ŞAPKA KANUNU

1 15.830

Doç. Dr. Seçil AKGÜN

Giyim, insanların ilk çağlardan başlayarak kendilerini doğanın çeşitli etki­lerinden korumak veya ona uyum sağlamak için başvurdukları bir gereksinim­dir. Uygarlığın gelişmesine paralel; gerek baş, gerek vücut, gerekse ayak için coğrafya koşulları, iklim, meslek, sınıf ve dinlere göre özellikler taşımıştır. Ülkelerin ekonomik koşulları, sanat anlayışları, gelenek ve görenekleriyle bağıntılı olmuştur. Yüzyıllardır insanlığın her evresinde değişiklikler göstermiş bu gereksinmede, başa giyilen ile başın içindeki, yani düşünce arasında sıkı bir bağıntı da gelişmiştir. Dolayısıyla, ayrımlar daha çok “başlıklar” açısından yapılmıştır. Devrim tarihimizde de bu sorunun çok özel ve büyük bir yeri ol­muştur. Bu yerin anlaşılması için “başlık”ın geçirdiği evreleri bilmek yararlıdır.

Türklerin Orta Asya’daki başlıkları, pek kesin değildir. Sultan Orhan dev­rinde Rumların takke, Tatarların üzerine tülbent sarılmış börk, Türklerin ise beyaz börk giydikleri bilinir. Sonra, börklere mesleğe göre renk ayrımı da katılmış, Yıldırım Beyazıt devrindeyse, tüm Osmanlılar beyaz börk giyer olmuş. Yine de bunlar kesin bir kurala bağlanmaksızın geliştiğinden, hallavi, kavuk, kafes, kalafat, selimi, düzkaş, serdengeçti, keçe, üsküf, külah gibi çeşitli başlıklar giyilmiştir. Osmanlıların ilişkileriyle orantılı olarak da bunların arasına çeşitli Avrupa ülkelerinden de esinlenmeler girmiştir. Şubara Leh, Üsküf İtalyan, askeri miğfer ve zırhlı serpuşlar da Macar etkisi taşırlar.[1]

Başlıklarda dinsel yönden de ayrıcalıklar kapsayan gelişmeler görülmekte­dir. Hristiyanların şapka giydikleri dönemlerde Müslümanlarda başlıklar, Padişahtan halka kadar meslek ve tarikatlara göre, renk, ağırlık ve şekillerle ayrılmıştır. Bu, renk açısından Ermeni, Rum, Yahudi ve Müslüman olmak üzere ayakkabılarda da belirmiştir. Üstelik ayrımın uygulanması devlet görev­lileri tarafından sıkıca denetlenmiştir. Giyimleri çok katı kurallara bağlı Müslüman kadınların kıyafet uyumsuzlukları, köşe başlarında bekleyen devlet görevlilerince izlenir, uyumsuz peçe ve giysiler, makasla kesilerek giyen, cezalandırılırdı.[2]

İşte bu ortamda İstanbul’a gelen bir Avrupalının ilk kez bu kıyafet anar­şisini gördüğünde, “Demek karnaval buraya bu zaman geliyormuş” dediğini tarih kitapları yazmaktadır .

Osmanlıların hızlı bir çöküş dönemi olan 18nci yüzyılda çeşitli milletlerden oluşan bu toplumun içinde bölünmeler de oldu. Batı ülkelerinin ilim ve fen alanlarındaki ileriliğini gören devlet adamları, batılılaşma hareketleri ile gitgi­de derinleşmekte olan bu uçurumun önünü alabilme çabasına düştüler, impa­ratorluğun içindeki bölünmeyi de durdurabilmek ayrı bir kaygıydı. Bu doğrul­tuda, Müslüman olan ve olmayan halkın giysi ayrımı da bir sorun olarak orta­ya çıktı. Ancak, 3.Selim, ilk batılılaşma önlemleri olan Padişah olarak orduda batı askeri giysileri uygulamak istemesini, gericilerin tepkisi sonucu, yaşamıyla ödedi.

Bundan sonraki ciddi atılım, II. Mahmut’dan geldi. Yasal ve sosyal haklar yönünden dinsel ayrımı kaldırıcı ilk adımlar atılırken, o, “Ben halkımın Müslümanını camide, Hristiyan’ını kilisede, Musevi’sini havrada tanımak isterim” diyerek, din gurupları arasında giysi ve başlık ayrıcalığını kaldırdığını bildirdi.[3]

