CENGİZ HAN SONRASI ASYASI’NDA POLİTİK GELENEĞE DAİR

CENGİZ HAN SONRASI ASYASI’NDA POLİTİK GELENEĞE DAİR

Yrd. Doç. Dr. Hayrunnisa A. AKBIYIK

Mimar Sinan Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye

Cengiz Han’ın liderliğinde (1155-1227) başlayan büyük bir kısmı onun idaresi altında bir kısmı da onun ölümünden sonra halefleri tarafından devam ettirilen seferler Asya’nın tamamını derin şekilde etkilemiştir. Bu etkiyi değişik açılardan değerlendirmek mümkündür. Biz burada politik gelenek içinde hükümdarlığın intikali konusunda emîrlerin etkisi üzerinde durmaya çalışacağız.

Cengiz Han ya da han olmadan önceki adıyla Temüçin’in tarih sahnesine çıktığı dönemde Asya’nın siyasî görünüşünü şöyle özetleyebiliriz: Bu sırada Çin ikiye bölünmüş, Karahıtaylar, Harezmşahlar, Abbasi hilafeti gibi siyasî teşekküllerin yanı sıra kabile konfederasyonu şeklinde tanımlayabileceğimiz Naymanlar, Merkitler, Keraitler, Öngütler ve Uygurlar gibi siyasî gruplar da vardı. Temucin önce Moğol kabilelerini daha sonra da bu kabile devlet diyebileceğimiz grupların hepsini hakimiyeti altına almayı başardıktan sonra seferlerine devam etti. Böylece onun sağlığında Kafkaslar’a ve Deşt-i Kıpçak’a kadar bütün Orta ve Batı Asya ve doğuda Çin bu seferlerden nasibini aldı. Abbasi Halifeliği’ne son vermek torunu Hülagü’ya[1] ve Çin’in ele geçirilmesini tamamlamak da diğer torunu Kubilay’a[2] nasip oldu.

Cengiz Han babasının ölümünden sonra kabilesinin onu ailesiyle yalnız bırakmasından itibaren zorlu mücadeleler sonunda kuvvetlenmiş ve elde ettiklerini kendisine yardım edenlerle paylaşmayı bilmişti. Cengiz Han ülkesini oğulları arasında paylaştırdı. Cuci’ye İrtiş Irmağından İtil ırmağına kadar Doğu Deşt-i Kıpçak’ı ve Harezm’i vermişti. Cuci’nin babasından altı ay kadar önce ölümü ile burada idare, oğulları Batu ve Orda İçen’e geçmiş ve bu bölgede Altın Ordu Hanlığı kurulmuştu. II. Kıpçak seferi sona erdiğinde (1229-1242) Cuci ulusunun batıdaki sınırı Karpat dağları ve Tuna munsabına kadar uzanmış oldu. Çağatay’a doğuda Uygur bölgesinden batıda Maveraünnehr’e kadar olan yerler verilmişti ve burada Çağatay Hanlığı oluştu.

Ancak bu bölgede bulunan şehirlerin idaresi Yalavaç ailesi vasıtasıyla doğrudan Büyük Kağan’a bağlı kılınmıştı.[3] 1256’da Möngge Han tahta oturur oturmaz kardeşleri Kubilay ve Hülagu’yu maiyetlerine verilen birer ordu ile doğu ve batıya sefere gönderdi. Hülagu Asya’nın batısında yarım kalan seferlere devam etti ve burada İlhanlıları kurdu. İran’daki bu Moğol hanedanı 1256’dan 1344’e kadar devam etti. Kubilay ise Çin’de Pekin’i kurdu ve 1280’de Güney Çin’in zabtını tamamladı. Çağatay Hanlığı da varlığını 1242’den 1370’e Timur’un ortaya çıkışına kadar sürdürdü. Cuci Ulusu tarafından kurulan Altın Ordu ise yaklaşık buna yakın tarihlere kadar gücünü korudu.

