İNSANIMIZIN KAYNAĞI: TÜRKİYE’DE EĞİTİM VE TÜRK KÜLTÜRÜ

İNSANIMIZIN KAYNAĞI: TÜRKİYE’DE EĞİTİM VE TÜRK KÜLTÜRÜ

Türkiye’de Eğitim ve Türk Kültürü

üratli bir nüfus artışının doğurduğu problemler bugün sadece Türkiye’yi değil, dünyanın çok gelişmiş ülkelerini bile nükleer harp tehlikesinden daha fazla korkutmaktadır. Nüfus artışındaki anormal hızla birlikte ortaya çıkan iktisadî ve siyasî problemler hemen her gün gazete sütunlarında, dergi makalelerinde ve kitaplarda ele alınıyor. Fakat bu hâdisenin Türkiye bakımından çok önemli bir tarafı var ki, çözüm tarzlarının olduğu gibi problemlerini de Batı’dan kopya eden birçok münevverlerimizin gözünden kaçıyor. Türkiye için âdeta bir ölüm-kalım meselesi olduğu halde dikkat edilmeyen veya üzerinde gerektiği gibi durulmayan bu hâdise nedir?

Üç-dört yıl kadar var ki, askerlik hizmetimi yaptığım sırada, o zaman korgeneral rütbesinde bulunan bir zat benden şu sualin cevabını istemişti: “Benim babam Osmanlı ordusunda binbaşı idi, cumhuriyet devrinde de askerî lisede bana hocalık yaptı. İyi Fransızca bilirdi, çok güzel resim yapardı, çok iyi bir öğretmendi. Arkadaşları da hep kendisi gibi meziyetli insanlardı. Ben korgeneral rütbesindeyim. Sanattan anlamam, yabancı dil bilmiyorum, Türkçeyi kusursuz bildiğimden de şüpheliyim. Bu nasıl oluyor?”

Bu soruyu soran ve kendinden şikâyet eder görünen general hakikatte kendi dengi olan pek çok asker ve sivilden daha bilgili idi ve Türkçesi de hayli düzgündü, fakat binbaşı rütbesindeki babası veya babasının arkadaşları ayarında olmadığı muhakkaktı. General eğer bu farkın siviller arasında daha belirgin olduğunu, eski sultanî (lise) mezunu ile bugünkü üniversite mezunu arasında yenilerin aleyhine büyük bir fark bulunduğunu bilseydi suali başka türlü sorardı. Belki de sırf nezaketi yüzünden kendi şahsını örnek gösterdi ve karşısındaki yedek asteğmeni, yani bir sivili mahcup durumda bırakmak istemedi. Ne olursa olsun, general yine de kendisinin eski nesle mensup olmasına şükretmeliydi.

Türkiye gibi hazırlıksız bir memlekette süratli nüfus artışının getirdiği en büyük felâket cahilliğin de aynı süratle yayılması ve nihayet bizzat eğitim müesseselerini bile içine alacak derecede genişlemesidir.[1] Kalkınan bir memleket birbiriyle sıkı sıkıya bağlı yüzlerce problem karşısındadır, bunların çözümü ise yetişmiş insan unsuruna bağlıdır. Halbuki böyle bir memlekette çoğalan nüfusu ihtiyaçlara göre çeşitli sahalara dağıtacak, onları yetiştirecek eğitim müesseseleri ya yoktur, yahut açılan her yeni müessese büyük bir ihtimalle mevcut cehâleti memleketin geri kalan kısmına da yayacak şekilde çalışır. Yaygın cehalet Amerikan kapitalistlerinin veya Rus komünistlerinin gizli faaliyetlerinin bir eseri değildir; nüfus artışından ileri gelen şehirleşmenin ve demokratlaşmanın Türkiye gibi büyük sarsıntı geçirmiş bir memlekette doğurduğu tabiî bir neticedir. Şimdi bu hâdisenin nasıl bir oluş seyri takip ettiğini görelim.

