TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI

HATAY’IN TÜRKİYE’YE KATILMASI

Yrd. Doç. Dr. Süleyman HATİPOĞLU

Bilindiği gibi, öteden beri Osmanlı İmparatorluğu’nun toprakları, hem hammadde hem de pazar açısından sömürgeci politika takip eden devletlerin dikkatini çekmiştir. Bu dikkat, büyük devletlerin zıt menfaatlerini de çatıştırmıştır. Çatışan bu menfaatler, Osmanlı İmparatorluğu’nun ömrünü bir müddet uzatmıştır ama, sonuçta onu yarı sömürge haline getirmiştir.[1] Bunun üzerine sömürge politikası güden Batılı devletler, asırlardan beri Orta Doğu’da hâkimiyet kurmuş Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak için harekete geçmişlerdi. İşte “Şark Meselesi” adı altında bu muazzam topraklara sahip Türk devletini ortadan kaldırmak amacıyla onu “Hasta Adam” ilan ederek, çeşitli zamanlarda aralarında gizli anlaşmalarla paylaşmışlardı.[2] Aralarında yaptıkları bu anlaşmalara dayanarak, yer yer Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarını fırsat buldukça işgal etmişlerdir. Böylece İngiltere, Fransa, Rusya[3] gibi devletler imparatorluğun ucundan kıyısından toprak koparmışlardı.

Öte yandan XIX. yüzyılda birliğini kurup, Sanayi İnkılabı’nı da gerçekleştiren Almanya, ekonomik açıdan yeni bir güç dengesi olarak Avrupa’da yerini almıştı. Almanya, Osmanlı İmparatorluğu’na sınırı olmayan ve görünürde de toprak isteğinde bulunmayan bir devlet olarak ortaya çıkmıştı. Bundan dolayı Osmanlı İmparatorluğu, toprak bütünlüğünü korumak amacıyla, Almanya’ya yaklaşmaya başlamıştı.[4] Osmanlı’nın Almanya’ya yaklaşması özellikle İngiliz-Alman, Alman-Fransız rekabetini arttırmış ve bu rekabetin sonucunda da Birinci Dünya Savaşı çıkmıştır. Bu savaşın sonuna doğru, 19 Eylül 1918’deki İngiliz taarruzu karşısında Filistin cephemizin yarılması Türk ordularının kuzeye çekilmelerini gerektirmiş ve Mustafa Kemal Paşa’nın üstün gayretleri ile Antakya’nın güneyinden Halep’e oradan da Fırat’a kadar uzanan sahada yeni bir cephe meydana getirilmişti. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada askerlerimiz bu hatta bulunmakta idiler.

O sebepledir ki, Mustafa Kemal, 1 Mayıs 1920’de Meclis kürsüsünde “Hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan hudut meselesi tayin ve tesbit edilirken hudud-ı millimiz İskenderun’un cenubundan geçer.[5] Şarka doğru uzanarak Musul’u, Süleymaniye’yi, Kerkük’ü ihtiva eder. İşte hudud-ı millimiz budur”[6] demektedir. Ancak Mondros Mütarekesi’ni müteakip, şerefleri üzerine imzaladıkları anlaşmalara sadık kalmayacaklarını gösteren ve 2 Kasım 1918’de daha önce kendi aralarında Türk yurdunu paylaşmak üzere yaptıkları gizli anlaşmaları yürürlüğe koymak üzere harekete geçen İngiliz ve Fransızların sudan sebeplerle İskenderun ve havalisinin boşaltılmasını istemelerine karşılık merkezi Adana’da bulunan Yıldırım Orduları Grubu Komutanı Mustafa Kemal Paşa’nın çabaları bir netice vermemiş ve hükümetin 7 Kasım 1918’de bu orduyu dağıtması üzerine bölge İtilaf devletlerinin işgali altına girmiştir.

Gelişen bu olaylardan sonra 1918 yılının 9 Kasımı’nda İngilizler, 10 Kasımı’nda da Fransızlar İskenderun’a asker çıkardılar. Coutelas adlı Fransız savaş gemisinden çıkan ilk Fransız garnizonu İskenderun’a girdi.[7] İşgal makamları, kendilerine mukavemet eden İskenderun kaymakamını aynı gün Payas’a sürgün ettiler. Bu ilk kuvvetleri, 14 Kasım 1918 tarihinde asıl Fransız işgal kuvvetleri izleyecekti. Fransızlar İskenderun’u işgal ettikten hemen sonra bir bildiri yayınladılar. Bu bildiri; “İskenderun-Halep şosesi İtilaf devletlerinin işgali altına girmiştir. Ama şehirde Osmanlı mülki idaresi devam edecektir…” şeklinde halka duyurulmuştur.[8] Artık bundan sonra Fransızlar İskenderun limanından devamlı bir şekilde asker çıkararak, Adana ve Halep dolaylarına sevk etmeye başlamışlardı. Fransızların bu kuvvetleri arkasında, gönüllü Ermeni birlikleri de bulunmaktaydı.[9]

