TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI

ORTAÇAĞ’DA AVRUPALILARIN GÖÇEBE TOPLULUKLARA BAKIŞI

Matthias HEIDUK

Yeni seyahat biçimlerinin kişilerarası bağlantıları ve alışverişi kolaylaştırmasına ve yeni kitle iletişim araçlarının ek bilgi kaynakları sunmasına rağmen, bugün bile genellikle basmakalıp, önyargılı düşünceler ve yanlış anlamalar başka uluslar ve medeniyetlerle ilgili görüşlerde belirleyici oluyor. Farklı diller, yaşam biçimleri, inançlar ve düşünceler yabancılar hakkındaki görüşlerde engelleyici bir unsur olmaya devam ediyor. Farklı olan, sadece benzerlikleri algılayan merceklerle görülmeye çalışılıyor. Orta Çağ’da, uzak diyarlardaki yabancı medeniyetleri tasavvur etmek şimdikinden daha zordu. Yazılı kaynaklar sadece bu kaynaklara ulaşan ve okumasını bilen pek az kişiye faydalı oluyordu. Çoğu bilgi sözlü olarak yayılıyordu, bu yüzden tarihçiler bu dönemler hakkında pek az bilgiye sahiptirler. Sadece tüccarlar, elçiler, misyonerler ve maceracılardı. Seyahatin dışında, savaş başka ülkeler hakkında bilgi edinmenin tek yoluydu. Savaşlar kültürler arası alışveriş için tam olarak uygun bir ortamı yaratmasa da Orta Çağ kaynakları genellikle savaşlara gönderme yapar. Bu kaynaklar da özellikle zaman zaman Asya steplerinden gelip Avrupa’yı istila eden, sadece askeri değil birçok anlamda Avrupalılara meydan okuyan atlılarla yapılan mücadeleleri konu alır. Batılı kasaba ve köy hayatı ile göçebe veya yarı göçebe hayatı gibi birbirine bunlardan daha da yabancı medeniyetlerin çatışmasını tasavvur etmek çok zordu.

Bu çalışma-anlayış ve bilgi tarihine bir katkı olarak[1] -sadece bir tarafın bakış açısını inceleyecektir: Roma Katolik kilisesine bağlılığı ile bilinen ve Latin dilini aydın dili olarak kabul eden Orta Çağ’ın Orta ve Batı Avrupası’nın bakış açısı. Asya bozkır halkları olan Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Macarlar ve Moğolların algılamaları ve deneyimleri temsili kesitler olarak sunulacaktır. “Moğol tecrübesi” özel bir ilgi gerektirir, çünkü daha önce bilinmeyen ya da elde edilemeyen çok değişik kaynaklar ortaya çıkmıştır. Sonuç bölümünde ise Osmanlılarla yapılan mücadele konusunda birkaç söz söylenecektir.

Orta Çağ kronolojik açıdan kesin bir şekilde belirlenemez. Hun istilası, Kavimler Göçü ile birlikte Roma Antik Çağı’nın sona ermesini gösterirken, Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselmesine denk gelen süreçte Orta Çağ sona erer. Kaynakların çokluğu ve çeşitliliğinin yarattığı sebeplerle, bu kadar geniş bir zaman aralığını inceleyecek olan kısa bir çalışma ancak birkaç tipik örneğe yoğunlaşabilir. Kaynakların yarısı bile tam olarak incelemeye alınamaz. Bununla birlikte, Batılıların Doğulu yabancılarla ilgili görüşlerini özellikle yansıtacak örnekler sunup, bu görüşlerin nerede birleşip nerede birbirlerinden farklılaştığını göstermeyi umuyorum.

Bu makale etnolojik bir çalışma olmayıp, amacı da bugün bildiklerimizin dayandığı kaynakların doğruluğunu ölçmek değildir. Alıntı yapılan yazarlar kendi adlarına konuşacaktır ve kendi görüşlerini vereceklerdir.

Bu çalışma tarihsel bir zemin sunmakla birlikte olayların toplumları ve onların düşüncelerini nasıl etkilediğini inceleyecek ve insanların neden kendi deneyimlerini veya başkalarının ifadelerini kullandıklarını ortaya çıkaracaktır.

1235 Moğol Kurultayı’nda Batı’ya karşı bir sefer başlatılmasına karar verildi. Bu sebeple Moğollar güçlerinin yaklaşık üçte birini bu amaca tahsis ettiler. Deneyimli komutan Sübotay tarafından desteklenen ordunun başına Batu getirildi. Seferin başarılı olmasındaki önemli bir faktör, casuslar yardımı ile yapılan kapsamlı bir hazırlık ve esirlerin kapsamlı bir şekilde sorgulanmalarıdır. Akın edilecek istikametler, yolların durumu, silahlı kuvvetlerin yerleşimi ile ilgili bilgiler, düşman güçlerin büyüklüğü, morali ve hatta iç çatışmaları ile ilgili bilgilerin hepsi toplanmıştı.[2] Avrupa dillerini iyi konuşan yetkin elçiler Rus prenslerinin, Macar Kralı IV. Bela ve İmparator II. Frederic gibi Batılı hükümdarların huzuruna çıkarak kayıtsız şartsız teslim olmalarını istediler.[3] Asıl harekat 1236 kışında nihayet boyunduruk altına alınan Volga Bulgarları ve Kumanlara karşı bir seferle başladı. Batı’ya ilk uyarı, İdil bölgesinde Suzdal’da yaşayan bir Macar misyonerin, Friar Julian’ın, 1237’de tanık olduğu, “Tatarlar gece gündüz Macar Hıristiyan Krallığı’nı nasıl işgal ederiz diye tartışıyorlardı”[4] ifadelerine yer verilen mektubu ile ulaştı.

Fakat uyarı dikkate alınmadı. Bu sırada 1238-1240 yılları arasında Moğollar Rusya seferi için gerekli bağlantıyı güvenceye almak için Güney Kırım’a doğru ilerlediler. Bozkır atlıları Rus prenslerinin arasındaki ittifak eksikliğini nasıl kendi lehlerine çevireceklerini iyi biliyorlardı. Göçmenler gerekli uyarıyı vermişti, fakat Rus prensleri birlikte hareket etmeye yanaşmayacaklardı. İç düşmanlıklar devam etti.[5] Seferin sonlarına doğru Moğollar Kiev’i ele geçirdi ve yakıp yıktı. Ancak II. Frederic’in İngiltere Kralı III. Henry’e bu olaylardan bahsettiği mektubundan biliyoruz ki, bundan sonra Doğu Avrupa’daki gelişmeler Batı’nın ilgisini çekmeye başladı.[6]

Ağır zaiyata rağmen Moğollar daha fazla saldırı planlıyorlardı. 1241 Şubatı’nda Macaristan seferi başladı. İki koldan kuvetlerle desteklenen Batu’nun komutasındaki ordu Karpat Dağları’ndan geçerek ilerliyordu. Orda’nın yönetiminde kuzeydeki güçler Macar Kralı Bela’ya dışardan yardım gelmesini engellemek için Polonya’yı işgal etti. Krakov, Ratibor ve Breslav harabeye çevrildi ve 9 Nisan’da Silesya Dükü II. Heinrich’nin güçleri Wiegnitz yakınlarındaki Wahlstatt’ta yenilgiye uğratıldı. Savaşta, ki sonradan birçok kahramanlık efsanesine sebep olmuştur, II. Heinrich öldürüldü.[7] Sonrasında Moğol ordusunun bütün kolları, daha önce ana kuvvetlerin Mohi yakınlarında Kral Bela’nın ordusunu yendiği, Pannonian ovasında birleştiler.

