce bir fikir ve ideal adamıdır. Vefatının 10. gününde Milliyetçiler Derneği’nin düzenlediği bir anma toplantısında konuşanların hepsi, onun bu özelliğine dikkat çekmişlerdir. Konuşmalardan en ilginci Nurettin Topçu’ya aittir. Nurettin Topçu, Batılılaşma serüvenimizdeki başarısızlığın sebebini tahlil ederken bu olguda Arık’ın farklılığını şöyle vurgular:

“Tanzimatçılarla Meşrutiyetçiler ise garbın değerlerini bize getirdiler, Paris’in irfanından bir parça getirdiler. Lâkin bu irfanın da bizim varlığımıza maya olamayışı, işleyen zekâları mütemadiyen düşündürüyordu: Garp’tan, makine, manikür, kıyafet ne varsa getirdik; hattâ ilmî eserleri da naklettik. Yine de kurtuluş alâmetleri yok! Neydi bunun sebebi?

Yirmi dört sene evvel, Remzi Oğuz denen hârikulâde erkân-ı harbî Paris’te tanıyışımla bu muamma bende çözüldü: Biz o zamana kadar Paris’i Anadolu’ya getirmişiz. İstilâ bizi sakatlamış. Remzi Oğuz Anadolu’yu Paris’e götürmüştü.” (Topçu 1954: 20)

Remzi Oğuz’un Anadolu’yu Paris’e götürmesi, oraya giden Türk’ün kendini kaybetmeden, kimliğini unutmadan yani Türk olarak yaşaması için çalışması demektir.

Havari, Mürebbi ve Mürşit

Fakat bu sıradan bir gayret değil âdeta bir dinin havarisi, bir cihat ordusunun fedaisi olmaktır:

“Remzi Oğuz’u ilk tanıyışımda, onu bir havari olarak gördüm.

(…) Evvelâ Garb’a gidişin şaşkınlığıyla yüklü olan ve Paris’in şiddetle sarsıcı hayat dalgası altında nefesi kesilen Türk gençlerinin yanına koşuyor, hepsine yardım elini uzatıyor, sevgi dolu kalbini açıyor ve daha ilk anda ona bir mücahit olacağını müjdeliyordu. Onu anlamayanlar, kendi insanlıklarını küçük görenler ona bir hulyaperest gözüyle bakıyorlardı.

İnsan yâni Allaha en yakın varlık olduğumuzu eşref-i mahlûkat olduğumuzu ilk mürebbi ve ilk mürşit gibi hepimize müjdeleyen odur. Burada hatalı yetişmenin neticesi olarak, sadece kendimize düşen küçük vazifemizi yapabileceğimize aklımız eriyordu.

Her birimiz bir cihat ordusunun fedaileri olacağımızı kabul edemiyorduk. O, hepimizi, hepimizin kalbini şiddetle sarstı. ‘Uyan be Anadolu çocuğu!’ diyordu. Sen kendini kurtaramazsan seni kim kurtarabilir?…” (Topçu 1954: 20)

Remzi Oğuz, gerçekten “bir cihat ordusunun fedaisi” gibi Paris’te bir Türk Talebe Cemiyeti kurmuştur. Açılış nutkunda Derneğin amacını açıklarken sesinde tam bir havari feryadının samimiyeti vardır:

“Burada frenlerimizi elde tutarak ve Anadolu’dan bir cephe halinde durarak, her an birbirimize hesap veren adımlarla davaya doğru gitmeliyiz. Ne aldık? Ne götüreceğiz? Bilelim, baş başa düşünelim. Kader her şeyden önce bir muayyeniyettir; onun tesadüfle pazarlığı olamaz. Bugünden itibaren, Anadolu’ya olduğu gibi, topluluğunuz, hep birbirinize söz vermiş durumdasınız. Hürriyetin kayıtsızlıkla, âvarelikle alakası yoktur. Her şeyden önce o, mes’ul olmasını bilmektedir. Vatandan uzak ufuklarda mes’uliyetimiz pek ağır, çok yüklüdür. Burada teker teker ismiyle anılan Türk genci yok, Anadolu’nun ismiyle anılan Türk gençliği vardır.” (Topçu 1954: 24)

