TARİHÎ TÜRK HALICILIĞI

TARİHÎ TÜRK HALICILIĞI

Orta Asya’da M.Ö. II. binlerde konfederasyonların oluşması ile bu konfederasyonların içerisinde yer alan Hunların ataları sonraki tarihlerde Büyük Hun Devleti’ni kurarak, doğuda Mançurya’dan batıda Hazar Denizi’ne, kuzeyde Sibirya’dan güneyde Hindistan’a kadar bütün Orta Asya’ya hakim olmuşlardır.

M.Ö. I. binde Çinlilerin Hyong-Nu dedikleri Hun toplulukları içerisinde Türklerin atalarının da rol aldıkları yine Çin kaynaklarında belirtilmektedir. Siyasi ve etnik bakımdan daha karmaşık olan Hunların içerisinde Kızıl Tiler olarak da adı geçen Türklerin önemli bir çoğunluğa sahip oldukları ve bu dönemde oluşan Orta Asya kültürlerinin içerisinde yoğuruldukları bilinmektedir.

M.Ö. VII ve VI. yüzyıllarda bulundukları bölgelerden batıya doğru hareket eden ve Ural Dağları ile Hazar Denizi’nin kuzeyinden geçerek Kafkaslar’a ve Kuzey Karadeniz’e yerleşen Hun grupları içerisindeki bazı topluluklar, M.Ö. IV. yüzyılda burayı ziyaret eden Herodot tarafından “doğudan gelme kavimler” olarak nitelendirilmiştir. Böylece bu dönemde Orta Asya’da oluşan kültür ve sanatın taşıyıcıları olan ve tarihte İskitler adıyla tanımlanan bu kavimlerin, daha sonraki dönemlerde asimilasyona uğrayarak; değişik din, inanç, felsefi düşünce ve hatta farklı ırkların çerçevesinde siyasi faaliyetlerini sürdürdükleri, ancak temelde yaşama biçimleri ve kültürel yapılarını kolay kolay terk etmedikleri anlaşılmaktadır. Hatta bu grupların bazıları, daha sonraki asırlarda daha da batıya giderek Orta ve Doğu Avrupa halkları üzerindeki baskılarını sertleştirmişlerdir.

İşte aşağı yukarı 30o güney ve 50o kuzey paralelleri arasında yer alan Orta Asya’nın en geniş bölgesinde M.Ö. I. binde yaşayan ve içlerinde Türklerin çoğunlukta olduğu kavimler, anılan tarihlerde halıyı keşfederek ve onu daha sonraları dağıldıkları bütün bölgelere taşıyarak önemli bir rol oynamışlardır.

Yüz yıl öncesine kadar dünyanın en eski halılarının XIV-XV. yüzyıllardan kalmış oldukları literatürlerde yer alırken, Orta Asya’nın yüksek yaylalarında Hun kurganlarında yapılan kazılarda ortaya çıkan yeni halıların keşfiyle dünya halı sanatı tarihçesi, birden bire günümüzden 2500 yıl öncesine kaydırılmıştır.

M.Ö. VI. yüzyıllardan I. yüzyıla kadar, bütün Orta Asya’yı kapsayan ve Hun topluluklarının yayıldığı alanlarda görülen “hayvan üslubu”, milattan sonraki toplulukların batıya hareketleriyle Doğu Avrupa ve Karadeniz’in kuzeyindeki alanlarda da yaygınlaştığı için, kısaca iki kıtayı kapsayan anlamında “Avrasya hayvan üslubu” olarak tanımlanmıştır.

Orta Asya’da bu dönemde hayvan figürlerinde kuvvetli bir üsluplaşmanın orta ya çıkmasıyla; altın, gümüş, bronz gibi madenlerden ajurlama tekniği ile ya da başka tekniklerde yapılmış küçük figürinler ve çeşitli objeler, hayvan heykelleri veya kabartmalar ortaya çıkmıştır. Benzer örnekler, ahşap üzerine işlenerek veya biçim verilerek de elde edilmiştir. Ayrıca keçe üzerine uygulanmış, sakin ya da mücadele eder vaziyetteki figürlü kompozisyonların uzantılarını, dokumalar üzerinde de görmek mümkündür. Bazan da deriden kesilip, eğerlere aplike olarak yapıştırılmış hayvan şekillerinin, kuvvetli bir üsluplaşmaya giderek, çok geniş bölgelere yayılmış olduğunu görmekteyiz.

Bu şekilde üsluplaşmış ve içlerine efsane hayvanlarının katıldığı örneklerle zenginleştirilmiş, M.Ö. V-I. yüzyıllar arasına tarihlenen bir halı, yakın tarihlerde ortaya çıkmış ve “dünyanın en eski halısı” olarak kabul edilmiştir.

