TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI

ANADOLU SELÇUKLULARINDA HOŞGÖRÜ ORTAMI

Doç. Dr. Ahmet SEVGİ

A. Hoşgörünün Tarifi

Eskilerin kullandığı “tesâmüh” veya “müsâmaha” kelimesi karşılığında kullanılmış; bu iki kelime Türkçeye Arapçadan geçmiştir. Asrımızda hoşgörü müsâmaha karşılığında Fransızca asıllı “tolerance” kelimesi de kullanılmaya başlamıştır. Hoşgörü anlamına gelen müsamaha, Arapçada, bir hususta unf (şiddet), şuûbet (sertlik) göstermeyip, yumuşak ve kolaylıkla muamele etmek, anlayışlı davranmak, mızrak saplamada, vuruşmada ve yarışta yumuşaklık, uysallık kolaylık göstermektir.[1] Türkçede ki hoşgörü terimi “hoş görmek” deyiminden türemiştir. Hoşgörü -müsâmaha- görmemezliğe gelme, göz yumma, tahammül etme, katlanma anlamlarına da kullanılmaktadır.[2] Müsâmaha kelimesinin mastarı (s-m-h) harflerinden meydana gelmiş “semih” kökünden teşekkül etmiş; semih kelimesi, cömertlik, eli açıklık, yumuşak davranma anlamına gelir. Ayrıca müsâmaha kelimesi müsâhale karşılığında da kullanılmıştır. Müsâhale “sehl” kökünden gelir. Sehl ise düz, kolay ve toprağı yumuşak yer anlamlarına kullanılır.[3]

Fransızlar “hoşgörü” karşılığında (Facilite a pardonner les fautes d’autri) deyimini kullanırlar. Bu deyim Türkçeye “Başkalarının kusurlarını bağışlama ve hatalarını anlayışla karşılama yeteneği” olarak tercüme edebiliriz. Zira hiçbir kusurun toplumsal suç niteliği yoktur. Yine Fransızlar hoşgörü karşılığında “indülgence”[4] kelimesini de kullanmışlar. Bu kelimenin anlamı da “bağışlayıcılık”tır. Böylece hoşgörünün temel özelliği, eleştiriler, inançlar ve düşünceler karşısında tahammüllü olmak ve kişisel kusurları bağışlama yeteneğini geliştirmektir ve kişisel bir erdemdir. Özellikle peygamberler, veliler ve insanlığa hizmet etmiş üstün insanların önemli vasıflarından biridir. Hoşgörüsüzlük ise, bizden farklı düşünen, inanan ya da davrananlara “tahammülsüzlük”[5] şeklinde tanımlanabilir. Toplumda farklı düşüncelerin ve farklı bakış açılarının olması toplum için fikir zenginliğidir. Fikirler bu sayede tenkide uğrar ve olgunlaşır, doğru fikirler ortaya çıkar.

Voltaire (ö. 1778) hoşgörüyü, “insanlığın en güzel yönü” olarak belirtir. İnsanın doğuştan gelen birçok kusurları ve zaafları olabilir. Kişi vardır makam hırsı ile kıvranır. Bazıları da bu hırs ve arzularını alt ederek, tutkularını yenerek dengeleyebilir.[6]

Hoşgörü, şöyle de tarif edilmiştir. “Başkalarının inançlarına ve görüşlerine, gelenek ve göreneklerine yaşam biçimlerine saygılı olmak, onları hoş görmek, ayıplamamak, suçlamamak.[7]

Hoşgörü, gönül ve sevgi işidir. Allah daima bizim gönlümüze bakar. Gönlünde insanlara karşı sevgi taşıyan kimse, bütün insanları sever, onları kırmak istemez ve onların davranışlarını hoşgörü ile karşılar. Yunus Emre bu sevgiyi şöyle dile getirmiştir:

Gönül Çalab’un tahtı
Gönüle Çalab baktı
İki cihan bedbahtı
Kim gönül yıkar-ise

Anadolu’da bu çağda yaşayan Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Nasreddin Hoca ve Mevlana Celaleddin-i Rûmi burada sevgi ve hoşgörü ortamını hazırlamışlardır. Daha çok Orta Çağ’da, dini inançlar konusunda müsamaha ve hoşgörü kelimesi kullanılmaya başlamışsa da şimdi hoşgörü kelimesi bir çok sahada kullanılmaktadır.

Batı’da tolerans deyince genelde din hürriyeti ve dinler arasında çatışma ve savaşlar akla gelmektedir. Protestanlarla Katolikler arasında uzun yıllar devam eden, çatışmalar, savaşlar, elem ve acılar, hoşgörüsüzlükler hatırlanır. Katolikliğe karşı çıkan Sır Thomas More (1477-1535), Utopia’sında, dini hoşgörüyü savunmuş ve insanın kendi inançlarında hür olmasını istemiştir.[8] Nicolaus Cusanus (1401-1454) da Batı’da dini inançları eleştiri ve yorumlamaya başlamıştır.[9]

Avrupa’da 17. asırda Otuz Yıl Savaşları (1618-1648) denilen kanlı mezhep kavgalarından sonra Voltaire ve Locke (ö. 1804) gibi yazarlar dini tolerans’tan bahsedip, hoşgörüsüzlüğü eleştirmeye başlamışlardır.

Türkler kendi dini inançlarına uymasa da, başka ülkelerin, örf ve adetlerine saygı göstererek, hoşgörüye geniş yer vermişlerdir. Atalarımız, dini inançlar ile “örf ve âdetler” sahasında bilinçli bir tolerans politikası izlemişlerdir. Bazen bu tolerans azınlıklar tarafından suistimal edilmiştir. Fakat ecdadımız çeşitli milletler ve dinler arasında denge kurarak, siyasi, kültürel ve dini “tolerans” sağlamışlardır.[10]

Hürriyetin en büyük düşmanı taassuptur. Hoşgörünün bulunmadığı yerde taassup bulunur. Taassup ise bir inanca, bir fikre, körü körüne bağlanma halidir. Bir inanca sıkı sıkıya bağlanma gereklerini yapma taassupla vasıflandırılamaz. Bu kelime bizde çok defa yanlış kullanılmaktadır. Meselâ İslam’ın bütün gereklerini yapan kişiye mutaassıp denir ki, bu yanlıştır. Taassupta, bir fikre sıkı sıkıya bağlanma yanında bir de saldırganlık vardır. Mutaassıp kişi kendisinin iştirak etmediği fikri ve kanaatleri hoş görmez, onları şiddet yoluyla yok etmeye hazır bir durumda bulunur. Taassup yalnız dinde değil, bütün fikri alanlarda görülen bir ruh hastalığıdır.

Hoşgörü, başka inanç ve kanaatlere saygılı olmak, farklı ifadelerden rahatsız olmama halidir. İfadesi kolay olan bu hâlin kazanılması zordur; köklü bir eğitim ve belli bir medenîlik seviyesi ister. Kendi inanç ve kanaatine sıkı sıkıya bağlı olan bir kişi pekâlâ hoşgörü sahibi olabilir.

Farklı inanç ve kanaat sahibine saygı duyma, onu hoş görme: Böyle bir davranış, insanların yetişme tarzlarının farklılığından doğan bilgi seviyelerinin değişik oluşuna ve her insanın anlayış ve kavrayışının aynı olmadığını kabullenmekle olur.[11]

İdareyi maslahatçılık ve yağcılık anlamına gelen “müdâhene”, iyi karşılanmamış, yumuşak davranmak ve hoş geçinmek, “müdârât” iyi karşılanmıştır.

Lokman Hekim: “Şer ancak şer ile söndürülür” diyen yalan söylemiştir. Bu sözün doğrusu “Şer ancak hayır ile söndürülür” sözüdür. Nitekim ateş de ateş ile değil, su ile söndürülür.[12]

Haksızlıklar karşısında ses çıkarmamak zulme tepki göstermemek hoşgörü değil, zillet ve aşağılıktır.

B. Devir

XI. yüzyılın başından XIII. yüzyılın sonuna kadar Anadolu Selçuklu Devleti devam etmiş, bilhassa I. Alaaddin Keykubâd’ ın saltanatı esnasında (1220-1237) siyasi, askeri, sosyal, kültürel fikri ve ekonomik sahalarda en yüksek seviyeye ulaşmıştır.[13] Keykubâd’ın ölümünden sonra yerine geçen, şahsi meziyetlere sahip olmayan II. Gıyâseddin Keyhüsrev’in, Selçuklu tahtına (1237-1247) oturması ile durum birden bire değişmiş, ilerleme devri duraklamaya yüz tutmuştu. Bu devir esnâsında meydana gelen olaylar, Moğol akınları, iç isyanlar, kardeşler arasında saltanat kavgaları, Selçuklu saltanatını sarsmış, Anadolu Selçuklu Devleti’nin siyasi, sosyal, kültürel ve fikri yapısında derin etkiler bırakmıştı.

