TANZİMAT REFORMLARI VE ÇELİŞKİLERİ

TANZİMAT REFORMLARI VE ÇELİŞKİLERİ

Doç. Dr. Şükrü KARATEPE

Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi / Türkiye

Geleneksel Osmanlı siyasi-idari düzeni, XVI. yüzyılın sonlarından itibaren kademeli olarak bozulma sürecine girdi. Savaşlarda alınan yenilgiler nedeniyle, bozulma ilk olarak ordunun düzeninde hissedildi. Bu nedenle düzeltme girişimleri ordudan başlatıldı. Fakat çözülme ordu ile sınırlı olmayıp, toplum tüm kurum ve kuruluşlarıyla sarsıldığından, sadece askeri alanda yapılan yeniliklerle çöküş durdurulamadı.

Osmanlı düzeninin bozulma sürecinde Avrupa, tarihinin en köklü dönüşümlerinden birini geçiriyordu. Rönesans ve reform hareketlerinin zihniyette meydana getirdiği değişiklikler, ekonomik ve sosyal etkilerini göstermeye, geleneksel kurum ve anlayışlar yerini modern toplumun temellerini oluşturan kurum ve anlayışlara bırakmaya başlamıştı.

Avrupa’daki gelişmeleri önceleri uzaktan izleyen Osmanlılar, savaş meydanlarında üst üste aldıkları yenilgilerden sonra, istemeyerek de olsa ilgi duydular. İlk olarak III. Selim tarafından askeri alanda başlatılan Batı’ya yöneliş, II. Mahmut zamanında idari ve mali konuları da içine alan daha kapsamlı bir programa bağlandı. Tanzimat hareketiyle birlikte kapılar sonuna kadar Batı etkisine açıldı. Dönemin bürokrat ve aydın kadroları devletin çöküşünün durdurulmasına ve sorunların çözümlenmesine çare olarak Batı kurumlarının alınmasına karar verdiler. Yenilik hareketi, yayınlanan bir fermanla başladı ve bu fermanın uygulamasına yönelik olarak daha sonra yürürlüğe konulan başka fermanlar ve nizamnamelerle sürdürüldü.

Geleneksel kurum ve ilişkilerin yenilenmesi talebi toplumun geniş katmanlarından gelmiyordu. Reformları tasarlayan ve gerçekleşmesini isteyenler, başkentteki merkezi devlet otoritesini denetimine geçirmiş olan bir grup seçkin bürokrat ve aydından ibaretti. 19. yüzyılın başında yönetici seçkinlerin hareketi olarak başlayan modernleşme, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde de yine seçkinlerin işi olma niteliğini korudu. Yönetici seçkinler önceleri ferman ve nizamnameleri, daha sonra da anayasaları, toplumu yukarıdan aşağıya doğru zorla değiştirmenin aracı olarak kullandılar. İlk yazılı anayasa 1876’da yürürlüğe konuldu. 1876 Anayasası III. Selim’le başlayan uzun bir arayış döneminin ürünüydü. Anayasalı dönemde çatışan ve iktidar mücadelesi veren siyasi eğilimler, arayış döneminde beslenerek gelişme imkanı buldular.

1. Geleneksel Düzenin Bozulması

Tüm büyük imparatorluklar gibi, Osmanlı Devleti’nin çöküş nedenleri de yeterince açıklanabilmiş değildir. Gerçi yapılan araştırmalarda önemli bilgiler ortaya çıkarılmıştır. Fakat bu bilgilerle, birbirine bağlı yüzlerce etken yumağından oluşan uzun çöküş sürecini açıklamak mümkün olmamaktadır. Çöküşün, toplumun tüm kurum ve kuruşlarını ayakta tutan inanç, düşünce, bilim, felsefe, askerlik, maliye, hukuk, idare, ekonomi ve siyaset alanlarındaki değişim ve dönüşümlerle ilgisi vardır. Sadece konumuzu ilgilendiren siyasi ve idari çöküş nedenlerinin açıklanması bile, ayrı bir çalışmanın konusu olacak kadar çetin ve kapsamlı bir konudur. Burada ayrıntılı olarak çöküş nedenleri üzerinde durulmayıp, sadece siyasi ve idari yapıda meydana gelen bozulmaya, daha sonraki düzenlemelere konu olmaları bakımından kısaca değinilecektir.