Yıllarca önce Profesör Mümtaz Turhan eğitim meselesine ait yazılarında hükümetlerin ilköğretime (bilhassa köylerde) büyük bir bütçe ayırdıklarını, halbuki ilköğretim veya okuma yazma seferberliğinin kalkınmaya hiçbir önemli yardım yapamayacağını anlatmıştı. Ona göre, bir memlekette herkesin okur yazar olması, herkesin ilk mektep tahsilinden geçmesi kalkınmanın bir sebebi değil, fakat neticesi idi. Bu fikre bilhassa bütün bilgisi okur yazarlıktan ibaret olan veya “ilkokul her şeyin temelidir” gibi konu dışı laflar eden birçok kişi bu karara karşı çıktı. Hakikatte Profesör Turhan’ın bu fikirleri hiçbir mugalata ve safsatanın yıkamayacağı kadar kuvvetliydi. Fakat artan nüfusu eğitim bakımından kanalize edemeyen ve bu artışa paralel bir sınaî kalkınma vücuda getiremeyen hükûmet politikaları sonunda eğitim dâvası büsbütün içinden çıkılmaz bir hale geldi. Türkiye’nin bundan otuz, hattâ elli yıl önce bir ilk tahsil seferberliği yürütecek, hele bunun yanında yüksek seviyede ihtisas adamı yetiştirecek bir kadro teşkilâtı olmadığı halde, şimdi kırk milyona yaklaşan ve gitgide şehirlere dolmaya başlayan nüfusu aynı politika ile eğitmesine hiç imkân kalmamış gibidir.

Türkiye’de sanayileşme başlar başlamaz önce köylüyü şehre çekecek cazip bir hal veya bir mecburiyet yoktu. Nüfusun artış sürati ve halkın hayat anlayışı da köylüyü büyük ölçüde köylerde tutmaya yetiyordu. Bu devirde Türk köylüsü tarla işlerinde kendisine yardımcı olması için, çocuklarını da çalıştırır, hükûmet ise çocukları yakalayıp mektebe koymak için onların peşinden koşardı. İlkokulu bitiren, okuma yazma öğrenen köylü çocukları zaten askerlik çağına gelinceye kadar bu öğrendiklerini tamamen unutuyorlar, orduda yeniden okuma yazma kursuna alınıyorlardı. O devirde ilkokul tahsilinin köylü için hemen hiçbir fonksiyonel önemi yoktu. Bazı köylü çocukları ise daha yukarı seviyede tahsil verileceği bahanesiyle Köy Enstitüsü denilen ilköğretmen okullarına alınıyor, buradan mezun olduktan sonra yine köye gönderiliyorlardı. Orta Öğretmen okulunda (Gazi Enstitüsü) tahsil görmek üzere imtihanla alınan bir avuç delikanlı hariç, enstitü mezunu bütün köy çocukları hayat boyu köyde kalmaya mahkûm bırakılıyorlardı. Bu vaziyet ancak çok partili devirde büyük ölçüde değişmiştir.

Batı memleketlerinde nüfus artışı ve sanayileşme genellikle paralel, daha doğrusu birbirine sıkı sıkıya bağlı iki hareket olarak geliştiği halde bizde bunlar kısmen bağımsız olarak meydana gelmektedir. Belki de bilhassa bu dengesizlik yüzündendir ki, aynı hâdiselerin Batı’da yarattığı problemler bizim memleketimizde daha ciddî ve vahim bir şekil alıyor. Her şeyden önce, sanayileşme Batı’da köyden şehre doğru süratli bir göçe yol açtı, halbuki bu göç bizde mevcut toprağın artan nüfusu besleyemeyişinden ileri gelmektedir. Batıdaki teknolojik gelişmeler ekilen toprakları son derece verimli kılacak (tohum ıslâhı, sulama, gübreleme ile) yenilikleri getirmiş, böylece ziraatta az bir iş gücü daha çok nüfusu besler hâle gelmiştir. En gelişmiş batı ülkelerinde ziraattaki iş gücü topyekûn iş gücünün yüzde beş ilâ yedisine kadar düşmüş bulunuyor. Halbuki Türkiye’de böyle bir teknolojik değişme -bazı ithal hâdiseleri hariç- olmamıştır. Şehirlere göçün başlıca sebebi artan nüfusun ilkel bir ziraatla geçinemeyişidir. Esasen teknik değişmenin hızlanması halinde yine şehre göç olacaktı, ama bu defa ziraat için artık gerekli olmayan iş gücünün sanayi işçisi haline gelmesi yönünde. Ziraatın teknolojik seviyesi, nüfus artışı ve sanayileşme hızı o kadar dengesizdir ki, köyden akın halinde şehirlere gelenler orada da kalamayıp yabancı ülkelere gitmektedirler. İşte bu noktada çözümü âdeta imkânsız bir problemle karşılaşıyoruz: Bir taraftan şehirlerdeki fazla nüfusun yarattığı problemlerle, bir taraftan da memleketin iktisadî kalkınması için uzun vadeli yatırımlarla uğraşmaya Türkiye’nin gücü müsait midir? Kendi kendini besleyecek bir sanayileşme yoluna girmemiş memleketlerde bu mesele âdeta bir fasit daire haline gelmektedir: Fakir olduğumuz için kalkınamıyoruz, kalkınamadığımız için fakir kalıyoruz.

