MİSYONERLİK VE OSMANLI DEVLETİ’NİN SON DÖNEMİNDE KURULAN YABANCI SOSYAL VE KÜLTÜREL MÜESSESELER

MİSYONERLİK VE OSMANLI DEVLETİ’NİN SON DÖNEMİNDE KURULAN YABANCI SOSYAL VE KÜLTÜREL MÜESSESELER

Misyonerlik ile ilgili basılı eserlerde Anadolu, İncil ülkesi anlamına gelen “Bible Land” olarak adlandırılır. Yani Hıristiyanlığı yaymaya çalışan misyonerlerin gözünde Anadolu, İncil Ülkesi olarak görülmüştür. Zira İncil’de geçen birçok yer ismi Anadolu’da bulunmaktadır. Atalarımız Anadolu’yu vatan edinmeden önce Hıristiyanların elinde bulunan bu coğrafya, kesif Türk göçleri sonucu yeniden imâr edilmiş, yerleşmeye sahne olmuştur. Kısa sürede Anadolu’nun dört bir yanı Türk-İslâm eserleriyle donatılmış, Türk kültürü Anadolu’nun her köşesine karış karış nakşedilmiştir. Böylece Batılıların Küçük Asya (Asie Mineur-Asia Minor) dedikleri Anadolu, Türkiye olmuş, yani Türk vatanı haline getirilmiştir. Ancak bundan sonra, Hıristiyan Batı dünyası bu toprakları gerek siyâsî, gerekse misyonerlik faaliyetleri çerçevesinde ele geçirme çabalarını sürdürmekten geri durmamıştır.

Misyonerlik, ilk olarak Hıristiyanlığın yayılmasını amaçlayan bir faaliyet özelliği taşımaktadır. Mission terimi Latince asıllıdır. Göndermek anlamına gelen mittere fiilinden türetilmiş missio kelimesinden gelmektedir. Kilise hukukunda mission, bir görevi yerine getirmek amacıyla vazifelendirilen delegasyonun gücünü ifade eder. Hz. İsa’nın “İmdi siz gidip bütün milletleri şakird edinin. Onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh ismi ile vaftiz eyleyin, size emrettiğim her şeyi tutmalarını onlara öğretin” şeklindeki sözü misyonerlik tarihinde Hıristiyanlığı yayma konusunda başlangıç olarak algılanmaktadır. Hz. İsa’nın bu sözü üzerine Havariler başta olmak üzere bu dine inananlar dünyada erişebildikleri her yerde Hıristiyanlığı yaymayı kendilerine dinî bir emir ve görev saymışlardır. Böylece, Hıristiyanlığın ortaya çıkışından itibaren birçok Hıristiyan, bu gaye uğrunda faaliyetler içerisinde yer almıştır. Hıristiyanlık ilâhiyâtı açısından değişik açılardan ele alınabilecek kadar geniş bir konu özelliğine hâiz olan misyonerlik, zamanla Hıristiyanlık bünyesinde ortaya çıkan Katolik, Ortodoks ve Protestanlık gibi başlıca mezhepleri yaymaya yönelik dinî fonksiyonlar icrâ etmiştir.

Misyonerliğin dinî ve siyâsî olmak üzere başlıca iki temel amaç güttüğü görülmüştür. Dinî amaç, ilk etapta Hıristiyanlığı yaymaktır. Misyonerler gittikleri memleketlerde, yerli kültürü ayrıntılı olarak öğrenirler, bazen bir Müslüman’dan daha dindar görünürler, milletlerin maddî ve manevî değerlerini bozmaya, eritmeye, yeniden şekil vermeye, genç nesilleri dinden, manevî değerlerden uzaklaştırarak yetiştirmeye çalışırlar. Manevî değerlerini kaybeden, ruhsal çöküntü ve yıkıntı içindeki kişilere, İslâmiyet’in zararlı, çağdışı, gerici, başka dinlerden alınma, uydurma, yetersiz, çelişkilerle dolu, Hıristiyanlığın yegâne düşmanı ve İslâm vahyinin kaynağının şüpheli olduğu, İslâmiyet’in kılıçla ve zorla yayıldığı, Hz. Muhammed’in yalancı ve düzenbaz, hayat hikâyesi ve hadislerinin uydurulduğu şeklinde iftira ve iddiâlarda bulunarak ve Hıristiyanlığın oruç-namaz gibi vecibelerinin olmadığını, en kolay din olduğunu telkin ederek kurtuluşun bu dinde olduğunu söylerler.