Devletin içinde bulunduğu kötü şartlar ile yüzlerce iç ve dış sorun, toplumsal düzenin bir parçası olan siyasi ve idari düzeni de olumsuz yönde etkiledi. Geleneksel Osmanlı yönetim sisteminde siyasal yetkiler, başında padişahın bulunduğu merkezi otoritenin elinde toplanmıştı. Padişahın şahsına bağlı olarak örgütlenen merkezi iktidar, mevcut tüm sınıflar ve zümreler arasında doğabilecek çatışmaları önleyerek düzenin devamlılığını sağlıyordu.

Fatih’e kadarki dönemde, merkezi iktidarın gücüne ortak olmak isteyen güçler çıktı ve bunun sonucu olarak devlet parçalanma tehlikesiyle karşılaştı. Fatih, iktidara ortak olma ihtimali bulunan beyleri ve tüm aristokratik unsurları devre dışı bırakacak düzenlemeler yaptı. Bundan sonra yönetim görevleri, sarayda eğitilen ve doğrudan padişaha bağlı olan kapıkullarına verildi. Komutanlar, saray memurları, mülki amirler, kapıkulları arasından ve önceden belirlenmiş ilkelere göre tayin edildi.

Devletin en güçlü olduğu ve dünya egemenliğini eline geçirme noktasına ulaştığı Kanuni döneminde, Fatih’in başlattığı klasik Osmanlı yönetim ilkelerinden ödün verilmeye başlandı. Yüksek dereceli memur ve mülki amirlerin tayin ve terfilerinde yerleşik gelenekler ihmal edildi. Kanuni has odabaşını sadrazamlığa, çeşnigirbaşını da beylerbeyliğine getirerek bozulmayı bizzat başlatmış oldu.[1]

Kanuni’nin uygulamaları sonraki dönemlere kötü örnek oldu. Devletin kaderi, tecrübe ve yeteneğine bakılmaksızın, saray entrikalarıyla makamları ele geçiren liyakatsiz insanlara kaldı. Bürokrasideki bozulma yetişme şartları değişen padişahları da içine aldı. Şehzadeler artık sancağa çıkarılmayıp, saraydaki valideler, hanım sultanlar, harem ağaları ve gözdeler elinde, zayıf iradeli ve devleti yönetme tecrübesinden yoksun olarak büyütülüyordu.

Dirayetsiz padişahların şahsına bağlı olarak zayıflayan merkezi idare, taşradaki kontrolünü yitirdi. Padişahın şahsına bağlı olarak askeri esaslara göre örgütlenen taşra yönetimi de merkezin bozulmasıyla çalışamaz hale geldi.

Bozulma döneminde, yönetimdeki doğruluk ve liyakatin yerini entrika ve dalkavukluk aldı. Devlet memurlarının ahlâken yetersizliği, rüşvet ve yolsuzluğu yaygınlaştırdı, devlet gelirlerinin hakkıyla toplanmasını engelledi.[2] Katip Çelebi’nin belirttiğine göre, “devlet makamları, özellikle de vergi toplama işleri yüksek fiyatlarla satılıyordu. Yüksek fiyatlar ödeyerek bu görevleri ele geçirenler, hem ödedikleri paraları çıkarmak, hem de kâr sağlayabilmek için halktan gücünün üstünde vergi istiyorlar, istenen vergileri ödeyemeyen yoksul halka zulüm ve işkence yapıyorlardı. Zaten celâli baskısı altında ezilmiş olan halk, bir de devlet memurlarından zulüm görmeye başlayınca köyleri terk ederek şehirlere göç etmeye başlamıştı.[3] Halkın şehirlere göçmesiyle, tarımda üretim düştüğü için devletin vergi gelirleri azaldı.

Devlet görevlilerinin halka baskı ve zulümleri daha XVI. yüzyılın sonlarında dayanılmaz hale gelmişti. Taşradan gelen şikâyetler üzerine 1591’de bir adalet fermanı yayınlayan Sultan III. Murat, “söz dinlemez ehli örfün devriye bölükleri halinde köylülerin üzerine gitmeleri halinde, halkın kendisini koruyabilmek için karşı koyma hakkının olduğunu” belirtiyordu. Yasa dışı yollara sapan devlet memurlarının halka zulüm yapmalarını yasaklayan bir başka ferman da 1596’da Sultan III. Mehmed tarafından yayınlandı.[4]

Geleneksel siyasi ve idari düzenin bozulmasıyla merkezi iktidarın otoritesi zayıflamış, zayıflayan otoritenin yerini taşrada kanun dışı yollara sapan devlet görevlileri ve onlarla işbirliği yapan ayan, eşkıya ve benzeri güçler doldurulmuştu. Tımar sistemi bozulduğu için sipahi desteği azalmış, savaş giderleri artmış ve mali imkânsızlıklar yüzünden yeterince hazırlanamayan ordu, savaş teknikleri bakımından kendisinden üstün olan Batılı ordulara yenilmeye başlamıştı.