Selçuklu ordusunun Moğollar tarafından 1243 tarihinde Kösedağı mevkiinde yenilgiye uğratılması, Selçuklu Devleti’nin merkezilik siyasetini sarsıp, Moğollara bağlı, haraç veren tâbi bir beylik haline getirmişti.[14] Halk, Moğol akınları, işkence ve zulmünden, kıtlık, yoksulluk ve ağır vergilerden dolayı korku ve ümitsizliğe düşmüş, sığınacak yer aramış, bu yüzden de tasavvuf şeyhlerine ve bilginlere aşırı derecede bağlılık göstermişti. Anadolu toprakları Selçuklu hakimiyeti altına girdiği zaman, çeşitli milletlere mensup halk, düşünce bakımından kozmopolit bir yapıya sahip olup, taassuptan uzak ve çeşitli fikri cereyanların yayılmasına müsâit bir ortam vardı. Zira çeşitli fikrî akımlara sahip, âlimler, tarikat şeyhleri kendi hoşgörü düşüncelerini halka yayıyorlar, İslam’ın hoşgörü ortamını hazırlıyorlardı. Bu âlim insanlar halka ümit veriyorlar, onların sıkıntı ve güvensizliklerini gideriyorlardı. Anadolu Selçuklu Devri âlimlerinden Necmeddin Dâye (ö. M. 1256), Anadolu’ya gelince, Mirsat El-İbâd adlı eserinde, “Moğolların, fitne, fesat ve haksız yere adam öldürmelerle şehirleri harap ettiklerini, Hemedan’dan bazı âlim ve dervişlerle Erbil yoluyla Anadolu’ya geldiklerini, Selçuklu sultanlarının bu bölgeleri adâlet ve iyiliklerle ma’mür ettiklerini ve Anadolu şehirlerinden Kayseri’ye yerleştiklerini”[15] kaydeder.

Daha önce Haçlı orduları, Kudüs’u fethetmek ve İslam’ı ortadan kaldırmak amacı ile Anadolu şehirlerini yakıp-yıkıp, halkı zulûm, kital ve yağma yaparak Kudüs’e kadar ulaşmışlardı. İmparatorun kızı Anna’nın ifadesine göre Bizanslılar “Türklere o kadar zalim davrandılar ki beşikteki çocukları da kaynar kazanlara attılar”.[16] Halk, Haçlı ordularının yağma ve işkencelerinden yeni kurtulmuştu ki, doğudan daha büyük tehlike olan Moğol tehlikesi baş gösterdi. Moğolların amaçları ülkeleri fethederek, zulûm, kital ve yağma yapmaktı. Moğollar Anadolu’da Kayseri, Sivas gibi şehirleri yağmalamış ve Müslüman halkı kılıçtan geçirmişlerdi. Anadolu Selçuklu Devleti görünüşte ayakta kalmışsa da gerçekte çökmüştü. Babailer isyan çıkarmış, halk Baba İlyas’ın halifesi olan Baba İshak’ın etrafında toplanmış, düzene kafa tutmuşlardı. Selçuklu Devleti, Frenklerden yardım alarak ayaklanmayı bastırmış, Baba İshak da yakalanarak idam edilmişti. (H. 638/M. 1240)

Yunus Emre Anadolu’da düzen kalmadığını şöyle belirtmiştir:

Beyler azdı yolundan bilmez yoksul halinden
Çıktı zahmet gölünden nefs gölüne dalmıştır
[17] … … …
Gitti beyler mürveti binmişler birer atı
Yediği yoksul eti içtiği kan olısar
[18]

Moğolların Anadolu’yu istilasından sonra 1308’de Selçuklu Devleti son bulmuş, merkezi otoritenin yıkılması ile, Anadolu Türk Beylikleri Dönemi başlamıştır.

Yunus Emre, gerek yaşantısıyla gerek eserleriyle Ahmet Yesevi’den sonra Anadolu’da Türk’ün, İslam’la kaynaşmasını sağlamıştır. Yalın ve sade bir dille tasavvufi düşüncesinin yayılmasını sağlamış, hoşgörü ve sevgi ortamının hazırlanmasında büyük rol oynamıştır.

Şeyh Ebû Said’le başlayan, Hakim Senâî (ö. 1151) ve Feridüddin-i Attar (ö. 1220) ile gelişen sufîlik cereyanı, XIII. yüzyılda Anadolu’da pek yaygın bir hale gelmişti. Moğol istilası önünden kaçıp gelen, Fahrüddûn-i Irakî (ö. 1289), Necmüddin Daye (ö. 1253) ve Evhâdüddîn-i Kırmanî (ö. 1237) gibi tanınmış şâir ve şeyhlerin Anadolu’ya sığınmaları ve Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabi (ö. 1240), Üvey Oğlu Sadruddin-i Konevi (ö. 1247) gibi şâir ve âlimlerin çalışmalarıyla, fikri hoşgörü ortamı hazırlanmıştır.

Anadolu’da Sünni tarikatlardan başka Babâîler, Kalenderîler, Haydarîler, Melâmîlerin varlığı bunların görüşlerini benimseyen kimselerin olduğunu da gösterir.

İnsan sevgisi ile dolu olan, tasavvuf ehli, ırk ve renk farkı gözetmeksizin bütün insanlara, aynı sevgi ve hoşgörü ile bakmıştır. Mevlâna Celaleddin-i Rûmî’nin Müslüman olmayan kişilere gösterdiği saygı, insanı şaşırtmaktadır.[19]

Haçlı seferlerinde sayısız Müslümanın kanını döken, şehirler yakıp-yıkan Hıristiyanlara ve onların papazlarına karşı Mevlânâ’nın gösterdiği müsamaha-hoşgörü, gerçekten onun sonsuz insan sevgisini ve hoşgörüsünü göstermektedir. Mevlânâ’nın inanmış bir Müslüman olarak “Pergel gibi bir ayağımla şeriat üstünde sağlamca durduğum halde diğer ayağımla yetmiş iki milleti dolaşıyorum”[20] diyerek, İslam dininin müsamahâ anlayışını dile getirmektedir. Mevlânâ’nın yaşadığı XIII. yüzyıl, Selçuklu Devleti’nin dinî, siyasî, içtimaî ve ekonomik bakımdan yapı değiştirdiği bir asırdır. Ülkede, savaş, kıtal ve yağmalara rağmen Müslümanlarla, gayrimüslimler arasında içtimai ve ekonomik siyasi ilişkiler kesilmeden devam etmiştir. Bu ilişkiler arasında birçok gayrimüslimin din değiştirerek (ihtida olarak) İslam’ı kabul ettiklerini görüyoruz.

Türkler Anadolu’ya geldikleri zaman yerli halkı imha etme (asimilasyon) siyaseti gütmemişler, baskı ile din değiştirmeye zorlamamışlardır. Anadolu’da halen birçok gayrimüslimin dinlerini, kültürlerini ve ibadet yerlerini muhafaza etmeleri, bunun en açık delilidir. İslam dinin de inanç bakımından, zorlama yoktur. Gayrimüslimlerin, Müslüman olması uzun yıllar neticesinde olmuştur. Din değiştirme yani ihtida olayı psikolojik meseledir. İnsan psikolojisini ve ruhi yapısını iyi bilen gönül erleri, mutasavvıftır, İslamî yaşayış ve davranışlarıyla, halka İslamı güzel sunmasını bilmişler ve bu sahada başarılı olmuşlardır.[21]

Anadolu Müslüman ve Hıristiyan kavimleri arasında bir köprü vazifesi görerek, dünya ticaret yollarına açılması, ileri ve zengin bir ülke haline gelmesi, Selçuklu fethinin en önemli sonuçlarından biri olmuştur. Selçukluların geniş bir dinî müsâmaha ve hürriyet bahşetmeleri, bazı Hıristiyanları kendilerine bağlamış ve Bizans’a karşı nefretlerini artırmıştır.

Bizanslı tarihçi Niketos da, Sultan I. Keyhüsrev’in Rumlara getirdiği âdil idare hakkında şunları yazar: “Bu kadar iyi muamele, esirlere vatanlarını unutturdu. Birçok yerlerin halkı onun memleketine göç etti”.[22] II. İzzettin Kılıçarslan’ın (1155-1192) Malatya Patriği Süryani Mihael’e yazdığı bir mektubunda onun duaları neticesinde, Bizans’a karşı zaferler kazandığını belirtmiştir.

II. Gıyaseddün Keyhüsrev’in zevcesi Gürcü Melikesi’nin Selçuk sarayında, bir papaza ve özel bir kiliseye İslam’a girinceye kadar sahip olması, sultanının ne kadar, din hürriyetine değer verdiğini göstermektedir. Hatta sultanların huzurunda çeşitli dinlere mensup alimler dinî ve felsefî sohbetler ve münakaşalar[23] yapıyorlardı. Gerçekten Müslüman Türklerle Hıristiyan yerliler arasında müşterek ziyaretgahlar, müşterek hayat ve kültür teşekkül etmişti. Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî, Yunus Emre gibi geniş bir insanlık görüşü ile meydana gelmiş düşünür ve mutasavvıflar, bu içtimai muhitin eserleriydi. Bu yüce insanlar toplumun ictimai yapısını gösteriyordu.