Moğollar başarılı savaş teknikleriyle fetihlere ve direnişleri kırmaya devam ettiler. Şehirlerin çoğu yeterli istihkamları olmadığı için kolayca ele geçirildi. Terör bir savaş aracı olarak kullanılıyordu. Moğolların esirleri siper olarak kullanıp böylece düşmanlarına kendi insanlarını öldürttüğü duyulunca panik ve dehşet havası iyice yayıldı. Eğer bir bölge çok direnirse bu söz konusu bölgenin halkının vahşi bir şekilde öldürüleceği anlamına geliyordu. Kaçmaya çalışanlar yakalanıp yüzerli gruplar halinde katlediliyorlardı. Moğollar tarafından köle olarak kullanılacaklar için sadece rahiplerin, esnafın ve genç kadınların canı bağışlanıyordu. Seferleri sırasında Moğollar geçtikleri yerlerin ahalisini yerlerinden ediyorlardı.[8] Torre Maggiore’li Rogerius’un da belirttiği gibi bu gaddarlık haberleri istenen etkiyi yarattı. Düşmanları korkudan felç olmuş bir şekilde, daha yüz yüze gelmeden silahlarını elden bırakıyor ve teslim oluyorlardı.[9]

Ocak 1242’de Moğollar donan Tuna’yı geçtiler ve Macar prenslerinin direnişini kırmak için Kral Bela’yı ele geçirmeye çalıştılar. Fakat bu sırada Batu, büyük han Ögedey’in öldüğünü öğrendi. Bunun üzerine Coçi’nin oğlu Batu hem kayıpların çok olması sebebiyle hem de yeni hanın seçilmesinde söz sahibi olmak için seferi durdurmaya karar verdi ve kendi birlikleriyle umulmadık bir şekilde ortaya çıktıysa, yine umulmadık bir şekilde, Asya steplerine geri çekildi. Macaristan’ın istilası bilinen akınlardan daha farklıydı. Moğollara iyice bağlayabilmek amacıyla, fethedilen topraklar vergi alanlarına bölündü ve işbirlikçi prensler arasında paylaştırıldı, para basıldı ve yasal güvenlik muhafaza edildi.[10]

“Bu kötü yıl… ve günahlarımızın karşılığı olarak yabancılar geldiler. Kimse, onların kim olduklarını, nerden geldiklerini, hangi dili konuştuklarını, hangi kabileye veya hangi dine mensub olduklarını bilmiyor. onların kim olduklarını ve nerden geldiklerini sadece Tanrı biliyor.”[11] 1223 Kalka Savaşı’yla ilgili bir Novgorod’lu tarihçinin söylediği bu sözler insanların gerçekten neyle karşılaştıklarını anlayamadıklarının bir göstergesiydi. Bu yabancı insanların onların dünya görüşlerinde bir yeri yoktu. Moğolların 1241 Macaristan istilası ile ilgili Latin metinlerin yazarları da aynı problemle karşılaşmışlardı. Fırtınanın yaklaştığına dair uyarılar, Friar Julian’ın mektubu gibi, ya gözardı edilmiş ya da bunların “şaka veya belirsiz bir hayal ürünü olduğu düşünülmüştü”.[12] Moğol kuvvetlerinin yetenekleri, yıkıcı gücü küçümsenmiş ve Johannes Fried’e göre de, onların dünyayı fethetme idealleri Batı’nın anlayamayacağı kadar fazla cesur ve iddialı bir girişim olarak görülmüştü.[13]

Uyarıların en ciddisi ve dayanılmazı bir dizi feci yenilgiyle gelmişti. Bu sefer yardım çığlıkları Avrupa’nın en ücra köşelerine kadar ulaşmış ve bütün Hıristiyanlığın büyük bir tehdit altında olduğu anlaşılmıştı.[14] Bu zamana ait günlükler ve yıllıklarda yer alan tanık zabıtları mektuplar ve kurbanların şikayetleri, dehşetin çok acı resmini yansıtır. Beauvais’den Vincent, Trois-Fontains’den Alberich ve özellikle Saint Albans Manastırı’ndan Matthew Paris, ki kendisi Chronica maiora’sında Tatarlarla ilgili bilgi veren ilk kişilerdendir, gibi yazarlar tarafından Moğollarla ilgili haberler toplanmaya başlandı.[15] Moğolların vahşi savaş teknikleriyle insanlar arasında saldığı dehşet, Batı’nın yabancıları algılayışını toptan etkilemiştir. Onlar Hıristiyan olmayan ve inanılmayacak derecede vahşi barbarların somut bir örneği olarak kabul edildiler. Onlar ne kutsal yerlere saygı duyuyorlardı ne de çocukları, kadınları, yaşlıları ayırtediyorlardı.[16] Herkes öldürülüyordu, kiliselere saklananlar bile. Kadınlara ve kızlara katledilmeden önce tecavüz ediliyordu.[17] Erkeklerin yanında tam silahlı bir şekilde savaşan kadınların bile işkence ve katliamlardan keyif aldıkları söyleniyordu.[18] Daha ileri giden bazı metinlerde, yazarların kendi gözlemleri olmasa da, Asya steplerindeki atlıların ne kadar vahşi olduklarını belirtmek için yamyamlık güdüsünden bahsedildiği görülür. Onlar insan değil de tam bir canavar olarak addedildiler.[19] Aşırı derecede gaddar olmalarının yanında, hilekar ve açgözlü olarak da tanımlanıyolardı-çünkü mağrur Hıristiyan şövalyelerinin yenilgilerine en akla yatan açıklama buydu.[20]

Genel olarak, bu tanımlamalar, belirli kişilerin değil yüzü belli olmayan bir güruh tarafından işlenen vahşetin, basmakalıp ve belirsiz genellemelerin tasvir edilmesidir. Onların varlığına rivayet eden en bariz açıklamalar İncil’de, Apocalypse’de ve dünyanın sonu ile ilgili kehanetlerde bulunuyordu. Moğollar dağlarda saklanmış ve bir gün ortaya çıkıp İsa düşmanlığı adına bütün inananları yok edeceği düşünülen insanlar olarak görülüyordu. Bazı imalı Moğol isimleri de bu şüpheyi doğrular gibi görünüyordu. Tatarlar kelimesi Tartarlar diye çevrilirse Tartarus, yani dünyanın dibinden gelenler anlamına geliyordu,[21] Moğol kelimesi de, yani Yecüc Mecücle ilişkilendiriliyordu. Ancak öte yandan Alexander tarafından Yahudi kabileler, dünyanın sonunu getirmek için ortaya çıkmışlardı. Nitekim, bunların Musa’nın kanunlarıyla bir alakaları yoktu ve İbranice de konuşmuyorlardı, fakat aynı zamanda hilekar oldukları için başkalarıymış gibi davranıyor olabilirlerdi de.[22] Ayrıca Apocalypse’de bahsedilen atlıların nerden geldiği de tartışmalı bir konuydu. Narbonnelu Ivo barbarların vahşi niyetleriyle ilgili sıraladığı söylentilerin bazılarına göre bunlar üç dinin kutsal emanetlerini kendi ülkelerine getirmeyi, hadlerini aştıkları için Romalıları cezalandırmayı, kuzeylileri, Furor Thetonicus’u kontrol altına almayı, Fransa’yı da ele geçirip kendi insanlarını beslemek için yeteri kadar verimli toprak fethetmeyi, Santiago de Compostela’ya hacca gitmeyi planlıyorlardı.[23]

Büyük Han Ögedey’in ölümüyle Moğolların beklenmedik bir şekilde geri çekilmesi, Batı’ya zaman kazandırarak bu yabancılar hakkında bilgi toplanıp gerekli değerlendirmelerin yapılmasına imkan tanıdı. Fakat yine de birçok soru cevapsız kaldı, anlatılan hikayelerden çoğu çağın aydınlarına inandırıcı gelmiyordu. Bunlardan bir tanesi de Kölnlü tarihçi St. Pantaleon’dur, ki 1241 yılında şöyle yazmıştır: “Bu barbar insanların kökenleri, davranışları ve yemek alışkanlıkları hakkında duyduğumuz inanılmaz şeyler insanlık dışıdır. Henüz yeterince anlaşılamadığından, doğruların ışığı üzerimizde parlayana kadar bu konu hakkında birşey yazmayacağız.”[24]

Moğol akınları, Batı’nın Asya steplerindeki insanlarla ilk karşılaşması değildi. 800 yıl önceki Hun istilası da Germen kabilelerini hatta Roma İmparatorluğu sınırları içindeki halkları yerinden etmişti. Bugünkü Güney Rusya’ya yapılan ilk Hun akını geçici olarak nitelenmişti. 375 dolaylarında, önce Alanileri ve ardından Ostrogotların yenilgisi söylentiden öte gibi görünmüyordu onlara. En önemli görev sınırları korumaktı, yani ilk başta Hunlar hakkında bilgi edinme gibi bir çaba oluşmamış, onlar da barbarların bir kolu olarak görülmüştü. Ambrosis kilisesinin papazı kaderle ilgili bir risalesinde şöyle sorar: “Bizler Arianların Tanrı’ya küfreden tüyler ürpetici seslerine ve Trakya sınırında Dacia, Mesia ve bütün Pannonian’ın Valeria eyaletlerinden doğru gelen barbarlara kulak asmadık mı?”[25] Bu münasebetle kilise yazarlarının her zaman yaptıkları gibi, papaz yabancıları bölücüler ve putperestlerle mukayese ediyordu.

