KOLOMB ÖNCESİ ORTA VE GÜNEY AMERİKA’DA TÜRK-TİPİ BALBALLAR

KOLOMB ÖNCESİ ORTA VE GÜNEY AMERİKA’DA TÜRK-TİPİ BALBALLAR

1.Giriş

Taşlar eski toplumlarda ebedi bir hayata, sonsuz bir kuvvet ve kudrete sahip varlıklar olarak görülmekteydi. Bu toplumlar, taşların içinde esrarengiz bir gizemin olduğuna inanırlardı. Eski inançlarda kutsiyet atfedilen bazı taşlar kurban törenlerinde önemli bir yer alıyordu. Daha da çarpıcı olan, bu insanların dünyanın yaratılışı ve insanın kökeni hakkındaki düşünüşlerinde taşlara olan inancının rolü büyüktü. Örnek olarak Kızılderililerde insanın taştan ve ağaçtan zuhur ettiğine dair bir inanış bulunmaktaydı. Bu inanış daha sonraki mitolojilerde de görülmektedir. Eski insanlar taşların içinde bir kuvvet kaynağı, bir ruh, bir mana olduğuna inanıyordu[1].

Taş, maden ve seramiğe nazaran sağlam bir madde olduğu için, insanın yaratıcılık fikri ile teknik ve sanatkarlığın önemli kaynaklarından biri olarak kullanılmıştır. Özellikle maddi ve manevi kültür tarihinde önemli rol oynamıştır. Muhafaza edilmesi ve sadeliği sayesinde geçmişten günümüze kadar çok sayıda heykel ve abide kalmıştır. Halklar, onların üzerine kendi hayat tarzlarına mahsus izlerini yansıtarak kültürel miraslarını bırakmışlardır[2].

2.Türklerde Taş Kültü ve Balballar

Göktürk kitabelerinde de geçen “balbal” kelimesinin kökeni halen tartışmalıdır[3]. Genel olarak “çakmak, vurmak” anlamları kabul edilse de Moğolca “parçalamak” anlamına gelen “balbala” ile de ilişkisi olabilir[4]. İlk olarak Radloff, “Bir ölü için anıt olarak dikilen taştan bir tasvir” ifadesini kullanmıştır[5]. Orta Asya üzerine birçok çalışması bulunan Jean Paul Roux ise balbal üzerine birçok araştırmacının görüşlerine yer verdikten sonra, sonuç olarak; “Öldürülen düşman ya da onun ruhu olmasının burada bir önemi yoktur. Şimdilik, balbalın ölümün yaşamsal gücünün toplandığı yer, ölüm sonrası ikamet yeri olduğunu belirtmekle yetinelim. Belki de ölünün bizzat kendisidir.” demektedir[6]. “Balbal” kelimesi Ongin Kitabesi ve Bilge Kağan Abidesi’nde de geçer. Ongin kitabesi 3. satırda “…cesur adamlarını balbal kıldı”, Bilge Kağan Abidesi’nde ise “…babam kağan için ilkin Baz Kağanı balbal dikmiş…” diye yazar[7]. Zamanla kurgan çevresinde ve bu kültür coğrafyasında Türkçede “balbal” adı verilen mezar taşları kültürü dikkat çeker. Bir bakıma kurgan mezarlar ile balbal kültürü birbirine paralel gelişmiş kültürler gibi görülmektedir[8]. Bilimsel literatürde Kurgan kültürü veya Kurgan Hipotezi, binlerce yıllık zaman dilimi içinde (M.Ö. 4bin-bin) Avrasya coğrafyasında yapılagelmiş olan kurganların Hint-Avrupa toplumlarının kültür kökenini oluşturduğunu ifade eder. Burada güya bilimsel olma amacını taşıyan bu hipotezin atladığı nokta “Kurgan” kelimesinin bile Türkçe olduğudur. Çoğunlukla “Korugan” kelimesinden türediği düşünülse de Haluk Tarcan‘a göre Kurgan, “Oq-Uruqun: Ok kişisi mezarı” ifadesinden gelir ki bu tanım diğerine oldukça mantıklı ve tutarlıdır. Kurgan kültürü Hint-Avrupa değil tamamen Türk kültürünü ifade eden bir tanım olmalıdır.