Bu sırada II. Mahmut, Vak’a Hayriyye ile Yeniçeri ocağını kaldırıp Asakir-i Mansure-i Muhammediye adı ile batılı anlamda bir ordu kurmuştu. Yeniçerililiğin tüm izlerini silmek isteğiydi. Bunun için mezar taşlarındaki kü­lahları bile kaldırtmıştı. Asakir-i Mansure-i Muhammediye’nin başına ilkin Bostancı Ocağında giyilen şubara’yı giydirdi Sonra, Avrupa’dan örnek alabil­mek için çeşitli başlıklar getirtti. Ulema ise, kenarlı olanlarıyla namaz kılınamayacağından, bu tür başlıkların kabulünün doğru olmadığını söylemişlerdi. Bunun üzerine, Tunus’ta kalyoncu neferlerinin giydiği fes düşünüldü. Askerin serpuş sorununa çözüm getirmek için 1827 de toplanan meclis de, şobaralardan daha dayanıklı olduğu ve İstanbul’da yapılınca ucuza da gelebileceği için, püskülü biraz kesilmek koşuluyla, Fes’i onayladı. Derhal as­kere setre pantulla fes fiydirildi. Tunus’tan ilk gereksinmeler için 50.000 fes ge­tirtilirken, gerekli ithalat konularına eğilmek üzere bir de fes nazırı atandı.[4]

Dinciler, Hristiyan kökenli olmamasına karşın fese büyük tepkiler göster­diler. Gavur niteledikleri Padişaha karşı ayaklanmalar oldu. Padişah ise bunları fesin şeriatçe caiz olmadığını söyleyen Şeyhülislamı azlederek cevapladı.

Asker dışında olanlara herhangi bir zorunluk olmamasına karşın, yeni giy­siler pek çok Osmanlı tarafından benimsendi. Fes giymeyip başlık konusunda eski çeşitlemeleri sürdürenlere ise halk arasında “başıbozuk” denildi.

Setre pantul ve fesle Osmanlılara değişik yaşam biçimi ve meslek gurupları girdi: Kıyafetin bağdaş kurarak oturmaya elverişsizliği, divan, masa ve sandaliyeleri getirdi. “Alafranga” ve “Alaturka” sözleri gelişti. Fes yapımcıları, fes kalıpçıları türedi. En ilginci de, rüzgar ve yürüyüşler sık sık dolaşan fes püs­külleri için köşe başlarında kundura boyacıları gibi türeyen püskül tarayıcılar­dır. (Fese, bu engellerinden dolayı “püsküllü bela” adı verilmişti.) Ayrıca, Eyüp’de Defterdar’da Feshane denilen fes imalathanesi açıldı.

Fes de kalıplarına göre Darbeyoğlu, Hamidiye, Büyük Hamidiye, Aziziye, tam zuhaf, yarım zuhaf, efendi biçimi, İran biçimi türlerine ayrılırdı (Aziziye kalıbı tepesi dar, aşağısı geniş olup Sultan Abdülaziz tarafından giyilmişti. Hamidiye biçimi ise tepesi ile ağzı aynı genişlikte olup II. Abdülhamit tarafından giyil­mişti.[5]

Karşı koymalar, fesin kısa zamanda yerleşmesini, hatta dinsel sembol ha­line gelmesini önleyemedi. Ulema, sarık sarmaktaydı. Kimileri de fesin çevre­sine tülbent sararak bunu sarığa benzetirdi. Gitgide sarık, ulemanın sembolü oldu. Kendilerinin halk açısından yüce din bilgini olarak tanınmasını isteyen istismarcılar da bundan sık sık yararlandılar. 1903 yılında II. Abdülhamit, topçu ve süvarilere fes yerine kalpak giydirmek isteyince, bir süre önce fese karşı koyan ulema, bu kez festen yana olup onun din alameti olduğunu öne sürdüler.

1. Dünya Savaşı sırasında Enver Paşa, özellikle sıcak yörelerde savaşan as­kere daha elverişli olması için kabalak ve güneş siperli olan “Enveriye”yi ge­tirdi. Bu da yalnız asker arasında kullanıldı.

Kurtuluş Savaşı sırasında ise milliyetçiler, kalpaklarıyla tanındılar.

Başlık üzerinde bu değişiklikler, halktan çok bürokrat ve asker arasında gelişmeler gösterdi. Görüldüğü gibi, çeşitli yönetim, yönetici ve kavramların simgeleri olarak gelişti. Ortak nokta, gerek devlet memuranı, gerekse asker ve halk arasında bir kıyafet birliği sağlanması özlemi, ve bunun için 150 yıldır uğ­raşıldığıdır. Eğilimin de, yöneticiler arasında kılık kıyafetin din, mezhep, kül­tür, millet sembolü olmaktan çıkarılması olduğu görülmektedir.

