ANADOLU BEYLİK DÖNEMİNDE MİMARİ VE HİMAYE

ANADOLU BEYLİK DÖNEMİNDE MİMARİ VE HİMAYE

Selçukluların 14. yüzyıl başlarında yıkılması ile 1453 tarihinde İstanbul’un Osmanlılar tarafından alınması arasında geçen yüzelli yıl, Türk mimarisinin geçirdiği dönüşüm açısından çok önemli bir zaman dilimidir. Bu dönem içerisinde orta ve doğu Anadolu’da, Selçuklu mimarisinden miras kalan şekil, işlev, kelime ve tekniklere bağlı kalınırken, Küçük Asya’nın batı sınır bölgelerinde bu gelenekler terkedilmiş, Bizans, Memlük ve Timur kaynaklarından beslenen bir mimari çeşitlilik ortaya çıkmıştır.

Hiç şüphe yok ki bu dönemde yaşanan mimari ve artistik karışıklık, 14. yy. boyunca ve 15. yy.’ın başlarında Anadolu’yu karakterize eden ‘merkezi politik otoritenin dağılması’ ile yakından ilişkilidir. Bu politik bölünme sebebi ile, Selçukluların 13. yy. boyunca homojen bir stil üretmelerine olanak sağlayan merkezi himaye, yerini ihtiraslı inşaat programları ile varlıklarını sağlamlaştırarak prestij sağlamaya çalışan kişilerin önderliğindeki küçük beylikler mozaiğinin tümü üzerinde dağıtılmış bir himayeye bıraktı. Buradan çıkan ve hiç de şaşırtıcı olmayan sonuç ise farklı bölgesel stillerin ortaya çıkması ve bölgesel mimari merkezlerin sayısında görülen artıştır.

Beylik dönemi mimarisinde yapı ve tasarımlar ne kadar belirgin bir deneysellikle karakterize ediliyorsa, dönem boyunca mimari himaye modelleri de o kadar tutucu bir çerçeveye sahip olmuştur. Epigrafi ve diğer kaynaklar açıkça göstermektedir ki Türkmen beyliklerinde varolan himaye modelleri, 13. yy. Selçuklu Sultanlığı’nda varolan modellere, yönetici zümrenin ve üst düzey idari ve askeri memurların hedeflerine sıkı sıkıya bağlı kalmıştır.

Çarpıcı kelimesi de Beylik dönemi inşaat faaliyetindeki bölgesel kaliteyi karakterize etmek için sıkça kullanılan bir kelimedir. Dönemin günümüze ulaşmış abidelerinin geçerli göstergeler olduğunu varsayarsak, Beylik dönemi abidelerinin inşalarında gerek bölgeden bölgeye gerek de yüzyıldan yüzyıla ölçek ve hız konularında gözle görülür bir çeşitlilik olduğu da ortaya çıkar. Örneğin Aydın ve Osmanlı gibi batı Anadolu beylikleri anıtsal dini mekanlar konusunda sınırsız bir destek anlayışına sahipken, Doğu Anadolu’da inşaat faaliyeti,-özellikle 14. yy.’ın ilk çeyreğinden itibaren-büyük bir sınırlama ile karşı karşıya kalmıştır. Bu çeşitliliğin sebebi, en azından bir bölümü, daha geniş tarihsel koşullarda yatmaktadır. Beyliklerin tarihsel koşulları ile ilgili olarak şu ana kadarki verilerden ortaya çıkan sonuç, mimari himayenin ve anıt inşaat faaliyetinin politik istikrar ve ekonomik refah ile sıkı sıkıya bağlı olduğudur.

Mimari Himayenin Bölgesel Modelleri

1243 yılında, Köse Dağı’nda Moğolların kazandığı zafer sonrası, Selçuklu Sultanlığı’nın dağılma sürecine girmesi, bunu takiben Moğolların zor kullanarak orta ve batı Anadolu’da sağladıkları kontrol ve güney ve batı Anadolu Türkmen beylerinin üzerindeki merkezi otoritenin kalkması, 13. yy.’da batı Toroslarda, Ege bölgesinin içlerinde ve Karadeniz kıyılarında geçici beyliklerin kurulmasına sebep olmuştur. 1250 yılında İzorya’da Karamanlar, bir ya da iki çeyrek yy. sonra da Beyşehir’de Eşrefoğullan ortaya çıkmışlardır.

