ORTAÇAĞ’DA AVRUPALILARIN GÖÇEBE TOPLULUKLARA BAKIŞI

ORTAÇAĞ’DA AVRUPALILARIN GÖÇEBE TOPLULUKLARA BAKIŞI

Matthias HEIDUK

Freıburg Üniversitesi Ekonomi ve Sosyal Tarih Enstitüsü / Almanya

Yeni seyahat biçimlerinin kişilerarası bağlantıları ve alışverişi kolaylaştırmasına ve yeni kitle iletişim araçlarının ek bilgi kaynakları sunmasına rağmen, bugün bile genellikle basmakalıp, önyargılı düşünceler ve yanlış anlamalar başka uluslar ve medeniyetlerle ilgili görüşlerde belirleyici oluyor. Farklı diller, yaşam biçimleri, inançlar ve düşünceler yabancılar hakkındaki görüşlerde engelleyici bir unsur olmaya devam ediyor. Farklı olan, sadece benzerlikleri algılayan merceklerle görülmeye çalışılıyor. Orta Çağ’da, uzak diyarlardaki yabancı medeniyetleri tasavvur etmek şimdikinden daha zordu. Yazılı kaynaklar sadece bu kaynaklara ulaşan ve okumasını bilen pek az kişiye faydalı oluyordu. Çoğu bilgi sözlü olarak yayılıyordu, bu yüzden tarihçiler bu dönemler hakkında pek az bilgiye sahiptirler. Sadece tüccarlar, elçiler, misyonerler ve maceracılardı. Seyahatin dışında, savaş başka ülkeler hakkında bilgi edinmenin tek yoluydu. Savaşlar kültürler arası alışveriş için tam olarak uygun bir ortamı yaratmasa da Orta Çağ kaynakları genellikle savaşlara gönderme yapar. Bu kaynaklar da özellikle zaman zaman Asya steplerinden gelip Avrupa’yı istila eden, sadece askeri değil birçok anlamda Avrupalılara meydan okuyan atlılarla yapılan mücadeleleri konu alır. Batılı kasaba ve köy hayatı ile göçebe veya yarı göçebe hayatı gibi birbirine bunlardan daha da yabancı medeniyetlerin çatışmasını tasavvur etmek çok zordu.

Bu çalışma-anlayış ve bilgi tarihine bir katkı olarak[1] -sadece bir tarafın bakış açısını inceleyecektir: Roma Katolik kilisesine bağlılığı ile bilinen ve Latin dilini aydın dili olarak kabul eden Orta Çağ’ın Orta ve Batı Avrupası’nın bakış açısı. Asya bozkır halkları olan Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Macarlar ve Moğolların algılamaları ve deneyimleri temsili kesitler olarak sunulacaktır. “Moğol tecrübesi” özel bir ilgi gerektirir, çünkü daha önce bilinmeyen ya da elde edilemeyen çok değişik kaynaklar ortaya çıkmıştır. Sonuç bölümünde ise Osmanlılarla yapılan mücadele konusunda birkaç söz söylenecektir.

Orta Çağ kronolojik açıdan kesin bir şekilde belirlenemez. Hun istilası, Kavimler Göçü ile birlikte Roma Antik Çağı’nın sona ermesini gösterirken, Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselmesine denk gelen süreçte Orta Çağ sona erer. Kaynakların çokluğu ve çeşitliliğinin yarattığı sebeplerle, bu kadar geniş bir zaman aralığını inceleyecek olan kısa bir çalışma ancak birkaç tipik örneğe yoğunlaşabilir. Kaynakların yarısı bile tam olarak incelemeye alınamaz. Bununla birlikte, Batılıların Doğulu yabancılarla ilgili görüşlerini özellikle yansıtacak örnekler sunup, bu görüşlerin nerede birleşip nerede birbirlerinden farklılaştığını göstermeyi umuyorum.

Bu makale etnolojik bir çalışma olmayıp, amacı da bugün bildiklerimizin dayandığı kaynakların doğruluğunu ölçmek değildir. Alıntı yapılan yazarlar kendi adlarına konuşacaktır ve kendi görüşlerini vereceklerdir.