Böylece ihtidâda bulunmaları yönünde çaba harcarlar. Misyonerlerin İslâmiyet’i yıkma metotları içinde sunnî-şiî, âmir-memur ihtilâflarını körükleme, toplumu cehâlet içinde tutma, halkla devleti birbiriyle uğraşır duruma getirme gibi hususlar da sayılmaktadır. Bu yolda kullandığı alanların ise eğitim-öğretim, sağlık hizmetleri, sosyal faaliyetler, kadın meselesi, basın-yayın ve siyâsî duygular olduğu belirtilmektedir. Misyonerliğin siyâsî amacı ise, Hıristiyanlık hâricinde ilâhî ve batıl dinlerin egemen olduğu milletler ve topluluklarda eğitim ve kültürel sahalarda dejenerasyona yönelik faaliyetler yapmak, ilgili milletlerde ihtilâfa dayalı olarak, bilhassa etnik farklılıkları göz önünde tutmak suretiyle, bünyesinde varlıklarını devam ettirdikleri devletlerden bu unsurları ayırmaya yönelik tertipler içerisinde bulunmaktır. Bununla beraber misyoner faaliyetleri bir yandan da ticâri ilişkilerin geliştirilmesinde rol oynamıştır. Nitekim, ilk kez misyonerlerin getirdikleri Sınger dikiş makinelerinin I. Dünya Savaşı başlangıcında Osmanlı ülkesinde 200 kadar bayi, ya da mağazası olduğuna dair bilgi bunu teyid eden bir örnektir.

Misyonerlerin faaliyet sahası olarak seçilen bölgelerin başında İslâm ülkeleri gelmiştir. Bunun da nedeni İslâmın ortaya çıkışından itibaren hızla yayılması, zamanla her bakımdan önemli yerlerin Müslümanların eline geçmesi, hatta, İslâmın Hıristiyan topluluklar üzerinde etkili olmasıdır. Hıristiyanlık âlemi dinî, siyâsî ve iktisadî sebeplerle Papa önderliğinde düzenlediği Haçlı seferleriyle Türkiye başta olmak üzere Kudüs dahil tüm Ortadoğu’yu, askerî yöntemlerle ele geçirmeye çalışmış, ancak, Anadolu Türklerinin çetin bir direnişiyle karşılaşmıştır. Türk ve İslâm düşmanlığı, mukaddes toprakları kurtarma, Doğu’nun ekonomik zenginliklerine kavuşma ve yoksulluktan kurtulma gibi düşünce ve gayelerle düzenlenen Haçlı seferlerinin sonuçsuz kalması üzerine, Batı Hıristiyan âlemi, kültürel yollarla Doğu’daki ülkelerin ahengini bozarak gerek dinî, gerek siyâsî amaçlarını gerçekleştirmeye çalışmıştır. Bu çerçevede misyonerler Balkanlar, Suriye, Arabistan, Mısır gibi oldukça geniş bir sahaya yayılan Osmanlı ülkelerine yönelmişlerdir.

Osmanlı ülkesine ilk olarak XVI. yüzyılın sonlarında Katolik misyonerler gelmeye başlamıştır. İstanbul Fransız Büyükelçisi’nin himâyesinde çalışmaya başlayan Cizvit ve Fransisken misyonerlerini XVII. asrın birinci yarısında Protestan misyonerler izlemiştir. Örgütlü Protestan misyonerlerin gelişi ise XVIII. yüzyılda vuku bulmuştur. 1739’da kurulan Brethren’s Society for the Furtherance of the Gospel Among the Heathen teşkilâtına bağlı Protestan misyonerler, 1740’da İstanbul ve Romanya Prensliklerinde faaliyetlerde bulunmuşlardır. 1815’te İngiliz Church Missionary Society’e bağlı bir Protestan papaz Mısır’a gönderilmiştir.  1820’de 1810 yılında Boston’da kurulan American Board of Commisioners for Foreign Missions’a bağlı iki misyoner İzmir’e gelmiştir. 1896 yılında Amerika’dan 7, İngiltere’den 4 ayrı kiliseye bağlı misyonerlerin Osmanlı ülkesine dağıldığı görülmektedir. Bu tarihte sadece Amerika’dan 176 misyoner, 869 mahallî yardımcısıyla din yayma faaliyetlerinde bulunmuştur.