Daha sonra ise, 15 Eylül 1919 günü İngiltere ile Fransa arasında “Suriye İtilafnamesi” adı altında bir mukavele imzalanmıştı. Bu mukaveleye göre; Adana, Maraş, Antep, Urfa, İskenderun (Hatay) ve Suriye’yi İngiltere Fransa’ya bırakıyor; Musul ise İngiltere’ye kalıyordu. Böylece daha önce İngiliz işgalinde bulunan bu bölgeler Fransız işgaline terk ediliyordu.[10] Bu mukaveleden sonra, Fransa bölgeye yerleşmek amacıyla bu doğrultuda işgale teşebbüs etmiş ve İskenderun’dan asker sevk ederek İskenderun-Antakya yolunu kontrol altına almıştı. Ayrıca Fransızlar Suriye üzerinden de Hatay’a asker sevk etmeye başlamışlardı. Bu yoğun asker sevkiyatına rağmen Fransızlar, sadece şehir merkezlerini ellerine geçirebilmişler, fakat kırsal alan ve köylerde yer yer önemli Türk çetelerinin direnişiyle karşılaşmışlardı. Hataylıların, Fransız askerlerine karşı göstermiş olduğu bu kahramanca direniş üzerine II. Kolordu tarafından Hatay bölgesine komutan tayin edilen Özdemir Bey, buraya gelerek mahalli kuvvetlerle işbirliği yapmış ve Fransızlara karşı milli mukavemeti teşkilatlandırdığı bir sırada; Ankara İtilafnamesi’nin imzalanması üzerine, Hatay halkı silahlarını bırakmak zorunda kalmıştır.[11]

Bilindiği gibi Türk Bağımsızlık Savaşı’nın devam ettiği sırada zaman zaman Türk-Fransız ikili görüşmeleri olmuş, bu görüşmelerden iyi bir sonuç alınamamıştı. Bu görüşmelerde Türk-Fransız münasebetlerini etkileyen en önemli mesele ise İskenderun Sancağı (Hatay) idi. Bu olay Atatürk devrinde Türkiye’nin dış politikası ile ilgili olayların en çetini olması açısından da önemlidir. Hatay bölgesinde Türkler çoğunluğu teşkil ettiği için bu bölge Misak-ı Milli sınırları içine alınmıştı. Fakat Milli Mücadele sırasında Fransa ile silahlı çatışmanın durdurulması karşılığında bu devlet ile Ankara’da 20 Ekim 1921’de Hatay’ın Türkiye sınırları dışında kalmasını öngören bir itilafname yapılması zaruri ve Türkiye çıkarları bakımından lüzumlu görülmüştü.[12] Fransa ile itilafname imzalamak, TBMM hükümetinin ilk defa bir Batılı devlet tarafından tanınması demekti. Bunu Ankara’nın Fransa’ya dayanarak Avrupa’ya bir “pencere açmaya” olan şiddetli ihtiyacı ile izah eden Yusuf Kemal Bey, yine aynı nedenle, sınır bunalımında “Franklin-Bouillon’a isteklerimizi kabul ettirmeye muvaffak olamadık, onun olumsuz cevaplarını biz zaruri kabule mecbur olduk”[13] diyerek müzarekenin çetin bir hava içerisinde geçtiğini samimi bir dille izah etmiştir.

Öte yandan, 16 Ekim 1921 günü meclisin gizli oturumunda itilafname tartışılır iken, bu sırada Mustafa Kemal Paşa söz alarak: “Misak-ı Millimizde muayyen ve müsbet hat yoktur. Kuvvet ve kudretimizle hat hatt-ı hudud olacaktır”[14] demiştir. Mustafa Kemal burada şimdiki gücümüz budur, ileride gücümüze göre hareket ederek, yarım kalan işimizi tamamlarız, demek istemiştir.

Misak-ı Milli hududu üzerinde Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey ise, Vatan Hizmetinde adlı hatıralarında:[15] “.Fevzi Paşa cenupta Türkiye’nin tabii hududunun Asi nehrinin dirseğinden Fırat’ın dirseğine çekilecek bir müstakim hattı ve oradan Fırat’ı takip ederek aşağıda Musul vilayetini bizde bırakarak İran hududuna ulaşan hudut olduğunu söylerdi. Tabii ben de bu fikirde idim. İtilafname ile çizilen hududun Türkiye için zorla kabul edilmiş olduğunu o hududun cenubunda kalan Türk toprakları ve halkı bizim için asla unutulmayacak, bir gün Türkiye’ye geri gelecek aziz memleketler olduğunu, bunu Türk çocuklarının mukaddes bir vazife bileceklerini defaatle Franklin Bouillon’a söylemekten geri kalmadım” şeklinde açıklamalarıyla bir defa daha Misak-ı Milli ve Hatay’ın önemini belirtmiş olmaktadır.

Ankara İtilafnamesi’ne göre, Misak-ı Milli’nin bir parçası olan İskenderun sancağı dışarıda kalırken, Ankara Hükümeti bu itilafnameye Sancak’taki Türk unsurunun menfaatlerini koruyacak ve bu bölgeye muhtariyet verilmesi için gerekli zemini hazırlayacak hükümler koydurmuştu. İtilafnamenin 7. maddesi şöyle idi: “İskenderun mıntıkası için bir usul-i İdare-i mahsusa tesis olunacaktır. Mıntıkay-i mezkurenin Türk ırkından olan sekenesi harslarının inkişafı için her türlü teşkilattan müstefit olacaklardır. Türk lisanı orada mahiyet-i resmiyeyi haiz olacaktır.”[16] Böylece bu maddeye göre İskenderun sancağı için özel bir idare şekli meydana getirilmiş oluyordu.