Batı Anadolu’da Kütahya merkezli Germiyanlar, 1283 yılında Sultan II. Mesut’un idamını takiben Selçuklular ile tüm bağlarını koparmaya çalışırken, Ege ve Karadeniz kıyılarında bazıları Selçuklu kontrolünden kaçan topraklarda bazıları da Bizans etkisinden kurtulmuş alanlarda olmak üzere Hamit, Tekke, Menteşe, Aydın, Karasi, Osman ve Çandar gibi bir grup Türkmen beylikleri kurulmuştur. Orta ve batı Anadolu’da Selçuklu Sultanlığı’nın cılız varlığına paralel olarak Moğol yönetimi ortaya çıkmıştır. Özellikle son İlhanlı hükümdarı Abu Said Hudabanda’nın 1335’te ölümü ile son Moğol yöneticisi Eretna’nın orta Anadolu’da Kayseri, Sivas ve Tokat merkezli kurduğu bağımsız devlet, Moğol-Selçuklu geleneklerinin 14. yy. sonuna kadar devam etmesine olanak sağlamıştır. Ve son olarak Anadolu’nun uzak doğu bölgeleri, Dulkadiroğulları, Karakoyunlular, Akkoyunlular gibi Türk beylikleri ile onların arkasında yer alan Celayirliler, Memlük ve daha sonraları Osmanlı gibi dış güçlerin rekabet ettiği ve çatıştığı kaygan zeminler durumunda idiler.

Daha önce de belirtildiği gibi bu parçalanmış politik manzara mimari stil ve planlama konularında farklı bölgesel eğilimlere ve çeşitliliğe sebebiyet vermiştir. Benzer bir şekilde himayenin büyüklüğü ve ölçeği konusundaki modeller, mimari ile farklı bölge ve beyliklerin ekonomik ve politik hazineleri arasındaki dolaylı bağlantıya da ışık tutmaktadır.

Epigrafi göstermektedir ki 13. yy.’ın son iki çeyreği ile birlikte Selçukluların kalbi sayılabilecek Konya, Kayseri ve Sivas’ta mimari faaliyetler durma noktasına gelmiş ve bu parçalanma 14. yy.’a, başka bir deyişle, bölgenin doğrudan İlhanlılar yönetimine geçtiği döneme kadar devam etmiştir.[1] Diğer taraftan Toros geçitlerinin kuzey ucundaki stratejik konumundan yararlanan bir kale kasabası olan Niğde, 14. yy.’da Moğol yöneticisi Sungur Bey tarafından inşa edilen cami ve yerel Moğol sultanı ile evlenen IV. Rüknettin Kılıç Arslan’ın kızı Hüdavend Hatun onuruna yaptırılan türbe ile iki büyük abideye sahip olmuştur. Benzer bir şekilde Tokat ve Amasya da İlhanlı yönetiminde refahın keyfini süren yöreler idi. Epigrafi göstermektedir ki, buralarda önce bir cami, bir tekke ve bir çift türbe inşa edilmiş ve bunu ilerleyen yıllarda inşa edilen abidevi bir hastane ile bir çift cami takip etmiştir. Bu sırada doğu’da Erzurum’da da 14. yy.’ın ilk iki çeyreğinde birçok kayda değer abide inşa edilmiştir ki bunlar arasında en önemlisi 710/1310 yıllarında inşa edilmiş olan Yakutiye Medresesi’dir.[2] Selçukluların eski merkezlerinde bir yoksulluk ve yorgunluk görülürken, Tebriz ticaret yolu üzerindeki bazı merkezlerde görece daha fazla refah göze çarpmakta idi.