C. İslâm ve Hoşgörü

İslam dini doğduğu zaman, Müslümanlar Mekkeli müşriklerden zulüm ve işkence görünce, Hz. Muhammed (s. a. v.) zulüm gören bu Müslümanları Habeş Kralı Hıristiyan Necaşi’nin ülkesine gitmelerine müsaade etmişti. Necaşi de ülkesine gelmiş olan bu Müslümanları korumuş ve onların orada kalmasına izin vermişti. Hz. Muhammed (s. a. v.), Necâşi öldüğü zaman, gıyabında Medine’de cenaze namazını kıldırmıştı.[24]

Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde Hz. İsa (a.s.) öğülmüş ve O’nun Peygamberliği bütün Müslümanlar tarafından kabul edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de kitabî dinler, bâtıl dinlerden daha üstün tutulmuştur.[25] Yine Kur’an, dini yolların farklı olduğunu ve hidâyete ermenin de, Allah’ın dilemesine bağlı olduğunu belirtmiştir: “Sizden her biriniz şeriat (din), bir yol belirledik. Allah isteseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı, fakat sizi verdikleriyle sınamak ister”.[26]

Cenâb-ı Hak, inanç yönünden insanı serbest bıraktığını belirtir: “Allah isteseydi bütün insanları hidâyet yoluna (İslam’a) girdirirdi”.[27]

Hz. Muhammed (s.a.v.), davranışı ve güzel ahlakı ile herkese örnek olmuştur. Hz. Muhammed’e (s.a.v.) on yıl hizmet etmiş Enes (r. a.), O’nun güzel davranışını şöyle değerlendirmiştir: “Resûlüllah (s.a.v.) on yıl hizmet ettim. Bir kere bile canı sıkılıp, öf, niçin bunu böyle yaptın, neden şunu şöyle yapmadın, diye beni azarlamadı”[28] buyurmuştur.

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) yüksek ahlâkı Müslümanlar tarafından örnek alınmıştır. Zaten Hz. Muhammed (s.a.v.), “Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim”.[29] buyurmuştur.

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) üstün ahlâkı ümmetini etkilemiş ve bu sayede Müslümanlar güzel ahlâka sahip olmuşlardır.

Peygamberimize ve eshabına her türlü işkence ve zulmü lâyık gören Mekkelilere karşı, Mekke’nin fethi günü, Hz. Muhammed (s.a.v.), Hz Yusuf’ın (a.s.) kardeşlerine: “Bugün size geçmişten dolayı azarlama yok”[30] ayetini okuyarak, hepsini affetmişti.

O, bütün insanlara eşit davranmış, zengin-fakir, asil-köle farkı gözetmemiştir. Mekkenin fethi sırasında, Fatma adlı soylu bir âileden bir kadın hırsızlık yapmıştı. Bazı kimseler aracılık yaparak, Peygamberimizden affını istemişlerdi. Resûl-i Ekrem: “Sizden önceki ümmetlerin helâk edilmeleri ancak şu sebepledir: Onlar, içlerinden zengin ve soylu bir kimse hırsızlık yaptığı zaman onu bırakırlar, fakir ve zayıf kimse çaldığında ise ona cezâ verirlerdi. Allah’ a yemin ederim ki, Muhammed’in (s. a. v.) kızı Fatma da çalmış olsaydı muhakkak elini keser, cezâsız bırakmazdım”[31] buyurdu.

Hz. Muhammed (s.a.v.) doğruluktan ayrılmaz, şu olay O’nun doğruluğunu gösteren âlametlerden biridir. O, yakın akrabalarını İslâm’a davet etmek için Safâ tepesine toplar: “Size şu dağın arkasında düşman atlılarının bulunduğunu söylersem, bana inanır mısınız? dediği zaman: Hepimiz inanırız. Çünkü sen yalan söylemezsin”[32] diye cevap vermişlerdi.

Resülallah son derece cömertti eline geçeni muhtaçlara dağıtırdı: “Ben ancak dağıtıcıyım, veren Allah’tır”[33] buyururdu.

Müslümanlar tarafından Peygamber’in ahlakı örnek olarak alınmıştı. Cenab-ı Hak, Peygamberinin ahlakını methetmiş Kur’an-ı Kerim’de “Şüphesiz sen en üstün bir ahlak üzeresin”[34] buyurulmuştur.

Hz. Peygamber iş ve davranışlarında Kur’an’ın emir ve nehiylerine uymuştur.

Peygamberimizin Hanımı Hz. Âişe’den (r.a.)’ dan ahlakı sorulunca, Hz. Âişe: “Siz Kur’ân-ı Kerim okumuyor musunuz? O’nun ahlakı Kur’ân’dan ibarettir”[35] diye cevap vermişti.

Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ahlakını methetmiş ve örnek alınmasını istemiştir: “Sizin için Allah Resûlü’nde en güzel örnek vardır”.[36]

Hz. Muhammed (s.a.v.) nazik tabiatlı, insanlara karşı sert ve kaba davranmaz, ağzından sert ve çirkin söz çıkmaz, yumuşak huylu bir insandı. Kur’ân, O’nun bu ahlâkını şöyle belirtir: “Allah’ın rahmeti eseri olarak, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi”.[37]

Ashabında beğenmediği fiil ve davranışlar gördüğü zaman “içinizden bazı kimseler, şöyle şöyle yapıyorlar.”şeklinde eleştirir, kim olduklarını belli etmeden, yanlış ve hataları düzeltirdi. “Kimsenin sözünü kesmez, konuşması bitinceye kadar dinlerdi. Tartışmayı sevmez, sözü gereğinden çok uzatmazdı. Kendini ilgilendirmeyen şeylerle meşgul olmaz; kimsenin gizli hallerini araştırmazdı. Allah’a hürmetsizlik olmadıkça şahsına yapılan kötülükleri, ne kadar büyük olursa olsun, bağışlar, eline imkan geçince öç almayı düşünmezdi”.[38]

Mü’min, kendisine yapılan zulme karşı koyarken adaletten ayrılmadığı gibi, zulmeden düşmana da körü körüne boyun eğmemelidir. İslam’da köle edinmek iyi karşılanmamış, Kur’ân’da doğrudan doğruya köleliğin mübah olduğuna dair sarih bir hüküm de yoktur.[39] Hz. Muhammed (s.a.v.) de, hayatı boyunca hiçbir insana köle muamelesi yapmamıştır, yalnız kölelik müessesesi “mukabele bi’l misl” olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte İslam, köle azat etmeyi en makbul amellerden saymıştır.

İslamiyet’te harp, bütün insanlara rahmet, adâlet ve eşitliği ulaştırmak amacıyla yapılmıştır. Zulüm, haksızlık, fitne ve kötülük karşısında seyirci kalmak İslam’ın iyiliği emir, kötülüğü nehiy prensibine aykırıdır. İslam’da harbin gayesi Allah’ın adının yüceltilmesi ve Allah’ın adının hâkim olmasına içindir.[40] Hz. Muhammed’de (s. a. v.) ısrarla cihât üzerinde durmuş, O’nun, “Müşriklerle mallarınız, bedenleriniz ve dillerinizle cihât ediniz”.[41] Hadisi, cihâdın yalnız kılıçla değil, iş, söz, mal ile de yapılabileceğini açıklamıştır. İslam’da cihad bir vasıtadır. Asıl gaye Allah’ın adının yüceltilmesidir (ilâ’yı kelimetullah).[42] Selçuklu sultanları da, İslam’ın hâmisi sıfatıyla iç ve dış düşmanlarla mücâdeleden geri kalmamışlardır.

Müslüman hükümdarlar, zulüm gören gayrimüslimlere adâlet ve hak hukuk kapılarını açarak onlara ümit vermişlerdir. Anlaşma yaptıkları hasımlarına karşı ahde vefa göstermişlerdir. Gustane Lebon: “Tarih, Müslümanlardan daha merhametli bir fatih tanımaz”[43] demiştir.

İslam’da cihat davetinin temelinde fazilet ve adâlet görülür. Zulme karşı aynı şekilde karşılık verilmesi esastır. Cenâb-ı Hak: “Size harp açanlarla Allah yolunda, siz de döğüşün. Aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah aşırı gidenleri sevmez”.[44]

İslam, insanlığı aşağılık kabul etmeyen bir müsamaha anlayışı getirdi. Bu müsamaha anlayışı şerre teslim olma ve kötülüklere imkan verme şeklinde değil. Kur’an-ı Kerim’de: “Ne iyilik ne de kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel (haslet ne ise) onunla önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse bile sanki yakın dostun olmuştur”.[45]

Düşmanda olsa bile ceza işlemi, hak ölçüleri dahilinde olmalı ve aşırı gidilmemelidir.

Kişi din edinmede ve seçmede hür olmalı ve dinde zorlama yapılmamalıdır. Kur’an-ı Kerim’ de: “Dinde zorlama yoktur. Hakikat iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır”.[46]

İslam, mü’mine inancı konusunda işkence ve baskı yapmayı fitne olarak kabul etmiş, fitne ise “katl” den[47] daha fena olduğu açıklanmıştır.

İslam, kişinin düşünce ve inanç hürriyetini teminat altına almış ve ikamet edeceği yer hususunda da serbest bırakmıştır.