Birkaç yıl sonra İmparator Gratian yaklaşan, aralarında Hunların da bulunduğu, kavimlerle ilgili bir şeyler yapması gerektiğini düşündü ve onları Pannonia bölgesine yerleştirerek Roma İmparatorluğu’na entegre etmeye çalıştı. Bozkır insanlarıyla yüzleşme vakti gelmişti artık. Romalı ve Yunan yazarlar Heredot’un tanımlamalarına başvurdular. Bu insanlar İskitler olmalıydılar. Görünüşleriyle, yaşam biçimleriyle ve tarzlarıyla Hunlar, onlara, Heredot’un Tuna’nın kuzeyinde yaşadıklarından bahsettiği barbarları anımsatıyordu. Bu nedenle İskit kelimesi sıklıkla Hunlarla eş anlamlı olarak kullanılıyor. Diğer taraftan Priscus bütün göçebe halkları İskit diye adlandırıyor ve Hunları bunlardan ayrı tutuyordu.[26] Kökenleri hakkında çok az şey biliniyordu. Hıristiyan Orosius bunların dağlarda hapsedilen ve dünyanın sonunu getirecek olan kabileler olduğunu ilk ileri sürenler arasında idi.[27]

Doğal olarak İmparatorluk halkı sınırlardan büyük bir hışımla gelmekte olan bu akıncıların, barbarların hangi kolundan oldukları gibi konularla pek ilgilenmiyordu. Büyük yıkım vardı, birçok insan esaret altına alınmış, ve Pax Romana sona ermiş gibi görünüyordu. Bir başka papaz, Hironymus dehşet ve zalimliklerden bahsettiği mektubunda “İmperium Gothların, Sarmatianların, Hunların ve diğerlerinin saldırısıyla parçalanıyor, kadınlar onların şehvetlerine kurban gidiyor, rahipler katlediliyor, kiliseler yakılıp yıkılıyordu” diye yazmıştı.[28] Birçok yazar Romalılar ve barbarlar arasındaki farkın insanla hayvan arasındaki farkla aynı olduğu sonucuna vardı. Hatta Salvianus onların kötü yönlerini ve fenalıklarının bir listesini yapmış ve Hunların özellikle arsız olduklarına kanaat getirmişti.[29] Bir diğer grup da Hunların barbarlıklarının ispatı olarak kendi yaşlılarını kurban edip yediklerine inanmışlardı.[30]

Bazen İmparatorluğun iç problemlerine dikkati çekmek için Hunların yüceltildiği görülmüş ama bunlar kişisel görüş olmaktan uzak, tartışmalarda sözü geçen sembolik karşılaştırmalardan ibaret durumlardı. Misyonerler belki medenileşirler umuduyla bu yabanileri Hıristiyanlaştırmak istemişlerdi. Örneğin Paulus Orosius kendi tarih kayıtlarında bir apologia’dan bahseder: daha önceki din değiştirmelerin Roma’nın düşmanlarına itidal ve insanlık kazandırdığını öne sürer.[31] Buna istinaden çok geçmeden Hunlara misyonerler gönderilir. Theotimus’a onlar tarafından büyük bir saygıyla davranıldığından bahsedilir.[32] Başarılı görevlere ilişkin ilk raporlara rağmen toplu din değiştirmeler olmaz. Görünüşe göre Hunlar ve hepsinin üstünde, yöneticileri “Tanrı’nın Kırbacı” Atilla, Hıristiyan azizlerinin daha da azizce görünmeleri için kötü adam rolünü oynamak zorunda kalıyordu.[33]

Ancak Hunlarla Romalılar arasındaki bütün ilişkiler doğal olarak vahşi değildi. Bazı zamanlarda steplerin atlıları Roma toplumunun üyeleri haline geliyordu. Hatta görünüşe göre sürgünde yaşayan Hunlardan bazıları vaftiz bile olmuşlardı. Askeri özelliklerine çok değer veriliyordu ve İmparatorluk onları kendi avantajına kullanmaya çalışıyordu. Magister militum Stilicho’nun koruması Hun’du, Hun birlikleri defalarca Roma’nın müttefiki olarak dövüşmüşlerdi. Roma İmparatorları Germen halklarına yaptıkları gibi Hunları da federal sistemlerine entegre etmek istiyordu.[34] İmparatorluğun asimilasyon gücü vardı. Atilla Roma’nınkine göre biçimlendirilmiş bir sistemle yönetimini pekiştirmeye çalışıyordu, Romalı soylularla karşılaştırılabilecek yeni bir soylu sınıfı ve yerleşik yaşama yönelik bir eğilimle birlikte.[35] Ancak kaynaklar diğer bir barışcıl ilişki hakkında sessiz kalıyor, ticaretin bahsi nerdeyse hiç geçmiyordu. Kaynakların elde edilmesi Hunlar açısından hayati derecede önemliydi. Yağma, haracın dayatılması ve hediye talepleri bu çerçevede görülmelidir. Ancak muhtemelen Hunlar “yasal” alışveriş ile de silah, dokuma ve tahıl satın almıştır. Yoksa 435 yılında Atilla ve Romalılar arasında imzalanan antlaşmada açıkca Hunlara pazara erişme izni veren bölümün hiç bir açıklaması olamaz.[36]

Avrupalı tarihi kayıtlara göre Hunlar arasındaki en önemli figür Atilla’dır. Ancak kaynaklar bize kişiliği hakkında çok az şey söylüyor. Priscus bir elçilik heyetinin üyesi olarak huzuruna geldiği zaman onu çok kısa bir süre için görebilen zamanın tek yazarıydı. Birçok kilise yazarı gibi Hunların Kralı’nı bir canavar olarak betimlemiyordu. Buna rağmen Atilla anlaşılmaz, karmaşık, tahmin edilemez ve belirsiz kaldı.[37] Hun İmparatorluğu’nun Avrupa’daki kısa süreli varlığına rağmen Atilla birçok efsanede hayali bir figür haline geldi.[38] Rönesans devri İtalyan şehirlerinin efsanelerinde ve paralarında göründü. Hunlar burada genelde şeytani özellikleriyle gösterildi. Aynı zamanda iki dünya savaşında da müttefikerin propagandasında Hun, kana susamış Alman askerlerini karakterize etmede kullanıldı. Macar hümanizminde Atilla, Tuna devletinin ya da hüküm süren hanedanların kurucusu olarak gösterildi. Nikolaus Olahus onu ideal Rönesans prensi olarak tarif ediyor. Atilla operaların ve filmlerin kahramanı oluyordu. “Barbar” ya da soylu vahşi olarak sürekli popülerliğinin izi, efsanevi tarihi kişilikler olan Nibelung ve Bernli Dietrich söylencelerinde göründüğü Cermen efsane dünyasına kadar götürülebilir.[39] Ancak bu tasvirlerde daha çok bir sahne öğesi olarak yer alıyor, nerdeyse olayların akışına hiç müdahale etmiyordu. Aynı şeyler Edda’nın atlı şarkıları, Walthari ya da Hildebrand şarkıları için de geçerli. Burada Hunların Kralı soylu vasallar, maceracılar ve temsili misafirlerle birlikte muhteşem bir maiyet oluşturuyor, ancak diğer aktörler başrolleri oynuyor.

Takip eden yüzyıllarda da Bizans İmparatorluğu’nun kaderi göçebe halklara bağlı olmaya devam etti. 9. yüzyılın başlarına kadar Avarlar Karpat bölgesine karşı sürekli bir tehdidi temsil ettiler, Osmanlı İmparatorluğu o bölgeye yayılana kadar değişik biçimleriyle Bulgar İmparatorluğu bölgenin siyasi yapısını şekillendirdi. İşte bu yüzden bu halklar Latin Batı kaynaklarında değil Rum kaynaklarının tekrarlanan temalarıydı: burada Avarlar, Bulgarlar ya da Kuman veya Peçenekler gibi diğer göçebe kavimlerden bahsediliyordu. Bazı kayıtlar, mesela John Biclarensis ya da Sevillalı İsider çok az bilgi içerirken, Fredegar kayıtları ya da Paulus Diaconus’unkiler daha fazla ayrıntı sunuyor.[40] Bunlar bize bir yanda Avarlar diğer yanda Baveryalılar ve Langobardlar arasındaki sınır çatışmalarını anlatıyor. 8. yüzyılın başında Beda diğer birçok Slav halkının arasında Anglo-Saxon Hıristiyanlaştırmaya tabii olacak paganlar listesine Hunları da ekliyordu.