Nitekim Fransa’nın Suriye valisi, 8 Ağustos 1922’de böyle bir idare tesis etti. Fakat zaman geçtikçe yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti ile ihtilafa düştüğü vakitler Fransa’nın taahhüdünü yerine getirmeyip, Hatay Türkünü baskı altına aldıkları, onların faaliyetlerini engelledikleri görülüyordu.[17] Buna rağmen bölgenin vatansever ahalisi anavatana katılacakları günü sabırsızlıkla beklemekte ve herkes birbirine “Ne zaman gelecekler” sorusunu yöneltmekteydi. Ayrıca Türkiye’deki inkılaplar bölgedeki ahaliyi de tesiri altına almakta gecikmiyordu. Nitekim şapka inkılabından sonra bölgede yapılan olumsuz propagandaya “Türkler buraya gelirse size şapka giydirecekler” şeklindeki sözlere karşılık olarak, bir ihtiyar Türk’’ün “Oğul oğul onlar buraya gelsin de ben başıma işkembe bile geçirir gezerim”[18] şeklinde verdiği cevap ilgi çekicidir.

Aslında Hatay’ın esareti bölgede olduğu gibi anavatanda da gittikçe kuvvetlenen bir ıstırabı devam ettirmekte idi. Bu ıstırabın tesiriyle Atatürk daha 15 Mart 1923 tarihinde Adana’ya yaptığı bir seyahat esnasında, Antakya ve İskenderunlular onu siyah bayraklar giyinerek karşılamışlardı. Bu sırada karalara bürünmüş bir sıra hanımın içinden dört hanım kafilenin önüne çıkarak ellerindeki “Gazi baba bizi de kurtar” ibaresi yazılı pankartla yolunu kesmişler ve dört hanımın önündeki Antakyalı kız, kağıtsız tasannusuz ruhtan gelen ve ruha giden nutkunu söylemişti.[19] Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa yüksek bir sesle “Kırk asırlık Türk yurdu, düşman elinde esir kalamaz” diyerek tarihi sözünü söylemişti. Bu durum karşısında törende bulunan bütün insanlar duygulanmış ve ağlamıştı. Bu tablo karşısında kırk sene Alsas ve Loren’in matemini tutan Fransızlar, bu manzarayı görseydi Türk sabrının kırk sene uzunluğunda olamayacağını da anlarlardı.[20] Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin uyguladığı milli dış politika, onun zamansız bir harekete girişmesini ve ülkeyi tehlikeye sokacak hareketlerin oluşmasını arzu etmiyordu. O sebeple Hatay meselesi zamanı gelince halledilecekti.

Diğer taraftan Sancak’ta 1922 ve 1924 yıllarında manda idaresi bünyesinde bir takım değişiklikler yapılmış ve buna paralel olarak da, yeni düzenlemelere gidilmişti. Yapılan bu yeni düzenlemelerde, Sancak’ı Suriye’ye daha bağımlı hâle getirme ve özel hakların kullanılmasına engel olma eğilimi dikkati çekiyordu. Bundan sonra ise Türkler 1926 yılında Sancak’ta Suriye’den ayrı, doğrudan Beyrut’taki Yüksek Komiserliğe bağlı, ayrı bir yönetim kurmak için girişimde bulunmuşlar ve sonucunda da seçimler yaparak hükümet kurma merhalesine gelmişlerdi. Ancak Suriye’nin müdahalesi sebebiyle bu teşebbüs de başarısızlıkla sonuçlanmıştı.[21]

Atatürk, 1923’de Adana’da Hatay Türküne söylediği söz doğrultusunda hareket ederek hiçbir zaman Hatay meselesini aklından çıkarmamıştır. Nitekim 26 Kasım 1930 günü Samsun’a yapmış olduğu seyahat esnasında bir liseyi de ziyaret ederken, girdiği bir sınıfta, öğrencinin birinden Türkiye haritasını çizmesini istemişti. Bu istek üzerine öğrenci acele bir şekilde, doğru olarak Türkiye haritasını çizmişti. Bu haritayı dikkatle inceleyen Atatürk, öğrenciye: “Yavrum bu haritayı çizerken kırk asırlık bir Türk yurdunu sınırlarımız dışında bırakmadın mı?” sorusunu sormuştu. Bu soru üzerine öğrenci, tebeşiri kendisine uzatmıştı. Atatürk tebeşiri almış ve bugünkü sınırlarımızı olduğu gibi çizerek, Hatay’ı anavatan sınırları içerisinde göstermiş ve sonra çocuğa dönerek; “Böyle olmayacak mı?” demişti. Çocuk da bunun üzerine yaşından beklenmeyen büyüklükte bir cevap vererek; “Paşam, hudutlarımız çizdiğiniz yerden geçer!” demiştir. Bu örnek Atatürk’ün Antakya-İskenderun Türklerini bir an bile aklından çıkarmadığını göstermektedir.[22] Atatürk’ün bu hassasiyeti karşısında, Sancak Türkleri de benliklerini yitirmeden, bağımlı olmalarına rağmen, bağımsızlık duygularını zedelemeden yaşadılar. Türkiye sevgi ve özlemini her fırsatta Fransızlar ve Suriye hayranlarını çatlatırcasına açığa vurdular. Nitekim 1934 yılının Nisan ayında Gaziantep valisinin Hatay’a yaptığı ziyaretinde onbinlerce Türk coşkun gösteriler yaparken, hemen arkasından gelen Suriye Cumhurbaşkanı ve Başbakanı, sadece resmi görevliler ile bir miktar Suriye hayranı tarafından karşılanmıştı.[23]

Bu olaylara paralel olarak 20 Temmuz 1936 tarihinde Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni imzalamasından sonra Afet İnan, Atatürk’e başka bir meselemiz kalmadığını söylediği zaman; “Şimdi Antakya, İskenderun yani Sancak meselemiz var”[24] diyerek sıranın Hatay meselesine geldiğini belirtmiştir.