Bu arada Toros yaylalarında bulunan Balkasun köyünde, Karamanoğlu Mahmut Bey tarafından babası Kerimeddin Karaman Bey adına bir hanedan mozolesi inşa ettirilmiş ve bir kaç yıl sonra da başkent olan Ermenak’da yine Mahmut Bey tarafından gösterişsiz bir hanedan camisi yaptırılmıştır. İlerleyen yıllarda Karamanoğullarının mimari merkezi kuzeye, daha sonradan başkent olan Larende’ye (Karaman) kaymış ve burada aralarında Emir Musa Paşa Medresesi (yaklaşık. 1350), Mader-i Mevlana Zaviyesi (772/1370), Hatuniye Medresesi (783/1381-82), Karamanoğlu Alaaddin Bey Türbesi (.1388), Halil Efendi Sultan Kompleksi (812/1409-10) ve İbrahim Bey İmareti’nin de (836/1432) bulunduğu bir grup önemli abide inşa edilmiştir. Karamanoğulları’nın ikincil mimari merkezleri arasında ise yine beyliğin önemli birer şehri durumunda olan Konya, Niğde, Akşehir, Mut ve Ereğli sayılabilir.[3]

Güneybatı Anadolu ve Karadeniz kıyılarında, 13. yy.’ın son çeyreğinde, Selçuklarla bağlarını koparmış olan Hamid ve Germiyanoğulları ile, daha önce Bizans’a ait topraklarda ortaya çıkan Menteşe, Aydın, Saruhan ve Karasi ve İsfendiyaroğulları önemli merkezlerinde yeni mimari eğilimlerin oluşmasına olanak sağlamışlardır. Hamidoğulları beyliği topraklarında yer alan Psidia ve Pamphylia (Bölgenin Bizans dönemindeki ismidir) bölgelerindeki Eğridir, Korkuteli ve Antalya inşaat faaliyetinin önemli merkezleri haline gelmiş, aynı dönem içerisinde Germiyanoğullarına ait olan Kütahya bölgesi de 14. yy. başlarında Vacidiye Medresesi’nin inşası ile gündeme gelmiş ve bu yapıyı daha sonraki yıllarda Süleyman Şah döneminde inşa edilen ve aralarında Kurşunlu Cami, Balıklı Cami, Kale-i Bala Cami ve Çatal Mescidi’nin de bulunduğu bir grup yapı takip etmiştir.[4]

1260’larda Anadolu’nun güneybatı sahilinde, Karya bölgesinde varlık gösteren Menteşeoğullarının Türk yöneticileri, başkentleri olan Milas ve yakınlarındaki Peçin’i birçok anıtsal yapı ile donatmışlardır. Tunuslu gezgin İbn-i Batuta, 1330’lu yıllarda bu şehirleri Anadolu’da yer alan en mükemmel şehirler olarak nitelendirmiş ve Menteşeoğlu Orhan Bey’in Peçin’de inşa ettirdiği sarayından ve içerisinde yer alan yapılardan özellikle bahsetme gereği duymuştur.[5]

Daha kuzeyde yer alan Aydın beyliğinde ise Birgi, Tire ve Ayasoluk (Efes) gibi şehirler 14. yy.’ın mimari merkezleri konumunda idiler. 707/1307-08 yıllarında Gazi Mehmed Bey tarafından alınan Birgi, 712/1312-13 yıllarında yine Gazi Mehmet Bey’in emri ile inşa edilen Ulu Cami, medrese ve aralarında Mehmet Bey (734/1334), Gazi Umur Paşa, İsa Bey ve kardeşi Sultan Şah Hatun (710/1310) adına yaptırılan türbeler ile önemli bir mimari merkez haline gelmiştir. İbn-i Battuta tarafından nehirler ve bahçeler ile süslenmiş güzel bir şehir olarak bahsedilen Tire’de ise aralarında 14. yy ortalarında İsa Bey’in kızı Hafsa Hatun adına yaptırılmış ama günümüze ulaşamamış bir cami, Aydınoğlu Mehmed Bey camii (727/1326-27) ve babası tarafından Tire’nin yöneticiliğine atanan Süleyman Şah Türbesi (750/1349-50) gibi yapıların bulunduğu bir grup abide inşa edilmiştir. Bizans yönetimindeki son dönemlerinde zayıflamaya başlayan Ayasoluk, Aydınoğulları beylerinin yönetimi altında büyük bir değişime uğramıştır. İbn-i Batuta, şehrin onbeş kapısının olduğunu vurgularken, St. John kilisesi olduğu tahmin edilen büyük bir kilisenin de cami haline getirildiğini öne sürmektedir. Şehrin önemi Batı Anadolu’da varlık gösteren beylikler arasında en etkileyici abidelerden biri olan ve İsa Bin Mehmet Bey tarafından 776/1375 tarihleri arasında yaptırılan cami ile daha da artmıştır.[6]