İleriki yıllarda Osmanlı ülkelerinde kurulan Protestan ve Katolik misyoner teşkilâtlarının sayısı hızla artmış, dolayısıyla Hıristiyan misyonerleri de gittikçe çoğalmışlardır. Osmanlı Devleti’nin Anadolu ve Avrupa’daki toprakları üzerinde XX. yüzyıl başlarında sadece Congregationalist ve Presbyterian’lara ait 9 Protestan misyoner kuruluşu vardır. Bunlara bağlı olarak 35 istasyon ve 296 uç istasyon’da 255 misyoner, 1157 yerli yardımcı, 16.472 üye ve 42.649 sempatizan görev yapmışlardır. Ayrıca bu bölgelerde 392 ilkokul, ortaokul ve kolejde 25.611 öğrenci okutmuşlar, 29 hastane ve dispanserde 126.885 hastaya bakmışlardır.

Suriye ve Filistin topraklarında da Protestanların 24 Congregationalist ve Presbyterian Protestan misyoner kuruluşuna bağlı olarak 354 misyoner, 57 istasyon ve 204 uç istasyonda 665 yerli yardımcı, 3.462 cemaat mensubu ve 7.932 eleman çalışmıştır. Bunların 186 ilkokul, ortaokul ve kolejde 16.773 öğrencileri, 42 hastanede 201.135 hastaları olmuştur.

XIX. ve XX. yüzyıl başlarında hat safhaya varan misyonerlik faaliyetleri, İngiltere, Fransa, İtalya, Amerika vb. devletlerin siyâsî amaçlarıyla örtüşerek, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasında önemli rol oynamıştır. Çok değişik çalışma metotları olan misyonerlik teşkilâtları, sosyal ve kültürel sahalarda faaliyetlerde bulunmuşlardır. Bu doğrultuda Osmanlı ülkesinde özellikle Hıristiyan toplulukların bulunduğu bölgelerde okullar, hastaneler, yetimhaneler, kiliseler, dispanserler açılmıştır. Bu tür sosyal görüntülü faaliyetlerle, Hıristiyan tebaanın bulunduğu bölgeler tespit edilmiş, bu dine mensup olanlara imkânlar sunularak kazanılmaya çalışılmış ve bu suretle yerli Hıristiyanlar, Batılı devletlerin emperyalist emelleri doğrultusunda Osmanlı Devleti’nin siyâsî ve kültürel varlığına mugayir olarak ayrılıkçı tarzda yönlendirilerek kullanılmışlardır.

XIX. yüzyılda merkezleri, İngiltere, Fransa, İtalya ve Amerika’da bulunan misyonerlik teşkilâtları ve kapitülasyonların sağladığı ayrıcalıklardan yararlanan ilgili devletler, dinî bakımdan Hıristiyanları paylaşma yarışına girmişler, Fransa, İtalya, Avusturya, Katoliklerin, Rusya Ortodoksların, İngiltere ve bilhassa Amerika Protestanların hâmisi sıfatıyla, Osmanlı ülkesindeki Hıristiyan tebaanın haklarını aramaya yönelik faaliyetler içerisinde görünerek kendi siyâsî, iktisadî, kültürel çıkarları doğrultusunda misyonerlik faaliyetlerini her bakımdan desteklemişlerdir.