Biz bu fasit dairenin bir noktası üzerinde bilhassa durmak istiyoruz: Eğitim problemi. Şimdi Türk hükümetleri hem şehirlerdeki artan nüfusun hem de köylerden gelerek buna eklenen nüfusun çocuklarını okutmak mecburiyetindedir. Birincisi, kalkınan bir memleket her safhada git gide daha fazla insan yetiştirmek zorundadır. İkincisi, köylü çocuğu artık babasına tarlada yardım eden çocuk değildir. Kanunun koyduğu yaş haddi dolayısıyla çocuklar sanayide de çalışamaz. Üstelik ilk mektep tahsilinin mecburî oluşu, işe alınan herkesten bu diplomanın istenmesi, şehirlerde çocuğu hükûmet kontrolünden uzak tutarak mektebe göndermenin zorluğu gibi faktörler ilk tahsilin yaygınlaşmasını büsbütün arttırmaktadır. Hükûmet bu ağır yükü üzerine almak mecburiyetindedir, çünkü ilk mektep tahsili mecburî olmasa bile, hükûmeti bu yola zorlayan yeni bir kuvvet doğmuş bulunuyor: Türkiye’nin gitgide demokratlaşması, yani halk kitlelerinin hükûmet politikasında gitgide daha fazla söz sahibi olması. Halk hem çocuklarına mümkünse en yüksek tahsili yaptırmak hem de hükûmetten bu yolda her türlü imkân ve tavizi koparmak istiyor.

Şehirleşmeye ile demokratlaşma arasında da sıkı bir karşılıklı tesir bağlantısı vardır. Şehirleşme ilerledikçe halkın hükûmetten beklediği hizmetler, böylece idare üzerindeki dolaylı veya dolaysız baskısı da artıyor. Diğer taraftan, demokratik ideallerin yayılması devlet idaresine uzak kalmış kitleleri şu veya bu şekilde birleşmeye ve teşkilâtlı veya toplu halde davranmaya itmektedir. Bu karşılıklı tesir hareketinin doğurduğu netice ise hepimizin gözleri önünde: Seksen kişilik orta okul veya lise dershaneleri, bu okullarda ders vermek üzere ücretle tutulan kasaba eczacısı, kaymakamı veya ilkokul öğretmenleri, üniversite kapısı önünde çadır kurup yatan lise mezunları ve hatâsız Türkçe yazmayı dahi öğrenmeden diploma alan üniversite mezunları.

Vaktiyle Profesör Turhan da bu meseleleri anlatırken, hattâ önceden haber verirken onun söylediklerini anlamayanlar gibi, bizim yazdıklarımıza da itiraz edenler bulunacaktır: Çocuklarımızı okutmak bizim hakkımız değil mi? Herkesin tahsil görmesinde ne kötülük var? Herkesin okur yazar olması iyi bir şey değil midir?

