TACİKİSTAN VE TACİKİSTAN TÜRKLERİNE GENEL BİR BAKIŞ

TACİKİSTAN VE TACİKİSTAN TÜRKLERİNE GENEL BİR BAKIŞ

S. Kâmil YÜCEORAL

Araştırmacı-Yazar / Türkiye

Önümüzdeki yıllarda petrole dayalı enerji politikalarının değişime uğrayacağı, enerji kaynaklarının şekillendirdiği siyasî coğrafyanın da ağırlıklı olarak su kaynaklarına bağlı olarak değişeceği varsayılmaktadır. Orta Doğu bölgesinde Türkiye’nin su kaynakları ne kadar önemli ise, Orta Asya bölgesinde de Tacikistan’ın su kaynakları aynı değerdedir. Mezopotamya tarımına can veren Fırat ve Dicle nehirlerinin yerini, Maveraünnehir bölgesinde, Kırgızistan ve yoğun olarak da Tacikistan’dan çıkan Seyhun ve Ceyhun nehirleri almaktadır. Bir başka deyişle, binlerce yıl Türk Yurdu olmuş ve olmaya da devam eden Türkistan’ın can damarı olan su; Türk kimliğinden ve birliğinden uzaklaşan bir Tacikistan’ın denetimine bırakılmaktadır. En azından bu çok ciddî detay bile bu ülkenin ve Türklükle ilişkilerinin daha dikkatli incelenmesini ve olumlu yönde geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Kuşkusuz Tacikistan’ın günümüzdeki ve gelecekteki önemi su, kaynaklarının zenginliği ile sınırlı değildir. 1924 yılına kadar resmen ve Buhara Hanlığı’ndaki nüfus çoğunluğu ile Türk Yurdu’nun önemli bir parçası olan bu ülke, bu tarihten itibaren ayrı bir millî yapıya dönüştürülmüştür. Komşularıyla sıcak çatışmalara neden olan, özel olarak çizilmiş sorunlu sınırları, Afganistan ve radikal dinî gruplarla olan ilişkileri, iç savaşın oluşturduğu mültecileri ve uyuşturucu trafiğindeki yeri günümüzde hâlâ önemini korumaktadır.

Tacikistan yönetiminin güncel politikaları, nüfusunun üçte birini teşkil eden Türk asıllı vatandaşlarını ilgilendirdiği kadar, çevresinde yer alan Kırgızistan, Özbekistan, Doğu Türkistan ve Kuzey Afganistan Türklüğünü de direkt olarak etkilemektedir. Kuşkusuz Türkiye dahil, bölge ve Türk dünyası ile ilgili tüm ülke ve uluslararası kuruluşlar da bu ülkedeki gelişmelerden kendiliğinden etkilenmektedirler.

Tacikistan’ın yer aldığı coğrafyanın daha iyi anlaşılabilmesi için gereken tarihî, kültürel (dil) ve etnik yapıya ilişkin kısa bilgiler vermeye ve Tacikistan’daki bazı son gelişmeleri vurgulamaya çalışacağız.

Orta Asya’nın yaz mevsiminda su ihtiyacının %70’ini karşılayan Tacikistan, 1.300 adet gölü ve 947 nehiri; Nurek, Karakum, Katla, Say, Muminabad ve diğer birçok baraja sahiptir. Tacikistan, bu sudan yararlanan Özbekistan, Türkmenistan ve Kazakistan’ı, ülkesinin yüksek su maliyetlerine katkıya çağırmaktadır. Su kaynaklarının sağlıklı olarak kontrolü, ortak enerji tasarrufu konularına dikkat çekilmekte, aksine tavırların, bölgede Aral gölü faciası gibi onarılmaz daha nice yaralara neden olacağı ifade edilmektedir. Bu haklı uyarıların ardından doğalgazını ve petrolünü yüksek ücretlerle pazarlayan bu ülkelerin su için hiçbir bedel ödemediği hatırlatılarak gerekli ikaz yapılmaktadır.[1] Bu siyasal dozu yüksek bilimsel uyarıların “Sınır Aşan Sular”ın büyük önem kazandığı 2000’li yıllar için ne anlama geleceği çok açıktır. Bu arada Tacikistan delegasyonu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 55. oturumunda, 2001 yılını su muhafaza ve koruma yılı olarak ilan ettiler.[2] Kuşkusuz bu konudaki haklılığın bölge barışını koruyucu yönde, adil biçimde çözülmesi, herhalde Tacikistan Türkleri ve Orta Asya’da yaşayan diğer Türkler açısından da büyük önem taşıyacaktır.

