1200-1800 YILLARI ARASINDA BATI’DAKİ ORTA ASYA İMAJI

1200-1800 YILLARI ARASINDA BATI’DAKİ ORTA ASYA İMAJI

Dr. Geoff WATSON

Massey Üniversitesi Tarih, Felsefe ve Siyaset Bilimleri Fakültesi / Yeni Zellanda

On üçüncü ve on dokuzuncu yüzyıllar arasında Batılıların zihnindeki Orta Asya imajı on üçüncü yüzyılda ortaya çıkan Moğol istilaları ile yakından alakalıdır. Elinizdeki bu makale Batı dünyasındaki Orta Asya algısının Moğol istilalarından ne derece etkilendiğini ve bu imajın on dokuzuncu yüzyıl başlarında ne ölçüye kadar değişmiş olduğunu sorgulayacaktır.

Orta Asya Efsanesinin Yaratılması: Moğol İstilaları

Bazıları Moğol istilâlarının dünya tarih yazıcılığının başlangıcını temsil ettiğini iddia ederler. Öyle ki dünyadaki belli başlı medeniyetler arasındaki ilk etkileşim süreci bu istilalar sırasında gerçekleşmiştir.[1] Moğol istilaları sırasında Avrasya’daki toprakların büyük bir kısmı kuşatılmıştır: Moğolistan, Türkistan, Hindistan, Çin, bazı İslam toprakları ve Avrupa. Moğolların yükselmesi 1182 ve 1208 yılları arasında sonu gelmez savaşlar sonrasında Tatarları birleştiren ve 1206 yılında Büyük Han unvanını alan Cengiz zamanında olmuştur.

1227 yılında, döneminin sonlarına doğru Cengiz Han başarılı bir askeri donanımla Küçlüğ Krallığı’na ve Harezmşah’lı Muhammed’e karşı gelmiş ve bu suretle hakimiyet alanını Jungariya, Semireçi ve merkezi Kazakistan’a kadar genişletmiştir.

Cengiz’den sonra gelenler ise Moğolların gücünü daha da arttıracak fetihlerde bulunmuşlar ve Türkistan’ı almışlardır. Çin’i de belirli aşamalar sonrasında topraklarına katmayı başarmışlardır. Çin’i fetih hareketleri, 1234’te kuvvetleriyle Jurchen Chin’i yenen Ögeday zamanında başlamış ve 1268-79 yılları arsında Kubilay’ın çabalarıyla son bulmuştur.

1258 yılında Hülagü zamanında Moğollar, Abbasi halifeliğini yağma etmişlerdir. Bunun ardından 1260 yılında Memlüklülar tarafından Aynı Calut’ta bozguna uğratılmalarına rağmen Pers topraklarında kök salmayı başarmışlardır. Hindistan da defalarca yapılan Moğol saldırılarına maruz kalmıştır.[2] Doğu Avrupa’ya yapılan taarruzlar Oktay önderliğinde 1235-1242 yılları arasında gerçekleştirilmiştir. Ortodoks kilisesinin en önemli merkezlerinden olan Kiev, 1240 yılında istila edilmiştir. Silisyalı Henri ve Teutoniz şövalyeleri 1240 yılının 9 Nisanı’nda Liegnitz’de bozguna uğratılmışlardır.1241 yılında büyük Oktay Han’ın ölümünden sonra Avrupa seferleri duraksamış ve bundan sonra Moğollar yeni topraklar elde etmek yerine, sahip oldukları toprakları korumakla yetinmek durumunda kalmışlardır.