Bu üç devletin Çağatay, İlhanlı ve Altın Ordu Hanlıklarının zayıflayıp parçalanmaları sonucu çeşitli devletler ortaya çıktı. Altın Ordu’dan başlayacak olursak bu devletin yıkılmasıyla Kırım, Kazan, Kasım, Astarhan hanlıkları başta olmak üzere Kazak, Özbeklerin Maveraünnehir’e kaymalarıyla da Özbek, Buhara Hive ve Hokand hanlıklarını Altın Ordu’nın bakiyesi sayabiliriz. Hanedan ve politik gelenek olarak bunlar Altın Ordu’yla bağlantılıdır. Asya’nın merkezinde Çağatay Hanlığı’nın batı kısmında Maveraünnehir merkezli Timurluları bu hanlığın mirasçısı olarak görebiliriz. İlhanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra ise çeşitli yerel hanedanlar kurulmuştur.

Bunlar bir süre sonra Timur’un idaresi altına girdiler ve Timurlular, Akkoyunlular ve Karakoyunlular kendilerini İlhanlı devletinin mirasçısı olarak gördüler. Burada isimleri sayılan devletlere bakılırsa bunların Çin hariç Asya’nın neredeyse tamamında özelliklede Orta Asya’da uzun bir süre etkili olan devletler olduğu görülür.

Cengiz Han ve seferleri ile ilgili en önemli ana kaynağımız olan Gizli Tarihi’ndeki ifade ile “çadırlarda yaşayan halk itaat altına alındıktan sonra Pars yılında 1206’da Onan nehrinin menbaında toplandılar ve dokuz parçalı tuğlarını dikerek Cengiz Han’ı Büyük Han ilân ettiler. Cengiz Han “ulusun kuruluşunda birlikte çalışmış olanları Binbaşı yapıp teşekkürümü ifade etmek istiyorum” diyerek[4] onlu sisteme göre yeni bir teşkilâtlanma yaptı.[5] Bu yeni teşkilâtlanma Moğolların ve Cengiz’in idaresi altında birleşen çadırda yaşayan halk için bir dönüm noktası oldu. Onlu sistemle kabile organizasyonundan daha farklı ve geniş çaplı bir siyasî organizasyona geçmek münkün oldu. Bu yeni yapılanmayı İsenbike Togan[6] şöyle açıklamaktadır: “Cengiz Han sanki düzensiz hareketliliğin, göçlerin ve yerelliğin önünü almak istermiş gibi yeni bir düzen kurmuştur. Bu düzen içinde eski boy kayguları, yerellikler engellenmiştir. İster konar göçer olsun ister Uygurlar gibi yerleşik olsun bu düzen içinde yer alan herkes artık ordu düzeninin bir parçası olmuştur. Bu çerçevede de boylar dağıtılmış, çeşitli boylardan oluşan birlikler yeni ele geçirilen yerlere gönderilmiştir”. Bu şekilde kabile boyutlarının üzerinde daha geniş boyutlu bir yapı kuruldu ve bu yeni düzenlemeyle yukarıda sınırlarına işaret ettiğimiz seferler gerçekleştirilebildi. Ancak bir iki nesil sonra bu geniş açılı bakış ve tavır yerini tekrar kabilelerin ön plâna çıktığı bir yapıya bırakmıştır. Hatta bu dönemde daha önce isimlerine rastlamadığımız yeni kabilelere rastlıyoruz. Kabile yapısının tekrar canlanması kadar bu yeni kabilelerin oluşumu da çok ilginç bir konudur. Cengiz Han’ın tesis ettiği sistem uyarınca maiyetlerine değişik kabilelerden gruplar verilen şahsiyetlerin ismi bir süre sonra bir kabile ya da boy adı gibi anılır olmuştur. Altın Ordu sahasında Nogaylar, Çağatay Ulusunda Yasavuri ve Karaunas gibi. Bu kabile yapısının tekrar ön plâna çıkması ve devletler (Altın Ordu, Çağatay, İlhanlı ve Timurlu) içinde idarede etkin olmaları bizim için ilginç neticeler doğurmuştur diyebiliriz. Politik yapı açısından bunun en önemli sonucu devletleri ayakta tutan birkaç unsurdan biri, belki de en etkilisi olan askeri gücü büyük ölçüde kabilelerin sağlaması nedeniyle kabilelerin irsi liderleri siyasî yapıyı belirlemede etkili olmuşlardır. Bu liderler sahip oldukları gücü kaybetmek istememişler ve mutlak merkeziyetçi yapılanmaların karşısında olmuşlardır. Bunu sağlayabilmek için han olma hakkının Cengiz’in erkek neslinden gelen şahıslara ait olması yasasını[7] bazen bir oyun haline getirecek kadar sulandırmak suretiyle kullanmışlardır. Bu Altın Ordu coğrafyasında “han kütermek” Çağatay Ulusu’nda ise “han bazı” şeklinde anılır bir davranış tarzı haline gelmişti. Aşağıda bu hususun her ulus içinde nasıl bir seyir takip ettiği üzerinde duracağız.