Gorbaçov’un perestroikasının yaşandığı 1986-1991 yılları, merkezî Sovyet sistemini ortadan kaldırır, Tacikistan’a da bağımsızlık kazandırırken, yeni politik, ekonomik sorunları da birlikte getiriyordu. 1992 yılında başlayan acımasız iç savaşta ideolojiler çatışırken, aşiretler ve bölgeler de birbirleri üzerinde hakimiyet kurmaya çalışıyorlardı. 1997 yılına gelindiğinde sonuç, enkaza dönen bir ülke ve ülkeleri dışına kaçmak zorunda olan yüz binlerce insandı. Hâlen bu mültecilerin 100.000 civarındaki kısmı da Özbek ve Türkmenlerden oluşmaktadır. Bunlar da Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, hatta Ukrayna ve Rusya’da yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Afganistan’a geçen binlercesi de son savaşın çatışan tarafları arasında hayatlarını kaybetmişlerdir. Ev sahibi ülkeler ve Şubat 1993’te Duşanbe’de ofis açan BM’nin çabaları bile, bu insanların acılarının dindirmeye ve onları ülkelerine, evlerine döndürmeye yetmemiştir.

1992-1997 yılları arası süren acımasız iç savaşın sonunda taraflar arasında varılan andlaşmaya bağlı olarak oluşturulan Milli Barış Komisyonu, bu sorunun politik, askerî ve yasal yanlarıyla uğraşmaya devam etmektedir. Ancak ülke içinde silahların teslimi konusu bile henüz tam olarak çözüme kavuşturulmuş değildir. Kuzeyde daha ziyade Özbek asıllı Türklerden oluşan Hoçendlilerin geleneksel olarak görev aldıkları yönetim kademelerinden, 1997 yılından itibaren artan bir süratle tasfiye edilerek, yerlerine Kölap Taciklerinin yerleştirilmesi de sorunlara ve gerilime yeni unsurlar eklemektedir. Nüfusun üçte birini teşkil ederken, hükümette bir sandalye bile alamayan Türk asıllı Tacik vatandaşları, tüm kamu görevleri ve eğitim ihtiyaçlarında da aynı dışlanmayı ve ikinci sınıf vatandaş olma statüsünü yaşamakta ve baskı altında, katlanmak zorunda bırakıldıkları bu acı durumdan bir an önce kurtulmak istemektedirler.

Tacikistan’da yaşayan Türkler, 1924’lerden önce Müslüman kardeşleri olarak kendileriyle eşit gördükleri Taciklerle, 1924-1992 yılları arasındaki Sovyet döneminde de yoldaş zihniyetiyle eşit şekilde birlikte oldular. Türkler, 1992’de elde edilen bağımsızlığın ardından oluşan Tacikistan Cumhuriyeti’nde başlayan Tacikleştirme hareketleri ile ilk defa dışlandıklarını hissetmeye başladılar. İç savaşın ardından yoğunlaşan bu ayrımcılık, bir yandan Kölaplı Taciklerin diğer Taciklere karşı yürüttükleri baskıcı bölgeciliğe, öte yandan da Tacik dışı unsurların genel olarak tedirgin edilmesine dönüştü. Bu durumdan da en çok nüfusun üçte birini teşkil eden Türkler etkilendiler ve bu olumsuz etki altında yaşamaya devam ediyorlar. Tacikistan hükümeti radikal dinci muhalefeti ile yapmış olduğu anlaşmayı, komşusu Özbekistan’a da tavsiye ederek bölge barışının başka türlü korunamayacağını ifade ederken, birçoğu yurtdışına iltica etmiş ve Tacikistan’ın sessiz çoğunluğu olan Türk vatandaşlarının haklarını esirgemeyi de sürdürmektedir. Hiçbir resmi açıklamada yer almayan, Türk vatandaşların haklarını barışçıl yoldan savunan uluslararası bir kuruluşa da rastlanmamaktadır.