Batılıların zihinlerindeki Moğol kavramının ne anlama geldiği ile ilgili olarak C. W. Connell, 1969 yılında yayınlamış olduğu kitabında, 1240 ve 1340 yılları arasındaki Moğol gerçeğine Batılıların tepkilerinin dört aşamadan oluştuğunu iddia etmiştir. Bunların ilki 1241 ve 1242 yıllarına tekabül etmektedir ki “korku” aşamasıdır. İkincisi, 1241 ve 1264 yılları arasında Batılıların Moğollara karşı oluşturmaya niyetlendikleri “Haçlı Seferi” aşamasıdır. Üçüncüsü, 1248 ve1311 yılları arasındaki Moğollar ile birleşip Müslümanlara karşı oluşturmayı umdukları “birlik” aşamasıdır. Dördüncüsü ise, 1280’lerde başlayıp da ta 1330’lara kadar süren yıllarda “Moğolları Hıristiyanlaştırma umudu” aşamasıdır.[3]

Connel’in bakış açısı Batılıların Moğol istilalarına verdiği cevabı özetlemesi açısından faydalıdır. Ancak yine de Batılıların zihinlerindeki Moğol kavramının Connel’in önerdiği kadar net bir şekilde sınıflandırılıp sınıflandırılamayacağı sorgulanmalıdır.

Moğol istilaları Avrupa’da Orta Asya’ya karşı merak uyanmasında kilit rol oynamıştır. Birçok sayıda papa temsilcisi Moğol saraylarına gönderilmiş; bu ziyaretler Friar Jullian’ın 1234-35 yıllarında Volga’ya ve 1237 yılında da Doğu Rusya’ya seyahatleriyle başlamıştır.[4] 1245 yılında Papa Innocent IV, IV. Büyük Han’a ziyarette bulunması için Pian di Carpine’li John’u, Doğu kiliseleri ile irtibat kurması için ise Longjumeaulu Andrew’i yollamıştır. Yine 1253-1255 yılları arsında resmi olmayan bir görev nedeniyle Rubruklu William, Moğol saraylarına gönderilmiştir.[5] Gönderilen bu delegelerin gözettikleri en önemli konular kiliseyi doğrudan ilgilendiren Hıristiyanlıkla ilgili olduğu gibi, Müslümanlara karşı Moğollardan askeri yardım almak gibi zamanın politik dengeleri ile de yakından alakalı olabiliyordu. Moğolların orduları ve yaşam tarzları ile ilgili edinilen bilgilerin çoğu Moğolları şeytan olarak nitelendirip, onları aşağılayan bir portre çizmesine rağmen doğruydu. Friar Julian tarafından hazırlanmış raporda Moğol askerleri ve onların askeri taktikleri detaylı bir şekilde tanımlanarak, Avrupalılar, olası bir Moğol istilası hususunda uyarılmaktadır.[6] Friar John’un “Moğolların Tarihi” adlı detaylı çalışması Vincent de Beauvais’in “Speculum Historiae” adlı çalışmasında daha da genişletilerek yeniden işlenmiş ve 1253 yılında yayımlanmıştır.[7]

Rubrucklu William’ın hazırladığı rapor ise Orta Asya’nın fiziki coğrafyasının Avrupa’ya tanıtılması alanında 19. yüzyıla kadar geçerliliğini korumuş çok büyük bir katkıdır.[8] Bundan başka William, Moğollar ile ilgili öne sürülen birtakım efsanelerin ne kadar boş olduğunu ispatlayan deliller de ortaya koyarak Moğolların Avrupalılar tarafından daha iyi tanınmasına büyük katkıda bulunmuştur. Ünlü İngiliz felsefecisi Roger Bacon’ın (1220-92) Opus Maius adlı çalışmasında William’dan alıntılar bulunmaktadır. William’ın çalışması İngiliz edebiyatında Orta Asya ile ilgili hazırlanmış en erken tarihli çalışmadır. Hakluyt ve Purchas’tan tam üç yüz yıl sonra yayımlanmıştır. Monte Coruinolu Johng Moğol sarayının dillere destan zenginliğinden bahseder.[9] Papalık tarafından gönderilen elçilerin asıl görevi her ne kadar diplomatik konularla alakalı istihbarat edinmek olsa da, bunlardan bazıları kendi zamanlarındaki bazı seyyahların kitaplarında da rastlanan türde fantastik hikayelere yer vermiştir.