Cenâb-ı Hak, gerçek hoşgörülü mü’minlerin vasıflarını şöyle belirtmiştir: “Bunlar, bollukta ve darlıkta verirler, öfkelerini kontrol ederler, insanların kusurlarını affederler. Allah iyi davrananları sever”,[48] “O Rahman’ın kullarıdır ki, yeryüzünde alçak gönüllü yürürler; câhiller onlara söz attığı vakit “selametle” derler”.[49] “Sen hatırlat, öğüt ver. Sen sadece hatırlatıcı ve öğüt vericisin. İnsanlara başka yol ile hakimiyet kuracak değilsin”.[50]

İslam’da insanlar arası münasebetlerin temeli adâlet olup ve bütün insanlar adâlet önünde eşittir. İnsanların mükafât ve cezası yaptıkları işlere göredir. Kur’ân, düşmanlara bile adâletle davranmayı emreder: “…Bir kavme olan kininiz, sizi adâlet yapmamanıza sevk etmesin. Adâlet yapın ki o, takvaya çok yakın olandır”.[51]

İslam’da adalete son derece riayet edilir ki, harp hali olsun, sulh hali olsun, insanlar arasında şaşmaz adâlet ölçüsü uygulanır. Hakların kaybolmasına göz yumulup, bu sahada müsamaha gösterilmez. Adaletin uygulanmadığı yerde Hak’ın yüceltilmesi imkansızdır. Neticede zayıfların gördüğü zulme “dur” diyecek bir adâlet mekanizması yani devlet olmalıdır.

Hz. Muhammed (s. a. v.), mü’minlere şöyle emirler vermiştir: “Kabul ettiğiniz bütün taahhütlere sadık kalınız. Düşmana karşı bile olsa sözünüzden caymayınız ve kimseyi aldatmayınız. Ölülere eza etmeyiniz. Çocukları, kadınları, ihtiyarları ve din adamlarını vurmayınız. Mukaddes sayılan eşyayı, bahçe ve tarla mahsullerini yok etmeyiniz”[52]

XIII. Asırda Hoşgörü

Selçuklular Dönemi’nde Anadolu’nun sosyal yapısı, idarecileri etkilemiş, çeşitli kültürlerin, milletlerin ve dinlerin bulunması, Anadolu’da taassuptan uzak yönetimi hazırlamıştır. Henüz Anadolu Selçuklu Devleti kurulmadan önce, Büyük Selçuklu Sultanı Melihşah (ö. 1092) Devri’nde dinler ve mezhepler üstü bir siyaset takip etmiştir. Ermeni tarihçisi Mateos, Melihşah’ ın Hıristiyanlara pek iyi davrandığı için, şehir ve kasabalarda bulunan Hıristiyanlardan birçoğunun onun idaresi altına, kendi istekleri ile girdiklerini belirtir. Bizans idarecilerinin halka zulümleri sebebiyle, Anadolu’ da Türkleri kurtarıcı olarak kabul etmişlerdir. Hatta Anadolu’da bulunan Ermeniler ve Süryaniler, Türk taraftarı oldukları için İmparator Alexs, İstanbul’daki kiliselerini yıkmış ve papazlarını kovmuştu.[53] Yakubî ve Ermeni kiliseleri mensupları, Bizans hakimiyetinin sükûtune sevinmişler ve Türklerin hakimiyetini tercih etmişlerdi.[54]

Türk uyruğuna giren gayrimüslimler, din, dil ve örf ve adetlerini korudukları için, Selçuklular idâresine güven duymuşlar. Tarihçi Claude Cahen, Türk idâresinde, ırk ve dini kavgalar olmadığından, Müslümanlarla Hıristiyanlar birbirleriyle yakın ve dostane ilişkiler kurduklarını belirtir.[55] Anadolu’da XIII. asırda, Yunus Emre hoşgörü, sevgi, barış, saygı ve insana değer veren şiirler söylemiştir. Halbuki bu asırda Avrupa’da Protestanlarla Katolikler arasında uzun müddet devam eden dini savaşlar, kıtaller ve işkenceler akla gelir. Katolik Sir Thomas More (1477-1535), meşhur Utopia’sında dini hoşgörüyü savunmuş, Utopus, Muzaffer olunca ilk işi, din özgürlüğünü başlatmak olmuştur. Buna göre her insan istediği dini seçmede hür olmalı ve çeşitli dinlere mensup insanlar bir arada serbest olarak yaşamalıdır.[56]

Yunus’un hoşgörüsü kötülüklere göz yumma şeklinde değil, sevgi, barış ve dostluğa dayanır;

Ben gelmedim dava için
Benim işim sevi için
Gönüller dost evi için
Gönüller yapmaya geldim.
[57]

Yunus’ta sevgi ve hoşgörünün iç içe olduğunu “Yaratılmışı hoş gördük, Yaradan’dan ötürü”, veya “Yaratılmışı severiz, Yaradan’dan ötürü” mısraları ile belirtir.

Yunus insanlar arasında ırk ve din ayrılığına da yer vermez, O’na göre bütün insanlar, insanlığın birer üyesidir.

Cümle yaratılmışa birlik ile bakmayan
Hakka müderris ise hakikatte asıldır.[58]

İnsan ne kadar bilgili ve kültürlü olsa da, bütün yaratılmışlara bir nazarla bakmasını bilmelidir.

Yetmiş iki millete birlik ile bakmayan
Şer’in evliyasıysa hakikatte asidır.[59]

Yunus Emre, yaşantısıyla, Ahmet Yesevi’den sonra Türk’ün İslamlıkla derinlemesine kaynaşmasını sağlamış, sade bir dille Anadolu’da tasvvufî düşünceyi ve hoşgörü ve sevgiyi ikame etmiştir.

Ayrıca bu asırda Anadolu’da büyük nüfuza sahip olan, tarikatı ve şöhreti her tararfa yayılmış Hacı Bektaş Veli’nin halk üzerindeki etkisini unutmamak gerekir, O da sevgi, barış ve hoşgörü ortamını hazırlamıştır.

İbn Batuta Anadolu gezisi sırasında Germiyan Bey’i Mehmet Bey’i ziyaretinde, sarayındaki Yahudi Hekime, hâfızlardan daha fazla saygı gösterildiğini görünce Bey’in bu davranışını beğenmez. Bu bilgiden de anlaşılıyor ki, Anadolu Beğliği sarayında, Yahudi hekim serbestçe doktorluk yapabilmektedir.

II. Kılıçarslan, İslâmi içtihad müessesesini çalıştırmak istediği zaman, Musul Suriye Atabeği olan Nureddin Muhammed, Sultan’ı imanını yenilemeye davet etmiş; O da, ülkesinde taassub gösteren insanlara, Atabeğ’in ülkesine gitmesini tavsiye etmiştir.[60]

Diğer ülkelerde tekfir edilen Muhyiddin Arabi, Konya’da fikir hürriyetine kavuşup, saygı görüyordu. Evlatlığı olan Sadreddin Konevî’de, O’nun eserlerini şerhedip, fikirlerini yayarak, pek çok taraftar topluyordu.[61] Muhyiddin Arabi bilgisiz insanların başkalarını küçümseyeceğini ve bilginin insana hoşgörü duygusunu kazandıracağını, başkalarına hoşgörü ile bakmanın en üstün fazilet olduğunu bildirip, “herkesi gelişigüzel tekfir etmeyin”[62] diye tavsiyede bulunuyordu.

Anadolu Selçuklu sultanları yüksek İslam-Türk terbiyesi ile yetişmiş, taassuptan uzak, münevver insanlardı. Sultanların bazıları Arapça, çoğunluğu Farsça bilip, bu dilde şiirler yazabiliyorlardı.[63] Sultan I. Alâaddin Keykubâd, bilgili ve kültürlü bir sultan olduğu gibi, çeşitli sanatlarda mahâreti olduğu rivâyet edilmektedir.[64]

Bu devir âlimlerinden Necmeddin Daye (ö. 1256), kendisine düşmanlık besleyenlere karşı hoşgörüyle şöyle seslenir:

“Düşmanımız bahtiyar olsun
Dünyada ömür boyu mutlu olsun
Kim ki bizim yolumuza diken koyarsa
Bizim dikenimiz onun yolunda gülistan olsun.” [65]

Anadolu’da Moğol işgalinin te’siri çeşitli şekillerde tezahür etmiştir. Moğolların çeşitli mezhep ve tarikatlara karşı ilgisiz kalışları, birçok tarikat şeyhlerine propaganda imkanını sağlamıştı.[66] Türkler, İslamiyet’i kabul ettikten sonra, düşünce ve temayüllerine uygun gelen tasavvuf? tarikatlara girmişlerdi.