Bu sıralarda Türkiye’nin itibarı da gün geçtikçe artmış, İkinci Dünya Savaşı öncesindeki karışık ortamda Avrupalılar için doğuda yardımına ihtiyaç duyulan bir ülke hâline gelmişti. Nitekim Almanya’nın devamlı bir şekilde silahlanarak Versay Antlaşması’nı tanımak niyetinde olmadığını ilan ettiği bir sırada[25] İtalya’nın da Akdeniz’de Fransa ve İngiltere’nin aleyhine bir politika takip etmeye başlaması bu devletlerin Türk dostluğuna önem vermelerine sebep olmuştur.

Gittikçe büyüyen Alman tehlikesi karşısında öz ülkeleri haricinde önemli taahhütler altında bulunmak istemeyen Fransa’da başa geçen Leon Blum hükümeti, 9 Eylül 1936 tarihinde Suriye ile bir antlaşma yapmıştı. Bu antlaşmaya göre Fransa, Suriye’ye bağımsızlık vermişti.

Ne var ki, bu antlaşmada, Ankara İtilafnamesi’yle İskenderun sancağına tanınan bazı haklara hiç yer verilmemiştir. Bu hareketiyle Fransa, Türkiye’nin rızasını almadan Sancak üzerindeki yetkilerini Suriye’ye devretmiş oluyordu. Hâliyle Türkiye Fransa’nın bu davranışına karşı çıkmış ve Milletler Cemiyeti toplantıları sırasında Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Sancak meselesi hakkında Fransız Hükümeti ile ikili görüşme yapılmasını istemiştir. Fransız temsilcisi buna verdiği cevapta; mandater devlet olarak Fransa’nın Suriye üzerindeki bütün hak ve vecibelerini yeni Suriye Hükümeti’ne devrettiğini, bu sebeple Fransa ile Türkiye arasında yapılacak görüşmelere Suriye temsilcisinin de katılmasını bildirmiştir.[26] Bu olumsuz gelişmeler üzerine Türk Hükümeti 9 Ekim 1936’da Fransız Hükümeti’ne resmi bir nota vermiştir. Bu notada, Suriye’ye verilen bağımsızlığın İskenderun ve Antakya’ya da tanınması istenmişti.[27]

Olayların böyle bir gelişme göstermesi üzerine Türkiye’nin Sancak meselesine verdiği önemi, Atatürk 1 Kasım 1936 günü TBMM’yi açarken yapmış olduğu konuşmasında:[28] “Bu sırada, milletimizi gece gündüz meşgul eden başlıca büyük bir mesele, hakiki sahibi öz Türk olan İskenderun-Antakya ve havalisinin mukadderatıdır. Bunun üzerinde, ciddiyet ve katiyetle durmaya mecburuz. Daima kendisi ile dostluğa çok ehemmiyet verdiğimiz Fransa ile aramızda, tek ve büyük mesele budur. Bu işin hakikatini bilenler ve hakkı sevenler, alakamızın şiddetini ve samimiyetini iyi anlarlar ve tabii görürler” diyerek ifade etmiştir. Bu açıklamalarıyla Atatürk Türk milletine mal olan bu davada Fransa’yı uyarmak niyetindeydi.[29]

Böylece Atatürk Mecliste kırk asırlık Türk vatanı Hatay davasını artık halletmek gerektiğini vurguluyordu. Önce içeride bu iş için kullanacağı unsurları düzene sokan Atatürk, İstanbul’daki “İskenderun ve Antakya Yardım Cemiyeti”ni “Hatay Erkinlik Cemiyeti” şekline dönüştürmüştü. Dörtyol’da da bu cemiyetin bir şubesini de açtıran Atatürk, aynı yerde “Hatay Heyeti” merkezini de oluşturmuştu. Bu vesilelerle Hatay’ın Fransızlardan alınması için siyasi manevrayı da başlatmış oluyordu. Bütün bunlara ek olarak Antakya’da bir başkonsolosluk da açtıran Atatürk, Hatay davasına bizzat el koymuştu.[30] Nitekim bu hususta Atatürk 2 Kasım 1936 günü Tayfur Sökmen’e: “Sökmen bugünden itibaren davaya resmen el kondu. Antakya-İskenderun ve havalisinin ismi bundan böyle Hatay’dır. Cemiyetinizin adını ‘Hatay Egemenlik Cemiyeti’ olarak değiştirin ve faaliyetinizi bu isim altında yürütün” diyerek, “Gazamız mübarek olsun, Allah utandırmasın ve muvaffak etsin” sözlerini de konuşmasına ilave etmiştir.[31]

Diğer taraftan 10 Kasım 1936 tarihinde ise Fransa, Türk notasına olumsuz bir cevap vermiştir. Bu cevapta Fransa, Sancak’a bağımsızlık vermenin Suriye’yi parçalama durumuna getireceğini, bu duruma da yetkili olmadığını bildirmekteydi. Bunun üzerine Türkiye, Fransa’ya ikinci bir nota daha vermesine rağmen, yine müsbet bir sonuç alamamıştır. Yalnız bu arada Fransa meselenin Milletler Cemiyeti’ne havalesini teklif etmiş ve Türkiye de bu teklifi kabul etmişti.[32] Türkiye ile Fransa arasında bu tartışmalar sürüp giderken, Hatay Türkleri heyecanlanmış ve İskenderun’da halk ile polis arasında çatışmalar meydana gelmişti. Tabii olarak, Hatay’daki bu olaylar anavatanda da tepki uyandırmaktan geri kalmamıştır. Bunun üzerine Atatürk 1937 yılının Ocak ayında Konya’ya ve oradan Ulukışla’ya kadar bir seyahat yapmış ve sonuçta Ankara’ya dönerek hükümetin toplantısına başkanlık etmişti. Bundan sonra da Türk-Fransız ilişkileri gergin bir döneme girmiştir.[33]

