SİGORTANIN OSMANLI HUKUKUNA GİRİŞİ

SİGORTANIN OSMANLI HUKUKUNA GİRİŞİ

I. Sigortanın Tarihçesi

Sigortanın tarihi henüz yazılmamıştır. Sigortaya benzer bazı kuruluşlar eski çağlarda da var olmuş,[1] bu günkü anlamda sigortacılık değil, riziko paylaşımının münferit şekilleri bazen bir kanun, bazen egemen gücün emri, bazen de ilgili çevrelerin uygulaması ile olmuştur.[2] Sigortacılığın bilinmediği zamanlarda başka hukuki şekil ve kurumlar emniyet temini için kullanılmıştır.[3] Doğuş tarihi bilinmemekle birlikte ilk olarak deniz ticareti alanında uygulanmıştır.

İslâm’ın İlk Dönemlerinde Sigorta Benzeri Uygulamalar

Hz. Peygamber daha 20 yaşlarında iken Mekke’de haksızlığa uğrayan veya malları gasp edilen kişilere yardım etmek üzere yapılan erdemliler andına (hılfü’l-fudûl) katılmıştır.[4] Bu topluluk sadece isimden ibaret kalmamış, suç işleyen veya haksızlık yapanın zararı ödemesi için bunların ihtarı bile yeterli olmuştur.[5]

Yine Hz. Peygamber Medine’ye hicretinden 5 ay sonra Medineli maddi durumu iyi olan aile reislerinin,[6] Mekkeli bir muhacir aileyi kendi yanlarına alarak birlikte çalışıp kazançlarını paylaşmak, hatta birbirlerine mirasçı olmalarını sağlamak üzere ahdi kardeşlik münasebeti (muâhât) tesis etti. Bu sayede muhacirler Medine’deki ekonomik yapı ile bütünleştiler. Askeri seferlere çıkılırken kardeş aile reislerinden biri alınıyor, diğeri iki ailenin de işlerini görmek üzere görevlendiriliyordu.[7]

Hz. Peygamber ve ilk dört halife döneminde sağlık problemi önemli bir masraf gerektirmediği gibi, at ve develerle yapılan yolculuklarda görülen kazalar da önemsizdi. Aileler evlerini ucuz ve basit malzemelerle kolay bir şekilde ve düşük masraflarla inşa edebiliyordu. Bu yüzden hastalık, yangın ve trafik kazası gibi konularda ferdin gücünü aşan büyük riskler söz konusu olmuyordu. Buna karşılık asıl yük, esirlik veya mala ya da cana karşı verilen zararların tazmininde söz konusu oluyordu.[8]

Sosyal sigortanın ilk izlerine de Hz. Peygamber’in tatbikatında rastlamaktayız.[9] Hamidullah’a göre dünyanın ilk yazılı anayasası olan Medine Vesikası[10] idari ve siyasi teşkilâtlanma yanında din ayrımı yapmaksızın bütün vatandaşların sosyal güvenliklerini temine yönelik mecburi sosyal sigortanın esaslarına yer vermekteydi.[11]

Mezkur kanunun 3-11. maddeleri yalnız kabile isimleri değişmek üzere birbirine yakın ibarelerle dikte edilmiştir.

3. madde: “Kureyş’ten olan muhacirler kendi aralarında adet olduğu veçhile kan diyetlerini ödemeye iştirak ederler. Ve onlar harp esirlerinin fidye-i necatını müminler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre ödemeye katılırlar.”

Bundan sonra on ikinci maddeye kadar Avf, Haris, Sâide, Cûşem, Neccâr, Amr bin Avf, Nebit ve Evs oğulları mevzu edilerek üçüncü maddedeki gibi bunların da kendi aralarında kan diyeti ve fidye-i necat ödemelerine iştirak edecekleri kaydedilmiştir.

12. madde: “Müminler kendi aralarında ağır mali mesuliyetler altında bulunan hiçbir kimseyi (bu halde) bırakmayacaklar. Fidye-i necat ve kan diyeti gibi borçlarını iyi ve makul bilinen esaslara göre vereceklerdir.”

Bu maddelerde her zümre, kendi içinde bir sosyal sigortaya kavuşturulacak ve hepsinin ayrı bir fonu olacaktır.[12]

Bu maddeler: 1- Öldürme veya yaralama halinde öldürülenin ailesine verilecek olan kan bedeli,

2- Harp esirlerinin kurtarılması için ödenecek olan fidye-i necat (on ikinci madde, ilaveten aynı fonda umumi kaide koymaktadır). 3- Ağır mali mesuliyetler altında bulunan müminlerin bundan kurtarılması hususu tanzim edilmektedir. Aidatlarda ödeme mecburiyeti getirilen, müeyyideye bağlanan ve Müslim- gayrimüslim ayrımı yapılmayan bu sistemde Medine Site Devleti vatandaşı olmak mükellefiyet için yeter sebeptir.