Özbekistan’da yaşayan Tacikistanlı Türkler kendi haklarını koruyabilmek üzere yurt dışında Azad Tacikistan Partisi’ni kurarak, liderliğine de Tacikistan ordusunda Albay olan, millî şair ve yazarları Yaraş Kurban’ı getirdiler. Yaraş Kurban, yoğun olarak geliştirdiği uluslar arası temaslar ile bu ızdıraplı duruma son verilmesi için başta Türkiye olmak üzere, bütün dünya ülkeleri ve uluslararası kuruluşlardan yardım talep etmektedir.[3]

Tacikler, Özbekistan’ı iç savaşlarına müdahale etmekle suçlayarak, Karatekin vadisindeki köylerinin Özbek uçaklarınca bombalandığını, eski Tacik komutan Mahmut Hüdaberdiyev’in 1997 yılındaki başarısız darbe teşebbüsünden sonra, yüzlerce militanı ile birlikte Özbekistan’a sığındığını, bunların da Hoçend bölgesine saldırılar düzenlediğini ifade ediyorlar. Aynı zamanda, Özbekistan’da eşit sayıda Taciğin yaşadığını, çok sayıdaki Özbek Tacik evlilikleri ve Özbekistan’daki kültür mirasları nedeniyle de bu ülkeye en yakın ülke olduklarını da ekliyorlar. Tacikistan; yüzlerce Özbek dili öğreten okul, Özbek üniversitesi, koleji, lisesi, yerel gazete, televizyon ve radyo programı varken, Özbekistan’ın Tacik dilindeki benzer aktiviteleri yasakladığından yakınıyor. Tacik vatandaşlara Özbekistan sınırlarında uygulanan vizenin sorun yarattığını uzun yıllara dayanan, Tacik-Özbek ilişkilerinin sağduyu ile çözülebileceğine inandıklarını ifade ediyorlar.[4] Bu açıklamaların tam aksi de karşı tarafça yapıldığından (özellikle Türklerle ilgili haklar konusunda), kimin hangi oranda haklı olduğu şüphesiz tarafsız bir araştırma sonuçlanana kadar geçerliliğini korumaya devam edecektir.

Tacikistan’ın gerek kendi içindeki Tacikleri, gerekse ülkede yaşayan Türk asıllı vatandaşlarının sıkıntıları; kuşkusuz kökleri tarihe dayalı olaylara, Sovyetlerin diğer yerlerinde olduğu gibi, Tacikistan’ın da yapay sınırlara bölünmesine, bölgelerin ekonomik ve siyasal üstünlüğü ele geçirme mücadelelerine, kuzeyin ekonomik ve elektrik enerjisi açısından Özbekistan’a olan bağımlılığına, geleneksel pazar yerlerine ulaşım zorluklarına, Fergana bölgesinin muhafazakar yapısı ve Oş bölgesindeki uyuşturucu trafiğine de bağlıdır.