Bu olaylardan sonra, Milletler Cemiyeti meseleye 14 Aralık 1936’dan itibaren el koymuş ve İsveç temsilcisi Sandler’i Hatay meselesi için raportör tayin etmişti. Sandler de, 1935 yılının Aralık ayında Milletler Cemiyeti’ne bir rapor sunmuştur. Bu rapora göre: Sancak meselesinin, cemiyetin Ocak (1937) ayındaki toplantısında tekrar ele alınmasını, bu arada tarafların görüşmelerini raportörle temas hâlinde sürdürmelerini ve ayrıca mümkünse Hatay’a üç kişilik bir gözlemci heyetinin gönderilmesini istemiştir.[34] Bu raporun Milletler Cemiyeti’nde kabul görmesi üzerine 22 Aralık 1936’da Hollanda, Norveç ve İsviçre tabiiyetinden olan üç kişilik bir gözlemci heyeti kurulmuştu. Heyet 1937 yılının Ocak ayında görevine başlayarak Hatay’a gelmişti. Heyetin Hatay’a gelmesi üzerine Türkler Hatay’da dava lehinde büyük gösteriler yapmışlardı.[35]

Hatay meselesinin çözümü uzadıkça Atatürk’ün sabrı da taşmakta idi. Nitekim 1937 yılında Ruşen Eşref’e bu hususta şunları söyleyecekti:[36] “Ben toprak büyütme meraklısı değilim. Barış bozma alışkanlığım yoktur. Ancak muahedeye dayanan hakkımızın isteyicisiyim; onu almazsam edemem. Büyük Meclisin kürsüsünden milletime söz verdim: Hatay’ı alacağım. Milletim benim dediğime inanır. Sözümü yerine getirmezsem onun huzuruna çıkamam; yerimde kalamam. Ben şimdiye kadar yenilmedim; yenilmem, yenilirsem bir dakika yaşayamam.”

Bu arada Milletler Cemiyeti, 20 Ocak 1937 tarihinde tekrar toplanmıştı. Bu toplantılar esnasında Türk ve Fransız temsilcileri İngiliz Dışişleri Bakanı A. Eden’in dostane teşebbüsü ile görüşmeler yapmışlardı. Bu görüşmelerde A. Eden’in arabuluculuğu ile 26 Ocak’ta Hatay meselesi üzerinde bir prensip anlaşmasına varılabilmiş ve bu anlaşma da Milletler Cemiyeti tarafından tasvip edilmiştir.[37] Adı geçen anlaşmaya göre; İskenderun Sancağı iç işlerinde tamamen bağımsız, dış işlerinde Suriye’ye bağlı, kendine özgü bir anayasa ile idare edilen “ayrı bir varlık” olacaktı. Burası Milletler Cemiyeti’nin gözetimi altında olacak ve bu gözetim bir Fransız vasıtası ile yürütülecekti. Bundan sonra da Fransa ile Türkiye aralarında bir anlaşma yaparak, Sancak’ın toprak bütünlüğünü garanti altına alacaklar ve ayrıca İskenderun Sancağı bu anlaşma ile Atatürk’ün verdiği “Hatay” adını da alacaktı.[38]

Bu durumdan sonra, Milletler Cemiyeti, Hatay için tarafların da görüşlerini alarak bir anayasa kabul etti. Anayasanın 29 Mayıs 1937’de yürürlüğe girmesiyle, aynı gün Türkiye ile Fransa arasında da, Hatay’ın toprak bütünlüğünü garanti altına alan anlaşma imzalanmıştı. Fakat kabul edilen anayasa ve anlaşmaları bağımsız Hatay’da uygulamak kolay olmamıştı. Türkiye Hatay’da yeni durumun derhal uygulanmasını istediği halde, Hatay’daki Fransız temsilcisi, bunu engellemeye çalışmıştı. Ayrıca Hatay halkının bağımsızlık gösterileri Fransız memurları tarafından engellenince polis ile halk arasında çatışmalar meydana gelmişti. Öte yandan Fransızların Hatay’daki diğer azınlıkları Türklere karşı kışkırtması üzerine, Türk kamuoyu yine galeyana gelerek Türkiye’de Fransa aleyhine kuvvetli bir eğilim belirmiş ve bunun üzerine Türk-Fransız ilişkileri yine bozulmuştu.[39]