Bu çalışma tarihsel bir zemin sunmakla birlikte olayların toplumları ve onların düşüncelerini nasıl etkilediğini inceleyecek ve insanların neden kendi deneyimlerini veya başkalarının ifadelerini kullandıklarını ortaya çıkaracaktır.

1235 Moğol Kurultayı’nda Batı’ya karşı bir sefer başlatılmasına karar verildi. Bu sebeple Moğollar güçlerinin yaklaşık üçte birini bu amaca tahsis ettiler. Deneyimli komutan Sübotay tarafından desteklenen ordunun başına Batu getirildi. Seferin başarılı olmasındaki önemli bir faktör, casuslar yardımı ile yapılan kapsamlı bir hazırlık ve esirlerin kapsamlı bir şekilde sorgulanmalarıdır. Akın edilecek istikametler, yolların durumu, silahlı kuvvetlerin yerleşimi ile ilgili bilgiler, düşman güçlerin büyüklüğü, morali ve hatta iç çatışmaları ile ilgili bilgilerin hepsi toplanmıştı.[2] Avrupa dillerini iyi konuşan yetkin elçiler Rus prenslerinin, Macar Kralı IV. Bela ve İmparator II. Frederic gibi Batılı hükümdarların huzuruna çıkarak kayıtsız şartsız teslim olmalarını istediler.[3] Asıl harekat 1236 kışında nihayet boyunduruk altına alınan Volga Bulgarları ve Kumanlara karşı bir seferle başladı. Batı’ya ilk uyarı, İdil bölgesinde Suzdal’da yaşayan bir Macar misyonerin, Friar Julian’ın, 1237’de tanık olduğu, “Tatarlar gece gündüz Macar Hıristiyan Krallığı’nı nasıl işgal ederiz diye tartışıyorlardı”[4] ifadelerine yer verilen mektubu ile ulaştı.

Fakat uyarı dikkate alınmadı. Bu sırada 1238-1240 yılları arasında Moğollar Rusya seferi için gerekli bağlantıyı güvenceye almak için Güney Kırım’a doğru ilerlediler. Bozkır atlıları Rus prenslerinin arasındaki ittifak eksikliğini nasıl kendi lehlerine çevireceklerini iyi biliyorlardı. Göçmenler gerekli uyarıyı vermişti, fakat Rus prensleri birlikte hareket etmeye yanaşmayacaklardı. İç düşmanlıklar devam etti.[5] Seferin sonlarına doğru Moğollar Kiev’i ele geçirdi ve yakıp yıktı. Ancak II. Frederic’in İngiltere Kralı III. Henry’e bu olaylardan bahsettiği mektubundan biliyoruz ki, bundan sonra Doğu Avrupa’daki gelişmeler Batı’nın ilgisini çekmeye başladı.[6]

Ağır zaiyata rağmen Moğollar daha fazla saldırı planlıyorlardı. 1241 Şubatı’nda Macaristan seferi başladı. İki koldan kuvetlerle desteklenen Batu’nun komutasındaki ordu Karpat Dağları’ndan geçerek ilerliyordu. Orda’nın yönetiminde kuzeydeki güçler Macar Kralı Bela’ya dışardan yardım gelmesini engellemek için Polonya’yı işgal etti. Krakov, Ratibor ve Breslav harabeye çevrildi ve 9 Nisan’da Silesya Dükü II. Heinrich’nin güçleri Wiegnitz yakınlarındaki Wahlstatt’ta yenilgiye uğratıldı. Savaşta, ki sonradan birçok kahramanlık efsanesine sebep olmuştur, II. Heinrich öldürüldü.[7] Sonrasında Moğol ordusunun bütün kolları, daha önce ana kuvvetlerin Mohi yakınlarında Kral Bela’nın ordusunu yendiği, Pannonian ovasında birleştiler.