Cengiz Han’dan itibaren hakimiyetin nasıl belirlendiği hususuna bakalım. Cengiz Han için söylenen onun Orhun Abideleri’ndeki gibi çıplakları giydiren, aç halkı doyuran himayeci bir devlet adamı misyonuna sahip olmadığı düşüncesi tam anlamıyla doğru gözükmüyor. Orhun Abidelerinde hükümdarın esas görevi halkı doyurmak, giydirmek ve zengin etmektir. Tahta çıkan kağanların başarı ölçüsü budur. Bilge Kağan diyor ki “tanrı buyurduğu için devletim kısmetim var olduğu için ölecek milleti dirilttim, çıplak milleti elbiseli kıldım, fakir milleti zengin kıldım az kavmi çok kıldım”.[8] Steplerde kabile hayatına bağlı yapılarda beyin görevi aslında halkın karnını doyurma imkanlarını yaratmaktır.[9] Cengiz Han’ın fiili olarak yaptığı da bundan farklı bir şey değildir. O’nun yönetmi etrafına kabileleri ve taraftarlarını toplarken gücünü ve elde ettiklerini etrafındakilerle paylaşmaya dayanıyordu. (Müslümanlar üzerine sefere çıkmak istemiş Tangutlara elçi göndermişti. Burada Cengiz Han’ın elçisine kuvveti yetişmedikten sonra onun hanlığı neye yarıyor dediler).[10] Zaten başka türlü etrafına farklı kabileler ve şahısları toplayıp onları bir arada tutamazdı. Bozkır kabileleri bağımsızlıklarını gelir ve ganimet elde edebilmek için bir kişinin idaresine devrediyorlar böylece güçlerini birleştirip ganimet elde edebiliyorlardı.[11] Cengiz Han da bu şekilde gücü kendi elinde toplamış ama etrafında birleşen kabileleri tedirgin edecek katı mutlakiyetçi bir yapı sergilememişti. Abartılı unvanlar kullanmamayı, mütevazi olmayı, cömert olmayı tavsiye etmiş,[12] nihayet devletini tek bir oğluna bırakmak yerine paylaştırmış ve onları bağlı devlet başkanları şeklinde organize etmişti. Böylece Asya kıtasını doğudan batıya kadar bir idare altına almayı başarmıştı. Bu durumda o bir açıdan Asya’yı tek bir idare altında birleştirdi, bir bakıma da bu idare olabildiğince katı bir merkezilikten uzaktı. Yani bir yandan yasa adıyla sürekli vurgulanan bir gelenek oluşturulacak bir yandan da merkezilikten uzak (adem-i merkezî) bir yapıya sahip olduğu söylenecekti. Bu durum biraz çelişkili görülebilir. Ancak burada merkezi ya da adem-i merkezi dediğimiz mekanizmayı tanımlarsak çelişki olmadığını görürüz.