Huart‘a göre balballar ölenlerin ruhunun geçici olarak yaşamda olan insanların arasında kaldığı inancından kaynaklanmaktadır. Yine Huart‘a göre balbal koyma geleneği Kıpçak Türkleri’nde de 13. asra kadar devam etmiştir. Kıpçaklarda balbalların yüzü gün doğan tarafa koyulurdu. Rus kaynaklarında balballara “kamnaya baba” denir. Bu ifade “taş olmuş ecdat” anlamına gelmektedir. Balbalların konduğu yer Türklerin tapınak yeri sayılıyordu[9].

Balbal geleneği çok eski çağlardan beri Türkler arasında yaşamaktadır; Moğolistan’da, Altaylar’da ve Asya’nın değişik bölgelerinde yapılan arkeolojik kazılarda ve araştırmalarda önemli Türk büyükleri olduğu sanılan kişilerin sembolik mezarlarının önlerinde mutlaka balballara rastlanılmaktadır[10]. Firudin Ağasıoğlu, “daşbaba” da denilen Türk heykellerinin M.Ö. 4 binli yıllardan beri yapılageldiğini belirtmektedir[11]. Türkler yalnızca balbal değil bengütaş, sıntaş ve geyiklitaş denilen dikilitaşlar da yaparlardı. Türklerin çok derin ve köklü bir taş kültü vardır. Bu kült bugün Anadolu’da çeşitli biçimlerde varlığını sürdürmektedir. Örneğin, Anadolu’da bazı yörelerde kutsal taşlar dönem dönem ziyaret edilir.

Afet İnan‘a göre, balbal olması muhtemel olan heykellere şamanistlerce kurban kesmek gibi dini saygı gösterildiği bilinmektedir[12]. Y. Kocasavaş‘a göre, balballar alplerin savaşta öldürdükleri düşman sayısı kadar mezara konmuş ve doğu-batı yönünde dizili, kabaca yontulmuş taşlardır. Ebedi hayata inanan Türkler, öldürdükleri düşmanın kendilerine öbür dünyada hizmet edecekleri inancı içindeydiler. “Balballar” bu düşmanların ruhunu temsil ediyordu[13].

Balballar tek olarak dikilebildiği gibi onların bir grup ya da dizi halinde dikildikleri de görülür. Tuva’nın mezar komplekslerinde 3’ten 57’ye kadar olan balballar sayılabilmektedir. Bumin Kağan’ın Selenga havzasındaki türbesi bu tür taşlardan 270 adeti ile çevrilidir; ancak inanılması güç olan manzarayı Bilge Kağan’ın kardeşi Kül Tegin’in mezarının bulunduğu yer sunmaktadır. Orhun bölgesinde Kül Tegin’in cesareti 900 balballa yad edilmektedir[14]. Balbalların yüzünün doğuya dönük olduğu kaydedilmektedir[15].