Moğollar başarılı savaş teknikleriyle fetihlere ve direnişleri kırmaya devam ettiler. Şehirlerin çoğu yeterli istihkamları olmadığı için kolayca ele geçirildi. Terör bir savaş aracı olarak kullanılıyordu. Moğolların esirleri siper olarak kullanıp böylece düşmanlarına kendi insanlarını öldürttüğü duyulunca panik ve dehşet havası iyice yayıldı. Eğer bir bölge çok direnirse bu söz konusu bölgenin halkının vahşi bir şekilde öldürüleceği anlamına geliyordu. Kaçmaya çalışanlar yakalanıp yüzerli gruplar halinde katlediliyorlardı. Moğollar tarafından köle olarak kullanılacaklar için sadece rahiplerin, esnafın ve genç kadınların canı bağışlanıyordu. Seferleri sırasında Moğollar geçtikleri yerlerin ahalisini yerlerinden ediyorlardı.[8] Torre Maggiore’li Rogerius’un da belirttiği gibi bu gaddarlık haberleri istenen etkiyi yarattı. Düşmanları korkudan felç olmuş bir şekilde, daha yüz yüze gelmeden silahlarını elden bırakıyor ve teslim oluyorlardı.[9]

Ocak 1242’de Moğollar donan Tuna’yı geçtiler ve Macar prenslerinin direnişini kırmak için Kral Bela’yı ele geçirmeye çalıştılar. Fakat bu sırada Batu, büyük han Ögedey’in öldüğünü öğrendi. Bunun üzerine Coçi’nin oğlu Batu hem kayıpların çok olması sebebiyle hem de yeni hanın seçilmesinde söz sahibi olmak için seferi durdurmaya karar verdi ve kendi birlikleriyle umulmadık bir şekilde ortaya çıktıysa, yine umulmadık bir şekilde, Asya steplerine geri çekildi. Macaristan’ın istilası bilinen akınlardan daha farklıydı. Moğollara iyice bağlayabilmek amacıyla, fethedilen topraklar vergi alanlarına bölündü ve işbirlikçi prensler arasında paylaştırıldı, para basıldı ve yasal güvenlik muhafaza edildi.[10]

“Bu kötü yıl… ve günahlarımızın karşılığı olarak yabancılar geldiler. Kimse, onların kim olduklarını, nerden geldiklerini, hangi dili konuştuklarını, hangi kabileye veya hangi dine mensub olduklarını bilmiyor. onların kim olduklarını ve nerden geldiklerini sadece Tanrı biliyor.”[11] 1223 Kalka Savaşı’yla ilgili bir Novgorod’lu tarihçinin söylediği bu sözler insanların gerçekten neyle karşılaştıklarını anlayamadıklarının bir göstergesiydi. Bu yabancı insanların onların dünya görüşlerinde bir yeri yoktu. Moğolların 1241 Macaristan istilası ile ilgili Latin metinlerin yazarları da aynı problemle karşılaşmışlardı. Fırtınanın yaklaştığına dair uyarılar, Friar Julian’ın mektubu gibi, ya gözardı edilmiş ya da bunların “şaka veya belirsiz bir hayal ürünü olduğu düşünülmüştü”.[12] Moğol kuvvetlerinin yetenekleri, yıkıcı gücü küçümsenmiş ve Johannes Fried’e göre de, onların dünyayı fethetme idealleri Batı’nın anlayamayacağı kadar fazla cesur ve iddialı bir girişim olarak görülmüştü.[13]