Bunların hepsi doğru, iyi şeyler. Nitekim milliyetçiliğin bir gayesi de milletin fertlerine sağlam bir eğitim yoluyla millî kıymetler şuuru vermek değil midir? Milliyetçilik imkân eşitliği istemez mi? Millet çağında insanlar edebiyatı, dili, tarih şuurunu ilh. artık sözlü ve şahsî kaynaklardan değil, fakat gitgide formel tahsil yoluyla ve kitle haberleşme vasıtalarıyla öğrenmiyorlar mı? Doğru, ama millet çağındaki toplulukların başka bazı hususiyetleri daha var ki, okuma yazma nispetinin yüzde yüz oluşu bunlar arasında arka plânda kalan, hattâ tek başına alınınca hiç manası olmayan bir şeydir. İsterseniz Eflâtun’un Phaidros adlı diyaloğundaki şu parçayı hep birlikte okuyarak meseleyi bir de başka açıdan ele alalım.

Hikâye ederler ki, Mısır’da Naukratis yakınında, bir memleketin eski tanrılarından biri yaşardı… adı Theuth idi. Sayıyı, hesabı, geometriyi ve astronomiyi, tavla oyununu ve zarları nihayet -haberin olsun- yazıyı ilk bulan bu tanrıdır. Aynı çağlarda bütün Mısır’a Thamus hakimdi. Theuth bir gün Thamus’un yanına gitti, bulduğu sanatları ona gösterdi ve bunları bütün Mısırlılara tanıtmak gerektiğini söyledi. Sıra yazıya gelince Theuth: “Ey kral, dedi, işte bir bilgi ki bunun sayesinde Mısırlılar daha bilgili ve geçmişi hatırlamaya daha yetkili olacaklar. Bilginin de, hafızanın da ilâcını keşfettim.” Kral cevap verdi: “Ey marifetli Theuth, bu dünyada kiminin elinden sanatlar gelir, kiminin elinden bu sanatın onu kullanacaklara fayda mı, zarar mı getireceğini kestirmek. Harflerin babası olan sen, kendilerine duyduğun sevi dolayısıyla, verecekleri neticenin tam aksi bir neticeyi onlardan bekliyorsun. Harfleri öğrenenler artık hafızalarını çalıştırmayacakları için unutkan olacaklar. İşte yazma öğrenmenin sonu. Yazıya güvendikleri için etrafındaki şeyleri, içeriden ve kendi kendilerine hatırlayacakları yerde dışardan, kargacık-burgacık izler sayesinde hatırlamaya çalışacaklar. O halde sen hafıza için değil, hatırlama için bir ilâç bulmuşsun. Öğrenme işine gelince, sen öğrencilerine ancak gerçeğe benzer şeyleri öğretirsin, gerçeğin kendisini değil. Bu öğrenciler, senin harflerin sayesinde, öğretmensiz olarak, gırtlaklarına kadar bilgiye gömüldüler mi, çoğu zaman hiçbir şeyi doğru-dürüst düşünemedikleri halde kendilerini bilgin sanacaklar. Sonra gerçekten bilgili adam değil de bilgin bozuntusu oldukları için, çekilmez bir hale geleceklerdir.”

Eskiden diktatörlerin halkı kolay kolay ezmek için cahil bıraktıkları, dikta altındaki ülkelerde okuma yazma nispetinin çok düşük olduğu söylenirdi. Dikkat edilirse burada okuma yazma daima cehaletin zıddı olarak anlaşılmaktadır, yani cahil deyince okuryazar olmayanlar akla gelmektedir. Bizim inkılâp hükümetlerinin -şimdikiler dahil- ilk tahsil seferberliğinden asıl maksatları da halkı aydınlığa çıkarmaktı. Halbuki bugün totaliter hükümetler halkı bilhassa okuma yazma öğrenmeye teşvik ediyor, çeşitli vasıtalarla okur yazar nispetini artırmaya çalışıyorlar. Bütün Demirperde ülkelerinde bu nispet pek yüksektir, kerpiç köy evlerinde bile radyo ve televizyon bulunur, gazetelerin tirajı son derece yüksektir. Bizim solcu münevverler de bunu sosyalizmin büyük başarısı diye göstermektedirler. Hakikaten bu başarı veya gösteriş cehaleti yayma seferberliğinde Demirperde ülkelerinin bizden daha ileri olduğunu göstermeğe yeter. Acaba bu ilerilik gayretinin sebebi nedir?