Kabile yapısının ya da boy teşkilâtının hakim olduğu siyasî yapılarda lider liyakatini ispat ederek yani liderliğe lâyık bir kişiliği olduğunu göstererek başa gelebilir. Sadece mevrus hakkı olduğu için başa geçmesi söz konusu değildir. Buna ilaveten kut sahibi olduğunu göstermek ve kendini etrafındakilere kabul ettirmek durumundadır. Bu şekilde kendini kabul ettirdikten sonra bir hükümdar için gerekli olan otoriteye ya da saygınlığa sahip olabilir, kanun koyabilir, töreyi uygular, bir hükümdarın ihtiyacı olan bugünkü tabirle yasama ve yürütme yetkilerini kullanır ve bu durum, işini hakkıyla yaptığı sürece devam eder. Bir hükümdar olarak bu şekilde sahip oldukları güç anlamında merkezi ve güçlü bir hükümdar portresi çizer. Ancak bu güç daimi değildir, görevini iyi yapamadığı takdirde liderliği kaybeder, kendisinden sonra yerine geçecek kişiyi tam olarak tayin edemez (veliaht gösterebilir ama gösterdiği adayın başa geçmesi zaruri değildir), yeni liderin de kendini ispat etmesi, kabul ettirmesi gerekir. Bu yapıda güç sadece hanedan üyelerinin elinde değildir. Boy beyleri bu konuda etkili şahıslardır. Dolayısıyla gücün paylaşıldığı, bir elde toplânmadığı yani gayri merkezi bir yapı da söz konusudur.[13] Cengiz Han da buna uymuş ve etrafındakilere liderliğini kabul ettirmiş ve bir hükümdarın tabii hakkı olan kanun koyma, düzen ve nizam tesis etme hakkını kullanarak yasa tesis etmiştir. Burada sürekli gönderme yapılan yasa aslında içerik itibarıyla olmasa bile davranış tarzı olarak Türk devlet geleneğindeki töreden başka bir şey değildir. Türk devlet geleneğinde töre devlet kurucusu Kağan’ın mutlaka tesis etmesi gereken bir şeydi. Oğuz Han vasiyet edip töre koyduğu gibi Bumin Kağan da tahta çıkınca töreyi tanzim etmişti, Elteriş Kağan da töreye göre bozulmuş olan milleti düzene sokmuştu. Cengiz Han yasası da esas itibariyle Türk devletlerindeki töreden başka bir şey değildi[14] ve bu gelenek İslâmiyet’in kabulünden sonra da devam etmişti.[15]

Cengiz de bir davranış tarzı olarak büyük bey olmanın gereğini yaptı ve kanun koydu. Sonuç olarak Cengiz Han’ın Eski Türk kağanlarından çok farklı bir yapı sergilemediğini söyleyebiliriz. Zaten aksi olsa çeşitli Türk boylarının kendisiyle birlikte hareket etmesini sağlayamazdı. Fakat onun koyduğu yasa hanlık hakkını kendi neslinden gelenlere münhasır kılıyordu. Bununla eski geleneklerden farklı yeni bir hanlık hukuku kurma düşüncesinde olduğunu düşünebiliriz.[16] Koyduğu yasa kendisinden sonra da etkili oldu.[17] Ancak zaman içinde bu yasa sahip oldukları güçlerini han ile paylaşmak ya da ona devretmek istemeyen güçlü emîrler tarafından kullanılarak, kukla hanzadeler bu emîrlerin güdümünde tahta oturtularak güçlü hanların iş başına gelmesine izin verilmedi. Böylece mutlakiyetçi yapının ya da gücün bir elde toplânmasının önüne geçilmiş oldu. Hakimiyet ve idare hakkının Cengiz Han’ın soyundan gelen erkeklere ait bir hak olması yasası yukarıda saydığımız devletlerde idareci aileyi belirlemekte etkili olmuştur. Ancak Cengiz neslinden gelenler her zaman bu özelliklerine dayanarak etraflarındakilerin kendilerine bağlılığını sağlayamamışlardı. Bunu hem Altın Ordu, hem Çağatay hem de İlhanlı idarelerinde görebiliriz. Bu arada bir hususa daha dikkat etmek gerekiyor o da şudur: söz konusu hanlıkların hepsi Cengiz neslinden gelen hanlar tarafından idare edilmekle beraber hakim oldukları bölgelerde coğrafî şartlarından ve söz konusu yerlerde kendilerinden önce kurulan devletlerin oluşturduğu birikim ve kültürel mirastan da etkilenmişler ve kuruluşlarından bir süre sonra bağımsız birer devlet olmuşlar hatta birbirleriyle mücadele etmek durumunda da kalmışlardır. (Altın Ordu ile İlhanlıların Kafkaslar ve Harezm, Çağataylarla Altın Ordu’nın Harezm ve Seyhun ötesinde, yine Çağataylarla İlhanlılar’ın Horasan için mücadeleleri gibi). Burada Cengiz Han’ın bütün Asya’yı içine alan büyük bir devlet kurduğunu ancak daha sonra onun kurduğu büyük devletin küçük ve yerel devletlere dönüştüğünü söylemek çok da yanlış olmaz. Altın Ordu’dan başlayarak hanlıkların durumuna göz gezdirirsek konuyu daha iyi takip edebiliriz.