Uyarıların en ciddisi ve dayanılmazı bir dizi feci yenilgiyle gelmişti. Bu sefer yardım çığlıkları Avrupa’nın en ücra köşelerine kadar ulaşmış ve bütün Hıristiyanlığın büyük bir tehdit altında olduğu anlaşılmıştı.[14] Bu zamana ait günlükler ve yıllıklarda yer alan tanık zabıtları mektuplar ve kurbanların şikayetleri, dehşetin çok acı resmini yansıtır. Beauvais’den Vincent, Trois-Fontains’den Alberich ve özellikle Saint Albans Manastırı’ndan Matthew Paris, ki kendisi Chronica maiora’sında Tatarlarla ilgili bilgi veren ilk kişilerdendir, gibi yazarlar tarafından Moğollarla ilgili haberler toplanmaya başlandı.[15] Moğolların vahşi savaş teknikleriyle insanlar arasında saldığı dehşet, Batı’nın yabancıları algılayışını toptan etkilemiştir. Onlar Hıristiyan olmayan ve inanılmayacak derecede vahşi barbarların somut bir örneği olarak kabul edildiler. Onlar ne kutsal yerlere saygı duyuyorlardı ne de çocukları, kadınları, yaşlıları ayırtediyorlardı.[16] Herkes öldürülüyordu, kiliselere saklananlar bile. Kadınlara ve kızlara katledilmeden önce tecavüz ediliyordu.[17] Erkeklerin yanında tam silahlı bir şekilde savaşan kadınların bile işkence ve katliamlardan keyif aldıkları söyleniyordu.[18] Daha ileri giden bazı metinlerde, yazarların kendi gözlemleri olmasa da, Asya steplerindeki atlıların ne kadar vahşi olduklarını belirtmek için yamyamlık güdüsünden bahsedildiği görülür. Onlar insan değil de tam bir canavar olarak addedildiler.[19] Aşırı derecede gaddar olmalarının yanında, hilekar ve açgözlü olarak da tanımlanıyolardı-çünkü mağrur Hıristiyan şövalyelerinin yenilgilerine en akla yatan açıklama buydu.[20]

Genel olarak, bu tanımlamalar, belirli kişilerin değil yüzü belli olmayan bir güruh tarafından işlenen vahşetin, basmakalıp ve belirsiz genellemelerin tasvir edilmesidir. Onların varlığına rivayet eden en bariz açıklamalar İncil’de, Apocalypse’de ve dünyanın sonu ile ilgili kehanetlerde bulunuyordu. Moğollar dağlarda saklanmış ve bir gün ortaya çıkıp İsa düşmanlığı adına bütün inananları yok edeceği düşünülen insanlar olarak görülüyordu. Bazı imalı Moğol isimleri de bu şüpheyi doğrular gibi görünüyordu. Tatarlar kelimesi Tartarlar diye çevrilirse Tartarus, yani dünyanın dibinden gelenler anlamına geliyordu,[21] Moğol kelimesi de, yani Yecüc Mecücle ilişkilendiriliyordu. Ancak öte yandan Alexander tarafından Yahudi kabileler, dünyanın sonunu getirmek için ortaya çıkmışlardı. Nitekim, bunların Musa’nın kanunlarıyla bir alakaları yoktu ve İbranice de konuşmuyorlardı, fakat aynı zamanda hilekar oldukları için başkalarıymış gibi davranıyor olabilirlerdi de.[22] Ayrıca Apocalypse’de bahsedilen atlıların nerden geldiği de tartışmalı bir konuydu. Narbonnelu Ivo barbarların vahşi niyetleriyle ilgili sıraladığı söylentilerin bazılarına göre bunlar üç dinin kutsal emanetlerini kendi ülkelerine getirmeyi, hadlerini aştıkları için Romalıları cezalandırmayı, kuzeylileri, Furor Thetonicus’u kontrol altına almayı, Fransa’yı da ele geçirip kendi insanlarını beslemek için yeteri kadar verimli toprak fethetmeyi, Santiago de Compostela’ya hacca gitmeyi planlıyorlardı.[23]

Büyük Han Ögedey’in ölümüyle Moğolların beklenmedik bir şekilde geri çekilmesi, Batı’ya zaman kazandırarak bu yabancılar hakkında bilgi toplanıp gerekli değerlendirmelerin yapılmasına imkan tanıdı. Fakat yine de birçok soru cevapsız kaldı, anlatılan hikayelerden çoğu çağın aydınlarına inandırıcı gelmiyordu. Bunlardan bir tanesi de Kölnlü tarihçi St. Pantaleon’dur, ki 1241 yılında şöyle yazmıştır: “Bu barbar insanların kökenleri, davranışları ve yemek alışkanlıkları hakkında duyduğumuz inanılmaz şeyler insanlık dışıdır. Henüz yeterince anlaşılamadığından, doğruların ışığı üzerimizde parlayana kadar bu konu hakkında birşey yazmayacağız.”[24]