Pian di Carpineli John ve Longjumeaulu Andrew’in kayıtlarında kötü şekilli insanlara ait bilgiler vardır.[10] Friar Odaric’in kayıtlarında ise köpek suratlı insanlara ve altından yapılmış saraylara dair kayıtlar bulunmaktadır.[11]

Papalık elçilerinin sunduğu ve genellikle doğru olan raporlar, Moğolları şeytani varlıklar olarak tanımlanmıştır. Bunların birçoğu bazı kronikçiler tarafından göz ardı edilmiştir.[12] Matthem Paris’in “Chronica Majora” adlı çalışmasında Moğollar birçok ülkede gerçekleştirdikleri içler acısı yıkımlardan dolayı kınanmış ve her biri kovulmuş şeytana, yeryüzünü tamamıyla istila etmiş çekirgelere benzetilmişlerdir.[13]

Connell, bazı kaynaklarda Moğolların, Deccal’ın, Yecüc ve Mecüc’ün ya da İsmaililerin vekilleri olarak nitelendirildiğini ve mitolojideki bu belirsizlik ve karmaşıklıkların onların kabul edilebilirliğini arttırdığını ve neredeyse evrensel bir doğruymuşçasına karşımıza çıkarıldığını iddia etmektedir.[14] Kutsal kitaplarda geçen ‘Tufan’ hikayeleri ile Moğol istilacılarının dehşet veren gaddarlıkları arasında bağlantı kurulacak olunursa Connel’in iddiasının doğru olduğu görülecektir.[15] Yine bununla alakalı olarak Aziz Methodius yazmasında Moğollar Deccal’in gelişinden önce dünyayı kuşatan insanlar olarak tanımlanmışlardır.[16] Diğer kaynakların bazılarında ise İsmaililer ile Moğollar arasında bağlantı kurulmuştur.[17] Böylece Moğollar, kayıtlarda Hıristiyanlık karşıtı düşmanlar olarak temsil edilegelmişlerdir.[18] Yine yaygın bir inanışa göre Moğollar, Tanrı’nın günahkar Hıristiyanları cezalandırmak için kullandığı bir araçtır. İşte bu nedenle de ‘Tanrı’nın çekici’ nitelendirmesi Moğollara uygun görülerek kullanılmıştır.[19]

Moğolların Deccal ile özleştirilmesi ‘Tatar’ ve ‘Tataristanlı’ sıfatlarıyla daha da güçlendirilmiştir. Weberci görüşe göre bu isimler Orta Asya’ya ait birçok fikre dayanak teşkil etmektedir. Daha sonra zikredildiği gibi,Tatarlar 13. yy.’da Cengiz tarafından yenilgiye uğratılmış göçebe bir topluluğun ismidir. Ancak Çin’de, Orta Asya’da ve Avrupa’da ‘Tatar’ kelimesi Moğolların ve Türkçe konuşan bütün insanların tanımlanmasında kullanılmaktadır. ‘Tatar’ kelimesinin bu yanlış kullanımı nedeniyledir ki Tatarlar hiç yaşamamış oldukları topraklarda sanki hep oraya aitlermişçesine ölümsüzleştirilmişlerdir. 13. yy.’da yaşamış bir İranlı tarihçi olan Reşiduddin, ‘Tatar’ isminin nasıl olup da Avrasya’ya bu kadar hızla yayıldığına şaşırması tuhaf değildir.[20] Moğolistan dışında yaşayıp da bölgeyi, özellikle de bölgenin kabile tarihini iyi bilen çok az sayıda insan vardır. Fakat Batı Avrupa’da Moğollara neredeyse başlangıcından beri “Tartares” ya da “Tatarlar” olarak işaret edilmektedir.