Salih Tuğ bu bilgileri verdikten sonra, yukarıdaki hususları zamanımızdaki mecburi sosyal sigortalara benzetmektedir.[13] Hamidullah, “ağır borç altına girenler için sosyal sigorta tedbirleri alınmıştı” demektedir.[14] Ayrıca risklerin zaman ve şartlara göre değişebileceğini, ilk devirde sigortaya, halkın en fazla ihtiyaç duyduğu alanlarda gidildiğini, günümüzde değişik rizikoların sigortaya konu olabileceğini söylemektedir.[15]

Medine Vesikası’nda yer alan meâkıl (âkile) sistemi, karşılıklı yardımlaşma sigortası mı, yoksa sosyal sigorta mıdır? Kanunla düzenlenmesi ve mecburiyet esasından dolayı bu kurum sosyal sigortalara benzetilmekte ise de, her kabilenin kendi aralarında yardımlaşmasının sağlanması sebebiyle yardımlaşma sigortasına da benzemektedir. Günümüzdeki düzenlemelere tıpatıp uymayan bu sisteme “nevi şahsına münhasırdır” dememiz belki daha uygun olacaktır.[16]

2. Eyyubiler

Eyyubilerde muhtaçlara ilaç parasız dağıtılıyordu. Kimsesiz bakıma muhtaç çocuklar ve yabancı fakirler için bakımevleri ve misafirhaneler vardı.[17]

3. Selçuklular

Selçuklular döneminde ticaretten alınan bâc ve geçiş vergileri kaldırılmış, yol güvensizliğinden kaynaklanan sebeplerden dolayı zarar gören tüccarın zararlarını tazmin etmek amacıyla bir ticaret sigortası sistemi oluşturulmuştur.[18] Selçuklular devrinde kervanlarla yapılan ticari taşımacılıkta malların çalınması, gasp edilmesi, tabii ve diğer sebeplerle hasar görmesi halinde zararın devlet tarafından karşılanması esasına dayalı bir nakliyat sigortası olarak derbent teşkilatı oluşturulmuş, bu teşkilat Osmanlılar devrinde de yaşatılmış ve yaygınlaştırılmıştır.

4. Osmanlı Devleti

Günümüzdeki şekliyle gerek özel gerekse sosyal sigortaların karşılamayı hedefledikleri risklerin tamamını karşılayabilen[19] zekat daha çok bir vergi görünümünde olduğu için burada konu edinmeyeceğiz. Aşağıda kısmi riskleri karşılama amacı bulunan ve Osmanlı uygulamasında zirvesine ulaşmış bulunan bir kısım sosyal güvenlik veya sigorta kurumundan bahsedeceğiz.

a- Derbent: Derbent sisteminin Osmanlılara İlhanlıların tutkavulluk sisteminin etkisiyle geçtiği, derbendcilerin bulundukları yerin güvenliğini sağladıkları,[20] ihtiyaç halinde yolculara kılavuzluk yaptıkları, bölgelerindeki yolculardan birinin malı kaybolduğu takdirde kendilerinin ödediği,[21] hizmetlerine karşılık bütün örfi vergilerden muaf tutuldukları,[22] yolculardan da geçit akçesi, selamet akçesi, derbent resmi veya derbent adeti[23] adı altında bir miktar para veya mal aldıkları bilinmektedir.[24] “Ve dahi bir yerde derbent hafızları (sahipleri) olsa dahi taksirat edip hıfzında tekasül etseler ol yollarda zayi olan Müslümanların (ebna-yı sebilin; yolcuların) rızklarını alanı bulmazlar ise (Şer’ ile tazmin yoksa) tazmin ettireler zira derbendi hıfzedip gözetmek onların üzerine lazımdır.” Kanuni Kanunnamesi, M. 122.[25] Aynı hüküm Kanuni devri Bosna Sancağı Kanunnamesi m. 301 ve I. Ahmed Kanunnamesi m. 187’de tekrarlanmıştır.[26] Esasen bu Kanunnameye göre mahalle veya köy içinde bir hırsızlık olur ve sanık yakalanamazsa mağdurun zararı mahalle veya köy halkına tazmin ettirilir (m. 77),[27] bir köyün yakınına konaklayan kişinin malı çalınır ve yine sanık bulunamazsa, o köyün halkı tazminden sorumlu tutulur (m. 78), pazar içinde hırsızlık olur ve sanık yakalanamaz ise bu pazarın bekçisine tazmin ettirilir (m. 80), kervansaray içindeki hırsızlıkta kervansaraycıya (m. 84), yaya, müsellem, yörük ve doğancı (voynuk), vakıf ve mülk olan yere hırsız kaçıp içlerine girse hırsızın onlara buldurulması, bulamazlar veya hırsızı teslim etmezler ise hırsızın aldığının onlara ödetilmesi (m. 117) hükme bağlanmıştır. Benzer hükümler daha sonra IV. Mehmet Kanunnamesi’nde de yer almıştır.[28]