Atatürk’ün fese ilk tepkisi, Abdülhamit’in tahttan indirilmesinin neden olduğu olaylar üzerine, Trablusgarp’a gönderildiğinde olmuştur. Arabasının arkasına düşen çocuklar, başındaki fesle alay etmişlerdir. İkinci 1910 da Picardia manevralarına gidişindedir: Atatürk, tren Türk sınırını geçince başına ya­nında götürdüğü kasketi, giymiş, birlikte gittiği Selehattin Bey ise fesle kalmış­tı. Bir istasyonda alış veriş ederken satıcı çocukların Selehattin Bey’e, “Tuh, Türk” demeleri Atatürk’ü çok üzmüştür.[6] Avrupa’da fesle dolaşan Türklerin bir garip yaratıkmışçasına seyredilmelerine, alaya alınan, gerilik sembolü olan bir başlığın içinde Türk kafasının tutsaklığına dayanamıyordu. Türkiye’­de amaçladığı gelişmeler arasında milleti için uygar, çağdaş kıyafet ve şapkanın da olduğunu sözlerini inanmazlıkla dinleyen Mazhar Müfit Kansu’ya 7-8 Tem­muz 1919 gecesi not ettirmişti.

Yeni kurulan bağımsız Türk devletini kazandığı savaştan sonra bekleyen pek çok sorun vardı. Ekonomi, maliye, sağlık, askerlik, tarım ve sosyal alanlar­da sorunlar… Bunların her biri aynı derece önemli ve ivediydi. Ancak, ilk ön­ce, Türkiye’nin iki başlılıktan, bir devlet başkanı, bir de dinsel lider, yani Ha­lifeyi kapsar durumdan kurtarılması zorunluydu. Halifelik sürdükçe, Türkiye teokratik nitelikte kalacak, dinle devlet işlerini iç içe yürütmek eğilimindekiler, her yenilik hareketine din’i kalkan yaparak karşı duracaklardı. Başa giyecek nesneden çok öteye giderek yapısı düşünce sembolü alarak gelişen başlık ve kı­yafet sorunu da devlet teokratik nitelikte kaldıkça ele alınamayacaktı…

1924 de Halifeliğin kaldırılması, devrim hareketlerini hızla uygulayabilme ortamını kazandırdı. Ancak savaş sonrası Atatürk’ün çevresinde başarısını çekemiyen, yalnız halkın söz sahibi olduğu “egemenlik ulusundur” ilkesiyle et­kinliklerini yitireceklerini anlayanlardan bir karşıt gurup oluşmuştur. Bunlar, aynı zamanda tüm yeniliklerin de karşısındaydı.

Halifelik kaldırıldıktan kısa bir süre sonra, söz konusu gericilerin de des­teğiyle doğu illerinde Şeyh Sait isyanı patlak verdi. Kısa zamanda hükümet tarafından bastırıldı. Elebaşıları istiklâl mahkemelerinde asıldı. Güvenlik sağ­lamak için Takrir-i sükûn çıkarıldı. Gericilere de bu olay devrimlerin karşısın­da hiçbir gücün duramayacağını kanıtladı.

Atatürk, bu ortamda amaçladığı kıyafet devrimi için yararlanmayı dü­şündü. Bunun büyük Nutkunda “Efendiler, milletimizin başında cahil, aflet ve taassubun ve ilerle ve uygarlaşma düşmanlığının simgesi olan fesi atarak onun yerine bütün uygar dünyanın başlık olarak giydiği şapkayı giymek ve bu suretle Türk milletinin uygar yaşamdan düşünce olarak da farklı olmadığını göstermek gerekliydi. Bunu Takrir-i Sükun Kanunu yürürlükteyken yaptık” demektedir.[7]

Atatürk, uygarlığın başlık sorunu olmadığını çok iyi biliyordu. Türkiye’yi çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırırken, Türk kafalarının içinde mantıksal nedenlere dayanmayan her türlü ortaçağ düşüncesinin çıkarılması gereğine inan­mıştı. “Milleti millet yapan, ilerleme ve aydınlanmaya götüren kuvvetler var­dır, fikir kuvvetleri ve sosyal kuvvetler. Fikirler, manasız ve safsata dolu olur­larsa hastadırlar. Sosyal yaşam, akıl ve mantıkla ilgili olmayan yararsız, hatta zararlı birtakım akideler, ananelerle dolu olursa felce uğrar”[8] sözleriyle de bunu belirtmekteydi.