Batı karşısında gerileyen, taşra birimleri üzerindeki denetimini yitiren, tüm kurum ve kuruşlarıyla hızla çöküşe doğru giden devletin, içinde bulunduğu kötü durumdan telaşa düşen yöneticiler çözüm arayışlarını hızlandırdılar. Yeniden eski gücün kazanılması için, yerli kurum ve geleneklerin diriltilmesi yönündeki girişimler, bunları uygulayacak kadroların yetersizliği yüzünden başarılı olamadı. Ayrıca kendisini yenileyecek iç dinamikleri tamamen körelen kurumlar, bozulan yapıyı onarmada yetersiz kalıyordu. Bu durumda, daha kolay ve uygulamaya konulabilecek hazır çözümler öneren Batılılaşma gündeme geldi.

2. Batı’ya İlk Yönelişler

Avrupa’da yeni bir siyasi düzen ve toplum anlayışının kapılarını açan 1789 Fransız İhtilali, Osmanlı Devleti’nde de “yenilikçi padişahlar dönemi”nin başlangıcıdır. 1789’da tahta çıkan III. Selim, 1808’e kadar süren iktidarında, askeri, idari, mâli ve iktisadi alanlarda ilk köklü değişiklikleri başlattı. III. Selim’den önce II. Osman ve III. Ahmet dönemlerinde bazı yeniliklerin yapılması düşünülmüş, fakat asker ve ulema sınıfının tepki göstermesi üzerine başarılı olunamamıştı. III. Selim, önceki teşebbüslerin başarısızlığını, yapılacak işlerle ilgili olarak yeterli inceleme ve araştırmaların yapılmamış olmasına bağlıyordu. Bu nedenle padişah, gerçekleştirmeyi düşündüğü yeniliklerle ilgili olarak bir yandan ülkede inceleme ve araştırmalar yaptırırken, bir yandan da dönemin ünlü bilginlerinden Ebubekir Ratıp Efendi’yi Batı’daki gelişmeleri yerinde görüp incelemesi için Viyana’ya elçi olarak gönderdi. Sekiz ay Viyana’da kalan Ratıp Efendi, Avusturya’nın siyasi ve idari yapısını inceleyerek, bunlarla ilgili görüş ve gözlemlerini padişaha bir rapor halinde sundu.[5]

Padişah doğacak tepkileri önlemek ve toplumun desteğini sağlayabilmek için yapılacak yenilikleri, kendi, kişisel projesi olmaktan çıkarmak ve genel bir talep ve ihtiyacın gereği olarak devlete mal etmek istiyordu. Bu amaçla, ulemadan ve devletin önde gelenlerinden, yapılacak düzenlemelerle ilgili görüş ve düşüncelerini bir raporla bildirmelerini istedi. İkisi Hıristiyan, yirmi iki devlet adamı, reformlarla ilgili görüşlerini birer raporla padişaha bildirdiler.

Raporlardaki görüşler arasında birlik yoktu. Padişah bu konudaki emirnamesinde, “henüz tahta çıktığım için devlet işleri hakkında yeterince bilgi sahibi değilim. Devletin gerçek durumunun ne olduğunu ve bozuklukların düzeltilmesi için nelerin yapılması gerektiğini bana bildirin. Ben doğru söze darılmam. Devlet için hayırlı olan ne ise hakkıyla bilmek istiyorum”[6] diyordu. Buna rağmen her memur raporunda, bürokrasinin genel karakterine uygun olarak, kendi kurumunu güçlendirecek, gelirlerini artıracak, geleneksel imtiyazlarını koruyacak tekliflerde bulundu.