Bu uzun ve ateşli nutukla yeni bir ruha kavuşan gençlerden biri de Nurettin Topçu’dur. İleride kendisini de ruh mimarları arasında göreceğimiz Topçu’nun kendi ifadelerinden anlıyoruz ki şahsiyetindeki ilk kıvılcımlar da muhtemelen o gün parlamıştır:

“O gün anladık ki Garp şehirlerinde bir asırdan beri tahsil avcılığına gönderilip oralarda yapayalnız talihine terk edilen Türk gençliğinin ilk defa sahibi vardır, mürşidi vardır. Bu başsız ordunun da bir başı vardır.” (Topçu 1954: 24)

Remzi Oğuz’un Avrupa’da kendini kaybetme tehlikesi bulunan gençleri sarstığını, adeta irşat ettiğini de Topçu’nun şu cümlelerinde buluruz:

“Paris’in sis, ışık ve toz halinde çiseleyen yağmurlar yüklü hulyâ geceleri, hayat geceleri… Kütüphanelerden veya barlardan çıkarak şehrin kenarlarındaki evlerine dönen ve istirahate koşan Türk çocukları, Lüksenburg Bahçesi’nin yukarısındaki sanat enstitüsünün etrafına saçtığı aydınlıkların çevresinden geçerken birisi, gözleri ateş ve asabiyet, teneffüsü şiddet ve mücadele, adımları irade ve karar yüklü birisi [Remzi Oğuz] yakalarından tutar, sarsar, onların uyku ile mahmurlaşmış gözlerini açar.

– Söyle, der, söyle! Bugün Anadolu için ne düşündün?

Sanki hasta, ilaç istiyor; san ki aç, yiyecek dileniyor; san ki mahkûm yalvarıyor:

– Anadolu için bugün ne düşündün, Türk çocuğu?” (Topçu 1954: 24)

Vazifenin Kaynağı: Vicdan

Bu tür karşılaşma ve konuşmaların insan üzerinde nasıl bir etki yapacağını, nasıl tepkilere sebep olacağını anlamanın tek yolu, kendimizi, bu sözlere muhatap olan kimselerin yerine koymaktır. Cazibesine kapıldığı bir eğlence merkezine giden veya oradan dönen biri düşünelim. Karşısına dikilen biri “Bugün Anadolu için ne yaptın?” diye yakasına yapışıyor, onu sigaya çekiyor… “Bunu sormak, talebe müfettişinin işi, sen müfettiş değilsin, bu selahiyeti kimden aldın?” sorusuna da hiç tereddüt etmeden “vicdanımdan” diyor ve ekliyor:

“Vazifenin kaynağı vicdandır. Sen müfettişine hesap verirsin. O başka mesele. Senin o vereceğin hesap, kazma kürek işlerine ait olacaktır (Diploma alma konusundaki gayretlere kazma kürek işi derdi). Ben senin vicdanını ve onun iskeletini kuran hareketlerini hatta hislerini kontrol etmeğe mecburum…” (Topçu 1954: 21)

Karşısındakine bu sözler tuhaf gelebilir. Ama Arık’ın ısrarında eksilme olmaz. Çünkü o, kendini ve herkesi “seferberlikte, cephede” görmektedir. Hiçbir Türk çocuğunun şahsiyetini kaybetmesine seyirci kalamaz. Sonunda ne mi olur? Nurettin Topçu diyor ki:

“Bu adamdan kurtulmak kabil mi? Kurtulmadık arkadaşlar! Ona teslim olduk. Neslimin bedbaht çocukları! Siz onu yakından tanımadınız. İtiraf ediyorum: Bu adam uykularımıza nüfuz etti. Şuurumuzun altındaki mahrem mıntıkalara girdi; bu adam şahsiyetimizi yoğurdu.” (Topçu 1954: 24)

Paris’te Nurettin Topçu’yla beraber aynı şeyleri hisseden birkaç aydının daha adını biliyoruz: Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu, Reşat Şemsettin Sirer, Şevket Raşit Hatipoğlu, Ahmet Kutsi Tecer, Sedat Çumralı ve Mümtaz Turhan. Bu isimler, sonraki yıllarda milliyetçilik düşüncesinin önemli isimleri arasında olacaklardır (Sezer 1976: 31).