İşte böyle bir ortamda, Anadolu’da hoşgörü ve fikir hürriyeti gelişmişti. Mevlânâ Celaleddin-i Rûmi, Farsça gazellerini semâ esnasında okuyor ve her sınıf halktan insanlar dinleyip, zevk duyuyordu.[67] Mevlânâ her sınıf insanla ünsiyet kurduğundan devrinde eleştiriye uğramış, O da bu eleştiriye karşı, “Mansûr’umuz hallaç değil miydi, Buhârâlı Ebûbekir bez dokumaz mıydı, bir başka kamil camcı[68] değil miydi,[69] diyerek san’atların manevi ve fikri sahada ilerlemeye engel olmadığını belirtmişti”. Yine Mevlânâ, devrinde her sınıf halkla konuşur, tanışır, onlarla sohbet eder, ırk, renk ve din farkına bakmaz ve dostluklar kurar. O’nun gayrimüslimlerle ünsiyetine dair bir çok rivayetler[70] de vardır. Haçlıların kılıcı Müslümanların kanı ile boyanmış olduğu bu asırda Mevlânâ’nın evinde Hıristiyan usta serbestçe çalışır;[71] O, sevgi ve muhabbetin her türlü aybı örteceğini[72] ve “başkalarında kusur bulan kimsenin kendi içindeki kötülüğü aksettirmiş olacağını ve insan iyilik aradı mı, kötülük kalmayacağını”[73] belirtir.

İnsanlar arasında gelişen dostluk, sevgi ve hoşgörü sayesinde, dini ve insani müsâmaha da gelişmişti. Selçuklular genellikle Sünniliğin dört mezhebinden Hanefi ve kısmen de Şafi’i mezhebine mensuptular. Hanefilerin itikatta İmamı Ebû Mansûr Mâturidi (ö. H. 944),[74] insanda irâde-i cüz’iyyeyi vaz’etmek sureti ile akla, Türk örf ve âdetlerine yer verdiğinden, Türkler arasında, bu itikâdi mezhep daha fazla yayılmıştı.[75]

İbn Batuta, Anadolu gezisi esnasında, müşahedelerine dayanarak, Müslüman halkın çoğunluğunun hanefi mezhebine mensup olduğunu, aralarında kadeci, râfizi, mu’tezile, hârici ve ehl-i bid’at bulunmadığını belirtir.[76]

Anadolu’da, tasavvuf şeyhleri, manevi birlik, sevgi ve hoşgörü ortamı hazırladıkları gibi, Ahi teşkilatlarının kurulması ile de san’at ve kültürün gelişmesinde, büyük katkıları olmuştur. Ahi Teşkilatı (Futüvve), çok eski kaynaklara giden ve birçok ahlak kaidelerini bünyesinde taşıyordu.[77] Anadolu’da, daha çok tasavvufi ve iktisadi bir esnaf teşekkülü mahiyetinde ahilik teşkilatı pek fazla gelişmişti. Her mesleğin en usta hürmete layık pirine “Ahi” adı veriliyordu.[78]

Ahi teşkilâtına mensup olan her futûvvet ehli, dünyadan el çekmeyen, doğru, çalışkan ve yalnız ihvane değil, bütün insanlara karşı yardımlaşmayı şiâr edinmiş kimselerdi.[79] XIII. asrın sonlarına doğru, devlet otoritesinin sarsıldığı zamanlarda, Ahi Teşkilatları gücünü göstermiş, şehir hayatında fa’al rol oynamışlardı.[80]

İlk devirlerde Anadolu’ya gelen Türk sûfisi sadece şeyh veya postnişin değil, aynı zamanda alp- eren gazi, emir ve ahidir. Türk Sûfisi vasıtasıyla gelişen tasavvuf akımları, fütüvvet ehliyle de halk sınıflarına yayılmıştı.[81]

Herkes çalışma ve gayretine göre dünya ve âhiret kazancı te’min edineceğini İslam âlimleri ve tasavvuf şeyhleri halka anlatmış. Bu arada cüz’i iradeyi inkar ederek, her türlü işi kendilerine mübah görerek zevk-ü safâya dalan bazı sapık fikirli insanlarda vardı. Mevlânâ bu sapık fikirli insanları eleştirir; iki iş arasında tereddüt etmeyi,[82] suçluya kızmayı, kişinin fiilinde ihtiyaç ve iradesinin olduğuna delil gösterip,[83] çalışıp ve her türlü tedbiri aldıktan sonra tevekkül etmeyi,[84] hürriyeti her şeyin üstünde tutup, cenâze gibi kimsenin sırtına yük olmamayı,[85] bir iş veya bir san’atla meşgul olmayı, etrafındakilere tavsiye etmiştir.[86] Böylece çalışma ve gayreti teşvik etmiş, tembelliği, ataleti, miskinliği yermiştir. Gerçek sûfiler, kendileri çalışıp, gayret gösterdiği gibi etrafındaki insanlara da çalışmayı tavsiye etmiştir. Yunus Emre:

Düriş kazan yi yidür
Bir gönül ele getür.
Yüz Kâbe’den yiğrektür
Bir gönül ziyareti [87]

Gönül elde etmek için çalışıp kazanarak insanlara dağıtmak, iyilik ve ihsanda bulunmak, kimseye muhtaç olmamak gerekir. Tarikat ehli kimseler zulûm karşısında direnmişler, zalim Moğollar arasında kalarak onları İslam’a ısındırarak, zulümlerini en aşağı seviyeye indirmişlerdir. Bizzat Şeyh Necmeddin Kubra, Harezm’de Moğollarla savaşarak şehit (1221) düşmüştür.

Selçukluların ilk devirlerinde Anadolu’ya yerleşen alimler, dervişler, köylere isimlerini vermişler, elinin emeği ve alnının teriyle toprağı işleyerek, yerleşmişler, bağ, bahçe yetiştirip, zaviyeler açarak, garbe doğru ilerleyerek, toprak işleri ile uğraşmışlar.[88] Şeyh Edebali (ö. 1326) çevresindekilere; “Toprağa bağlanın, suyu israf etmeyin, ilim sahiplerini gözetin, ağaç dikin[89]” diye tavsiyelerde bulunuyordu.

İlk devirlerde tekke ve zaviyeler cemiyet hayatında büyük rol oynamış, buralarda tebliğ ve irşâda ehliyetli elemanlar yetişmiş, yetiştirdiği elemanlar cemiyet içerisinde önemli görevler yapmışlardı.[90] Başlangıçta tekke ve tarikat mensupları, birlikten mahrum halk kitlelerini aynı idealler etrafında toplayarak, merkezi otoritenin te’sisinde önemli rol oynamışlardır.

Avrupa’da Orta Çağ taassubu hüküm sürerken Konya’da II. Kılıçarslan (1115-1192) huzurunda Müslüman ve Hıristiyan alimler arasında felsefi münakaşalar yaptırıyordu.[91]

Anadolu’da hoşgörü ortamı hazırdı. Sevgi ve hoşgörünün her türlü ayıbı örteceğini; Mevlânâ bu devirde şöyle açıklar; “ Hoş görme gözü, her türlü ayıba karşı kördür. Hoşgörmezlik, bütün kötülükleri meydana çıkarır”. Mevlânâ bu açıklamasının devamında şöyle der: “ Bir şeye olan sevgin, seni kör ve sağır yapar”;[92] “Göz ayıpları görmeye başlayınca, sevginin azaldığını bil. Görmüyor musunuz ki, merhametli bir anne kendi sevgili çocuğunun hiçbir şeyinden iğrenmez ve çekinmez”.[93]

Bu misallerden anlaşıldığı üzere sevgi azaldıkça hatalar meydana çıkar. Zira anne çocuğunun her türlü hareketini sevgi ile karşılar. Çünkü anne çocuğunu sever, sevgi ise her türlü kusurlara karşı kör ve sağırdır.

Mevlânâ’ya göre insanlara hoşgörülü davranmak için onların huy ve mizaçlarını da bilmek gerekir. O bu konuyu açıklamak üzere, itriyatçılar çarşısından geçerken ıtr ve misk kokusundan bayılan bir debbağın hikâyesini anlatarak açıklar; “Bir debbağ ıtriyatçılar çarşısından geçerken güzel kokuların etkisi ile bayılıp düştü. Halk başına toplanarak ayılması için kimi gül suyu kimi tütsü yapıyordu. Bu sırada debbağın kardeşine, kardeşinin ıtriyatçılar çarşısında bayıldığını haber verdiler. Kardeşi hemen koşarak debbağın yanına geldi. Gizlice yanına aldığı köpek pisliğini, gizlice kardeşine koklattı. Debbağ bu pis kokunun etkisi ile ayıldı. Halk acaba ne okudu ki debbağ birdenbire ayıldı, diye hayrette kaldılar”.[94]

Mevlânâ bu hikayesinde herkesin her şeye aynı tepkiyi göstermeyeceğini anlatmak istemiştir. İşte biz karşımızdaki insanları etkilemek için onların huy ve mizaçlarını bilmemiz gerekir. Her insan âleme kendi görüş açısından bakar. Mavi gözlük camı takan kimse güneşi mavi görür, yeşil gözlük camı takan kimse ise yeşil, beyaz cam da eşyayı daha net gösterir. Mevlana bu konuyu açıklamak üzere şu kıssayı anlatır: Ebu Cehil, Hz. Muhammed’i (s. a. v.) görünce, “Beni Haşim’den ne çirkin bir çehre zuhur etti” dedi. Hz. Muhammed (s. a. v.) O’na dedi ki: “Haddini tecâvüz ettinse de doğru söyledim”. Sonra Hz. Ebu Bekr (571-634) Hz. Muhammed (s. a. v.) görüp; “Ey güneş, sen ne doğudansın, ne batıdansın latif bir surette parla! Âlemi nurlandır”. dedi. Hz. Muhammed (s. a. v.) dedi ki: “Ey aziz! Ey değersiz dünyadan kurtuldun, doğru söyledin”.[95] Bu kıssaya göre iyilik ve kötülük değerlendirmesi izafidir. İnsan daima kendi görüş açısından baktığından, görüş aynasında kendi iç alemini seyreder. Hz. Muhammed (s. a. v.) bu yüzden de, dost ve düşmana, her ikisine de hak verir. Çünkü her ikisi de kendi içini aksettirmiştir.