Yukarıda sözünü ettiğimiz devletler hem teşkilât hem de nüfus bakımından Cengiz Han’ın oğullarının maiyyetlerine verilen dörder bin Moğolla kurdukları devletler değildir. Bu devletlerin (Çin istisna edilirse) nüfusunu oluşturan halk diğer milletlerin de bulunmasına rağmen Türklerin esas kitleyi oluşturduğu bir nüfus yapısına sahiptir. Aslında Türklerle Moğol boylarının birlikte hareket etmeleri ya da ilişkileri Cengiz’in Naymanları ya da Uygurların hakimiyeti altına almasından daha öncelere dayanır. Hunlar ve Göktürkler zamanından beri bunlar aynı siyasî birlik içinde yer almışlardı. Cengiz’in faaliyetleri sonucu bazen barış (Kırgızlar gibi) bazen de savaş yoluyla ona bağlanan Türk boyları kurulan devlette sosyal, askerî ve idarî bütün mekanizmalarda yer almışlardı. Cengiz’in ilk faaliyetleri Moğollar arasında idi ama genişleyip cihan imparatorluğu hâline geldiklerinde Türklerle meskun bütün ülkeler bu devlete bağlanmak durumunda kaldı. Moğollar azınlıkta kaldıkları bu kitle içinde zamanla Türkleştiler ve İslâmiyet’i seçtiler.[18] Bu durumu Altın Ordu sahasından başlayarak tespit edebiliriz. el- Ömerî[19] bu durumu Tatarların Deşt-i Kıpçak’a gelmesiyle Kıpçaklarla akraba olduklarını ve buranın coğrafi durumdan etkilenme Kıpçaklardan kız alma, şehirleri onların arasında bulunmasıyla Kıpçak gibi bir cins olduklarını belirterek açıklıyor. Cengiz Han yaptığı taksimatta Cuci’ye dört emîrin idaresinde dört bin Moğol vermişti. Tayciutlardan Manggur’un binliği, Keskitay Fuman Noyan idaresinde Kesikit binliği, Huşin kavminden Huşiday binliği, Baysungur idaresindeki binlik[20] olmak üzere dört kabileden dört binlik verilmişti. Ancak daha sonra bunların sayısı Rus, Çerkes, Kıpçak, Macar ve diğerlerinin katılımıyla artmıştı.[21] Altın Ordu sahasındaki kabileler Reşidüddin’in ve diğerleri diye işaret ettiği gibi bunlarla sınırlı değildi. Kongrat, Mangıt, Nayman, Argın, Karluk, Uygur vs. gibi çeşitli kabileler Altın Ordu sahasında etkili olduğunu bildiğimiz kabilelerden birkaçıdır.[22] Çağatay ve İlhanlılarda olduğu gibi Altın Ordu sahasında da bir süre sonra dil olarak Türkçenin, din olarak da İslâmiyet’in etkin olduğunu göreceğiz. Altın Ordu sahasında neşredilen yarlıklardan bize ulaşanlarda bu durumu en açık şekilde görmekteyiz.[23] Bunlara tarihçilerin verdikleri bilgileri de ilave edebiliriz. Altın Ordu Hanı Berke Han’a Mısır’dan gelen elçilik heyetinin getirdiği mektup tercüme edilmiş ve hanın huzurundakilere Türkçe okunmuştu.[24] Altın Ordu hanları arasında İslâmiyet’i ilk kabul eden Berke Han (1256-1266) olmuştur.[25] Bu değişime ilaveten Altın Ordu hanları Berke Han’dan sonra büyük Kağan’a bağlı kalmak yerine müstakil hareket etmeyi tercih etmişler ve Menggü Timur’dan itibaren paralarında büyük hanın adını zikretmemişlerdir.[26]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