Düşünce değişikliğini yalnız kafanın içinde arayıp dışının eskisi gibi bırakılamayacağını da biliyordu. O zaman başın üstündeki karışıklığı her zaman i­çine sızma tehlikesi olacaktı. Bir süredir de halk arasında bu konuda kamu oyu uyandırmaya çalışıyordu:

İlk olarak, Muhafız Alayı Komutan İsmail Hakkı Tekçe önderliğinde, as­kere şapkaya benzer kenarları olan başlık giydirildi. Bu başlıkları askerlerin önce talim sırasında giymeleri, daha sonra evlerine de o şekilde gitmeleri, 1925 yılı ocak ayında planlanmıştı. Sonra, Adana’da bir hükümet doktoru, gaze­telerde güneş altında çalışanların güneşe önlem olarak “şemsi siperli serpuş” giymeleri önerisinde bulundu.[9] Daha sonra, gözleri şapkaya alıştırabilmek, ayrıca, çevredeki siperin güneşten koruyuculuğunu anlatabilmek için, İzmir’de tramvayları çeken atlara şapkaya benzer başlıklar giydirildi.[10] Özellikle gençler arasında da şapka giyenler, tek-tükde olsa görülmeye başladı. Bu giri­şimler, basın ve halk arasında olumlu olumsuz birçok tartışmalar getirdi.

Atatürk, bu tartışmaların gitgide yoğunlaşması üzerine, Meclisin de tatil de olduğu yaz aylarında şapka sorununa kesinlik getirmeye karar verdi. O döne­me kadar gitmediği Kastamonu’ya davet edilmekteydi. Halka, şapkayı orada tanıtmaya karar verdi. Düşüncesinden yakınlarına söz edince, bölgenin tutu­culuğuna karşı uyarıldı. Oysaki Atatürk, başka etkenleri de hesaplıyordu. Şöyle ki, Kastamonu-İnebolu, iç isyanlara katılmamış Kurtuluş Savaşında Anadolu’ya geçmek isteyen savaşçılar açısından, ayrıca özellikle silah ve cep­hane sevkinde çok yararlı olmuş bir bölge idi. Yine Kurtuluş Savaşında Ata­türk’ü destekleyen fetvaya da Kastamonu Müftüsü Hafız Osman Nuri imza atmıştı. Aynı belgede toplanan 45 imzanın 24’ünü, yine Kastamonulu hocalar oluşturuyordu.[11] Oraya hiç gitmemiş olmasını da kendisi bir başka neden o­larak göstermişti. Başka bölgelerde, kendisini halkın kalpaklı ve fesli de gör­düğünü, hiç görülmediği Kastamonu’daysa ilk nasıl görülürse, öyle kabullenileceğini düşünüyordu.[12] 23 Ağustos Pazartesi sabahı, yanında Nuri (Conker) ve Fuat (Bulca) Beyler de olmak üzere Kastamonu’ya hareket etti.

Kastamonu’ya Atatürk, başında Panama şapka ile girdi. Şapkayı gören Kastamonu Valisi Fatin Bey, ve Mebusları Ali, Rıza ve Mehmet Beylerle bazı aydınlar, derhal terzilere koşarak şapka benzeri başlıklar diktirdiler, Atatürk’ü öyle dinlediler. Kendisini ziyarete gelenler de şapka giyiyorlardı. Hatta bun­ların arasında yine kravat ve şapkalı, Tahir Çelebi adlı bir Mevlevi şeyhi de vardı.

24 Ağustos günü, Kastamonu’da bir konuşma yapan Atatürk, halka, bir terziye de sözlerini doğrulatarak, çağdaş giysinin daha rahat, uygar ve ucuz o­lacağını anlattı. Türk ve İslam dünyasındaki çöküşün, uygarlığın gereği ilerle­meden uzak kalarak olduğunu, Türklerinse 5-6 yıldır bu esaslara uyarak kendi­lerini kurtardıklarını anlattı. “Artık duramayız. Behemehal ileri gideceğiz. Geriye ise hiç gidemeyiz. Çünkü ileri gitmeye mecburuz. Millet bilmelidir. Me­deniyet öyle bir kuvvetli ateştir ki ona yabancı olanları yakar ve mahveder. İçinde bulunduğumuz uygarlık ailesinde layık olduğumuz mevkii bulacak ve onu muhafaza ve ilan edeceğiz. Refah saadet ve insanlık bundadır”[13] söz­leriyle konuşmasını bitirdi. Sonra, başından şapkasını çıkararak halkı selam­layınca da halk, müftü dahil, başlarındakileri çıkararak karşılık verdiler. Bu bile başlı başına bir olaydı, çünkü o zamana kadar baş açıklığı, toplumsal ku­rallara göre ayıp nitelenirdi.