Bundan sonra Atatürk, Hatay konusunda kararlılığını, basın yayın organları vasıtasıyla duyurmayı ihmal etmedi. Vefatından tam bir yıl önceye rastlayan 10 Kasım 1937 gününde Cumhuriyet gazetesine verdiği bir mülakatta, Hatay’ı şahsi meselesi olarak gördüğünü belirterek; işin silahlı mücadele ile hâllolmasına ihtimal vermediğini, fakat savaş ihtimalini de gözönüne almış ve bundan dolayı da gerekirse Cumhurbaşkanlığı ve Meclis üyeliğinden istifa ederek, bir fert olarak kendisine katılacak birkaç arkadaşıyla beraber Hatay’a gireceğini ve oradaki mücahitlerle meseleyi yerinde ve içten hâlletmeye çalışacağını açık ve samimi bir dille ifade etmişti.[40] Yine Atatürk, bir akşam sivil arkadaşlarından birisinin:[41] “Paşam, ne diye kendinizi bu kadar üzüyorsunuz? Yarın bir tümen asker yollasanız Hatay’ı alırsınız. Almanlar Renani’ye girdiler de sanki Fransızlar ne yaptılar? Renani için harekete geçmeyenler, Suriye’nin bir sancağı için mi Türkiye ile harbe kalkışacaklar?” demesi üzerine, gözleri birden durarak ve durularak: “Evet, yarın sabah bir tümen asker yollasam, Hatay’ı alabilirim. Renani için harekete geçmeyen Fransızlar, bir Suriye sancağı için bizimle harbe girmezler. Bunu da bilirim. Fakat ya bu sefer, şeref ve namus meselesi yaparlarsa? Milletler belli olur mu? Ben bir sancak için Türkiye’yi harp tehlikesine sokmam” diye cevap vermişti.

Bu sıralarda Avrupa’da uluslararası münasebetler gergin bir hâl almıştı. Almanya’nın 1938 Martı’nda Avusturya’yı ilhak etmesi üzerine, Avrupa’da kuvvet dengesi Mihver devletlerinin lehine değişmeye başlaması, anti-revizyonist devletlerin Türkiye’ye olan ihtiyacını arttırmıştır. Bu gergin durum karşısında Fransa, Orta Doğu’nun en güçlü devleti ve boğazların kuvvetli bir bekçisi olan Türkiye ile ilişkilerini düzeltmek ihtiyacını hissetmişti. Ayrıca Avrupa’da savaş ihtimalinin artması, Hatay hakkında yapılan görüşmelerde Fransa, Türk haklarının teslimine mecbur olmuştu. Antakya’da Türk ve Fransız askeri heyetleri arasında yapılan görüşmeler sonunda 3 Temmuz 1938’de imzalanan bir anlaşma ile Hatay’ın toprak bütünlüğü ve siyasi statüsünün iki devlet tarafından korunması ve bu amaçla her iki devletin de Hatay’a 2500’er kişilik askeri kuvvet göndermesi kabul edilmiş ve bunun üzerine 5 Temmuz 1938 günü saat 05.00’te Türk ordusu iki koldan Hatay’a girmişti.[42]

Türkiye ile Fransa arasındaki bu yakınlaşmadan sonra, 24 Ağustos 1938’de Türk ve Fransız ordularının garantisi altında Hatay’da Millet Meclisi seçimi yapılmıştır. Bu seçimlerde Türkler 40 milletvekilliğinden 31 ’ini kazanmıştır.[43] Seçimlerden sonra 2 Eylül 1938 günü Hatay Millet Meclisi ilk toplantısını yaparak, bağımsız devlet için “Hatay Cumhuriyeti” adını kabul etmişti. Yeni devletin resmi dili Türkçe ve Arapça olduğu hâlde, bütün milletvekilleri Türkçe yemin etmişlerdi. Bundan sonra Meclis, Hatay Cumhurbaşkanlı’ğına, Atatürk’ün adayı olan Tayfur Sökmen’i seçmiştir.[44]

Hatay Devleti bir yıl kadar bağımsız kalmıştır. Bu süre içerisinde Türkiye ile bu devlet arasında gayet yakın temas ve işbirliği sağlanmıştır. Bu arada Hatay Devleti yöneticileri devamlı bir şekilde Türkiye’ye katılmak arzusunu birçok vesilelerle belirtmişlerdi.[45] Nihayet 23 Haziran 1939’da Fransa ile T0rkiye aralarında bir anlaşma yaparak, Fransa Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını kabul edecek ve buna karşılık Türkiye de Suriye’nin bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne saygı gösterecektir. Bundan sonra 29 Haziran 1939’da son toplantısını yapan Hatay Millet Meclisi oybirliği ile anavatana katılmaya karar vermiştir.[46] 23 Temmuz 1939 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Hatay’a gelen heyetin huzurunda mahşeri bir kalabalıkla yapılan muazzam katılma merasiminden sonra, son Fransız birliği de Hatay’ı terk etmiştir.[47]

Sonuç olarak da şunları söyleyebiliriz; stratejik bir öneme sahip olan, Misak-ı Milli sınırları içinde bulunan ve halkının tamamına yakını Türk olan Hatay bölgesi, Atatürk’ün hayatını hiçe sayan çalışmaları sonucunda, ancak onun ölümünden sonra anavatana katılmıştır.

Atatürk meseleyi bu son noktaya getirirken, sadece Hatay’ın bağımsızlığından söz etmiş; onun Türkiye’ye bağlanması gereğini ileri sürmekten kaçınmıştır. Çünkü, Suriye’nin bağımsızlığı söz konusu iken, Hatay’ın da bağımsız olması isteği Milletler Cemiyeti’nde ve Fransa’da daha inandırıcı görünecekti. Hatay bağımsız olunca, nasılsa Türkiye ile birlikte hareket edeceğinden; geleceğini kendisi kararlaştıracak ve bu karar anavatana bağlanmak olacaktı. İşte Atatürk, meseleyi Türkiye’nin barışçı ve hukuka saygılı görünümünü bozmadan, aşama aşama yürütmeye itina etmiştir.[48]

İkinci Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’da Alman baskısının büyük ölçüde arttığı bir sırada, Orta Doğu ve Hindistan’daki menfaatlerini korumak için Türkiye’yi kendi saflarına çekmeye çalışan Fransa ve İngiltere, Hatay davasının Türkiye yararına bir anlaşma ile sonuçlanmasına vesile olmuşlar ve sonuçta da 19 Ekim 1939’da Ankara İttifakı ile Türkiye’yi kendi yanlarına çekmişlerdi.