“Tartars” ismi Yunanca bir sözcük olan ve “Cehennem” kelimesinin karşılığı olan “Tartarus” kelimesinden gelmektedir.[21] Connell’in açıkladığı kadarıyla, günlük hayatta inanılan mitolojiye göre ‘Tatar’ cehennemden yollanmış bir vekildir, deccale alamettir, bir tür şeytandır, gizemli Doğu’da, Yecüc ve Mecüc’ün topraklarında taşkınlık çıkarmış İsmail’in oğludur. İşte bundan dolayıdır ki Tanrı, işlenmiş olan günahların bir cezası olarak onu Hıristiyanların üzerine musallat etmiştir.[22] Bununla birlikte Tatar ismi alçaklığın bir türevi olan düzenbazlık ve sahtekarlık ile aynı anlamda kullanılmaktadır. Bohemya ve Polonya’nın eyalet papazı olan Gianolu Friar Jordon, Moğolların kazanmış olduğu zaferleri çok cesur oldukları için değil, düzenledikleri hileler dolayısıyla elde ettiklerini iddia etmiştir.[23] Moğolların fiziksel özellikleri ‘sarı yüzlü, yan bakışlı gözlere sahip ve ince sarkık sakallı gibi ürkütücü bir imaj olarak tanımlanmıştır.[24] Moğolların ve genelde tüm Orta Asya insanlarına dair fiziksel görüntü ve karakterleriyle ilgili bu tanımlamalar hiç dinmeden uzun yıllar yankılanagelmiştir. Sonuç olarak ‘Tatar’ ifadesi Moğol seferlerinden türemiş ve 19. yüzyıla kadar Orta Asya’yı ifade etmek için kullanılmıştır. Coğrafi olarak ise ‘Tatar’ kelimesi sınırları pek belli olmamakla birlikte Avrasya’nın büyük bir kısmına tekabül etmektedir.[25] “Çin’in Genel Tarihi” adlı eserinde Jean Baptiste Du Hal de “Büyük Tataristan” kavramını Avrasya’yı ifade etmek için kullanmıştır. 1771 yılının Britanica ansiklopedisinde ise Tataristan için aşağıdaki coğrafi sınırlar çizilmiştir. Büyük Tataristan olarak adlandırılan devasa bölge Asya’nın kuzey kısmını oluşturan, kuzeyde ve batıda Sibirya ile sınırlandırılmış alandır. Moskova’nın ve Sibirya’nın güneyinde yaşayan Tatarlar, Astrahan, Lirkassia ve Dağıstanlıdırlar. Özbek Tatarları ve Moğollar, Hindistan ve İran’ın kuzeyinde ve son olarak da Tibet Tartarları Çin’in kuzeybatısında yaşamaktadırlar.[26]

Coğrafi bir anlama karşılık gelen ‘Tataristan’ kelimesi uzun bir süre yazarlar tarafından Orta Asya’nın romantik yönlerine vurgu yapmak için de kullanılmıştır. Bu sebepledir ki Fleming Zinjiang’a yapmış olduğu seyahati anlattığı kitabına romantik çağrışımlar nedeniyle “Tataristan’da Seyahat” ve “Tataristan’dan Haberler” isimlerini vermiştir.

Moğollar, Avrupa medeniyetinin tarih boyunca karşılaştığı en büyük tehlike olarak algılanmıştır.[27] Gumilev Moğol barbarlığını konu alan hikayelerin en çok Batı Avrupa’da yaygın olduğunu iddia eder ve ekler: Moğolların hareketleriyle ilgili en tarafsız kayıtlar Çinli tarihçiler tarafından tutulmuştur.[28]Ayrıca Gumilev’e göre, Moğollar her ne kadar Müslüman ve Rus tarihçiler tarafında eleştirilseler de, bu eleştiriler hiçbir zaman Batı Avrupa’daki Moğol nefreti derecesine çıkarılmamıştır.[29] Connell ise Matthew Paris’in çalışmasında da olduğu gibi, Moğolları gaddarlıkla suçlayan tarih çalışmalarının politik düşünce kaynaklı ve istilacılara karşı Batı birliği düşüncesiyle geliştirildiğini iddia eder.[30] Gumilev ise daha geniş bir bakış açısı getirerek Avrupalı tarihçilerin Moğolları bu kadar nefretle anmalarının sadece Moğolların Avrupa ordularını yenmeleri dolayısı ile ya da, Haçlı Seferleri’ndeki başarısızlıklar nedeniyle ya da Prester John mitinin sonuçsuz kalmasıyla veya Moğolların şeytani varlıklar olarak adlandırılmaları ile alakalı olmadığını, büyük oranda Batılıların zihnindeki Orta Asya kavramından kaynaklandığını iddia eder.[31]