Rus arkeoloğu C. İ. Rudenko’nun, Kazakistan’ın doğusunda, Altay Dağlarının güneyinde Pazırık Yaylası’nda ortaya çıkardığı bu halı, teknik, motif, desen, renk ve kompozisyon açısından Orta Asya kültürlerinin ortak bir ürünü olarak değerlendirilmektedir. Aynı zamanda arkeoloji ve sanat tarihi açısından da dünyanın bugün için bilinen bu en eski halısı, halı tarihçesini günümüzden 2500 yıl öncesine çekmiştir.

Orta Asya’nın çeşitli yörelerinde daha milattan önceki asırlarda başlayan mezar soygunculuğu, Rudenko’nun kazdığı bu kurganı da hedef seçmiş ve bilinmeyen bir tarihte, bu kurgan da soyulmuştur. Soygundan sonra mezar içine sızan sular burada donarak, halı ile birlikte soygundan arta kalan eşya ve objelerin kaskatı şekilde günümüzde ulaşmasını sağlamıştır. Buzlanma olmasaydı belki bu kurgandaki objeler de zamanla çürüyecek ve halının tarihçesi konusunda çok önemli bir kanıttan yoksun kalacaktık. Belki de bu konuda, başka tarihler teklif etmeye devam edecektik. Burada dikkatimizi çeken önemli bir hususun, bu halının teknik, desen, renk ve kompozisyon bakımından oldukça ileri bir devreye işaret ediyor olmasıdır. Yani bu halı, basit bir ilk olmayıp, alt yapısının en az 5-6 asır öncesine dayandığı anlaşılan bir sanatın ulaştığı en üst seviyeyi göstermektedir. Benzer değerlendirmelerde bulunan bir başka Rus arkeoloğu Khoplin’de halıcılığın yörede iki bin yılından beri bilindiğini ve asıl vatanının da Batı Türkistan olduğunu ifade etmiştir.

Günümüzde St. Petersburg Hermitage Müzesi’nde bulunan bu halı, teknik olarak Türk (Gördes) düğümü ile dokunmuştur. Gayet ince, çift bükümlü yünden dokunmuş olan halının 1 dm2’sinde 3600 düğüm bulunmaktadır. Bu da bu halının özel bir şahıs için oldukça sık ve kaliteli dokunmuş olduğunu göstermektedir. Buna ilaveten halı üzerindeki desenlerde Türk kültürüne ait yansımalar ön plana çıkarken, yer yer Batı İran ve Mezopotamya kültürlerinin etkileri de görülmektedir. Kuşkusuz İlk ve Ortaçağlar boyunca Doğu ile Batı arasında çok önemli bir ulaşım sağlayan İpek Yolu üzerinde bulunan kurganlar, bu güzergahtan gelip geçen yolculardan etkilenen Orta Asya halkları tarafından meydana getirilmiştir. Halı üzerinde dikkat çeken motif ve şekiller, halıyı çevreleyen beş bordür ile, orta alanda görülmektedirler. En dıştaki ve içteki dar bordürde, Doğu toplumlarının sanat eserlerinde çokça yansıtılmış olan mitolojik grifon figürleri sıralanmıştır. Dıştan içe doğru ikinci bordürde haçvari şekilde düzenlenmiş kar çiçeği motifleri yer almışken, üçüncü bordürde ilerler şekilde süvari kompozisyonlarına yer verilmiştir. Bu süvariler; kuyrukları düğümlü, yeleleri süslü, başlarında tuğları ve oldukça süslü koşum takımları bulunan atlar üzerinde, vücutlarındaki dar paçalı çakşırları, başlarındaki önü açık, arkası kapalı başlıklarıyla, yer yer Mezopotamya ve Sasani kültürlerine ait motifleri akla getirirken, yer yer de Orta Asya Türk toplumlarının yaşama biçimine ait görüntüler ortaya koyarlar. İçteki dördüncü bordürde (ikinci geniş bordür), aynı yönde ilerler şekilde bataklık bir araziden geçen geyik dizilerine yer verilmiştir. Geyiklerin Sibirya’ya mahsus bir hayvan olmasının yanında, ön kol ve arka kalçaları üzerindeki nokta, virgül gibi şekiller, Avrasya hayvan üslubunun ortak özelliklerini yansıtmaktadır (Resim 1).