O zamana kadar tüm step halkları için “İskitler” terimi kullanılıyorken artık “Hunlar” terimi kullanılmaya başlandı. Beda onu Avarlarla özdeş olarak da kullanıyordu.[41] 788’de Baverya’nın Charlemagne’nın Frenk İmparatorluğu’na katılmasıyla Avarlar İmparatorluğun güneydoğudaki komşuları haline geldiler, ancak Dük Tassilo ile yapılan eski bir koalisyondan dolayı düşmanca hareket eden komşular oldular. Nüfuz alanları ile ilgili görüşmeler bir sonuca ulaşmadı ve 791 yılında Frenk Kralı savaşa karar verdi. Bu ve bunu izleyen yıllardaki diğer harekatlar, Karpat havzasındaki Avar Hanlığı’nın yıkılmasına yol açtı.[42] Frenk güçleri Avar Hanlığı’nı Hıristiyan karşıtı paganizmin merkezine yerleştirenler şeklinde yoğun bir propagandaya maruz kalıyordu. Lorsch manastırının yıllıklarında da kanıtlandığı gibi: “contra Deum, deinde contra regem et christianos”.[43] Böylece parıldayan zafer iyinin kötüye galip gelmesi olarak görülüyordu ve Charlemagne, oğulları ve generalleri gerçek inancın koruyucusu olarak kutsanıyordu. “Unutulmuş tarihten bu yana Frenklere karşı açılan hiç bir savaş onlara bu kadar zenginlik ve güç getirmemişti.”[44] Avar birliğinde kıymetli ganimetler şaşkınlıkla takdir ediliyordu: “Bütün o çarpışmalarda o kadar değerli şey ele geçirildi ki, Frenklerin Avarların başkalarından gayrimeşru biçimde aldıklarını meşru biçimde Avarlardan aldığına inanmak uygun gözüküyor.”[45] Görünüşe göre Avarlar karşısındaki zaferden sonra Hun tehlikesi savuşturulmuştu ve barbarizmin Kavimler Göçü’ndeki son kalıntıları da yok olmuştu. Hıristiyanlığın savunucusu olan ve Avarların hakkından gelen Charlemagne, Roma imparatorlarının saygıdeğer varisi olduğunu kanıtlamıştı. Frenk savaşçılarının hemen ardından Tuna havzasına misyonerler geldi ve toplu vaftizler başladı; çağdaş bir yazar eski vahşilerin alçakgönüllülükle imana geldiğini yazıyordu.[46] Ancak Avarlar vaftiz edilmeyi savaş şansı tekrar yanlarında olunca geri çevrilebilecek bir tür baskı ayini olarak düşünmüş olabilirler.

Tekrarlanan isyanlar, ayaklanmalar ve artan sayıda Slavın Pannonia’ya akması Frenklerin bölgeyi sürekli siyasi kontrolde tutmalarını ve tamamen Hıristiyanlaştırmalarını imkansız hale getirdi.[47]

Avarlara karşı yapılan savaşların bir sonucu olarak Frenkler Bulgarla ilişkiye girdi. 9. yüzyılda Karpat havzasındaki güç boşluğu iki tarafın da çıkar alanlarını sık sık tanımlamasını gerektiriyordu ve Bulgar heyetleri sıkça Frenk saraylarına geliyordu.[48] Ancak kaynaklar bize karşılıklı anlayış ve yabancıların nasıl algılandığı hakkında hiçbir şey söylemiyor. Muhtemelen Bulgar İmparatorluğu yöneticileri Hıristiyan olduktan sonra Avrupa sisteminin bir parçası olan, Frenk ve Bizans İmparatorlukları arasındaki bir güçten daha fazlası olarak değerlendirilmiyordu. Latin Batı’da Bulgar İmparatorluğu ve onun sakinlerinin yaşantısı hakkında çok az şey biliniyordu. Büyük Alfred’in “Orosius”u Dünya’yı tasvirinde (9. yy’ın sonunda) Bulgar İmparatorluğu hakkında coğrafi konumu dışında bir şey belirtmiyordu.[49] İki taraf da bir süre sonra birbirlerine olan ilgilerini kaybettiler. Orta Çağ boyunca zaman zaman Bulgarlar Papaların ilgisini çektiler, çünkü Bulgar Çarı, Bizans ile Birleşik Kilise kurma çabalarında arabulucu olarak görülüyordu. Ancak Bulgarlar sonunda Rum Kilisesi’ne döndüklerinde Roma’nın gözünde hizipçi haline geldiler ve bundan sonra Rumlarla birlikte anıldılar.[50]

9. yy’ın sonundan itibaren Macarlar “Hıristiyanlığın korkusu” rolünü üstlendiler. 890’dan başlayarak Charlemagne İmparatorluğu’nun varisi olan devletlere karşı savaş açtılar, ancak Avarlar gibi doğuya, Bizans’a doğru gitmiyorlardı:[51] Bu Latin metinlerinin neden onlardan daha sık bahsettiğini açıklıyor. Batılı yazarlar Macar kavimlerini Hun ve Avar geleneğinden gelen başka bir bela olarak sınıflandırıyorlardı; bu sık sık onları isimlendirdikleri şeydi. Bazen, Rum yazarlardan da etkilenerek onları İskitler ya da Türkler olarak da adlandırıyorlardı.[52] Macarlar hakkındaki ilk ilmi yazılarda diğer göçebe halkları tanımlamakta kullanılan bütün basmakalıp ifadeleri buluyoruz. Metinler göçebelerden, kendilerinden önceki diğer step savaşçıları gibi saldırılarında hafif, hareketli güçler kullanan bileşik yaylı okçular, avcılar ve pastoralistler olarak bahsediyor.[53] Bütün örneklerde Prümlü Regino’nun Chronicon’unda daha 889’daki bir yorumunda görüldüğü gibi.[54] “barbarların” askeri disiplini ve fiziksel dayanıklılığına hayranlık duyuluyordu.

Diğer yandan yemek yeme alışkanlıkları ile başlayan Hıristiyanlığın kirli ve kana susamış düşmanları ile ilgili bütün klişeleri buluyoruz: sözde çiğ at ve kedi eti yedikleri; hatta daha kötüsü, yamyam oldukları vb. Bazı yazarlar bu anthropofagia’yı ayinin bir parçası olarak görürken diğerleri bu tavizi vermeye dahi yanaşmıyorlar.[55] Macarlar traşlı elleri ve çirkin yüzleriyle tamamen iğrenç görünüşlü olarak rapor ediliyorlardı, kaba dilleri ise barbarlıklarına uyan bir ifade biçimi idi.[56] Acıya alışsınlar diye bebeklerin yüzlerini kesiyor olabilirlerdi.[57] Akınlarla ilgili raporlar her zamanki saldırganlıkları içeriyordu; yerleşimler ve manastırlar yakılıp yıkılıyor, sakinleri yaşa ve cinsiyete bakmadan katlediliyor, din adamları öldürülüyor, kutsal binalara tecavüz ediliyordu. Hayatlarına kastedebilecek her türlü tehlikeden habersiz açgözlü atlılar, yakalayabildikleri herşeyi alıyorlardı.[58]

Anonim “canavar” yığınlarının alışıldık tasvirleri ile uyumlu olmayan metinler daha bilgilendiricidir. Augsburglu Gerhard, Vita Sancti Uodalrici’sinde üstün cesarete sahip bir Macar’dan bahseder. Yazarın kelimelerinde bu adamın liderlik vasıflarına ve başarılarına karşı bir saygı sezilir.[59] Hatta IV. Ekkehard’ın Saint Gallen manastırına yapılan bir saldırı ile ilgili raporunda mizahi unsurlar bile vardır. Papazlar ve biraderler hazineleriyle birlikte emin bir yerde olmayı başarmışken akli yönden sakat bir birader ayrılmayı istememişti. Ama steplerden gelen atlılar ona kibar davranmış, savaşçıların ziyafetine katılmasına ve hatta keyfini çıkarmasına izin vermişlerdi.[60]