Tacikistan’ın sorunlarını çözebilmesi için önümüzdeki dönemde, içinde bulunduğu ekonomik gerilemeyi durdurması ve gümrük engellerinden kurtulması gerekiyor. Aksi takdirde özel teşebbüsün ortadan kalkması, ülkedeki tansiyonu artıracağa benziyor. Kölap klanlarının iktidarda olması, diğer bölgelerle beraber kuzeyi de dışlıyor. Ülke genelindeki muhafazakar yapının, Batılılaşma ve modernizasyona karşı direnci, toplum yapısındaki zayıflık, keskin gelir ayrımı, radikal dinci akımları geliştiriyor. Uyuşturucu trafiği, yüksek gelir getiren yapısını koruyabilmek için bölgesel istikrarsızlığı destekliyor. Uyuşturucu ile mücadelenin bölge dışı güçlerle birlikte yoğunlaştırılması, bölgenin süratle bir ortak pazara kavuşturulması, güçlü ekonomik alt yapı, telekomünikasyon, tren yolları ve kara yollarına kavuşmanın, sorunları çözmeye yardım etmesi bekleniyor.

Türkiye olarak; 8 Kasım 2001 tarihinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve heyetinin Tacikistan’a yaptıkları resmi ziyaretle yeniden gündeme getirilen ilişkilerle; Tacikistan’ın sağlıklı ve çağdaş koşullara kavuşturulması ve Tacikistan’da yaşayan Türklere eşit haklar tanınarak yurt dışında yaşayan binlerce mültecinin ülkelerine dönmelerinin sağlanması konularının ele alındığı haberleri basına yansımıştır. Daha sonra 24 Ocak 2002 tarihinde resmi Tacikistan heyetinin Türkiye’yi ziyaretleri ile devam eden bu ilişkilerin, geliştirilerek sürdürülmesinin de mevcut sorunlara çok ciddî çözümler sağlayacağı açıktır.

Tacikistan’ın güncel konularına bakarken, geçmişi bilmek, etnik ve dil yapısı hakkında az da olsa bilgi sahibi olmak gereklidir. Bu makalenin sınırlı kapsamı içinde kısaca bu bilgilere de değinmekte yarar vardır.

1924 yılına kadar Buhara ve Kokand Türk hanlıklarının bulunduğu bu topraklar, Enver Paşa’nın 1922 yılında şehadetine kadar, Tacik ve Türklerin birlikte kardeş olarak yaşadıkları bir ülke iken, bu yıldan itibaren, Sovyetler Birliği’nin etkisi altına girmeye başlamıştır.

Enver Paşa’nın şehadetinden, bölge ve Tacikistan’ın oluşumunda bir milat olarak söz etmek mümkündür. Turan İhtilâl Ordusu Türkistan Cephesi Kumandanı ve Emir-i Leşker-i İslâm-ı Buhara unvanı ile ulaştığı şehadetinin raporuna göre, “Pek mukaddes ve âlî bir maksat peşinde Buhara-yi Şerifin ‘Belh-i Cevan’ vilayetinin ‘Çegan’ nam mahalde Milâdi 4 Ağustos 1922 ve Rumi 21 Temmuz 1338 ve Kameri 11 Zilhicce 1340 senelerinin Kurban bayramının ikinci Cuma günü, gündüz öğle vaktine karip bir zamanda hûn-i pakini mahall-i merkûr toprakları üstüne akıta akıta kahramane ve merdane bir surette rütbe-i şehadete nail olmuştur.”[5] Kuşkusuz bu rapor, onunla birlikte bugünkü Tacikistan bölgesindeki Türk egemenliğinin de sona erdiğinin bir sembolüdür.

Enver Paşa’nın Türkistan harekâtının ortam ve tarihçesi bu makalenin kapsamı dışındadır. Bununla birlikte bölge için milat sayılabilecek bu hüsranı yaratan ortam ve şartların pek fazla da değişmediği düşünülürse, bu olayın ana hatlarıyla günümüzü de aydınlatmaya devam ettiği kabul edilebilir.