Halının orta alanında içleri kar çiçeği ya da post motifleriyle doldurulmuş 6×4=24 eşit kare yer almaktadır. Ancak burada, benzer örnekler arasında zemin rengiyle motif rengi arasında değişim görülmektedir. Genel anlamda Pazırık Halısı’nın hakim renkleri, kırmızı zemin üzerine beyaz, mavi ve sarıdan ibarettir.

Oldukça kaliteli ve ileri bir devreye işaret eden Pazırık Halısı’ndan sonraki ele geçen diğer halı parçaları arasında uzun bir boşluk bulunmaktadır. Ancak bu boşluk, bu dönemde halının yapılmadığı anlamına gelmez. Çabuk eskiyen, yıpranan bir malzeme olması dolayısıyla halıların, çok eski tarihlerden günümüze ulaşmış olmaları da ancak bir talih ve şans işidir.

Pazırık Halısı’nı, Sir Marc Aurel Stein’in 1906-1908 yılları arasında Doğu Türkistan’da Lou- Lan’da bir kuyu mezarında ve Lop-nor’da bir Budist mabedinde ortaya çıkardığı M.S. III ve VI. yüzyıllara tarihlenen halı parçaları takip etmiştir. Günümüzde Hindistan’da Yeni Delhi ve Londra British Müzelerinde sergilenen bu parçalar, teknik bakımdan pek ileri sayılmayan tek argaca düğümlü, sert ve kaba yünlerden örülmüş olup, yeşil, mavi, kırmızı ve kahverengi tonlardadır. Desen olarak da halı zeminindeki eşkenar dörtgenler, dikey ve yatay hatlarla zikzak şekilleriyle süslenmiştir.

A.von le Coq’un 1913 yılında Turfan bölgesinde, Koço yakınlarında Kızıl’da bir tapınak odasında ortaya çıkardığı halılar, M.S. V-VI. yüzyıllara tarihlenmekte ve bu dönemde buraların hakimiyetini ellerinde tutan Göktürklerin atalarına mal edilmektedirler. Günümüzde Berlin İslam Sanatları Müzesi’nde sergilenen bu halı, alternatif çözgüler üzerine tek düğümlü olarak kaba ve sert yünden dokunmuştur. Desenlerde geometrik şekillerin yanında ejder figürlerine de yer verilmiştir.

Görüldüğü gibi, Orta Asya’ya milattan önce ve milattan sonraki dönemlerde hakim olmuş bütün Türk toplulukları arasında, halı, keçe ve diğer dokumaların özel bir yeri vardır. Halı, o dönemde soyluluğun, zenginliğin ve prestijin de bir simgesi sayılmış, özellikle Türk hükümdarları, hatta Osmanlı Dönemi’nde bile halıcılık, özel bir anlam kazanmıştır.

Geçmişte tahtlara serilen kıymetli eşyalar üzerine örtülen halı, Uygurlar Dönemi’nde Çin hükümdarlarına gönderilen belli başlı hediyelik eşyalar arasında yer almıştır.

Çeşitli kaynaklarda VIII., IX. ve X. yüzyıllarda Uygurlarda halıcılığın çok yaygın olduğu, Maveraünnehir denilen Sir Derya ve Amu Derya (Seyhun-Ceyhun) Nehirleri arasındaki yerleşim merkezlerinde ve Buhara’da, oldukça kaliteli halıların üretildiği bilinmektedir.

VIII. yüzyılın sonları ile IX. yüzyıllar, Türklerin İslam dünyası içinde siyasi ve kültürel bakımdan oldukça etkili oldukları bir dönemdir. Abbasi hükümdarlarından Harun Reşid ve onun oğulları Emin, Me’mum, Mu’tasım Dönemlerinde başkent Bağdat yakınlarında kurulan Samerra, Türkler ve halifenin özel muhafızı olan Türk askerleri için özel bir merkez haline getirilmişti. Türklerin Yakın Doğu’ya gelmeleriyle yörede birden bire artan hareketlilik ve kültür ortamı içerisinde, bölgede halıcılık da yaygınlaşmıştı. İşte bu dönemden kalan bazı halılar, çok küçük parçalar halinde, Fustat’ta (eski Kahire) ortaya çıkmıştır. İsveçli bilim adamı C. J. Lamm’ın 1935-1936 yıllarında Fustat’ta yaptığı kazılarda ele geçen parçalardan biri üzerinde H. 202 (M. 817-18) tarihi okunmaktadır ki bu halı bugün, Kahire Arap Müzesi’nde teşhirde bulunmaktadır. Bunların kufi bordürleri, XIII. yüzyılda Anadolu’da dokunan Selçuklu halılarıyla ilişkili görünmekte ve diğerlerine göre daha ileri bir devreye işaret etmektedir.