Bazı yazarlar Macar akınlarını şaşırtıcı bir doğallıkla rapor etmiş, onları Tanrı’nın adil bir cezalandırmasından daha fazla görmemişlerdir.[61] Diğerleri göçebe atlıların ortaya çıkışını Norman ve Saracen akınlarıyla karşılaştırınca soluk kalan, hoş olmayan başka bir olgu olarak görmüşlerdir.[62] Hatta Gremonalı Liudprand bütün kötülüklerin kaynağının Macarlarla ittifak kuran Carinthialı İmparator Arnulf olduğunu düşünmüştür.[63]

Özellikle Macar akınlarının daha renkli anlatımları, güncel raporlar değil, sonradan kaydedilmiş hatıralarda görülür. Bu metinlerin diğer bir amacı da insanları gerçek kahramanların özellikleri hakkında bilgilendirmektir. Bu akınlar sıklıkla istilacılara karşı direnişi örgütlemiş ve bu yolda şehit olmuş ulu insanlar hakkında bilgi verir.[64] Kimi yöneticiler için Macarlara karşı kazanılmış bir zafer, iktidarlarını perçinlemenin bir yoluydu.[65] Alman kralı I. Henry tarafından Macarlara karşı alınan önlemler O’nun ileri görüşlülüğünün kanıtı sayılmıştır. Kral I. Henry bundan dolayı 933’teki Unstrut Muharebesi’nde ödüllendirilmiştir. 955’te I. Otto’nun Augsburg yakınlarındaki Lechfeld’de kazandığı zafer ayrı bir öneme sahiptir, çünkü Macar akınlarına son noktayı koymuştur. Otto bu zaferden sonra inançsız paganlara karşı İsa adına savaşan biri olarak yüceltilmiştir. Bu zafer Roma İmparatorluğu’na göz diken Alman Kralı’na İtalya’daki çıkarlarına yoğunlaşma fırsatı vermiştir. Alman tarihçiler için 955 yılı destansı öneme sahiptir.[66] Lechfeld zaferi Macaristan’la ilişkilerde kökten bir değişikliği ifade eder. Askeri eylemler yerini diplomatik ilişkilere ve Roma Katolik Kilisesi’nin Hıristiyanlaştırma çabalarına bırakmıştır. Kral I. Steven’in taç giymesi ve vaftiz olmasıyla Macar monarşisi Batı soyluları arasında yerini almıştır. Toprağa bağlı bir nüfusu olan ülkenin siyasi bir kurum haline dönüşmesi süreci başarıyla tamamlandı. Bu değişim tarihi metinlere de yansımıştır: artık Macarlar Hıristiyanlığa dönmüş olmalarının yarattığı olumlu hava içinde değerlendirilmektedirler. Bu yeni yaklaşımın bir örneği Merseburglu Thitmar’ın Kral Steven’i öven yazılarında bulunabilir.[67] Latin tarihinde geçmiş günlerin dehşeti unutulmamıştır, ama barbarlar adlandırmasıyla yeni dönemin dost komşular adlandırması arasında açık bir fark vardır.[68]

1242’de Moğolların geri çekilmesiyle birlikte Tanrı’nın gazabının tekrar Hıristiyanların üzerinde olup olmayacağına dair belirsizlikler oluştu. Daha sağgörülü bazı Batılı hükümdarlar bu tür saldırılara karşı hazırlıklı olmak istiyorlardı. Böylece Papa 4. Innocent inisiyatifi ele aldı ve Moğollar konusunda elde edilebilecek tüm bilgiyi toplattı ve olası soruları kapsayan katologlar hazırlayacak olan komiteler oluşturdu. Tatar Sorunu 1245’teki Lyon Konseyi’nin gündemindeydi. Kardinaller Papa’nın misyonunu sürdürmeye karar verdiler ve söz konusu katalogda adı geçen dokuz maddeyi araştıracak öncü birlikler gönderdiler. Bu maddeler sırasıyla şöyleydi: Yabancıların kökeni, inançları, dini ritüelleri, yaşam tarzları, güçleri ve sayıları, niyetleri, bir anlaşmaya varma konusundaki kararlılıkları, elçileri kabul ve onlara davranışları.[69] Curia yalnızca eski kaynaklardan yapılan alıntılarla yetinmektense herşeyi sonuna kadar araştırmayı yeğlerdi. 13. yy. skolastik empirisizmin etkisindeki kardinaller Orta Çağ’ın en kapsamlı düşman -araştırma- heyetini oluşturdular.[70] Bu araştırmaların sonuçlarından biri Plano Carpinili Franciscan John’un seyahatnamesidir. Söylenti ve efsanelerle dolu bir dönemden sonra bağlantı ve karşılıklı etkileşim gezginlere o ana kadar tamamen bilinmeyen bir dünyanın kapılarını açtı. Uzakdoğu’daki insanlar ve ülkeler hakkında bildirilen kapsamlı raporlar Avrupa’da daha sonraları dünyanın algılanışını kökten değiştirecek bir bilgi dağarcığını oluşturdu.

1245’te yolculuğuna Lyon’dan başlayan Plano Carpinili John, Karakurum’daki Moğol Meclisi’nde Güyük’e Büyük Han payesinin verilişine tanık oldu. 1247’de Avrupa’ya döndüğünde Papa’ya sunduğu rapor Avrupalıların Orta Asya’daki gözlemlerine dair ilk kaynaktır.[71] Bir diğer yararlı kaynaksa 1253-1255 yılları arasında gönüllü misyonerlik göreviyle Karakurum’da Büyük Han Möngke’nin konuğu olarak bulunmuş olan Rubruklu William’ın Itinerarium adlı eseridir.[72] Öncü birlikler keşfe çıktıklarında hala şahit oldukları istilaların etkisindeydiler ve bu yüzden steplerde yaşayan yabancıları gözlemlemeye başladılar. Bu gözlemlerin iki sonucu kesin olarak doğruydu: Asya’da gerçekten incelenmeye değer kültürler vardı ve fakat atlılara dikkat etmek gerekiyordu. Göçebe savaşçıların Apocalypse’in çocukları olmadıklarının anlaşılması bir rahatlama yarattı. John göçebelerin kendilerini Moğol diye adlandırdıklarını farketmişti, ama kendisi tıpkı Avrupa’da olduğu gibi onlara Tatar demeye devam etti. Gerçek adlarının Tattari olduğunu anladığında ise onları cehennemle özdeşleştirmenin büyüsü gitti.[73] Hatta, giderek, İskender’in mührü kırıldığı ama tutsak insanlar henüz çıkıp gelmediği için, Yecüc ve Mecüc’ün Moğolların düşmanı olduğuna bile inandı.[74]

John’ın saptamalarından biri de, Moğol hükümdarlarının, ne yazık ki, Tanrı gibi tapınılmayı istedikleri ve tüm dünyayı fethetmeye kararlı olduklarıydı. Bununla beraber Hakkın yoluna geleceklerine dair ümitlenmek için hala bir neden var idiyse bu egemenlikleri altındaki bir avuç Hıristiyana gösterdikleri hoşgörü ve destekti. Moğolların din değiştirdiğine dair söylentiler de bu iddiayı destekler görünmektedir. Bu söylentilerin yayılması için özellikle çalışanlar Doğulu Hıristiyanlardı, çünkü böylelikle Batı’nın ilgisini çekebileceklerini ve onu Müslümanlara karşı harekete geçmek üzere kışkırtabileceklerini düşünüyorlardı.[75] Rubruklu William’ın tam ayrılırken Mödke’nin ona söylediklerinden çıkardığı Büyük Han ve adamlarının vaftiz olmaya niyetlerinin olmadığı, bahsedilen hoşgörünün pragmatik bir davranıştan daha ileri olmadığıydı.[76] William’ın kendisi de sıklıkla cereyan eden dini tartışmalardan birinde hazır bulunmuştu.[77]

Eserdeki inanılmaz miktarda bilginin hepsini burada ele almak mümkün değildir. Ancak araştırmacılar, eserin etnografik gözlem açısından eşsiz nitelikte olduğu konusunda birleşirler, varılan sonuçlar o kadar sağlıklıdır ki bugünün verileri ışığında da aynıları elde edilmektedir. Historia Mongalorum Moğolların Budizmi kabul etmeden önceki erken step kültürlerine dair yapılmış en iyi çalışmadır.[78] Merak, keskin gözlem gücü, açık fikirlilik ve ayrıntılı, titiz bir çalışmanın verimli birleşimi Rubruklu William’ın eserini şaşırtıcı bir şekilde gerçekçi kılmıştır. Yazılarında hissedilen samimi sempati günümüz okuyucusunu bile etkiler ve harekete geçirir.[79]

Bu ilk seyahatler Uzakdoğu’ya yapılacak sayısız keşif yolculuklarının yalnızca bir girizgahıdır.