b- Lonca Sistemi: Loncalar İslâm toplumlarındaki esnaf arasında uzun bir geçmişe sahip olan fütüvvet ve ahilik zincirinin zamanın şartlarına göre değişikliğe uğramış bir devamıdır.[29] Ortaçağ’da İslâm dünyasında doğan fütüvvet anlayışı ile, ahilik ve lonca teşkilatları güvenliğin temininde önemli rol oynamışlardır.[30] Osmanlı’da da teşkilatlanan ticaret ve küçük sanayi kesimleri, fütüvvet ve ahilik ilkelerine dayalı esnaf birlikleri oluşturmuştur.[31] Anadolu’nun her şehir ve kasabasında mevcut olan ahiler, ahi denen başkanlarının yönetiminde[32] zorbaları yok etmek, yabancılara, gezgin ve misafirlere zaviyelerinde ziyafetler vermek, türkü ve oyunlarla hoş vakit geçirmek, her hususta sosyal yardımlarda bulunmakla kendilerini görevli sayıyorlar, sıkı bir bağlılık ve disiplin içinde yaşıyorlardı.[33] Ahilerin kurduğu esnaf ve sanatkar birliklerinin koydukları kurallar, sonraları bu alanda hazırlanan kanunnamelerin temelini oluşturmuştur.

Lonca ya da esnaf-sanatkâr birliklerinin Avrupa ülkelerinde sosyal güvenlik alanında gerçekleştirdikleri kendi kendine yardım düzeni İslâm ülkelerinde de görülmektedir. Örneğin Osmanlı’da loncaların bu amaçla kurmuş oldukları sandıklara “orta sandığı” ya da “teavün sandığı” denmektedir.[34] Bu sandıklarca karşılanan sosyal risklerin kapsamı oldukça geniştir. Hastalanan üyelere tedavi yardımı, yaşlanarak işini bırakmış ve muhtaç duruma düşmüş usta, hastalık veya sakatlık sonucu iş göremez duruma düşmüş kalfa ve çırakların geçimlerini sağlamak, fakir üyelerin ölümü halinde seviyelerine uygun cenaze töreni yapmak ve üyelere kredi vermek bu sandıkların amaçlarındandı.

Usta olan gence sandıktan bu iş için ayrılan fondan bir dükkan açılır, dükkan sahibi olan bu kişi, loncasına, mahallesine ve topluma ebedi bir borç ödeme görevini severek yüklenir, eli açık, hayır sahibi ve yardımsever bir fakir babası olurdu. İşini yoluna koyunca lonca sandığına olan borcunu öder, adağını yerine getirirdi.

Sandıkların gelirleri, esnafın bağışları, usta ve kalfaların haftalık veya aylık olarak ödedikleri aidatlardan oluşuyordu.[35] Sandıktan yararlanacak kişiler, fiilen çalışanlar (dahililer: yamak, çırak, kalfa ve ustalar) ve fiilen çalışamayanlar (hariciler: emekliler, düşkünler ve sakatlar) olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Çalışanlar cüzi bir faiz (%1 nema) karşılığı ticarethanelerinin ıslahı, sanatlarının tevsii yahut aletlerinin yenilenmesi için gerekli parayı borç olarak alıyorlardı.

Çalışamayan üyeler ise hastalık, yaşlılık veya sakatlık sebebiyle mesleklerini icra edemeyenlerdir. Sandık bunlara yetecek miktarda bir gelir bağlıyor, böylece hastalık, yaşlılık ve sakatlığa karşı bir işsizlik sigortası görevini görüyordu.[36] Yine üyelerine ölüm ve doğum masraflarını karşılamak üzere yardımda bulunur, böylece işsizlik, doğum, ölüm, hastalık gibi tehlikelere karşı üyeler korunmuş olur, bütün bu hizmetler devletin müdahalesi olmadan yerine getirilirdi.[37]