Balballar stil olarak genelde ayakta durur vaziyette, bazen oturur pozisyonda ve her iki elin duruş biçimi itibariyle birbirinden ayrılır. Eller birisi üstte birisi altta; bazen birbirine paralel ya da açılı, bazen çarpraz halde, bazense önde birbirine temas halinde birleşmiş veya ayrı olarak görülürler. Genel olarak ellerin birinde bir kap, kadeh bulunur. Diğer el, kemeri tutar vaziyette gösterilebilir. Bu kaba “ant kadehi” ya da “tolu (dolu)” denir. Ellerin duruş biçimi ve tutulan ant kadehinin ölüm kültüyle yakından ilişkisi bulunduğu söylenebilir. Belki de ellerin bu şekilde ifade edilmesi yaşam-ölüm, ölüm-yeniden doğuş döngüsünü, geçmiş-gelecek bağını ifade etmek için temsili olarak düşünülmüş olabilir. Ant kadehi, ölüm sonrasını veya sonsuz yaşamı ifade ediyor da olabilir. Ant kadehi içinde hayat suyunun (ölümsüzlük suyu) bulunuyor olması olasıdır. Bir ihtimal, ölünün ölümden sonraki hayatında Tanrı veya Tanrıçayla içki içme isteği bu şekilde yerine getiriliyor olabilir. Viking inanışlarında da savaşta cesaret göstererek ölen savaşçılar Odin ve diğer tanrılarla, onun Valhalla sarayında karşılıklı içki içmeye hak kazanırlardı.

Balballar yalnızca Türklerin yaşamış ve yaşıyor olduğu Anadolu, Azerbaycan, Ukrayna, Altaylar ve Moğolistan gibi yerlerde bulunmamaktadır. Örneğin, Güney Kore’nin Jeju Adası’nda onlarca balbal türü heykellerin olduğu bilinmektedir (Resim). Stillerine ve ellerin duruş biçimine bakıldığında bu heykellerin Türk-tipi balbal sınıfına sokulması mümkündür. Bu balbalların 12. ve 13. yüzyıllarda yapıldığı düşünülmektedir. Güney Kore, görece Moğolistan’a yakın olduğundan bu balbalların varlığı bu yönden açıklanabilir. Güney Kore dışında İrlanda’da da Türk-tipi balballara rastlanılmaktadır.

3.Bilimsel Çalışmalar

Söz konusu Amerika kıtasındaki benzer heykeller olduğunda bu durum ilk başta oldukça şaşırtıcıdır. Üstelik Orta ve Güney Amerika’da Kolomb öncesi (1492 öncesi) Türk-tipi balbalların varlığından bahsetmek klasik önyargılarımızdan dolayı anlamsız gelecektir. Aslında Amerika kıtasında yaşayan Kızılderililerle Türklerin ve de Mayalarla Türklerin kültürel ilişkileri veya ortak kökenleri üzerine yapılan bilimsel araştırmalar mevcuttur ve bunların sayıları hiç de az değildir. Örneğin, İsmail Doğan‘ın “Mayalar ve Türklük” adlı kitabı Mayalar ve Türkler arasındaki ilişkileri inceleyen eserlerden biridir. Bu eserde 3500 sözcükten oluşan Mayaca-Türkçe sözlük de yer almaktadır. Doğan, Meksika’da Chepaz kalıntıları arasında yer alan bir Maya heykelinin Türk balballarına benzerliğini ilk kez öne sürmüştür[16]. Mustafa Kemal Atatürk de Mayalar ve Türkler arasındaki olası ilişkileri ve ortak kökeni ortaya çıkarabilmek adına Tahsin Mayatepek‘i Meksika büyükelçisi olarak atamıştır. İlginçtir ki, ülkemizde ilk Mayaca-Türkçe sözlüğü Atatürk bizzat kendi hazırlamıştır[17]. Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan, Kızılderililer ve Türklerin ortak kökenlerini incelemiş ve “Kızılderililer ve Türkler” adında bir eser kaleme almıştır[18]. 1937 yılında toplanan 17. Uluslararası Antropoloji ve Prehistorya Kongresi’nde Türk Tarih Kurumu başkanı H.R. TankutMaya alfabesi ve Mayaların Türk Menşei” adlı bir tebliğ sunmuştur. Roma’da 1935 yılında gerçekleştirilen 19. Oryantalistler Kongresi’nde Prof. Ferrario, Türkçe ile İnka (Quicha – Keçua) dilleri arasındaki benzerlikleri ortaya çıkarmıştır. Dumesnil ise İnka kızılderililerinin kullandıkları Keçua dilinin Çuvaş Türkçesiyle aynı olduğunu iddia etmiştir[19].

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