Padişah raporları değerlendirmek üzere hükümetin çeşitli kanatlarından, ordunun üst düzey ve emekli görevlilerinden oluşan bir danışma konseyi kurdu. Meclis-i Meşveret adı verilen bu kurula reformlarla ilgili görülen her alanda araştırma yapma yetkisi tanındı. Tarihin bu kritik döneminde, imparatorluğu canlandıracak genel ve özel reform programlarının uygulanması için, yapılacak araştırmaların sonuçlarından yararlanılması emredildi.[7]

Devlet adamlarının görüşleri arasında birlik olmamakla beraber, raporlarda, yeniliklerin öncelikle askeri alanda yapılmasına ağırlık veriliyordu. Padişah bu tavsiyelere uyarak, askeri alanda yeniliklere başladı. İlk olarak Batılı anlamda düzenli bir ordu kurulmasına karar verdi. Önceleri III. Selim’in uygulamaya koyduğu reform programının tümüne birden “yeni düzen” anlamında “Nizam-ı Cedit” adı verilirken, zamanla bu deyim daha çok yeni kurulan düzenli orduyu ifade etmek için kullanıldı.[8]

Devlet adamları Batılaşmayı, bilerek ve anlayarak tercih etmemişlerdi. Padişahın isteği ve toplumun pratik ihtiyaçlarının karşılanması gibi zorunlu nedenlerle kabul etmişlerdi. Dönemin aydınlar sınıfını oluşturan ulemanın yenileşme gibi bir endişesi olmadığından, felsefe, tarih, edebiyat, bilim ve sanat dallarında yeniliklere öncülük edecek hazırlıklar yapılmamıştı. Böyle olunca, Batı’nın bilim, felsefe ve dünya görüşünden çok, pratik ihtiyaçları karşılayan askeri, idari ve teknik yönlerine ilgi gösterildi.[9]

Yeni oluşumlara katkıda bulunmayan ulema sınıfı, pratik ihtiyaçların karşılanması için alınanlara bile iyi gözle bakmıyordu. Buna rağmen yapılan askeri ve idari reformlarla Batı’ya açılan kapıdan düşünce ve kültür değerleri de girdi. Batı’yla temasa geçen yönetici ve aydın kesimlerin değerleri, zevkleri, estetik anlayışları, dünya görüşleri ve yaşama biçimleri değişiyordu. Bu durum, mevcut statülerini kaybetmekten korkan asker ve ulema sınıfını rahatsız ediyordu. Hele yeniçeriler, ocaklarının itibarını koruyabilmek için düzenli ordunun kurulmasına karşı tepkilerini açıkça gösteriyorlardı.

Ayaklanmak için fırsat kollayan yeniçeri yamakları, 1807 Mayısı’nda Avrupa tarzı elbise giyme emrine karşı direnişe geçtiler. Asilerin lideri Kabakçı Mustafa, başta şeyhülislam ve sadaret kaymakamı olmak üzere yüksek çevrelerin desteğini sağlamayı başardı. At Meydanı’nda karargah kuran âsiler, reform yanlısı devlet adamlarını öldürmeye başladılar. Padişahın “Nizam-ı Cedit”i kaldırdığını belirten bir hatt-ı hümayun yayınlanması bile tahtını korumasını sağlayamadı.[10] Şeyhülislamın “İslam dininin ve Osmanlı Devleti’nin korunması” adına verdiği bir fetvayla III. Selim tahttan indirilerek yerine IV. Mustafa çıkarıldı.

Osmanlı Devleti, yüzlerce yıldan beri kendisine Batı dünyası karşısında üstünlük sağlayan toplumsal örgütlenmeye sahipti. Bu tecrübe ve geleneklerin kolayca terkedilmesi ve o güne kadar düşman bilinen Batı’nın siyasi kurum ve teorilerinin kolay kabul görmesi beklenemezdi. Üstelik alınan kurum ve yeniliklere karşı, Batı’da da tereddütlü bir dönem geçiriliyordu.

III. Selim’in tahttan indirildiği 1807 yılında Fransa imparatoru ile Rus çarı ihtilal düşüncelerinin yayılmasına karşı koyabilmek için anlaşmışlardı. Doğduğu topraklarda karşı çıkılan Fransız Devrimi’nin Türkiye’de etkisinin devam etmesini beklemek fazla iyimserlik olurdu. Fakat bazı tereddütlere rağmen, ihtilal öncesinin değerlerine karşı Avrupa’da güven sarsılmıştı. Nitekim ekilen tohumlar yeşererek ihtilal düşüncesini Fransa’da yeniden iktidara getirdi. Türkiye’deki etkileri de bir süre sonra filizlenerek acı ve tatlı meyvelerini vermeye başladı.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