Bazı tasavvuf ehli müsamaha anlayışına daha da ileri götürerek kendilerine yapılan ağır hakaretleri hoşgörüyle karşılayarak iyi yönde tevil etmişlerdir. Mevlânâ Celaleddin-i Rûmi’nin çağdaşı Evhaduddin Hamid b. Ebi el-Fahr Kırmani[96] bir yerde oturuyordu. Bazı kötü ve Hak’tan uzak insanlar şeyhe hakaret ettiler. O’na, “Ey köpek! Ey eşek adam!” dediler. Şeyh buyurdu ki: “Her bir kötü söz için bir dinar altın versinler”. Şeyhin müritleri: “Bu adam dövmeyi ve eziyeti hak etmiştir”. Dediler. Evhaduddin buyurdu ki: “Siz bilmiyorsunuz. O, beni medhetmektedir, beni övüyor ve takdir ediyor” dedi. Müritleri “nasıl övüyor?” dediler. Şeyh: “O’nun köpek demesi yani, vefalı, efendisinin kapısının muhâfızı, eşşek demesi de yani, sabırlı ve azık taşıyan demek istiyor. Bunların hepsi benim vasıflarımı övmedir, hakaret değildir” buyurdu.[97] Bu olayda şeyh kendisine yapılan hakareti soğuk kanlılıkla karşılıyor, kötü sözlerini iyiye yorumluyor.

Mevlânâ Celaleddin-i Rûmi devrinde her sınıf insanla konuşur, tanışır, onlarla sohbet eder, ırk ve din ayrılıklarına önem vermez ve onlarla dostluklar kurardı. O’nun Hıristiyanlarla ünsiyetine dair bir çok rivayetler de[98] vardır. Bahaddin Bahri’den[99] rivayet edilir ki: “Bir gün bir Rum usta Mevlânâ’nın evinde ocak yapıyordu. Dostları şaka yollu Rum usta’ya: “Niçin Müslüman olmuyorsun? Dinlerin en iyisi İslam Dinidir” dediler. O da: “Elli seneye yakındır ki, İsâ dinindeyim, dinimi terk etmek için ondan korkuyorum ve utanıyorum” dedi. Ansızın Mevlânâ Hazretleri kapıdan içeri girdi ve “İmanın sırrı korkudur. Her kim Tanrı’dan korkmuşsa o Hıristiyan da olsa din sahibidir, dinsiz değildir” buyurdu ve tekrar dışarı çıktı. O zaman Hıristiyan usta imana gelerek, Müslüman oldu. İslam yoluna girip, halis mürid oldu.[100]

Mevlânâ’nın geniş müsamaha ve hoşgörüsü sayesinde Hıristiyan Usta hiçbir baskı olmadan Müslüman oluyor. Hıristiyanken dininden dolayı da onu kimse hakir görmüyordu. Müslümanlar arasında yaygın şöyle bir kanaat var. Kafiri hor görmek doğru olmaz, insanın sonunun ne olacağı belli olmaz. Mevlâna’ya devrinin âlimleri: “Amellere, neticelerine göre hükmolunur”. Hadisinin sırrını sordular. Mevlâna, bu hadisin varit olmasının sebebini şöyle anlatır: Hz. Peygamber devrinde günah ve kötülükleri ile tanınmış bir genç vardı; bu genç ansızın öldü. Akrabası, gencin yaptıklarından son derece utanç duyduklarından onu geceleyin gömdüler. Sabahleyin Cebrâil-i Emin gelip Muhammed-i Emin’e “git namaz kıl” diye haber verdi. Hz. Muhammed Mustafa (s. a. v.) hayretle bunun hikmetini sordu. Cebrâil tekrar Tanrı’nın huzuruna gidip geldi ve Yüce Tanrı, o genç son nefesinde, “Tanrı’dan başka Tanrı olmadığına, Hz. Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet ederim” diyerek şehâdet kelimesini getirdi ve günahlarına tövbe etti. Ben de o anda, ona acıdım ve onun günahlarını bağışladım” buyurdu, dedi. Bunun üzerine Peygamber Hazretleri sevinçle: “Amellere sonuçlarına göre hükm olunur” buyurdu.[101] Yine Mevlânâ Mesnevisinde: “Hiçbir kâfire hor bakmayın, zira o, Müslüman olarak ölebilir. Ömrünün sonundan ne haberin var ki, ondan tamamiyle yüzünü çeviriyorsun”:[102] “Tanrı; beni çağırdı mı, suçluda olsan, putperest te olsan ben yine icâbet ederim”. buyurdu.[103]

Mevlânâ Celaleddin-i Rûmi ve halefleri türlü din ve mezheplere mensup müritleri etrafına toplayıp, birleştiriyor ve yükseltiyorlardı. Moğol istilası esnasında hükümetsiz kalan Malatya’da Müslüman ve Hıristiyan Halk, Süryani Patriğin idaresinde müşterek bir idare kurmuş ve iki cemaat birbirlerine sadakat yemini yapmıştı.[104]

Anadolu, Müslüman ve Hıristiyan kesimleri arasında bir köprü vazifesi görerek, dünya ticaret yollarına açılmasını, ileri ve zengin bir ülke olmasını sağlamıştır.

Selçukluların geniş bir dini hoşgörü ve hürriyet sağlaması, bir kısım gayrimüslimleri kendilerine bağlamış ve Bizans’a karşı da nefretlerini artırmıştır. II. Kılıçarslan dostu II. Malatya Patriği Süryani Mihael’e yazdığı mektubunda duaları sayesinde Bizans’a karşı zaferler kazandığını belirtmiştir.[105]

Bu devirde Müslüman-Türkler ile Hıristiyan yerliler arasında müşterek ziyaretgahlar ve müşterek kültür husule gelmişti. Halen onların torunları olan yerli azınlıklar birçok bölgelerde sakin bir hayat sürmektedirler. Atina’da paskalya şenlikleri süresince hiçbir Yahudi sokağa çıkmaya cesaret edememektedir.[106] Daha sonraki devirlerde de Osmanlı İmparatorluğu’nun geniş ülkesinde yalnız değişik dinlere değil, değişik milletlere mensup kişiler barış ve hoşgörü içinde yanyana yaşamışlardır.

Jean Henzi Abdolonyme Ubicini (1818-1884) Hıristiyanların din hürriyetini şöyle belirtir: “Katoliklik İstanbul ve İzmir’de, Paris ve Lyon’dakinden daha hürdür. Ayinleri ve töreleri kısıtlayan hiçbir kanun yoktur.[107]

Yine aynı yazar Ubicini eserine enteresan gördüğü şu olayı da kayıt eder: “Bir Yahudi, Peygamber’e (Hz. Muhammed’e) hakaret ettiği iddiasıyla Musul valisinin huzuruna çıkarılır, vali “bu sözleri söyleyen kişinin o anda çarpılmaması imkansızdır!” diye haykırır. Ben bu adamın suçlu olduğuna inanmıyorum. Allah’ın cezalandırmadığı kişiye ben el süremem”[108] der. Yazar bu olayı en güzel hoşgörü örneği olarak gösterir.

Mevlânâ’nın yerli gayrimüslim halk üzerinde etkisini anlamak için, O’nun cenaze törenine iştirak edenlerin ifadelerine bakmak yeterlidir. Cenaze törenine katılan gayrimüslimleri, Müslüman cemaat katılmalarını engellemek istediği zaman, onların karşı cevapları söyle olur: “Siz Müslümanlar Mevlânâ’yı bu devirde Hz. Muhammed’in (s. a. v.) temsilcisi kabul ediyorsanız biz de O’nu Hz. Musa’nın (a. s.)’, Hz. İsa’nın (a. s.) temsilcisi olarak biliyoruz”[109] diyerek törene sonuna kadar iştirak etmişlerdi.

Ubicini, “Hiçbir şey dine üstün gelemez… Osmanlı’yı hiçbir şey dininden ayıramayacağından, kimseyi de kendi dininden etmeyi düşünmez”.[110] Yukardaki bu ifade Müslüman-Türk halkının dinlere ne kadar hoşgörü ile baktığının en büyük delilidir.

Türkler bir gayrimüslimi beğenir ve hoşuna giderse “Allah sonunu hayırlı etsin”, “Yani Allah sana Müslüman olma lütfünü bahşetsin anlamına gelen bir temennide bulunabilirler. Fakat bu kadarla yetinir; daha ileriye gitmek İslam âdetlerine aykırıdır”.[111]

Ubicini eserinde “Tarihe Bir göz atın. On beşinci yüzyılda İspanya ve Portekiz’den atılan binlerce Yahudi Türkiye’ye sığınmıştı”. İşte bu atılan milletlerin torunları beş yüz yıldan beridir bu ülkede sakin ve refah içerisinde bir hayat sürmektedirler.