Lamm’ın ortaya çıkardığı Abbasi Dönemi Türk halılarından bir kısmı, İsveç Göteborg ve Stockholm National Müzelerine götürülmüş ve orada teşhir edilmektedir. Bunlardan Göteborg Müzesi’nde IX. yüzyıla tarihlenen 30,5 x 13 cm. boyutlarındaki halı; kırmızı, beyaz ve mavi renklerin hakim olduğu, altıgen şekillerin kaydırmalı eksenlere göre sıralandığı bir düzenleme gösterir. Stockholm Müzesi’ndeki 29 x 32 cm. boyutlarındaki parça halı ise kırmızı, yeşil, deve tüyü sarısı, mavi ve beyaz renklerle geometrik bir desene göre dokunmuştur.

Eski Kahire’de Lamm’ın ortaya çıkardığı yüzlerce halı parçasından İsveç’e götürülenlerden sadece 29’u yayımlanmış, diğerlerinin özellikleri henüz tanınmamıştır. Yayımlanan halılardan yedisi XIII. yüzyıl Anadolu Selçuklu halılarıyla teknik, desen, renk ve kompozisyon özellikleri bakımından benzerlik gösterdiğinden, Anadolu Selçuklu halısı olarak teşhis edilmiştir. İsveç’e götürülen parça halılardan bazıları, Atina Benaki Koleksiyonu’na gönderilmiş ise de orada kaybolmuştur. Bir kısmı İsveç Stockholm Müzesi’nde bulunmakta, bir kısmı da New York Metropolitan Müzesi’ne götürülmüştür.

Teknik olarak Türk (Gördes) düğümlü ve yünden dokunmuş olan Selçuklu Dönemi’ne ait halıların daha çok; kırmızı, zeytin yeşili, kahve rengi ve koyu mavi renklere sahip oldukları, aynı zamanda Abbasi Dönemi halılarından daha ileri bir devreye işaret ettikleri dikkati çekmektedir. Oldukça sert, kaba yünden dokunmuş bu halıların içinde XIV ve XV. yüzyıla ait olanlar da bulunmaktadır.

Fustat’ta bulunmuş olan halılardan başka Anadolu Selçuklu ve Beylikler Dönemi’ne ait XIII. yüzyıla tarihlenen oldukça kaliteli ve sağlam dokunmuş halılar da keşfedilmiştir. Bunların hepsinin Gördes düğümlü olması, halıcılığın Batı Türkistan’da ortaya çıkarak çeşitli Türk grupları tarafından Anadolu’ya taşınmış olduklarını göstermektedir.

1071 yılındaki Malazgirt Zaferi’yle Türk halı sanatının Anadolu’da daha düzenli bir gelişim seyri olmuştur.

Anadolu’da XIII. yüzyılda halıcılığın yaygınlaştığını, oldukça kaliteli ve ihraç anlamında dokunmuş halıların bulunduğunu bize, bu dönemde Anadolu’yu dolaşmış olan seyyahlar haber vermektedir. Bunlardan 1271-72 yıllarında Anadolu’dan geçerek Pekin’e kadar uzun bir seyahati gerçekleştiren Marco Polo, Seyahatnamesi’nde Konya, Aksaray, Kırşehir, Kayseri gibi şehirleri kastederek “Türkomanya’da dünyanın en güzel halıları dokunmaktadır” demektedir. Ayrıca 1330’lu yıllarda Anadolu’yu dolaşan İbn Batuta da “Aksaray’da koyun yünüyle dokunan halıların hiçbir ülkede eşi, benzeri yoktur. Bu sebeple bu halılar Suriye, Irak, Mısır, Hindistan, Çin ve Türk ülkelerine sevk olunur” diyerek, bu halıların önemli bir pazar alanının da bulunduğunu belirtmektedir.

İşte bu döneme ait, bugün için bilinen ve Anadolu Selçuklularına bağlanan 18 halı mevcuttur. Bu halılardan yedisi daha önce Fustat’ta Lamm’ın yapmış olduğu kazılarda ortaya çıkan parça halılar arasından tespit edilmişti. Motif, teknik ve renk özelliklerinden dolayı Anadolu’da keşfedilen halılarla ortak özelliklere sahip olan bu parçaların, Anadolu’dan ihraç edilen halılar olduğu anlaşılmaktadır. İhraç amacıyla dokundukları için halıların Gördes düğümlü, daha sık, tek veya çift bükümlü yünden, daha kaliteli dokundukları, içlerinde sarı deve tüyüne yer verildiği de görülmektedir. Ayrıca en belirgin özellik olarak da bunlarda zeytin yeşili kullanılmıştır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