Kastamonu’dan İnebolu’ya giden Atatürk, 26 Ağustos’ta Türk Ocağında giyim ve şapka konuşunda tarihi konuşmasını yaptı. O güne kadar “gavur” damgası yiyeceği korkusuyla adı söylenmemiş “şapka”yı halka tanıttı: Halka, kısa zamanda gerçekleştirilmiş devrim hareketleriyle ilgili bilgi verdikten sonra, bunların yapılmaması halinde, kurtuluşun da tehlikeye düşeceğini an­lattı. Sözlerini kıyafete getirip “Türkiye Cumhuriyetini tesis eden Türk Halkı medenidir. Tarihte medenidir, hakikatte medenidir… Bunu ispat etmek mecburiyetindedir… Bizim kıyafetimiz milli midir?.. Kıyafetsiz millet olur mu? Çok kıymetli bir cevheri çamura sıvayarak aleme göstermekte mana varmıdır? Medeni ve çağdaş kıyafet bizim için çok cevherli, milletimiz için layık kıyafet­tir: Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, ya­kalık ve ceket, ve tabii bunları tamamlamak üzere başta şemsi siyerli serpuş, bunu açıkça söylemek isterim. Bu serpuşun ismine şapka denir. Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi. İşte şapkamız diyenler vardır. Onlara diyeyim ki çok gafilsiniz ve çok cahilsiniz, ve onlara sormak isterim: Yunan serpuşu olan fesi giymek caiz olur da şapkayı giymek neden olmaz? Bizans papazlarının ve Ya­hudi hahamlarının özel giysisi cübbeyi nasıl giydiler?” dedikten sonra, kadın­ların giysilerine değinirken “Seyahatimde köylerde değil, bilhassa kasaba ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok kesif ve itina ile kapamakta olduklarını gördüm… Erkek arkadaşlar, bu biraz bizim hodbinli­ğimiz eseridir… Kadınlarımız da bizim gibi müdrik ve mütefekkir insanlardır.. Onlar yüzlerini dünyaya göstersinler. Ve gözleriyle dünyayı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur… Bu gidiş zorunludur. Bu zorunluk yüksek ve mühim bir neticeye varıyor. İsterseniz bildireyim ki bu kadar yüksek ve mühim bir neticeye varmak için gerekirse bazı kurbanlar da verelim. Bunun önemi yoktur. Önemli olan, şunu ihtar ederim ki, bu halin muhafazasında ısrar ve taassup, hepimizi her an kurban koyun olmak istidadından kurtara­maz.. Medeniyetin coşkun seli karşısında durmak beyhudedir”.[14]

Saltanatın kaldırılmasında kullandığı bu çok kuvvetli sözleri burada da kullanan Atatürk, karşı koymalara hiçbir şekilde ödün verilemeyeceğini, dü­şünülen yolda kesinlikle ilerleneceğini belirtiyordu.

30 Ağustos’ta yine Kastamonu’ya dönüşte yaptığı konuşmasında da yapı­lan ve yapılacak devrimlerin amacının Türkiye halkını tamamen çağdaş ve uy­gar bir duruma getirmek olduğunu söyleyip “Zihinlerdeki hurafeler tamamen terk olu­nacaktır. Onlar çıkmadıkça kafalara hakikat ışıkları giremez… Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tama­men asri ve bütün anlamıyla uygar bir toplum haline getirmektir… Bu hakikati kabul etmiyen zihniyetleri tarumar etmek zaruridir… Her halde zihniyetlerde mevcut hurafelerin hepsi terkedilecektir. Onlar çıkarılmadıkça dimağa hakikat nurlarını sokmak imkansızdır” dedikten sonra, daha önceleri gerçekleştiril­mek istenen sosyal yenilik hareketlerinin, erkeklere özgü kalması nedeniyle kökleşemediğini anlatmış, “Bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan oluşur. Kabilmidirki bunun bir parçasını ilerletip öbürünü bırakalım da topyekun gelişme bekleyelim? Mümkünmüdürki bir toplumun yarısı topraklara zincirle bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselsin?” Bu sözleriyle yapılacak tüm yenilik hareketlerine Türk toplumunun kadın erkek ayrımı yapılmaksızın katılması gereğini belirtiyordu. Yine aynı konuşmasında, din adamı giysileriyle halkı kandırmaya çalışan kimselere de dikkati çekip bu giysilerin olur olmaz giyilmesi sakıncalarını da açıklıyordu: “Devlet memurları bütün milletin kıya­fetlerini tashih edecektir. Fen, sıhhat açısından önemli olarak, her yönden denenmiş medeni kıyafet kullanılacaktır”.[15]

Eylül ayı başında, gazetelerde kıyafet konusunda Heyeti Vekiliye Kararnamesi yer alıyordu. Tekke ve Zaviyelerin de kapatıldığını bildiren bu kararnamede (243 sayılı Kararname) devlet memurlarının giyecekleri kıyafet hakkında ayrıntılı bilgi veriliyor, şapka giyme zorunluğu getiriliyordu. Dinsel giysilere de belirli kısıtlamalar yapılıyor, bu giysilerle sokakta dolaşmak yasaklanırken yalnız Diyanet İşleri’ne bağlı görevlilerin görev başında sarık gi­yebilecekleri yazıyordu.[16]