II. Abdülhamit devri Maârif Nâzırlarından Ahmet Zühdü Paşa’nın 1894/1311 tarihinde kaleme aldığı Osmanlı topraklarında bulunan yabancı okullar hakkındaki raporunda 427 azınlık ve yabancı okulun bulunduğu, bunlardan 321’inin yabancı okul olduğu; Adana merkezde 2, Hassa kazasında 2, Ankara’ya bağlı Kayseri livasında 2, Aydın merkezde 1, İzmir’de 4, Beyrut vilâyeti dahilinde 6, Sivas’ta 1, Elazığ’da 2, Kudüs’te 24, Gazze’de 7, Konya vilâyetinin Antalya kazasında 2, Cezayir’de 3, Edirne’de 5, Selanik merkezde 2, Avrethisarı’nda 1, Bağdat’ta 1, Halep merkezde 2 ve kazaları İskenderun’da 1, Cisr-i Şugur’da 2, Antakya’da 1, Maraş livasında 1, Urfa livasında 2, Suriye’de, Şam’da 3, Bika kazasında 1 ve İstanbul’da 30 olmak üzere toplam 108 okulun Fransızlara ait olduğu belirtilmektedir. 1901’de ise Osmanlı ülkesinde Devlet tarafından onaylanmış 259 Fransız okulu ile ibâdethâne, hastane, mabet, eytâmhâne ve hayır kurumu gibi 477 Fransız müessesesi bulunmaktadır. 1912 yılında da Osmanlı ülkesinde 370 Fransız okulu mevcut olup, bu okullarda öğrenim gören öğrencilerin sayısı 108.112 kişidir. Fransız okullarında Katolik, Protestan, Musevi, Ermeni Gregoryen, Grek Ortodoks ve Müslüman öğrenciler tahsil görmüşlerdir. Fransa Osmanlı ülkesinde kültürel ve sosyal alanda faaliyette bulunarak, siyâsî nüfûzunu artırmaya çalışmıştır.

Başbakanlık Osmanlı Arşivleri Dairesi’nde Amerika müessesesâtı hakkında bulduğumuz 27 Mart 1903/27 Zilhicce 1320 tarihli bir defterde XX. yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti topraklarında 266’sı okul, 22’si kilise, 15’i yetimhâne, 4’ü hastane/dispanser, 2’si ev-mesken, l’i de çocuk yuvası olmak üzere 310 Amerikan müessesesi vardır. Bu da Amerika’nın o tarihlerde Osmanlı ülkelerinde kültürel ve sosyal alanda önemli derecede faaliyette bulunduğunu ve Ortadoğu ülkelerinde dolaylı olarak siyâsî nüfûzunu arttırmaya çabaladığını açıkça göstermektedir.

Almanya da aynı konuda Ortadoğu’da kendine bir yer bulma ve tutunabilme çabası içinde olmuştur. Nitekim Alman müesseseleri ile ilgili olarak İstanbul’da Başbakanlık Osmanlı Arşivleri Dairesi’nde bulduğumuz 22 Mayıs 1902/13 Safer 1320 tarihli bir belgede ve basılı kaynaklarda XX. yüzyıl başlarında özellikle I. Dünya Savaşı öncesine kadar Osmanlı Devleti’nde 39 okul, 6 kilise- mabet-ibadethâne, 6 yetimhâne, 9 hastane-dâr-ü’1-aceze-tedâvi bi’1-hava, 9 ikâmetgâh-misafirhâne, 4 kabristan, 1 ziraat müessesi ve 7 arsa olmak üzere rastlayabildiğimiz Alman müesseselerinin toplam sayısı 81’i bulmaktadır.

XX. yüzyıl başlarında Osmanlı topraklarında 83 okul, 8 kilise, 2 mabet, 1 ibâdethâne, 2 yetimhâne, 4 hastane, 9 dâr-üt-tedâvi, 1 dâr-üş-şifâ’, 1 İncil Cemiyeti idârehânesi, 1 dâr-ül-hayr, 4 kabristan olmak üzere ruhsatlı İngiliz müesseselerinin toplam sayısı da 116’dır.

Rusya ise yine az sayıda da olsa Osmanlı topraklarında açtıkları eğitim kurumları ve Rumların bazı kilise ve mabetlerinin tamiratı ile meşgul olarak varlığını hissettirmeye çalışmıştır.