“Onu, Pamir eteklerindeki gelişmelerde, karşı tarafın silahlarından ziyade, jeopolitik şartlarla, çağın gelişmeleri ve hiç tanımadığı bir ülkenin sosyal çarkları yendi”[6] diyen Şevket Süreyya Aydemir, Tacikistan Türklüğünün bu dönüm noktasıyla ilgili olarak özel bir yaklaşım sergilerken, Kâzım Karabekir Paşa ise o günlerden bugünleri görerek, kapsamlı ve stratejik bir tahlil yapmaktadır: “Hazırlanmadan başlanan bu işler Türk toprakları için maddî ve manevî pek mühim zararlara mucip olmuştur. Bu zararları burada teşrih etmek mecburiyetindeyiz. Zira bunlar yalnız maziye ait değil, istikbale ait birer ders hükmündedir.”[7]

Buhara ve Kokand Türk Hanlıklarının 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarındaki gereksiz çekişmelerine, 3 Aralık 1864 tarihinden itibaren Çarlık Rusyası’nın bölgeyi işgaline, 1910’lu yıllar ile birlikte Türk aydınları ile muhafazakarlarının Ceditçi, Basmacı ayırımları ile birbirlerine düşman haline gelerek, bir yanda Sovyet, diğer yanda Rus-İngiliz yanlısı olmayı bile kan kardeşliğine tercih etmelerine baktıkça, o günlerden bugünlere ne kadar çok dersler olduğunu düşünüyoruz. Bölgedeki Türk hakimiyetinin korunmasıyla ilgili olarak Türkiye Türklerinin o dönemdeki farklı yaklaşım ve çabalarına ilişkin olarak da Kâzım Karabekir Paşa şöyle demektedir:

“Buhara’da bulunan mektepler kâmilen Türk zabitlerinin elinde idi. Maarif seri bir surette inkişaf ediyordu. Esasen gerek Cemal Paşa, gerek yerli münevverler bu suretle muhiti kuvvetlendirmek fikrinde idiler. Enver Paşa harekatından sonra bu maarif ocaklarının hepsini söndürdüler. Sonra da harekat esnasında Rus kuvvetlerinin uğradığı yerler kâmilen mahvoldu. Birçok gençler, münevverler ve zenginler, yerlerini, yurtlarını bırakıp hicret ettiler. Binlerce halk dağ başlarında serseri kaldı, malları-mülkleri ellerinden gitti.”[8]

Tarih maalesef onu bilmeyenler için tekerrür etmektedir. Bölgede yaşayan Türkler ve Müslümanlar, biçimsel sorunları aşarak, birlik ve beraberlik içinde, çağdaş çözümler üretmek yerine, yine kendi dışlarında yandaşlar edinerek, kişisel hırslarıyla, sorunların daha da derinleşmesine neden olmaktadırlar. “Fikir, ideal veya devlet kurma mücadelelerinde, yalnız ihtiras, enerji ve kan yetmez. Bu mücadelelerde, çağın akımları ile jeopolitik ve sosyal şartları değerlendirebilmek, ihtirastan daha önde gelir. İhtiras ve ambisyon itici güçtür. Ama, üstünde koşulan zeminin şartları ile ayarlanamazsa, bu ihtiras atının ayakları tökezler ve süvarisi, bu itici gücün altında kalır.”[9]

Türkistan, Asya gibi mesafe ve saha bakımından uçsuz bucaksız bir kıtanın ortasında; büyük bir kısmı ovalık olan 5 milyon 200 bin kilometrekarelik muazzam bir ülkedir. Amu Derya ve Sir Derya (Ceyhun-Seyhun) tarım suları, bölgenin en büyük akarsuları olup, bütün tâbileri ile beraber bu coğrafyayı sular, Aral ve Lübnür göllerine dökülürler. Türkistan hudutsuz denilecek kadar geniş bir tarım kuvvetine maliktir. Toprak; altın, gümüş, bakır, petrol, kömür ve diğer bir çok madenler bakımından da çok zengindir. Tarih boyunca Türk yurdu olmuş Türkistan, 18. yüzyıldan itibaren bir takım hanlıklarca parçalanarak zayıflamış ve bu hal onun istilaya uğramasını da kolaylaştırmıştır.[10]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