Böylece, başta Atatürk olmak üzere Türk devlet adamları Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik konumunu çok iyi bir şekilde değerlendirmesini bilmişler ve Hatay meselesini barışçı yollardan çözüme kavuşturmuşlardır. Diğer taraftan şu meseleyi de vurgulamadan geçemeyeceğim, Suriye’de hükümetin kurulduğu 5 Temmuz 1944 günü Dışişleri Bakanlığı Şam’daki yabancı devletlerin temsilcilerine göndermiş olduğu bir genelgede, Suriye Hükümeti’nin Fransa’nın Suriye adına yaptığı milletlerarası bütün antlaşma ve anlaşmalara bağlı ve saygılı olma kararında bulunduğunu bildirmiş idi.[49] Bundan dolayı da ortada bir mesele kalmamıştır. Ne var ki, Suriye “Büyük Suriye” hülyası ile hareket ederek, Hatay’ı kendi haritaları içerisinde gösterdiği gibi, kuzey sınırlarını da Toros Dağlarına dayamaktadır.[50] Yine bu doğrultuda okullardaki ders kitaplarında bu konuyu işleyerek, genç nesillerini de, bu fikir etrafında yetiştirmekte, bu da yetmezmiş gibi, Hatay için zoraki bir kriz yaratıp, bunu da uluslararası platforma taşıyarak[51] sürekli Hatay’ı çözümlenmemiş bir dava gibi gündemde tutmaya çalışmaktadır. Halbuki dünyamızın hergün yeni krizlere gebe olduğu bu dönemde önemli bir bölge olan Orta Doğu’da Suriye’nin suni problemler yaratmaktan vazgeçerek, Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini benimsemesi ve bu sınır komşularıyla kardeşçe yaşamayı öğrenmesi hayati bir zorunluluk hâline gelmiştir.

Yrd. Doç. Dr. Süleyman HATİPOĞLU

Mustafa Kemal Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 13 Sayfa: 685- 690