Kastamonu gezisinden Ankara’ya dönüşünde Atatürk’ün kendisine Türk halkının bir gün şapka giyeceğini söylemesini 1919 yılında kuşku ile karşılayan Mazhar Müfit Kansu, bu girişi hayretle izlemiş, üstelik arabada Atatürk’ün ya­nında oturmakta olan Diyanet İşleri Başkanının da başında şapka olduğunu şaşırarak görmüştü.[17]

Şapka giyenler arasında kısa bir süre önce Vakit yazarını şapka giydiği için hapsettirmeye çalışan Ankara İstiklal Mahkemesi Başkanı Ali (Çetinkaya) Bey’de vardı.[18]

Kastamonu gezisi ve konuşmaları, Türk toplumuna yeni bir atmosfer getirdi. Atatürk: “Halk-o saf kitle, bilemezsiniz ne kadar yenilik taraftarıdır. Engeller hiçbir zaman bu basit tabakadan gelmeyecektir”[19] dereken, gerçek­ten yanılmamıştı. Şapkanın uygulanması, giyilmesi kadar kolay olmadı. Bir yandan şapkalar getirtilir, yapılır, giyilirken, bir yandan da tıpkı bir zamanlar fese olduğu gibi, şapkaya da büyük tepkiler geldi. Ankara’daki din adamları Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi’yi ziyaret ederek yakındılar ve “Seninkini gör­dün mü? Nihayet bize şapkayı da giydirdi.” diye şikayette bulunmak istediler. Ancak Rıfat Börekçi ”Efendiler, onun her yaptığı doğrudur. Eğer dininizi de­ğiştirin derse, tereddüt etmeyin, onda da bir hikmet vardır” yanıtını vererek onların şikayetlerini dinlemedi.[20]

Tepkiler, Atatürk’ün devrimleri yaparken halkın sağladığı uyumu görmek için yapmayı adet edindiği yurt gezisi sırasında ve sonra da sürdü. 21 Eylül’de İzmit’ten gezisine başlayan Atatürk, 22 Eylül’de Mudanya ve Bursa, 8 Ekim’de Balıkesir, 10 Ekim’de Akhisar-Manisa, İzmir, Kemalpaşa’ya, 13 Ekim’de İzmir’e 17 Ekim’de Konya’ya 21 Ekim’de Afyon’a giderek 22 Ekimde Ankara’ya döndü.

Batı Anadolu’daki gezisinde her yerde ucuz fötr yapımına başlandığını ve giyimine de pek çok kimsenin katıldığını gördü. Hatta bu gezi sırasında halktan kendisine kıyafette de bir uyum sağlaması için başvurular olmuştu. Akhisar’da Marmara Nahiyesi Uzunca Köylüleri; İzmir-Akhisar’dan Atatürk’e çektikleri telgrafta, şapkadan sonra kıyafette de bir uyum sağlanarak çeşitleme ve gü­lünçlüklerden halkın kurtarılmasını istemişlerdi. Bunu Akhisar-Yeniköy’den aynı kapsamda bir telgraf izlemişti. Atatürk’te 28.9.1925 tarihinde kendilerine sorunlarına ciddiyetle eğilineceğini bildirirken, bir başka telgrafla da Başbakan İsmet Paşa’dan bu dileklerin hükümetçe dikkate alınması ricasında bulunmuştu.[21]

Yine de dini politikaya alet etmek isteyenler, bu olanağı değerlendirip şap­kaya gavurluk damgası vurarak ayaklanmalar çıkardılar, ilk ayaklanma 15 Eylül’de Sivas’ta oldu. Bunu Kayseri, Urfa, Nizip, Maraş, Erzurum, Rize ve Giresun bölgelerindeki ayaklanmalar izledi. Bu bölgelere giden istiklal Mahkemeleri, olayların elebaşılarını yargılarken, bunların bazılarının yalnız şapka değil, tümüyle Kurtuluş Savaşına karşı olup Yunan emellerine dahi hizmet et­tiklerini ortaya çıkardılar. Mahkeme kararıyla devrime karşı bir de kitapçık yayınlamış olan İskilipli Atıf Hoca ile Ali Rıza, asıldılar.[22]