Hıristiyanların Haçlı seferlerinde Müslümanlara, hatta kendi dinlerinden olanlara bile hunharca davrandıkları halde Hz. Muhammed (s. a. v.), kumandanlarına, din adamlarını öldürmeyi yasakladı. Hz. Ömer (r.a.) Kudüs’ü aldığında Hıristiyanlara hiç fena davranmadı. Ama Haçlılar bu mukaddes şehre hakim olunca bütün Müslümanları öldürdükleri gibi, Yahudileri de ateşte yaktılar.[112]

1096-1270 yılları arasında, Müslümanlara karşı devam eden Haçlı seferleri sonucu pek çok kan döküldü ve milyonlarca insanın canına kıyıldı. Nice ülkeler yakıldı ve yıkıldı. Dinî, siyasî, sosyal, kültürel, iktisâdi birçok olaylara neden oldu. Bu seferler sırasında Hıristiyanlar, Müslümanları yakından tanıdılar ve savaşan Müslümanları, merhametli, iyiliksever, misafirperver olduklarını gördüler. Müslümanların, papazların bahsettikleri gibi kan dökücü, merhametsiz kimseler olmadıklarını müşahede ettiler. Fakat Haçlı seferleri neticesinde, Müslüman Türkler, Bizanslılar ve Yahudiler büyük zarar gördüler. Yüz binlerce Müslüman, Anadolu, Mısır, Suriye ve özellikle Kudüs’te kılıçtan geçirilip, birçok şehir ve kasabalar yağmalanarak, yakılıp yıkıldı. Kadınlar ve çocuklar bile hunharca öldürüldü. İstanbul’un zenginliğine hayran kalan Haçlı sürüleri şehri yağmalayıp, bilhassa Ortodoks ahaliye pek fazla ziyan verdiler. Haçlı zulmü İstanbul’da o kadar arttı ki, Bizans, İmparatorluk tahtını İznik’e taşıdı.[113] Haçlı Seferleri neticesinde Hıristiyanlar, Müslümanlardan sanat, teknik alanda birçok yenilikler ve keşifler öğrendiler. Bu sayede Avrupa’da Rönesans’ın temelleri atıldı.

Batılıların geçen asırlardan beri, günümüze kadar İslam ülkelerine uyguladıkları yayılmacılık ve sömürgecilik hareketleri devam etmektedir. İslam dinine saldırmaları ve Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak için yaptıkları misyonerlik faaliyetleri halen İslam ülkelerinde sürmektedir.