Moğolların Asya’da hakim güç olarak kaldıkları zaman boyunca yabancılar Büyük Han’ın korumasında oldukları için bölgede kalmak güvenliydi. Misyonerler ve tüccarlar da bu hareket özgürlüğünü Çin’deki Yüan hanedanının 1350’deki yıkılışına kadar bol bol kullandılar. Tüccarlar kumaş, baharat ve lüks tüketim mallarının ticaretinin yüksek miktarlardaki yatırıma değecek kadar karlı olduğu Hindistan ve Çin’e uzun, riskli gemi yolculukları yaptıkları halde, rakiplerinin eline rotaları ve pazarlar hakkında yararlı bilgi vermemek gerekçesiyle bu gezileri hakkında yazmakta mütereddit oldukları için onlar hakkında dolaylı yollardan bilgi alabiliyoruz.[80] 13. yy.’daki en kapsamlı gezi notları sanıldığının aksine bir tüccara değil Marko Polo’ya aittir (Divisament dou monde).[81]

13. yy.’ın sonlarından itibaren Moğolların arasına karışan misyonerlerin saptaması da bölgenin Hıristiyanlaştırılma olasılığının yüksekliğiydi. Bu konuda yazılanların en bilineni Pordenone’li Odorico’nun Relatio’sudur.[82] Bu esere göre, Büyük Han misyonerlerin yapısal çabalarına karışmadığı gibi Haç’a da en yüksek saygıyı göstermiştir. Ayrıca Büyük Han’ın Hıristiyanlık için de çok değerli olan adalet, yumuşaklık, fakirlere yardım gibi ruhani özellikler taşıdığı belirtilmiştir. Bunlar, sınırsız zenginliği ve engin gücü Tanrı vergisi olabilirdi. Bu saptamadan sonra artık Hıristiyanlığa yönelik bir tehditten bahsedilmez olmuştu. Büyük Han’ın sarayının herşeyi ezip geçtiğini ve gücünün eşsiz olduğunu kabul eden Marko Polo, Han’ın kendisi için de o ünlü ‘Beyler beyi’ tanımlamasını yapmıştır.[83] Öyle ki, Büyük Han bilge ve yetkin bir yönetici olduğu için sahip olduğu tüm zenginliği ve gücü haketmektedir. Böylece Moğolların Avrupalılar gözündeki imajı ‘her çeşit suçun hilekar kışkırtıcıları’ndan bir tür kusursuzluğa dönüşmüştür.

Önceki ve sonraki gezilerdeki bu algılamalardaki farklılaşmalar değişen koşullarla ilintilidir. Plano Carpinili John ve Rubruklu William düşman topraklarına ilk girenler oldukları için yabancılara karşı ihtiyatlıydılar. Hükümdarların saraylarında kalış süreleri kısa olduğu için kısıtlı bir fikir edinebilmiş olmalarının yanı sıra dil de önemli bir engeldi. Öyle ki bu ilk gezginler yalnızca kendilerine bilgi verenlerle sınırlı kalıyorlardı. Ayrıca törenler ve hükümranın kutsallaşmış kişiliği de Moğol dünya görüşünün ne kadar farklı olduğunu gösteriyordu. Moğolların tenha steplerdeki tutumlu yaşayışları, onların kibirli bir duruma gelmelerine yol açacak bir dünyayı fethetme idealleriyle uyumlu değildi. Oysa Marko Polo ve Çin’e giden misyonerler, orada çoktan hükümranlığını kurmuş olan Han’la karşılaştılar. Han’ın engin zenginliği ve muazzam gücünü gösteren sarayı ışıltısıyla o kadar gözalıcıydı ki, hükümdara tapınmak yapılacak en doğru şeymiş gibi gözüküyordu insanın gözüne. Bu sonradan gelen grup çok daha uzun süreler kalıp dillerini ve daha birçok şeyi öğrenecek fırsat buldu. Onlar için Han Hıristiyanlığın düşmanı olmaktan çıkmış, hatta giderek yakında vaftiz olması umut edilir biri haline gelmişti.

Asya’ya seyahat edenlerden edinilen zengin bilgi kaynaklarına göre Avrupa toplumu kendilerinin işine en iyi ne yarayacaksa onu alacaklardı. Plano Carpinili John ve Rubruklu William gibi yazarların daha objektif olan gözlemleri, Marco Polo ve Pordenoneli Odrich’in fantastik hikayelerinin yanında okuyucular ve dinleyiciler arasında daha az popülerdi.[84] Büyük Han’ın görkemli ve egzotik sarayı gerçekten dikkat çekiciydi, yani John Mandeville’nin hayali gezisi ilgili raporlarında bu tür tanımlamalara başvurması sebepsiz değildi.[85] Papalık politikalarında Hanlar, Müslümanlara karşı mücadelede potansiyel müttefik olarak görülüyordu.

Fakat her seferinde yakın bir ittifakın kurulmasından önce Curia Hıristiyanlığa geçilmesini istemiştir, ki sonradan bu istek seyahat raporlarında belirtilenlere dayanarak gayet gerçekçi görünüyordu. Ama Papalar artık Avrupalı hükümdarları geniş çaplı bir haçlı seferine çağıramayacaktı, bu yüzden İlhanlılarla müzakereler karşılıklı diplomatik notalar göndermekle sınırlandırıldı.[86] Batılı hükümdarlar daha çok Moğolların başarı reçeteleri ile ilgileniyorlardı. Moğol hükümdarlarının bu kadar güçlü olmayı ve bu kadar inanılmaz serveti biriktirmeyi nasıl başardıklarını bilmek istiyorlardı. Buna istinaden, Burgundy Dükü Korkusuz John için hazırlanan birkaç gezi raporunun de lüks basımındaki Boucicaut Master’ın elyazması tezhiplerinden bildiğimiz gibi, Büyük Han’ın sarayı onların kendi başarılarının bir göstergesiydi.[87] Pierre Dubois’nın Kutsal Toprakları yeniden fethetme planı stratejik düşünceye dayanır ve Fransa Kralı’na Büyük Han’ı en ideal stratejist olarak önerir.[88]