İskilipli Atıf Hoca, şapkaya karşı tutumunu çok önceden belirtmiş, “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı 32 sayfalık bir kitapçığı 1924 yılında ya­yınlamıştı. Kitabında şapkayı Müslüman olan ve olmayan arasında tek ayrım sayıyor, “zina ve hırsızlığı şapka giymeye ehven” buluyordu. Ayrıca, şapkanın taklit olduğunu, taklidinse Şeriat esaslarına uymadığını da belirtiyordu. Buna bir tür cevap olmak üzere “İmana Tasallut” adlı kitabını yazan Süleyman Na­zif ise, İslam dinine bu kitapçığı yazanlardan daha derin bir mezarın kazılamıyacağını söylüyordu. Ayrı dinlerden oldukları halde hem Hristiyanların, hem de Musevilerin şapka giydiklerini, şapkanın küfür olmayıp fes, külah gibi bir başlık olduğunu söylüyordu. Kanısı, karşı koymaların başlıca amacının Tevhid-i Tedrisatla gelen yenilikleri durdurmak olduğuydu. Görüşlerine de şunu ekliyordu: “Bizde yasak veya beğenilmiş yoktur, iyi veya kötü vardır: Kötü is­ter Mekke-Medineden gelsin, reddedilmiştir. İyi ise, Londra, Paris Pekin de olsa, iyidir. Birşeyin güzelini çirkinini gösterecek kendisidir, fetva değil”.[23]

Şapka, her türlü karşı koymaya karşın, 25 Kasım 1925’de yasallaştı. Konya Mebusu Refik bey ve arkadaşlarının yasa tasarısı, 16 Ekim’de Meclise getiril­mişti. Tasarı, Türkler için tüm çağdaş uygar ulusların başlığı olan şapkanın benimsenmesini öneriyordu.

Kanun görüşülürken her ne kadar Bursa Milletvekili Nurettin Paşa, bunun anayasaya aykırı ve özgürlük kısıtlayıcı olduğunu, ayrıca mebusların memur olmadığı gerekçesiyle şapka kanunu kapsamına alınamayacağını öne sürerek şiddetli karşı koymalarda bulunduysa da görüşü benimsenmedi. Antalya Millet­vekili Resih Efendi, Peygamberin bile Roma imparatorunun armağanı ceketi giydiğini, giysiyle Hristiyan olunamıyacağını söyledi, Şükrü Kaya’da dinin devletle ilgili olmadığı Türk toplumunda şapkanın din açısından sakıncalı olamayacağını, ulusallık açısındansa, aynı kılığı giyen pek çok toplumun ulusallık duygularının ayrı olduğunu, anayasal açıdansa, ancak Türk bağımsızlığına, haysiyetine, ilerlemesine engel kayıtların anayasaya aykırı olduğunu söyledi.

Kütahya Milletvekili Ragıp Bey ise, aykırı olanın yasa değil “Paşa’nın ka­fası” olduğunu söylemekteydi.[24]

Kanun, Nurettin Paşa ve Ergani Milletvekili Ihsan Bey’in olumsuz oylarıy­la, şu şekilde kesinleşti:

Madde 1: Türkiye Büyük Millet Meclisi azaları ile idare-i umumiye ve hu­susiye ve mahalliye ve bil’umum müessesata mensup memurun müstahdemin Türk milletinin iktisap etmiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir. Tür­kiye halkının da umumi serpuşu şapka olup buna menafi bir itiyadının deva­mını hükümet men eder.

Madde 2: İşbu kanun tarih-i neşrinden itibaren mutaberdir.

Madde 3: İşbu kanun Büyük Millet Meclisi ve icra Vekilleri Heyeti tarafından icra olunur.[25]

Nurettin Paşa’nın Meclisteki önerisi de çeşitli kesimlerden tepkiler getirdi. Onun gericiliğini protesto eden, dokunulmazlığının kaldırılmasını isteyen telgraflar, Sultanhisar, Nazilli, Bozdoğan, Söke, Karacasu, Korkuteli, Babaeski halkı, ileri gelenleri ve belediyelerinden geldi. Ayrıca, onun gibilere karşı Mec­liste önlemler alınması da isteniyordu.[26]

Bundan sonra, şapkaya alışmak, uygulanmasında yatkınlık sağlanmak amacıyla, derhal memurlara şapka-giyim için uzun vadeli borçlar verildi. Ayrıca, bir de kitapçık yayınlanarak şapka giyimi, şapkayla selam, çıkarma, ayrıca üniforma şapkalarının özellikleri de halka tanıtıldı.[27]

Göz alışkanlığına dayandığından, devrimler içinde en çok direnmenin şap­kaya olduğu söylenebilir. Kıyafet devrimi, yalnız sosyal nitelikli, basit bir olay olmayıp laiklik ve uygarlıktan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle benimsenmesi, çeşitli evreler geçirdi. Devlet memurlarına zorunlu şapka uygulaması üzerine, kimi kimseler, melon şapkayı “mel’un şapka” diye adlandırdı. Fötr ve melon şapkaya alışıldıktan sonra silindir şapkaya da ilk görüşte tepki gösterildi. O yıl Meclis açılışında Meclis Başkanının frakla silindir şapka giymesi, bu giysiyi gelenekleştirdi.