Doç. Dr. Ahmet SEVGİ

Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 7 Sayfa: 439- 449


Dipnotlar :
[1] Kamus tercümesi, İstanbul, 1304, I, 904; İsmail b. Hammad el-Cevheri, el-Sıhah, Kahire, 1956, I, 376; İbn Mensur, Lisân el Arab, Beyrut, 1968, II, 490.
[2] Nihat Keklik, Filozofların Özellikleri (Felsefeye Giriş,) İstanbul, 1983, s. 146-147.
[3] Serdar Mutçalı, Arapça-Türkçe Sözlük, İstanbul, 1995, s. 405.
[4] Vecihi Timuroğlu, Nasreddin Hoca’nın İnsanlaşmış Hoşgörüsü (Yunus Emre, Nasreddin Hoca, Hacı Bektaş Veli Düşüncesinde Hoşgörü, Haz. Şevket Özdemir, Ankara, 1995) s. 136.
[5] Seyfullah Korkmaz, Hoşgörü, İslam ve Türkler (Türk Kültürü Aylık Dergi, Ankara, Şubat 2000, Sayı 442), s. 103.
[6] Vecihi Timuroğlu, a.g.e, s. 136-137.
[7] Talat Tekin, Bir Hoşgörü Havarisi; Yunus Emre (Yunus Emre, Nasreddin Hoca, Hacı Bektaş Veli Düşüncesinde Hoşgörü,), s. 40.
[8] Mehmet Fuat, Yunus Emre’ de Hoşgörü (Yunus Emre, N. Hacı, H. B. Veli Düşüncesinde Hoşgörü), s. 68-69.
[9] Vecihi Timuroğlu, Nasreddin Hocanın İnsanlaşmış Hoşgörüsü, a.g.e, s. 135.
[10] Nihat Keklik, Türklerde Ahlak ve Dünya Görüşü, İstanbul, 2001, s. 111-112 (belgeler için bk. no: 318-376, s. 112-126).
[11] Necati Öner, İnsan Hürriyeti, İstanbul. 1982, s. 119-122.
[12] Abdürrahmân Şarânî, Tenbihül-Mu’ğterrin, trc. Ömer Temizel, İslam Büyüklerinin Örnek Ahlakı ve Hikmetli Sözleri, İstanbul, 1970, s. 339.
[13] İbn Bibi, Anadolu Selçuklu Devleti Tarihi (Muhtasar Selçuknâme) trc. M. Nuri Gençosman, Ankara, 1941, s. 186; Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul, 1971, s. 382-402.
[14] İbn Bibi, ayn. esr. s. 214-219; M. Fuat Köprülü “Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu, Ankara, 1972, s. 74-75; Ahmet b. Mahmüd, Selçuk-nâme, nşr. Erdoğan Merçil, İstanbul, 1977, II, 154.
[15] Abd el-Rahmân Câmi, Netahât el-Uns, trc. Kamil Candoğan-Sefer Malak, İstanbul, 1971, s. 499; H. Ahmet Sevgi, Seyyid Burhaneddin Muhakkık-i Tirmizî, Kayseri, s. 8-11.
[16] Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti, istanbul, 1969, s. 220.
[17] Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre Divanı, İstanbul, 1943, s. 301.
[18] Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre Divanı, s. 288.
[19] Fürüzanfer, Mevlânâ Celâleddin, trc. Feridun Nafiz Uzluk, İstanbul, 1963, s. 191.
[20] Fürüzanfer, a.g.e., 1963, s. IV (önsöz).
[21] Seyfettin Erşahin, Mevlânâ’nın İslamlaştırma Faaliyetleri, (Mevlânâ ile İlgili Yazılardan Seçmeler. Haz. Vedat Genç, İstanbul. MEB. 1997), s. 152-153.
[22] Osman Turan, T. C. Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, a.g.e., s. 115.
[23] Osman Turan, Selçuklular ve İslamiyet, İstanbul, 1971, s. 62-65; Hacı Ahmet Sevgi, Mevlânâ’nın Mesnevi’sinde Devrin Örf ve Adetleriyle İlgili Bilgiler, Ankara, 1994, s. 17-25.
[24] Kâmil Miras, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, İstanbul, 1928-1948, IV, 303-304.
[25] K. Bakara 2/59 62-64.
[26] K. Maide 5/48.
[27] K. Ra’d 13/31.
[28] Ebû Abdullah Muhammed b. İsmâil Bûhâri, Câmiu’s-Sahîh, İstanbul, h. 1315, VII, 82
[29] İsmâil b. Muhammed Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, Beyrut, h. 1351, I, 211.
[30] K. Yusuf Suresi 12/19.
[31] el-Buhârî, Câmiu’s-Sahih, . IV, 97; VIII, 33.
[32] Tecrid-i Sarih Tercemesi, . I, 26.
[33] el-Buhârî, Câmiu’s-Sahih, . I, 26.
[34] K. Kalem Suresi 68/4.
[35] Ebû’l-Huseyn Müslim b. El-Haccâc, el-Camiu’s-Sahih (nşr. M. Fuad Abdülbaki), Kahire, 1954-1955, I, 514.
[36] K. Ahzâb Suresi 33/2.
[37] K. Al-i İmrân Suresi 3/21.
[38] İrfan Yücel, Peygamberimizin Hayatı, Ankara, 1996 (7. baskı), s. 265.
[39] M. Ebû Zehra, İslam’da Beşeri Münasebetler, trc. Hüseyin Algül-Osman Şekerci, İstanbul thz. S. 67-68.
[40] Osman Çetin, Selçuklu Müesseseleri ve Anadolu’da İslamiyet’in Yayılışı, İstanbul, 1981, s. 75-81.
[41] Celâleddin Suyûti, Camiu’s-Sağir, Kahire, thz. I. 148.
[42] Mehmet Şeker, Fetihlerle Anadolu’nun Türkleşmesi İslamlaşması, İstanbul, 1973, s. 134-149.
[43] M. Ebû Zehra, İslam’da Beşeri Münasebetler, S. 57.
[44] K. Bakara Suresi 2/190-194.
[45] K. Fussilat Suresi 41/34.
[46] K. Bakara Suresi 2/256.
[47] K. Bakara Suresi 2/217.
[48] K. Al-i İmrân Suresi 3/134.
[49] K. Furkân Suresi 25/63.
[50] K. A’lâ Suresi 88/21 -22.
[51] K. Mâide Suresi 5/8.
[52] Ahmet Gürkan, İslam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi, Ankara, ths. s. 386.
[53] Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul, 1971, s. 141.
[54] Steven Runcıman, Haçlı Seferleri Tarihi, trc. F. Işıltan, Ankara, 1986, I, 58; Süleyman Kocabaş, Tarihte Âdil Türk İdaresi, İstanbul, 1944, s 30-37.
[55] Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, trc. Yıldız Moran, İstanbul, 1979, s. 203-214.
[56] Memet Fuat, Yunus Emre’de Hoşgörü (Yunus Emre, Nasreddin Hoca ve Hacı Bektaş Veli Düşüncesinde Hoşgörü, Haz. Şevket Özdemir, Ankara, 1955) s. 69.
[57] Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre Divanı, s. 213.
[58] Abdülbaki Gölpınarlı, ayn. eser. s. 298.
[59] Abdülbaki Gölpınarlı, ayn. eser. s. 321.
[60] Hilmi Ziya Ülken, İslam Felsefesi, Ankara, 1967, s. 189-190; Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 231-232.
[61] Nihat Keklik, Sadreddin Konevi’nin Felsefesinde Allah Kâinat ve İnsan, İstanbul, 1967 (önsöz), XIV-XIX.
[62] Nihat Keklik, Muhyiddin Arabi Hayatı ve Çevresi, İstanbul, 1966, s. 13-15.
[63] Aydın Taneri, Osmanlı Devletinin Kuruluş Döneminde Hükümdarlık Kurumunun Gelişmesi, Ankara, 1978, s. 25-26; Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, s. 196.
[64] İbn Bibi, Anadolu Selçuklu Tarihi, ayn. esr. s. 91. H. Ahmet Sevgi, Seyyid Burhaneddin Muhakkık-i Tirmizî, s. 2-4.
[65] Süleyman Ateş, İslam Tasavvufu, Ankara, 1976, s. 230.
[66] Abdülkadir İnan, Şamanizm, Ankara, 1974, s 204-207.
[67] Ahmed Eflâki, Menâkıb, I, 1 45-146, 488-489.
[68] Burada meşhur mutasavvıflardan olan Ebû Amr el-züccâci kasdedilmiş olup, asıl adı Muhammed b. İbrahim (Bk. Abdurrahman el-Câmi, Nefahatü’l-uns, s. 151. ).
[69] Menâkıb, ayn. esr. I, 151.
[70] Menakıb, bk. Bir papaza selam gönderir (I, 136-137); Ermeni kasabına saygı ile eğilir (I, 153); bir rahibe otuzüç defa saygı ile eğilir (I, 360-361); karşılaştığı papaza “sen mi yaşlısın sakalın mı? ” diye sorar (I, 139); asılacak Ermeni gencine şefaat eder (I, 273-277).
[71] Menakıb, I, 476-477.
[72] Ayn. esr. I, 314.
[73] Mevlânâ Celaleddin-i Rûmi, K. Fihi Mâfih, nşr. Bed el-Zamân Furûzânfer, Tahran, 1348 hş. S. 201.
[74] Muhammed Ebu Zehra, Ebu Hanife, Kahire, 1947, s. 12-21; M. Tancı, Ebu Mansur el- Mâturidî, İFD. Ankara, 1958, sayı, I-II, s. 1-112.
[75] H. Ziya Ülken, İslam Düşüncesi, İstanbul, 1946, s. 68, 92-95; A. Vehbi Ecer, Türk Bilgini Mâturidi, Ankara, 1978, s. 98-110.
[76] İbn Batuta Seyahatnamesi’nden Seçmeler, s. 4-5.
[77] Fatâ: Delikanlı, yiğit, eli açık, gözü pek, iyi huylu, anlamlarına gelen bu kelimeden, futûvva kelimesi türemiştir. Kur’an’da, XXI {el-Anbiyâ; 60. âyetinde Hz. İbrahim (A. S.), Allah’ın birliğine inanıp, putları kırmak suretiyle azgın Nemrut’a karşı yiğitlik ve mertlik gösterdiğinden bu anlamlarda kullanılmıştır (bk. Risâyil-i Civânmardân Muştamil Ber Haft Futûvvatnâma, nşr. Murtaza Sarraf, Tahran, 1973, s. 59-65; Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu Olan Ahilik, Ankara, 1974, s. 5; Sabahattin Güllülü, Ahi Birlikleri, İstanbul, 1977, s. 94-108, Mithat Gürata, Unutulan Âdetlerimiz ve Loncalar, Ankara, 1975, s. 73-83).
[78] Selçuklular, İA. X, 402; Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimâi Tarihi, I, 17-18; Sabahattin Güllülü, Ahi Birlikleri, s. 110-117.
[79] A. Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, ayn. esr. s. 150-151; Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, İst 1981, s. 188-191.
[80] M. Fuad Köprülü, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu, s. 117-118.
[81] M. Şeker; Anadolu’nun Türkleşmesi, İstanbul, 1973, s. 130-133.
[82] Mevlânâ Celaleddin-i Rûmi, Mesnevi-i Ma’nevi, nşr. R. N. Nicholson, London, 1925-1933, III, 546/3287-8; V, 978/3023-7.
[83] Mesnevi-i Ma’nevi, V, 978/3039-3040.
[84] Mesnevi-i Ma’nevi, I, 46/929-932; H. Ahmet Sevgi, Mevlânâ’nın Mesnevi’sinde Devrin Örf ve Adetleriyle İlgili Bilgiler, Ankara, 1994, s. 26-44.
[85] Ayn. esr., VI, 1058-9/324, 328-5; Krş. H. Ahmet Sevgi, Mevlânâ’nın Mesnevi’sinde Devrin Örf ve Adetleriyle İlgili Bilgiler, Ankara, 1994, s. 26-32.
[86] Menâkıb, ayn. esr. I. 244-245.
[87] Yunus Emre Divanı, haz. Faruk K. Timurtaş, istanbul, 1972, s. 152.
[88] Ömer Lütfi Barkan, “Kolonizatör Türk Dervişleri”, Vakıflar Dergisi, İstanbul, 1974, sayı II, s. 285.
[89] İrfan Gündüz, Osmanlılarda Devlet-Tekke Münasebetleri, İstanbul, 1984, s. 7-8.
[90] Osman Turan, Selçuklular ve İslamiyet, s. 18.
[91] Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti, İstanbul, 1968, s. 219; A. Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Traihine Giriş, İstanbul, 1946, I, 203-204.
[92] Ahmed el-Kalaş, Keşf el-Hafâ, Haleb, I, 410-411.
[93] Menakıb el-Arifin, I, 314; aynı konu için bk. Mevlânâ Şems al-Din Muhammed b. Ali, Makâlât-ı Şems-i Tebrizi Guftarı Arif-i Buzrug, nşr. Ahmet Hoşnuvis İmâd, Tahran, hş. 1349, s. 38.
[94] Mesnevi-i Ma’nevi, IV, 639-640.
[95] Mesnevi-i Ma’nevi, I, 117-118.
[96] Evhaduddin Hamid b. Ebi el-Fahr Kırmani, Menakıb-ı Ehval el-Din, be tashih ve havâşi Bedi’el-zaman Furuzanfer, Tahran, hş. 1347, s. 9-64 (Mukaddime-i Musahhih).
[97] Evhaduddin, Menâkıb, s. 19.
[98] H. Ahmet Sevgi, Mevlânâ’nın Mesnevisi’nde Devrin Örf ve Adetleriyle İlgili Bilgiler, s. 21-23.
[99] Bahaeddin Bahri, Mevlânâ’nın Mesnevisi’nden başka şiirlerini yazdığı için Katibü’l-Esrâr diye anılan kimsedir. Ahmet Eflakî’nin ravilerindendir.
[100] Menakıb el-Arifin, I, 486-487.
[101] Menâkıb El-Arifin, I, 527-528.
[102] Mesnevi-i Ma’nevi, VI, 1162/2451-2.
[103] Aynı Eser, III, 425-765; (şu ayete işaret vardır: bk. K. Mü’min, 40/60.).
[104] Osman Turan, Selçuklular ve İslamiyet, İstanbul, 1971. s. 63.
[105] Osman Turan, Selçuklular ve İslamiyet, s. 62.
[106] F. H. A. Ubucini, 1855’de Türkiye, İstanbul, 1977, II, 88.
[107] Ubucini, 1855’de Türkiye, II, 88.
[108] Ubucini, ayn. esr, II, 88-89.
[109] Ahmed Eflâki, Menâkıbu’l Arifin, nşr. Tahsin Yazıcı, Ankara, 1961, II, 591-593.
[110] Ubucini, 1855’de Türkiye, s. 87.
[111] Ubucini, aynı eser., 87-88; Jean Thevenot, 1655-1656’da Türkiye, trc. Nuray Yıldız, İstanbul, 1978, s. 143-144.
[112] Haydar Bammat, Visage de l’İslâm, trc. Osman Fehmi Giritli, İslamın Çehresi, İstanbul, 1975, s. 60.
[113] Yeni Rehber Ansiklopedisi (Türkiye Gazetesi), İstanbul, 1993, VIII, 209-210.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