Özetle, Arık’ın bu tür gayretleri, Yahya Kemal’in “mektepten memlekete” formülünün hayata geçirilmiş şeklidir.

Izdırabın Kutsiyeti

Onun toplumsal hayat içerisindeki tutumu ile şahsî hayatı da tam bir uyum içindedir. Tepeden tırnağa bir irade heykeli olan bu insan, gençlere “…Biz yatakta değil, darağacında ölmesini bileceğiz.” diye sesleniyor. Eşine “Bütün bir ömrü bir cephedeymiş gibi yaşayacağız, böyük eşim!” (Çongur 2001: 74) diyen bu ülkü adamı, oğluna da idealist olmayı, Hz. Muhammet gibi idealist olmayı öğütlemektedir (Arık 1969 b: 262-264).

O, bir ülkü adamıdır ama başkaları için düşünen, başı avuçları arasında sadece düşünen, iyi niyet imal eden bir masa başı aydını değildir. Remzi Oğuz, aynı zamanda hareket adamıdır. Nurettin Pakyürek’in şahitliğiyle der ki “Küçük eyi bir hareket, böyük bir eyi niyetten eyidir!” (Sezer 1976: 92). Şahsiyetindeki bu özellikten dolayıdır ki o, sadece sancak şiiri yazmakla yetinmiyor, sancağı cephede dalgalandırmak için koşuyor. Paris’te Türk gençleri için düşündüklerini nefsinde yaşadığı için çevresine etkili oluyor. Siyasete girişi, iktidar partisini bırakıp yeni bir parti kurması da onun hareket adamı oluşuyla ilgilidir.

Bu özellikleri, Remzi Oğuz’u, tipleştirilebilecek bir roman kahramanı olduğunu düşündürmektedir. Öyle bir kahraman ki: En küçüğünden en büyüğüne kadar Türk insanının her hareketinden, mazisinden – istikbalinden, sevincinden – kederinden, çalışkanlığından – tembelliğinden, dedikodusundan – ilminden kendini sorumlu tutmaktadır. Öylesine bir kahraman ki “En çok ıztırap çekenler, en büyük aydınlığa kavuşacaklardır.” derken, milleti için ızdırabı âdeta kutsallaştırmakta, bir ibadet bilmektedir. Bu bir idealist tipidir. Bu bir millî muzdarip tipidir. Remzi Oğuz, hakikî bir millî muzdariptir.


KAYNAKÇA:
♦ Arık, Remzi Oğuz (1917): Sancağım, Türk Yurdu, C.13,sayı: 2, 13 Eylül 1333/1917, s.18.
♦ Arık, Remzi Oğuz (1969 a): Coğrafyadan Vatana, (haz. Mümtaz Turhan), MEB Yay., 1000 Temel Eser, İstanbul.
♦ Arık, Remzi Oğuz (1969 b): İdeal ve İdeoloji, (haz. Mehmet Kaplan), MEB Yay., 1000 Temel Eser, İstanbul.
♦ Çongur, H. Rıdvan (2001): Profesör Remzi Oğuz Arık, Kültür Bak. Yay., Ankara.
♦ Sezer, H. Emin (1976): Remzi Oğuz Arık, Toker Yay., İstanbul.
♦ Topçu, Nurettin (1954): “Doç. Dr. Nurettin Topçu’nun Konuşması”, Remzi Oğuz Arık 1898-1954, Milliyetçiler Derneği Neşriyatı, İstanbul.
♦ Turhan, Mümtaz (1954): “Prof. Dr. Mümtaz Turhan’ın Konuşması”, Remzi Oğuz Arık 1898-1954, Milliyetçiler Derneği Neşriyatı, İstanbul.
Dipnotlar:
[1] Tahsil peşindeki bu koşuda İşkodra’yı Selanik’ten önceye alan kaynaklar da vardır (Çongur 2001: 18).
[2] Bu bazı, üç kitabının birleşik hâlde Coğrafyadan Vatana (1969) adıyla yayımlandığı esere de alınmıştır.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