Marko Polo’nun 1270 ile 1295 yılları arasında yaptığı seyahatlerin kayıtları, Batılıların zihinlerindeki Orta Asya imajını büyük ölçüde etkilemiştir. Marko Polo, papalık tarafından görevlendirilmiş bir elçi değildi, ama seyahatleri sırasında büyük ölçüde öyleymiş gibi davrandı.[32] Bazıları her ne kadar Marko Polo’nun seyahatnamesinde anlattığı her yere gittiği konusunda şüphe duysalar da Marko Polo’nun büyük ölçüde doğru söylediğine, samimi olduğuna inanılır.[33] Marko Polo’nun seyahatnamesinin ne kadar popüler olduğu düşünülecek olursa, seyahatnamesinde Orta Asya ile ilgili olumlu şeyler söylemiş olması tuhaf bir zıtlık gibi görünür. Polo, seyahatnamesinde Bedehşan’ın zenginliğine ve Belh ve Semerkant şehirlerine duyduğu hayranlığı dile getirir.[34]

Buna ek olarak Marko Polo, Cengiz’in fethetmiş olduğu topraklardaki insanlara zulmetmeyen ve iyi idareciliği sayesinde halkının sadakatini kazanmış bir idareci olduğundan söz eder.[35] Ayrıca Kubilay’a ‘dünyanın gelmiş geçmiş en iyi efendisi’ unvanını uygun görür.[36]

Polo Moğol kadınlarının ev hayatına çok düşkün olduklarını ve çocuklarıyla çok ilgilendiklerini vurgular.[37] Marko Polo’nun çalışması Orta Asya’nın coğrafi yapısının anlaşılmasına da ışık tutmuş ve verdiği bilgiler 18. yüzyıla kadar geçerliliğini korumuştur.

Orta Asya’nın coğrafi yapısı ile ilgili bilgilerin eksikliği o bölgenin uzun bir süre bilinmeyen bir diyar olarak kalmasına ve bu da bölge üzerine yazan tarihçilerin büyük bir oranla kendi hayal dünyalarındaki yansımalara dayanarak yazmalarına neden olmuştur. 18. yüzyılın ortalarına kadar Avrupa’da var olan Orta Asya ile ilgili raporlar büyük bir ölçüde papalık elçilerinin ya da Marko Polo’nun hazırladığı raporlardı. 1573’te Anania’nın “L’universale fabrica del Mondo”sunda Tataristanla ilgili bilgiler büyük oranda Ptolemy’nin ve Marko Polo’nun çalışmalarından ve birkaç yıl Rusya’da yaşamış olan Richard Gray’in gözlemlerinden faydalanılarak hazırlanmıştı.[38] Anania’nın Orta Asya’ya dair bilgilerinin çağcılı herhangi bir İtalyandan daha iyi bir durumda olabilmesi doğaldı. Ancak yine de Orta Asya’ya dair bilinenlerin deneysel gerçeklerden uzak olması 15. ve 16.yüzyıllardaki coğrafya bilgilerinin doğası hakkında bize ipucu vermektedir. Derek Gregory’nin iddiasına göre 16. ve 17. yüzyılda “Coğrafya da diğer bütün bilgiler gibi büyük oranda büyü ve mitoloji ile besleniyordu. Kozmoloji ile astroloji iç içe girmişti, deneysel bilim gerçeği insanların algılamasından çok uzaklardaydı.”[39]

Ne zaman ki 18. yüzyılda Cizvit papazları imparator X. Kang himayesinde çalışmalar yaptılar, işte o zaman Orta Asya’nın coğrafi yapısına dair bilgilerde önemli bir gelişme kaydedildi. Bu gelişmeler 18. yüzyılın ortalarında gerçek coğrafya bilgisinin doğuşu olarak kabul edildiler.[40] Fransa Kral’ının coğrafyacı danışmanı misyonerlerin kişisel haritalarından da faydalanarak bir Orta Asya haritası yaptı.[41] Birçok eksikliğine rağmen bu harita Du Hal’in iddia ettiği gibi Tataristan’ın coğrafyasının daha iyi bilinmesinde önemli bir aşama oldu.[42]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