Dipnotlar:
[1] Bayram Kodaman, “Avrupa Emperyalizminin Osmanlı İmparatorluğu’na Giriş Vasıtaları (1834-1914)” Milli Kültür c. 2, S. 1 (Haziran 1980), s. 24.
[2] Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, c. 2, Kısım 3, Ankara 1983, s. 466 vd; Kemal Öke, II. Abdulhamid, Siyonistler ve Filistin Meselesi, İstanbul, 1981, s. 44; Seçil Akgün, General Harbord’un Gezisi ve Raporu, İstanbul, 1981, s. 31.
[3] Daha sonra İtalya’yı da bu devletlere ilave edebiliriz.
[4] Rosa Luxemburg, “Alman-Emperyalizm Harekat Alanı: Türkiye” Berlin-Bağdat Alman Emperyalizminin Türkiye’ye Girişi, Haz. Ragıp Zarakolu, İstanbul, 1982, s. 140.
[5] Son Osmanlı idari taksimatına göre Hatay Bölgesi merkezi İskenderun olan bir sancak idi. O sebeple M. Kemal’in burada kastettiği sınırlar bugünkü Hatay sınırıdır.
[6] Kazım Öztürk, Atatürk’ün TBMM Açık ve Gizli Oturumlarındaki Konuşmalar, c. 1, Ankara, 1981, s. 127.
[7] Kadir Aslan, Milli Mücadele’de Dörtyol, Hatay, 1991, s. 19 vd.
[8] Mehmet Tekin, Hatay Tarihi, Antakya, 1993, s. 94.
[9] Ahmet Cevdet Çamurdan, Kurtuluş Savaşı’nda Doğu Klikya Olayları, Adana, 1969, s. 158.
[10] Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, IV, Haz. Nimet Arsan, 1964, s. 119 vd.
[11] Ahmet Faik Türkmen, Hatay Tarihi, c. 4, İstanbul, 1930, s. 949-1034; Süleyman Kocabaş, Tarihte Türkler ve Fransızlar, İstanbul, 1990, s. 379-380.
[12] Mehmet Gönlübol, Cem Sar, Olaylarla Türk Dış Politikası, c. 1, Ankara, 1987, s. 127.
[13] Yusuf Kemal Tengirşenk, Vatan Hizmetinde, Ankara, 1981, s. 236. Bu hususta Yusuf Kemal Bey 15. 10. 1921’de TBMM’de yapmış olduğu konuşmada da aynı şekilde bilgi vermiştir, bk. TBMM Gizli Celse Zabıtları; c. 2, 1985, s. 325-326.
[14] TBMM Gizli Celse Zabıtları, c. 2, Ankara, 1985, s. 355.
[15] Y. Kemal Tengirşenk, a.g.e., s. 238-239.
[16] Abdurrahman Melek, Hatay Nasıl Kurtuldu, Ankara, 1966, s. 6; Mehmet Gönlübol Cem Sar, a.g.e., s. 127; Ankara İtilafnamesi için bk. İsmail Soysal, Türkiye’nin Siyasal Antlaşmaları,          c. 1, Ankara, 1983, s. 48 vd.
[17] Türk gazetelerini ve Türklerin açtıkları müesseseleri kapatmak, Mustafa Kemal’in resimlerinin bulunmasını suç saymak vs. gibi, bu konuda bk. Abdurrahman Melek, a.g.e., s. 17. vd. Mehmet Tekin, Hatay Tarihi, Antakya, 1993, s. 146 vd.
[18] Remzi Siliöz, Hatay Milli Mücadele Yılları, Bursa, 1937, s. 68.
[19] M. Kemal Paşa’ya bu nutku söyleyen Antakyalı Affan Efendi’nin kızı Ayşe Fıtnat hanımefendidir. Bu nutuk için bk. Mehmet Tekin, Hatay Tarihi, Antakya, 1993, s. 124 vd.
[20] İsmail Habib Sevük, O Zamanlar, Ankara, 1981, s. 250-251; Tayfur Sökmen, Hatay’ın Kurtuluşu İçin Harcanan Çabalar, Ankara, 1978, s. 70.
[21] Mehmet Tekin, Hatay Basınında Atatürk, Antakya, 1994, s. 9-10.
[22] Mehmet Tekin, Hatay Tarihi, s. 139-140.
[23] Abdurrahman Melek, Hatay Nasıl Kurtuldu, Ankara 1966, s. 19-20; Mehmet Tekin, Hatay Basınında Atatürk, s. 10.
[24] A. Afet İnan, Türk Cumhuriyeti ve Türk Devrimi, Ankara, 1977, s. 135.
[25] Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasal Tarihi, c. 1, Ankara, 1984, s. 245.
[26] Mehmet Gönlübol-Cem Sar, Olaylarla Türk Dış Politikası c. 1, Ankara, 1987, s. 127-128.
[27] Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 348; M. Gönlübol-C. Sar, a.g.e., s. 130.
[28] Kazım Öztürk, Atatürk’ün TBMM Açık ve Gizli Oturumlarındaki Konuşmaları, c. II, Ankara, 1990, s. 1114-1115.
[29] Şükrü Erkal, “Atatürk ve Hatay”, Atatürk Haftası Armağanı, Ankara, 1988, s. 19.
[30] Cezmi Eraslan, “Atatürk’ün Yurtta Sulh Cihanda Sulh İlkesi ve Hatay Meselesindeki Tavrı”, Hatay Tarih ve Folklor Sempozyumu-III (10-11 Haziran 1994), Antakya, 1994;  “Hatay Erkinlik Cemiyeti” hakkında bk. Mehmet Tekin, “Devlet Kuran Cemiyet”, Hatay Tarih ve Folklor Sempozyumu-III (10-11 Haziran 1994), Antakya, 1994.
[31] Tayfur Sökmen, a.g.e., s. 95.
[32] Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, c. 1, Ankara, 1984, s. 348-349.
[33] Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 349.
[34] Abdurrahman Melek, a.g.e., s. 36; M. Gönlübol-Cem Sar, a.g.e., s. 129.
[35] M. Gönlübol-Cem Sar, a.g.e., s. 129; Abdurrahman Melek, a.g.e., s. 37.
[36] Enver Ziya Karal, Atatürk’ten Düşünceler, İstanbul, 1981, s. 18.
[37] M. Gönlübol-C. Sar, a.g.e., s. 129.
[38] Tayfur Sökmen, a.g.e., s. 10; F. Armaoğlu, a.g.e., s. 349; Cezmi Eraslan, a.g.m.
[39] Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 349-350.
[40] Enver Ziya Karal, Atatürk’ten Düşünceler, İstanbul, 1981, s. 18.
[41] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul, 1984, s. 488-489.
[42] Yeni Adana, Sayı: 4552 (5 Temmuz 1938), Adana 1938; M. Gönlübol-C. Sar, a.g.e., s. 131-31; Fahir Armaoğlu, a.g.e., 359; Mehmet Tekin, Hatay Tarihi, Antakya, 1993, s. 198.
[43] Milletvekili dağılımı şu şekilde idi: 31’inin Türk (22 Sünni+9 Alevi), 2’sinin Arap, 5’inin Ermeni ve 2’sinin Rum-Ortodoks, bu hususta bazı kayıtlarda 40 milletvekilinden, 22’sinin Türk olarak geçmesinin sebebi ise, Fransa’nın Alevi cemaatini Türk olarak göstermemesinden kaynaklanmaktaydı. Fransa bu konuda Milletler Cemiyeti’ni bile yanıltmıştır. Bu konuda bk. Tayfur Sökmen, a.g.e., s. 108; Mehmet Tekin, Hatay Tarihi, s. 203.
[44] Yeni Adana, Sayı: 4603 (3 Eylül 1938), Adana 1938; Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 351; Tayfur Sökmen, a.g.e., s. 108.
[45] Bu konuda bk. Tayfur Sökmen, a.g.e. ve Abdurrahman Melek, a.g.e.
[46] Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 351; M. Gönlübol-C. Sa., a.g.e., s. 133. Bu konuda daha geniş bilgi için bk. Mehmet Tekin, Hatay Tarihi, s. 237 vd.
[47] Abdurrahman Melek, a.g.e., s. 84; Mehmet Tekin, Hatay Tarihi, s. 245 vd.
[48] İsmail Soysal, a.g.m., s. 106.
[49] İsmail Soysal, a.g.m., s. 104.
[50] Tokay Gözütok, “Suriye’nin Gözü 9 İlimizde”, Tercüman gazetesi, S. 8610 (13 Şubat 1986), İstanbul, 1986.
[51] “Hatay İçin Zoraki Kriz”, Türkiye gazetesi, S. 8504 (13 Haziran 1994), İstanbul, 1994.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