Türkler tarafından şapkanın benimsenmesi, batılılardan Türklerin ilerlemeleri konusunda köklü olamayacakları düşüncelerini sarstı, öte yandan, Müslüman ülkelerde şapka ile Türklerin Müslümanlıktan ayrıldıklarına ilişkin zayıf da olsa bir kanı yerleşti. Oysaki Atatürk, şapkanın Türkiye’de olduğu gi­bi bu ülkelerde de yayılacağı kanısındaydı. Bu inancı nedeniyle, Mısır elçisine bir işarette bulundu. Şöyle ki: 1931 yılı Cumhuriyet Bayramı yemeğine davetli kordiplomatiğin tümünün başı açık olmasına karşın Mısır elçisinin giymekte olduğu fesin Atatürk, çıkartılmasını sağladı. Elçi, protesto olarak yemeği terk  etti. Bu yüzden Türkiye ile Mısır arasında bir anlaşmazlık olasılığı baş gösterdi. Türk Dışişleri Bakanlığı ise, davranışının elçinin rahatlığını sağlanması nedeniyle olduğunu söyleyerek anlaşmazlığın önünü aldı. Olay, Dundes Evening Telegraph gazetesi ve Near Eas mecmuasında yer aldı. Türkiye ile Mısır’ın neredeyse aralarının açılacağı, bu yazılarda da anlatılıyor ve bulunan çözüm şekli belirtiliyordu.[28]

Çok sonraları, Mısır ordusu şapkayı kabul ettiği gibi, halkı da giyer oldu. Başka Müslüman ülkeler de Mısır’ı izledi. Böylece, Atatürk’ün başa konan şapka ile vicdandaki inancın ilgisi bulunmadığı görüşü kanıtlandı.

Şapka ve kıyafet değişikliği ile toplumsal yaşamda ne düşünce, ne inanç, ne kılık, hiçbir şeyin dondurulmayacağı, Türk toplumunda kesinlik kazanıyordu. Şapka, özgür, uygar yaşam ve düşüncenin sembolü olarak Türk toplumunda yerleşip gelişti. Türkiye’nin çağdaşlaşmasında da güçlü bir atılım, böylece gerçekleşti.

Doç. Dr. Seçil AKGÜN


Dipnotlar:
[1] CBA:A.IV-17-C/D:70F:10; 10-1-105
[2] KARAL, Enver Ziya: Kıyafet Devrimi (Konferans)
[3] KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi Cilt VI, S: 170
[4] Uzunçarşılı. İsmail Hakkı: Asakir-i Mansure’ye fes giydirilmesi, Belleten XVIII/70:224-26
[5] Uzunçarşılı, İ.Hakkı: A.g.e. S:230
[6] İğdemir, Uluğ: Atatürk’ün Yaşamı, Cilt 1, Ankara 1980 S:23
[7] Atatürk: Nutuk, S:895
[8] Soyak, Hasan Rıza: Atatürk’ten Hatıralar, Ank. 1973 S:256
[9] Baydar, Mustafa Atatürk ve Devrimlerimiz, İst. 1973 S-216
[10] Karal, Enver Ziya: Konferansı Kıyafet Devrimi
[11] Baydar, Mustafa: A.g.e. S:217-18
[12] Atay. Falih Rıfkı; Çankaya, S:398
[13] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt II, S:207
[14] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt II, S:210-11
[15] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt 11 s:214-17
[16] Açıksöz, 5 Eylül, 1925
[17] Kansu Mazhar Mufıt: A.g.e. S: 133
[18] Atay, Falih Rıfkı: A.g.e. S:398
[19] Soyak, Haşan Rıza: A.g.e. S:260
[20] İğdemir, Uluğ: A.g.e. S:29
[21] CBA,A:IV-17-C/D:70/F 2-3-4-5
[22] Aybars, Ergün: istiklal Mahkemeleri, s:249
[23] Süleyman Nazif: imana Tasallut, -Şapka Meselesi, İst. 1925- (Yazar, kitabının önsüzünde eserin şapka kanunundan önce yazıldığım belirtmektedir)
[24] Z.C. 242-250
[25] T.B.M.M.Z.C. S:261
[26] 3-14 Aralık. 1925; CBA:IV-17-C/D:70/F-4-17
[27] Şapka ile Nasıl Selam Verilir, İst. 1925
[28] CBA:A.IV-A-C/D:70/F:14-1
1 yorum
  1. Celal diyor

    Her şeyi nalıncı keseri gibi tek taraflı yorumlamışsınız.ama neden sırf şapka takmadığı veya şapkaya karşı olduğu için binlerrce kişinin asılarak idam edildiğini, bunun ne kadar insani ve demokratik mi yoksa totaliter baskıcı zalim bir uygulama mı olduğu konusuna hiç değinmemişsiniz.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.