Verimli Gediz Ovasında kurulmuş olan Saruhanoğulları’nın beyleri, başkentleri olan Manisa’yı 14. yy.’ın üçüncü çeyreğinde inşa ettikleri İlyas Bey Mescidi (764/1363), Sipil Dağı yamaçlarında inşa ettikleri, içerisinde bir cami, bir medrese ve Saruhanoğlu İshak Bey’in türbesi’nin bulunduğu Ulu Cami Külliyesi (778/1376) ve günümüze ulaşmayan bir zaviye olan Mevlevihane (770/1368-69) ile önemli bir mimari merkez haline getirmişlerdir. Manisa’nın Osmanlı dönemlerinde de önemini koruduğunun en önemli kanıtlarından biri ise, 15 ve 16. yy. boyunca şehrin birçok Osmanlı prensi tarafından ikametgah seçilmesidir.[7]

Kısa süreli bir beylik olan Karasioğulları, Balıkesir ve Bergama’yı başkentleri olarak seçmiş fakat bağımsızlık dönemlerinden günümüze çok az şey kalabilmiştir. İbn-i Batuta da Bergamayı bir harabeler şehri olarak tasvir ederken, Balıkesir’in özellikle pazarları ile popüler bir şehir olduğunu belirtmiştir. İbn-i Batuta Balıkesir’de Cuma namazları için bir caminin bulunmadığını, böyle bir caminin inşası için girişimlerin başlatıldığını ama 1330’lardaki ziyareti sırasında bu inşaatın tamamlanmadan bırakıldığını belirtmiştir.[8]

Karadeniz kıyılarında Kastamonu ve Sinop merkezli olarak kurulmuş olan İsfendiyaroğulları beyliği dikkat edici inşaat faaliyeti ile önemli bir bölge idi. İbn-i Neccar Cami (754/1353), Kemah Köyü’nde bulunan Halil Bey Camii (765/1363-64) ve Kasaba Köyü’nde bulunan Mahmut Bey Cami (768/1366-67) 14. yy.’ın önemli yapıları olarak Kastamonu ve çevresindeki köylerde günümüze kadar ulaşabilmişlerdir. 14. yy.’ın son çeyreği ile birlikte bu inşaat faaliyetlerinde bir azalma göze çarpmakla birlikte 15. yy.’ın başlarında Timur’un, beyliği restore ettirmesi ile inşaat faaliyetleri tekrar hızlanmıştır. Bu geç dönemin en önemli abideleri arasında bir camii, bir türbe, medrese, imaret, han ve hamam bulunduran İsmail Bey külliyesi (858/1454) ve Kürei Hadit Köyü’nde bulunan İsmail Bey Camii (855/1451) dir. Daha doğuda yer alan Sinop ise dönemin önemli bir ticari ve askeri merkezi konumunda idi. 1322’de İsfendiyaroğulları yönetimi altına girdikten sonra, şehrin önemi, inşa ettirilen ve aralarında Fatih Baba Mescidi (740/1339-40), Aslan Camii (752/1351-52), Kadı Camii (766/1364) ve Saray Camii (766/1375) gibi yapıların bulunduğu bir grup camii ve Selçuk döneminden kalma Ulu Camii’nin önünde inşa ettirilen İsfendiyaroğulları hanedanlık türbesi (787/1385-86) ile birlikte daha da artmıştır.[9]