Bu dönemde aile bir tür üretim ve tüketim birliği oluşturmakta, aile fertlerinden birinin bir hastalık veya kazadan ötürü çalışamaz hale gelmesi veya ölmesi durumunda tarıma dayalı üretim faaliyeti diğerleri tarafından sürdürülmekte idi. Tarım alanındaki çalışma yanında tezgah ve el sanatlarına dayalı faaliyet alanı da bulunmaktaydı. Tümüyle dini sebepler ve esnafın karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma anlayışından doğmuş olan loncaların kurdukları sandıklara orta veya teavün sandığı denirdi. Ayrıca esnaf vakıfları da kurulmuştu.[38]

c- Emeklilik Sistemi: Osmanlılarda devlete hizmeti geçmiş, silah altında saç ağartmış veya aldığı yaralardan hizmete iktidarı kalmamış yeniçerilerle vezir, beylerbeyi[39] ve sancakbeyiler gibi askeri ve ilmi sınıftan mazül kimselerin[40] geçimi için tekaüt (emekli) maaşı verilirdi.[41] Lütfi Paşa Asafnamesi’nde emeklilik taleplerinin hepsine olumlu cevap verilmemesini salık veriyor; “Hususa ki, tekaüd vermede ihtimam edip vermeyeler, tekrar yazılmak gerek.”[42] Koçibey risalesinde oturak sayısının on bini aştığını ve bunların kuvvet-i beden sahibi taze kimseler olduğunu belirtmiştir. 1524 yılında çıkarılan Mısır Kanunu m. 6 bu husus şöyle düzenlenmiştir: “Bu cemaat-i Çerakise taifesinin pir ve natuvan olup hidemat-ı padişahiye kadir olamayanlarındandır yevmi ikişer veya üçer akçe ulufe yiyip hazreti padişah-ı hilafetpenah hazretlerinin devam-ı devlet-i ebed peyvend-i ruz efzun dualarına iştigal ederler bunlardan birisi fevt olsa yerine ahardan kimesne yazılmaya meğer yine bu taifeden bölükte olup tekaüt ihtiyar eden kimesne ola. Onun gibi dahi der-i devlete arz oluna ki anda olan numune defterine kaydolunup bölüğünden ihraç oluna. Amma telbis ile müteveffa adına ahar kimesne geçmeye ziyade ihtiyat oluna.”[43]

d- Vakıflar: Vakıf kurumu özellikle İslâm medeniyeti içinde tekamül ve inkişaf etmiş, ancak vakfın dini niteliği onun bir sosyal yardımlaşma sistemi olmasına mani olmamıştır.[44] Osmanlı’da çok gelişmiş ve yaygınlaşmış sosyal yardım kurumlarından biri de vakıflardır. Dini, psikolojik, sosyolojik ve ekonomik düşüncelerle kurulan vakıfların sosyal dayanışmayı temin eden kurumlardan olduğu, özellikle kimsesiz ve fakirlerin geçimine tahsis edilen vakıfların insana verilen değeri ortaya koyduğu gibi toplumdaki dengesizlikleri de önleyen kurumlar olduğu görülecektir. Devlete ait birçok hizmetin vakıflar tarafından yerine getirildiği düşünülünce halkın bir zorlama olmadan devlete olan desteği yanında hali vakti iyi olanların toplumuna karşı vicdan borcunu yerine getirme fonksiyonu da görülecektir.[45]

Yukarıda anlatılanlar Osmanlı toplumunun geleneklerinde yer almış ve zamanla oluşmuş kurumlardır. Primli sigorta ise Batı’da ortaya çıkmış, ithal yoluyla Osmanlı’ya girmiş bir kurumdur. Biz bu kurum üzerinde yapılan doktrin tartışmaları ve mevzuat yoluyla hukuk sistemine girişini konu edineceğiz.

II. Sigorta Konusunun Doktrin Sahasında Ele Alınışı

1. İbn Abidin

Tespit edebildiğimiz kadarıyla doktrin sahasında meseleyi ilk olarak ele alan İslâm hukukçusu İbn Âbidin’dir (ö. 1252/1836).[46] Reddü’l-Muhtâr isimli hacimli eserinin Kitabu’l-Cihâd Müste’men babında “sevkera” ismini vererek konuyu incelemiş ve şu mütalaayı serd etmiştir: “Anlattığımız hususlar zamanımızda sık sık sorulan bir meseleye de açık cevap getirmiş oluyor. Mesele şudur; adete göre tacirler düşman yurdunun vatandaşından (harbiden) bir nakil vasıtası kiraladıkları zaman hem kira bedelini veriyorlar, hem de kendi memleketinde oturan harbiye muayyen bir meblağ ki buna sigorta (primi) deniyor. Bunun üzerine vasıtaya yüklenen mal, yangın, batma, yağma vb. gibi sebeplerle zarara uğrarsa o adam aldığı prim karşılığında zararı tazmin ediyor. O adamın İslâm ülkesinin sahil şehirlerinde devletin izniyle müstemen olarak oturan ve tacirlerden sigorta primi alan bir temsilcisi (acente) bulunuyor. Denizde tacirlerin malı helak olursa mezkur mümessil bedelinin tamamını (sigorta tazminatı) sahiplerine ödüyor. Kanaatime göre tacirin helak olan malının bedelini alması helal olmaz. Çünkü bu borçlu olmadığı şeyi borçlanmak kabilindendir”.[47]

Sayfa:1 Sayfa: 2 Sayfa: 3

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