Yabancı sosyal ve kültürel müesseselerin faaliyetleri devletin üst görevlerinde bulunanlar tarafından zaman zaman izlenmiş ve Osmanlı Devleti’nin durumu ve tutumu aksettirilmiştir. Bu konuda Osmanlı Dönemi’nde yazılan birçok rapor mevcuttur. Nitekim, yukarıda bahsi geçen Maârif Nâzırı Ahmet Zühdü Paşa’nın 1894/1311 tarihinde kaleme aldığı raporu bunlardan biridir. Raporun ilk bölümünde Maârif Nâzırı Ahmet Zühdü Paşa yabancıların Osmanlı memleketlerinde okullar kurmaları ve idâre etmeleri için kendilerine devletçe bir imtiyaz hakkı verilmiş olduğuna dair eski ve yeni antlaşmalara rastlanmadığını belirtmektedir. Bununla birlikte bu okulların ruhsatlı ve ruhsatsız ne şekilde tesis olunmaya başlandığını izah etmektedir. 1869 Maârif Nizâmnâmesinin 129. maddesinin 1. fıkrasında “Özel Okullar gerek Devlet-i Aliyye tebaasından, gerek yabancı tebaadan fertlerden biri tarafından ücretli veya ücretsiz olarak ihdâs ve tesîs olunan okullardır” denilmektedir.

Nizâmnâmenin aynı maddesinin 2. fıkrasında Osmanlı memleketlerinde bu tür okulların kurulması için, birinci olarak öğretmenlerin Maârif Nezâreti’nden, yahut mahallî Maârif İdâresi’nden aldıkları diplomaların bulunması gerektiği, ikinci olarak, bu okullarda usûl ve politikaya aykırı ders okutturulmaması için verilecek derslerin listesi ve listede yer alan kitapların başkent dışında ise vilâyet Maârif idâresi ile vilâyet vâlisi tarafından, İstanbul’da ise Maârif Nezâreti tarafından verileceği belirtilmektedir.

Nizâmnâmenin bu fıkrasında devamla bu üç şartın noksansız olarak yerine getirilmediği takdirde okulların açılmasına ve devamına ruhsat verilemeyeceği, aksine hareket olduğu takdirde bu okulların açılmasına engel olunacağı kaydedilmiştir. Bundan dolayı gerek yabancı okulların yeniden ve genişletilerek inşâsı, tesîsi ve açılmaları, gerekse kiralama yolu ile bir hânede okul kurulması irâde-i seniyyenin sâdır olmasına bağlı kılınmıştır.

Bu kurallara uygun olarak bazı okullara, bu tarzda ruhsat verilmişse de büyük bir kısım ileride verecekleri zararların sonuçlarını kavrayamayan İstanbul dışındaki hükümet memurlarının hoşgörüleri ve kayıtsızlıklarından ruhsatsız olarak açılmıştır. Yabancılar bu gibi okul öğrencilerini etkileyerek siyâsî maksatlarının amaçlarına ulaştığını anladıklarından, söz konusu okulların sayısını arttırmışlardır. Gayrimüslim tebaası üzerinde kendi nüfuzlarının çoğalması arzusuyla yabancı devlet elçileri, izin almadan eskiden açılan yabancı okullara ruhsat almaya çalışmışlardır. Bu konuda bazen başarısız olmuşlardır. Zira, irâde-i seniyyeye, emr-i aliyyeye dayanmayan ve Maârif Nizâmnâmesi’nin 129. maddesinin hükümlerine bağlı olmayan okulların devamını talep etmeye, bu hususta ısrar etmeye hiç bir yabancının hâl ve salâhiyeti yoktur. Bu tür okullardan bazılarına daha önceki yıllarda Meclis-i Maârif’ten ve İstanbul dışındaki maârif idârelerinden ruhsatnâme verilmiş olduğu görülmektedir. Ancak genelde gayrimüslim ve yabancı mekteplerine resmî ruhsatnâme verilmesi 30 Aralık 1891/28 Cemâziye’l evvel 1309 tarihli tezkire ile tebliğ olunan irâde-i seniyye hükümlerine bağlıdır. Buna göre yabancı okullarına verilecek resmî ruhsatnâme yeniden tanzim ve tertip ettirilmiştir. Bu konuda başvuru olduğunda İstanbul’a Şehremaneti, Zaptiye Nezâreti ve Maârif Nezâreti, diğer vilâyetlerde de maârif müdürleri tarafından yapılan incelemeler tasdik olunduktan sonra ruhsatnâmeler sahiplerine teslim edilmiştir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