Moğol akınları, Batı’nın Asya steplerindeki insanlarla ilk karşılaşması değildi. 800 yıl önceki Hun istilası da Germen kabilelerini hatta Roma İmparatorluğu sınırları içindeki halkları yerinden etmişti. Bugünkü Güney Rusya’ya yapılan ilk Hun akını geçici olarak nitelenmişti. 375 dolaylarında, önce Alanileri ve ardından Ostrogotların yenilgisi söylentiden öte gibi görünmüyordu onlara. En önemli görev sınırları korumaktı, yani ilk başta Hunlar hakkında bilgi edinme gibi bir çaba oluşmamış, onlar da barbarların bir kolu olarak görülmüştü. Ambrosis kilisesinin papazı kaderle ilgili bir risalesinde şöyle sorar: “Bizler Arianların Tanrı’ya küfreden tüyler ürpetici seslerine ve Trakya sınırında Dacia, Mesia ve bütün Pannonian’ın Valeria eyaletlerinden doğru gelen barbarlara kulak asmadık mı?”[25] Bu münasebetle kilise yazarlarının her zaman yaptıkları gibi, papaz yabancıları bölücüler ve putperestlerle mukayese ediyordu.

Birkaç yıl sonra İmparator Gratian yaklaşan, aralarında Hunların da bulunduğu, kavimlerle ilgili bir şeyler yapması gerektiğini düşündü ve onları Pannonia bölgesine yerleştirerek Roma İmparatorluğu’na entegre etmeye çalıştı. Bozkır insanlarıyla yüzleşme vakti gelmişti artık. Romalı ve Yunan yazarlar Heredot’un tanımlamalarına başvurdular. Bu insanlar İskitler olmalıydılar. Görünüşleriyle, yaşam biçimleriyle ve tarzlarıyla Hunlar, onlara, Heredot’un Tuna’nın kuzeyinde yaşadıklarından bahsettiği barbarları anımsatıyordu. Bu nedenle İskit kelimesi sıklıkla Hunlarla eş anlamlı olarak kullanılıyor. Diğer taraftan Priscus bütün göçebe halkları İskit diye adlandırıyor ve Hunları bunlardan ayrı tutuyordu.[26] Kökenleri hakkında çok az şey biliniyordu. Hıristiyan Orosius bunların dağlarda hapsedilen ve dünyanın sonunu getirecek olan kabileler olduğunu ilk ileri sürenler arasında idi.[27]

Doğal olarak İmparatorluk halkı sınırlardan büyük bir hışımla gelmekte olan bu akıncıların, barbarların hangi kolundan oldukları gibi konularla pek ilgilenmiyordu. Büyük yıkım vardı, birçok insan esaret altına alınmış, ve Pax Romana sona ermiş gibi görünüyordu. Bir başka papaz, Hironymus dehşet ve zalimliklerden bahsettiği mektubunda “İmperium Gothların, Sarmatianların, Hunların ve diğerlerinin saldırısıyla parçalanıyor, kadınlar onların şehvetlerine kurban gidiyor, rahipler katlediliyor, kiliseler yakılıp yıkılıyordu” diye yazmıştı.[28] Birçok yazar Romalılar ve barbarlar arasındaki farkın insanla hayvan arasındaki farkla aynı olduğu sonucuna vardı. Hatta Salvianus onların kötü yönlerini ve fenalıklarının bir listesini yapmış ve Hunların özellikle arsız olduklarına kanaat getirmişti.[29] Bir diğer grup da Hunların barbarlıklarının ispatı olarak kendi yaşlılarını kurban edip yediklerine inanmışlardı.[30]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