Her şeyden önce, okuma yazmanın bir kıymet ifade etmesi için okunacak şeylerin serbestçe basılıp dağıtılması gerekir. Devrimci ülkelerde devlet ideolojisi dışındaki fikirlere müsaade edilmediğine göre, okuma yazma seferberliği bir çeşit beyin yıkama vasıtası haline gelmektedir. İkinci ve en önemli sebep ise, okur yazarlıkla kalan bir eğitimde düşünme kabiliyetinin büyük ölçüde işlemez duruma düşmesidir. İdeolojik propagandanın en kolay kurbanı olanlar, okuma yazma bilgisinin bir kıymet taşıdığını sanarak düşünce kabiliyetini kaybedenlerdir. Yarım bir tahsilin insanı muhakemeden ve tenkitçi düşünceden mahrum bırakması demokrasilerde de pekâlâ görülebilir, fakat demokrasilerde fikir hürriyetine ve muhalif siyasî harekete imkân verilmek suretiyle bu mahzur büyük ölçüde giderilebiliyor. Totaliter idarelerde bütün fikir ve politikanın tek bir kaynağı -devlet- olduğu için, okuma yazma bilmenin verdiği en büyük tahribata bu ülkelerde rastlanmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti 1946’dan beri demokrasi ile idare edilmektedir; cumhuriyet rejimi ve bu rejimin kurucusu Atatürk’ün dışında hemen her şey ve herkes münakaşa konusu olabilir. Şu halde bizdeki eğitim politikasının arkasında bir diktatörlük hesabı aramak doğru olmaz. Tehlike nereden geliyor? Bizim için tehlike, tahsil müesseselerimizin birer okuma yazma mektebi seviyesine düşme temayülüdür. İki yıl önce TRT’nin açtığı bir imtihana ait neticeleri televizyon seyircileri gördüler. Çoğunluğu üniversite ve bilhassa Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu olan adayların yazdıkları cümleler Türkçe bakımından tamamen yanlıştı; verdikleri cevaplar arasında insanı kahkahadan çatlatacak veya kahırdan öldürecek hatalar vardı. Kimi NATO devletleri arasında Rusya’yı da sayıyor, kimi hilâfet ordusunu Mustafa Kemal Paşa’nın kurduğunu söylüyordu. Merak edenler, üniversite giriş imtihanlarına veya bizzat üniversite sıralarındaki imtihan kâğıtlarına bakarlarsa bunlara benzer neticeler görürler; nitekim vaktiyle Pedagoji profesörü Sadreddin Celâl böyle bir araştırma yapmış ve İstanbul Edebiyat Fakültesi Pedagoji dergisinde neşretmişti. Buradan misal verecek olursak, dört halifenin kimler olduğu sorusuna Peygamberin ve herhangi üç Osmanlı padişahının ismini yazanlar, Avrupa’da denize açık olmayan memleketler sorulunca Fransa ve Almanya’yı yazanlar pek çoktur. Demek ki bizim tahsil ocaklarımız gün geçtikçe okuma yazma dahil hiçbir şey öğretemeyecek duruma gelmektedir. Mühendis, mimar vs. gibi teknisyen yetiştiren okullarda durum bundan biraz farklı olabilir, fakat Türkiye’de mühendislik işlerini genellikle kalfaların, politika işlerini de mühendislerin yaptıklarını hatırdan çıkarmayalım.

Bu gençler hiçbir şey bilmiyorlar mı diyeceksiniz? O kadar çok biliyorlar ki… Bunlara meselâ Türkiye’nin nasıl kurtulacağı sorulsaydı, büyük bir kısmı, göğsünü gere gere kurtuluş reçetesi verirdi. NATO devletleri arasında Rusya’yı sayan gençler, Allah bilir, kaç defa Kızılay Meydanı’nda veya herhangi bir yerdeki heykelin etrafında sol yumruklarını kaldırarak “yaşasın sosyalizm, NATO’ya hayır!” diye bağırmışlardı. Kaç defa kırmızı aşı boyası ile caddelere, binalara veya helâ duvarlarına emperyalizm hakkında, sosyal adalet hakkında yazılar yazmışlardı.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