Belli açılardan, Orta Çağ’ın sonuna doğru göçebe toplumların mirasını en azı Avrupa açısından Osmanlı İmparatorluğu devralır. Doğru, askeri karşılaşmalar göçebe aşiretler zamanındaki gibi değil artık, ama Hun veya Macar barbarları merkezli bir düşman imajı yaratılmıştı ve bu durum Avrupa’nın res publica christiana olarak kendi kimliğini bulmasına yardımcı olmuştur. Türkler, kendilerinden önce gelenlerden farklı olarak, İslam’ın cisimlenmesi olarak görülmüş ve bu sebeple Hıristiyan dünyasına bir tehdit olarak algılanmıştır.[89] Orta Çağ’ın son büyük Haçlı seferlerinin arkasında yatan düşünce de bu tehdidi ortadan kaldırmaktı. Seferler 1396’da Macar Kralı Sigismund’un önderliğinde başladı ve Nikapolis yakınlarında büyük bir yenilgiyle sona erdi.[90] 15. yüzyıl boyunca Haçlı Seferleri için başka planlar düşünüldü, Latin Batı ve Osmanlılar arasındaki ilk ilişkiler Mars işaretinin altında gerçekleşti. İstanbul’un kaybedilmesinden sonra Türk hükümdarları Hıristiyan karşıtına benzetildi. Zalim Türk, pagan, saldırgan ve kilise düşmanı imajı Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Hıristiyan kölelerin akıbeti ile ilgili önyargılı söylentilerle daha bir yerleşti. Türkleri betimleyen resimlerde kutsal kitaptan Massacre of the Innocents (Masumların Katli) gibi motifler kullanıldı, Albrecht Dürer, Pilate’ı bir Türk sultanı olarak resmetmişti.[91] Yazılı medya da Türk karşıtı propagandanın halk arasında başarılı bir şekilde yayılmasına yardımcı oldu. 16. yüzyıldan itibaren insanları Müslüman tehdidine karşı savaşmaya teşvik eden küfürlü şarkılar gazatelerde basılmaya başladı. Bir başka popüler araç ise “Türk- kitapçıkları” diye adlandırılan, tamamiyle sorgulanmadan, otantik veya uydurma savaş ve gezi haberlerinden oluşturulmuş yayınlardı. Bunların halk arasında öyle güçlü bir etkiye sahiptiler ki İmparator I. Maximilian’ın Alman danışmanları Fransızların “kendi asılsız iddialarına halkı inandırmak için mektup ve notalarla yaymayı adet edindiği” yalan ve uydurma haberler üzerine yorumda bulunmak zorunda kaldılar.[92] İtalyan ticari şehirlerinde, özellikle Venedik’te, bu konuyla ilgili çok daha farklı bir görüşteydiler. Onlar kârlı Levent ticaretine devam etmeye niyetliydiler ve Türk olan herşeyle ilgileniyorlardı.[93] Almanya’da Türkler motifi, bazen kendi yetersizliklerine dikkat çekmek için kullanıldı. Tüccarlar kendi ülkelerindeki tekelden kaçmak istedikleri için umutlarını Osmanlı İmparatorluğu’na bağlamışlardı. Paralı askerler ve köylüler kendi baskıcı rejimlerinden kaçıyorlar ve Sultan’ın yönetimi altında daha çok özgürlüğe kavuşacaklarını umuyorlardı. Martin Luther bu insanlardan şöyle yakınıyordu: “yin deutschen landen, so des Türken zukunft und seines regimentes begeren, als die lieber unter dem Türken denn unter dem Keiser oder fürsten sein wollen.”[94] 16. yüzyıldan itibaren, Spandugina, Menavino veya Busbecq gibi bilginlerin gezi raporlarında da aktarıldığı gibi, Türkler hakkında daha olumlu görüşlere daha güçlü bir katılım vardı.[95] Sublime Porte Fransız büyükelçisi, d’Aramon, bir grup araştırmacıyı Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Batı Avrupa’nın devlet kurumlarını eleştirel bir şekilde karşılaştırması için görevlendirdi ve bu çalışmanın sonucunda birçok önyargı ortadan kalkmış oldu. Osmanlı Devleti’nin başarısı ve din konusundaki hoşgörüsü takdir edildi.[96] En nihayetinde Batılı hükümdarlar, ki askeri potansiyelleri uzun bir zaman süresince Türklerin gerisine düşerek, Osmanlı İmparatorluğu’nu Avrupa’daki baş politik aktör olarak kabul etmek zorunda kaldılar.[97] Bundan böyle Türkler artık pagan olarak değil, insan olarak görülmeye başlandı.