Orta Anadolu’ya, Abu Said Hudabanda’nın ölümünün ardından İlhanlılara karşı zafer kazanan Eretna ve yandaşları hakimdi. Beyliklerinin büyüklüğüne ve eğitim ve edebiyata verdikleri desteğe rağmen Kadı Burhanettin’in de aralarında bulunduğu Eretna’nın beyleri, imar faaliyetleri söz konusu olduğunda sadece ılımlı bir hırs içerisinde idiler. Bu intiba yazıt ve vakfiyelerin günümüze ulaşamamış olmasına bağlanabileceği gibi, orta Anadolu’nun, özellikle önceki dönemlerle kıyaslandığında 14. yy da içinde bulunduğu zayıf durum da bu intibayı destekleyen önemli öğelerin başında gelmektedir. Bütün bunlara rağmen beyliğin gerek birincil merkezleri durumundaki Kayseri ve Sivas’ta gerek ikincil merkezleri olan Kırşehir ve Ürgüp’te birkaç önemli ve farklı abide göze çarpmaktadır. Bu yapılar arasında en önemlileri Sivas’ta yer alan, Eretna’nın en büyük oğlu Şeyh Hasan adına yaptırılan ve Kuçuk Minare adı ile bilinen türbe (748/1347), Kayseri’de bulunan Köşk Medrese (740/1339) ve Ürgüp yakınlarındaki Damsa Köyü’nde bulunan Taşkın Paşa Külliyesidir.

Bu şehirlerden günümüze çok az şey ulaşmış olmakla birlikte İlhanlı vergi memuru Hamdullah Mustawfi, Kayseri’yi taş duvarlı bir kale tarafından korunan büyük bir şehir olarak tanımlarken, İbn-i Batuta ise Kayseri’nin bölgenin önde gelen şehri olduğunu, aynı zamanda Alaattin Eretna’nın hatunlarından birinin ikametgahı olduğunu belirtmiştir. İbn-i Batuta, Sivas’ın da çok büyük bir şehir olduğunu ve yöneticilerin burada ikamet ettiğini belirtmiştir.

İbn-i Batuta Sivas’ın büyük caddeleri ve güzel binaları olduğunu ileri sürerken en önemli yapının da İlhan Gazan Han tarafından peygamber soyundan gelenler için yaptırılan hastane olduğunu belirtir. Erzincan, 14. yy ve erken 15. yy.’ın önemli bir şehri konumunda olmasına rağmen, ne yazık ki, o dönemden günümüze hiçbir şey ulaşmamıştır. Bunlara rağmen Mustawfi, şehrin duvarlarının kare taş örgü olduğunu belirtmiş, Timur Devleti’ne gelen Semerkant’taki İspanyol Büyükelçisi Clavijo da, 15. yy. başlarında, Erzincan’ın çok büyük bir şehir olmamasına rağmen büyük caddeler ve güzel camiler ile süslenmiş popüler bir şehir olduğunu yazmıştır. Clavijo aynı zamanda Fırat yakınlarında bir ova üzerinde kurulmuş olan Erzincan’ın çevresinde birçok köy ve meyve bahçesi bulunduğunu ve şehrin taş duvar ve kuleler ile çevrildiğini belirtmiştir.[10]

İlhanlıların yıkılmasını takip eden süreç içerisinde Erzurum uzun bir süre istikrarsızlık yaşamıştır. Sırası ile Moğol emiri Çobanoğlu Şeyh Hasan (1340), Muhammed Bin Eretna (1360), Karakoyunlu (1385) ve Akkoyunlu (1465) tarafından ele geçirilen şehirde devamlı değişen yönetimler güçlü bir yerel inşaat geleneği geliştirilmesini engellemiştir. İbn-i Batuta, geniş boyutu ile düşünüldüğünde, Türkmenler arasında süren kan davası nedeniyle şehrin bir harabe görüntüsü içerisinde olduğunu vurgularken, yetmiş yıl sonra Clavijo şehrin eskiden bölgenin en büyük ve zengin şehri olmasına rağmen kendi dönemi içerisinde popülerliğini kaybetmiş olduğunu yazmıştır. Gerçekten de İlhanlıların yıkılmasını takip eden süre içerisinde Erzurum’dan beylik dönemi mimarisini yansıtan hiçbir eser günümüze ulaşamamıştır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