Matthias HEIDUK

Freıburg Üniversitesi Ekonomi ve Sosyal Tarih Enstitüsü / Almanya

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 324-333


Dipnotlar :
[1] Bkz. H. W. Goetz: Vorstellungsgeschichte. Menschliche Vorstellungen und Meinungen als Dimension der Vergangenheit. Bemerkungen zu einem jüngeren Arbeitsfeld der Geschichtswissenschaft als Beitrag zu einer Methodik der Quellenauswertung. İçinde: Archiv für Kulturgeschichte 61, 1979, s. 253-271 ve O. G. Oexle: Deutungsschemata der sozialen Wirklichkeit im frühen und hohen Mittelalter-Ein Beitrag zur Geschichte des Wissens. İçinde: Vorträge und Forschungen 35, 1987, s. 65-117.
[2] Bkz. H. Göckenjan: Der Westfeldzug (1236-1241) aus mongolischer Sicht. İçinde: U. Schmilewski (Ed. ), Wahlstatt 1241. Beiträge zur Mongolenschlacht bei Liegnitz und zu ihren Nachwirkungen, 1991, s. 43.
[3] A.g.e., s. 39.
[4] H. Dörrie (Ed. ): Drei Texte zur Geschichte der Ungarn und Mongolen, 1956, s. 177f.
[5] Bkz. J. Gießauf: Die Mongolengeschichte des Johannes von Piano Carpine, 1995, p. 11f.
[6] “…expugnata et capta ejusdem regni Cleva civitatum maxima, totum illud nobile regnum, caesis devastatum, …” Matthew Paris, Chronica Maiora. Ed. Richard Luard. Rolls Series 57, Vol. 4., 1877, s. 113.
[7] Wahlstatt Savaşı Alman ve Leh tarihlerinde ulusal sembol olarak kabul edilir. Uzun zamandır iki taraf da olayları kendi çıkarlarına gore yorumladılar. Bkz. M. Weber: Die Schlacht von Wahlstatt und ihre Bewertung im Wandel der Zeit, U. Schmilewski (bkz. not 1), s. 129-147.
[8] Bkz. G. A. Bezzola: Die Mongolen in abendländischer Sicht (1220-1270). Ein Beitrag zur Völkerbegegnung, 1974, s. 83-88.
[9] Miserabile carmen super destructione regni Hungariae per tartaros facta. Monumenta Germaniae Historica (MGH) SS XXIX, 1925, p. 562, l. 43-48.
[10] H. Göckenjan (bkz. not: 1), s. 55f.
[11] Die Erste Novgoroder Chronik. Ed. Joachim Dietze, 1971, s. 94, l. 191.
[12] MGH SS XXIX (bkz. not 9), s. 585, l. 29.
[13] J. Fried: Auf der Suche nach der Wirklichkeit. Die Mongolen und die europäischen Erfahrungswissenschaften im 13. Jahrhundert. İçinde: Historische Zeitschrift 243, 1986, s. 292f.
[14] Bkz. G. A. Bezzola (bkz. Not 8), s. 67.
[15] Bkz. J. Gießauf (bkz. not 5), s. 45f.
[16] Matthew Paris (bkz. not 6), Rolls Series 57, Vol. 6, 1882, s. 81 ve 79.
[17] A.g.e., Vol. 6, s. 84.
[18] A.g.e., Vol. 4, s. 273.
[19] A.g.e., s. 77.
[20] A.g.e., s. 83.
[21] Fransız IX. Matthew Paris Louis’e göre: “Vel nos ipsos, quos vocamus Tartaros, ad suas Tartareas sedes unde exierunt, retrudemus, vel ipsi nos omnes ad caelum subvehent. ”, a.g.e., Vol. 4, s. 111.
[22] Bkz. J. Fried (bkz. not 13), s. 295.
[23] Matthew Paris (bkz. not 6), Rolls Serisi 57, Vol. 4, 1877, s. 276.
[24] Annales Sancti Pantaleonis Coloniensis. MGH SS XXII, 1872, s. 535f.
[25] Ambrosius: De fidei 2, 16, 140.
[26] Bkz. E. A. Thompson: The Huns, 1962, s. 13-15.
[27] Orosius: Historiae adversus paganos, 7, 33, 10.
[28] Hieronymus: Epistulae 60, 16, 2-3.
[29] Salvianus: De gubernatione Dei, 4, 64-70.
[30] Claudianus: Rufinum, 2, 36-40.
[31] Paulus Orosius: Historiae adversus paganos. Ed. C. Zangenmeister. Corpus scriptorum ecclesiasticorum latinorum Academiae Vindobonensis 5, 1882.
[32] Bkz. E. A. Thompson (bkz. not 26), s. 43.
[33] Bkz. L. Löfstedt: Attila, the Saintmaker in Medireview French Vernacular, F. Bäuml/M. Birnbaum (Ed. ), Attila-The Man and his Image, 1993, s. 65-74.
[34] Bkz. K. Dietz: Schriftquellen zur Völkerwanderungszeit im pannonischen Raum (von 378-584 n. Chr. ). Germanen, Hunnen und Awaren-Schätze der Völkerwanderungszeit, 1988, s. 27-67.
[35] Bkz. G. Wirth: Attila-Das Hunnenreich und Europa, 1999, s. 138.
[36] E. A. Thompson (bkz. not 26), s. 195.
[37] Bkz G. Wirth (bkz. not 35), s. 136f.
[38] Bkz. F. Bäuml/M. Birnbaum (bkz. not 33).
[39] Bkz. E. Cordt: Attila-Flagellum Dei, Etzel, Atli. Zur Darstellung des Hunnenkönigs in Sage und Chronistik, 1984.
[40] Bkz. W. Pohl: Die Awaren. Ein Steppenvolk in Mitteleuropa 567-822 n. Chr, 1988. p. 9f. ve D. A. Tirr: The Attitude of the West towards the Avars. Acta Archaeologica Academiae Scientiarum Hungaricae 28, 1976, s. 111-121.
[41] W. H. Fritze: Slaven und Avaren im angelsächsichen Missionsprogramm III. Zeitschrift für slavische Philologie 33, 1967, s. 358-372.
[42] Bkz. W. Pohl: Die Awarenkriege Karls des Großen 788-803. Militärhistorische Schriftenreihe 61, 1988.
[43] Annales Regni Francorum anno 792/93. MGH SS VI, 1895, s. 35.
[44] Einhard: Vita Karoli Magni. MGH SS rer. Germ. in us. schol. 6, 1911, s. 16.
[45] A.g.e.
[46] Theodulfus: Ad Carolum Regem. In: MGH Poetae 1, 1881, s. 484.
[47] Bkz. W. Pohl (bkz. not 42), s. 25-31.
[48] Bkz. P. Schreiner: Das Bulgarenbild im europäischen Mittelalter. Études Balkaniques 18/2, 1982, s. 58-68 ve V. Gjuzelev: Bulgarisch-fränkische Beziehungen in der ersten Hälfte des IX. Jhs. In: Byzantinobulgarica II, 1966, s. 15-39.
[49] Bkz. V. Gjuzelev: Bulgarien und die Balkanhalbinsel in den geographischen Vorstellungen des angelsächsischen Königs Alfred des Großen (871-901). Byzantinobulgarica IV, 1973, s. 91-104.
[50] Bkz. P. Schreiner (bkz. not 48), s. 80f. ve V. Gjuzelev: Das Papsttum und Bulgarien im Mittelalter (9. -14. Jh. ). Bulgarian Historical Review V/1, 1977, s. 34-58.
[51] Macar akınlarıyla ilgili inceleme için bkz. S. de Vajay: Der Eintritt des ungarischen Stämmebundes in die europäische Geschichte (862-933), 1968 ve P. Sugar (Ed. ): A History of Hungary, 1990.
[52] Bkz. M. G. Kellner: Die Ungarneinfälle im Bild der Quellen bis 1150. Von der ‘Gens detestanda’ zur ‘Gens ad fidem Christi conversa’, 1997. s. 63-75.
[53] Bkz. D. Sinor: The Inner Asian Warriors; Journal of the American Oriental Society 101/2, 1981, s. 133-144.
[54] Regino of Prüm: Chronicon. Ad anno 889. MGH SS rer. Germ in us. schol. 50, 1890, s. 131ff.
[55] A.g.e., s. 133 and Adam Bremensis: Gesta Hammaburgensis ecclesiae pontificum. MGH SS rer. Germ. in us. schol. 2, 1917, s. 80.
[56] Otto of Freising: Gesta Friderici imperatoris. MGH SS rer. Germ. in us. schol. 46, 31912, s. 50.
[57] Regino of Prüm (bkz. not 54), s. 133.
[58] Bkz. M. G. Kellner (bkz. not 52), s. 16-61.
[59] Gerhard of Augsburg: Vita Sancti Uodalrici. Ed. W. Berschin, 1993, s. 194.
[60] Ekkehard IV: Casus Sancti Galli. Ed. G. Meyer von Konau, 1877, s. 199ff.
[61] Flodardus: Historia Remensis ecclesiae. MGH SS XIII, 1881, p. 451 ve Thietmar of Merseburg: Chronicon. MGH SS rer. Germ. nova series IX, 1935, s. 46.
[62] Raydonus: Vita de sancto Pardo episcopo. Acta Sanctorum 6, 1688, s. 372.
[63] Liudprand of Cremona: Antapodosis. MGH SS rer. Germ. in us. schol. 41, 1915, s. 15.
[64] Bkz. M. G. Kellner (bkz. not 52), s. 56ff.
[65] Bkz. G. Althoff/H. Keller: Heinrich I. und Otto der Große. Neubeginn auf karolingischem Erbe, 1985.
[66] Bkz. M. Springer: 955 als Zeitenwende-Otto I. und die Lechfeldschlacht. In: Otto der Große-Magdeburg und Europa, 2001, s. 199-208.
[67] Thietmar of Merseburg (bkz. not 61), s. 496.
[68] Bkz. M. G. Kellner (bkz not 52), s. 175-181.
[69] H. Dörrie (bkz. not 4), s. 188.
[70] Bkz J. Fried (bkz not 13), s. 303f.
[71] John of Plano Carpini: Ystoria Mongalorum. Ed. A. Wyngaert. Sinica franciscana I, 1929, s. 27-130.
[72] William of Rubruk: Itinerarium. Ed. A. Wyngaert. Sinica franciscana I, 1929, s. 164-332.
[73] Salimbene of Parma: Chronica. MGH SS XXXII, 1905/13, s. 207.
[74] A. Wyngaert (bkz not 71), s. 61f.
[75] Bkz J. Richard: La papauté et les missions d’Orient au Moyen Age, 1977, s. 85f.
[76] A. Wyngaert (bkz not 72), s. 298.
[77] A.g.e., s. 289-297.
[78] Bkz. B. Spuler: Die Mongolen im Iran. Politik, Verwaltung und Kultur der Ilchanzeit 1220-1350, 19854 and M. Weiers: Westliche Boten und Reisende zu den Mongolen. In: A. Eggebrecht (Ed. ), Die Mongolen und ihr Weltreich, 1989, s. 186-188.
[79] Bkz. G. A. Bezzola (bkz. not 8), pp. 170-179 ve F. Reichert: Begegnungen mit China. Die Entdeckung Ostasiens im Mittelalter, 1992, s. 90.
[80] Bkz. F. Reichert: Erfahrung der Welt. Reisen und Kulturbegegnung im späten Mittelalter, 2001, s. 188-193.
[81] Bkz. F. Reichert (bkz. not 79), p. 114 ve L. Olschki: L’Asia die Marco Polo, 1957, s. 95-98.
[82] Odorico da Pordenone: Relatio (Liber de mirabilibus mundi). Ed. A. Wyngaert. Sinica franciscana I., 1929, s. 413-495.
[83] Marco Polo: Milione-Le Divisament dou monde. Ed. Gabriella Ronchi, 1982.
[84] Bkz. F. Schmieder: Europa und die Fremden. Die Mongolen im Urteil des Abendlandes vom 13. bis zum 15. Jahrhundert, 1994, pp. 44-48 ve M. Münkler: Erfahrung des Fremden. Die Beschreibung Ostasiens in den Augenzeugenberichten des 13. und 14. Jahrhunderts, 2000.
[85] John Mandeville/Jean de Mandeville: Mandeville’s Travels. Ed. Malcolm Letts. 2 Vol., 1953.
[86] Bkz. K. E. Lupprian: Die Beziehungen der Päpste zu islamischen und mongolischen Herrschern im 13. Jahrhundert anhand ihres Briefwechsels, 1981.
[87] M. -T. Gousset: Ein ikonographisches Programm des Johann Ohnefurcht?, Comment to BNP MF 2810, 1996, s. 87-99.
[88] Pierre Dubois: De recuperatione de Terre Sancte. Ed. A. Diotti, 1977, s. 218.
[89] Bkz. B. Lewis: Istanbul and the Civilisation of the Ottoman Empire, 1963 and D. Hay: Europe. The Emergence of an Idea, 1957.
[90] Bkz. N. Housley: The Later Crusades 1274-1580, 1992, s. 76ff.
[91] C. Göllner: Die Türkenfrage in der öffentlichen Meinung Europas im 16. Jahrhundert, 1978, s. 23.
[92] A.g.e., s. 21.
[93] Bkz. H. inalcik/D. Quataert (Ed. ): An Economic and Social History of the Ottoman Empire 1300-1914, 1994, s. 188-217.
[94] Martin Luther: Werke. Weimar Ed. Vol. 30/2, 1909, s. 137.
[95] S. Faraoqhi: Approaching Ottoman History. An Introduction to the Sources, 1999, pp. 110-143 and F. Reichert (bkz. not 80), s. 130-136.
[96] Bkz. M. Grothaus: Zum Türkenbild in der Adels-und Volkskultur der Habsburgermonarchie von 1650 bis 1800. In: G. Heiss/G. Klingenstein (Ed. ), Das Osmanische Reich und Europa 1683 bis 1789, 1983, s. 63-88.
[97] B. Spuler: Die europäische Diplomatie in Konstantinopel bis zum Frieden von Belgrad (1739). Jahrbücher für Kultur und Geschichte der Slaven N. F. 11, 1935, s. 53-115/171-222/313-366 and Jahrbücher für Geschichte Osteuropas I, 1936, s. 229-262/383-440.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