Türk Tarihi ve Kültür Araştırmaları

Gelenekten Geleceğe Kültürel Kodlar ve İzler

0 5.911

Prof. Dr. Gıyasettin AYTAŞ

Geleneğin kodlarını anlayabilmek için hayatın üç eşiği olarak kabul edilen “doğum- düğün – ölüm” olgusunun arka planındaki sırrı keşfetmek gerekmektedir. Bütün insanlık için geçerli olan bu üç eşik, her toplumda farklı geleneklerle birlikte karşılığını bulmaktadır. Türk toplumu açısından bir çarkıfelek olarak kabul edilen hayatın üç eşiği, doğumla başlar, düğünle devam eder ve ölümle son bulur. Bunlar insanın ömrü boyunca geçtiği üç önemli eşiktir. Bu eşikler, hayatın kendi içindeki döngüsüdür veya bir başka deyişle dengesidir. İnsan bu denge üzerinde sürekli dönüp durmaktadır. İşte bu döngünün gelenekten geleceğe uzanan kodlarını doğru okumadığımız takdirde hayatın anlamını kavramak mümkün olmayacaktır.

Hayatın döngüsünde başlangıçla bitiş arasındaki olguyu her zaman doğru algılamak mümkün olmamaktadır. Neyin başlangıç, neyin bitiş olduğu, çoğu zaman birbirinin içine girmektedir. Doğumla gelen coşku, ölümle acıya dönüşmekte böyle bir algı beşeri algıda anlamlı görülmekle birlikte, inançsal olarak bunun değişebildiği de görülmektedir. Ölümün ebedi bir hayat olduğuna inanan insan, ölüm için üzülmek yerine, onu bir düğün gecesi olarak da değerlendirebilmektedir.

Hayatın bu üç eşiği, toplumsal varlığımızın mayasıdır. Bunların oluşturduğu kültürel birikim gelenekle sihirli bir güce dönüşür ve toplumsal kaynaşma ve dayanışmanın ana malzemesini oluşturur. Birlikte var olmanın ve birlikte hayatı paylaşmanın ana ögesi sayılan gelenekler var oldukça toplum var olacak, aksi durumda anlamsız ve tekdüze bir hayat çarkında insanoğlu ezilip gidecektir. Acılar paylaşıldıkça ona dayanma gücünü elde ederiz. Aynı şekilde sevinçler paylaşıldıkça anlamlı kılınır. İşte gelenekler, adetler, töreler hangi eşiğin nasıl geçileceğini bize öğretir. Toplumsal varlığın ana malzemesi olan bu ritüeller, kuşaktan kuşağa aktarılarak yaşatılır. Bunlar çok önemli olduğu için, toplumu meydana getiren her birey, bunları anlamak, yaşamak ve aktarmak zorundadır.

Eşiklerden Aşarak Gitmek veya Hayatın Sırrını Keşfetmek

Doğum, gelişmek, çoğalmak ve yerini başkasına bırakmaktır. Doğum yalnızca insan yaşamına özgü bir durum değildir. Yeryüzündeki bütün canlılar, kendi varlıklarını devam ettirmek için bir doğum sancısı yaşar ve bu sancıyı mutlulukla unutur. Ay, gün, güneş, mevsimlerin birbiri ardınca değişen ve dönüşen ritmi birbiri ardınca incelendiğinde, doğum olgusunun en güzel örneğine şahit olunacaktır. Gözlenebilen bu döngüde, bir ritme bağlı olarak aynı macera biteviye yaşanmaktadır. İşte insanoğlunun yaşam döngüsü bu büyük döngünün bir parçası ve uzantısı gibidir. Bir bilinmezden gelen insanoğlu, kendince somutlaştırabildiği bir durakta son yolculuğa çıkar.

İşte doğumun doğadaki ilk karşılığı olarak kabul edilen Nevruz bu bakımdan Türk toplumu açısından çok önemli bir dönüm noktasıdır. Nevruz, doğanın olduğu kadar, insanın da taze bir başlangıcı olarak kabul edilir. Kışın getirdiği bütün zorluklardan ve çilelerden kurtuluşun, yaşamın zorlukları adına ne varsa, bu yeni günle birlikte kurtulup sevinçle hayata yeni bir başlangıç yapılır. İşte doğanın bu döngüsünü yansıtan Nevruz, Anadolu insanı her yıl yaşamın eşiklerinden birinden geçmesinin de simgesel bir anlatımına zemin hazırlar. Orta Asya’da yüzyıllardır var olan Nevruz kutlamaları, Anadolu üzerinden Balkanlar’a kadar bir kültür zenginliğini olarak izlerini yüzyıllardır sürdürmesi de bu eşiğin doğa ve insan bütünleşmesinin bir göstergesidir.

Anadolu’da doğumun ilk eşiği olarak kabul edilen Nevruz, ortak özelliklere sahip olmakla birlikte, kimi yörelerimizde farklı kültürel kodlarla karşımıza çıkmaktadır. Iğdır’ın Karakoyunlu ve Melekli köylerinde olanca canlılığı yaşayan Nevruz gelenekleri, Ardahan, Nahcivan ve Azerbaycan’ın bazı bölgelerinde de aynı şekilde sürdürülmektedir. Iğdır’daki Nevruz kutlamaları içinde “yedi levin” olarak bilinen ve tatlı-tuzlu her türlü yemişin, meyvenin bir araya getirilip “nevruz bohçası” içinde eşe-dosta dağıtıldığı gelenek, kendine özgü bir yapı ile dikkat çekmektedir. Kimi yörelerimizde de (Isparta Gönen ve çevresinde) yeniden doğuş, Nevruz Cemi ile kutlanır.

Nevruzun devamında kutlanan bir diğer gelenek de huzurun, bolluk ve bereketin sembolü olduğuna inanılan Hıdırellez kutlamalarıdır. Nevruz gibi, kış günlerinin bittiği, doğanın bereketinin başladığı günlerde Hıdırellez, birbirinden değişik ve bir o kadar da anlamlı törenlere sahne olur. Hıdırellez şenlikleri, genellikle birlikte paylaşmanın ve bir olmanın vesilesi olarak yerine getirilen geleneksel kutlamalardır. Anadolu’nun hemen her köşesinde olduğu gibi, Türk kültür coğrafyasında da bu kutlamaların birbirine benzediğine şahit oluruz. Bu benzerlik, oba ve oymakların Anadolu’ya yerleşirken belirli bir sistemi takip etmelerinden kaynaklanır. Doğanın bütün haşmetiyle ve bir ritim içinde döngüsünü sürdürürken insanoğluna, bu ritme ayak uydurur ve bu ritmi kendisi ile bütünleştirir.

Doğa ile birlikte hayatın eşiklerini geçen insan, onun kendine verdiğini hayatı ile birlikte özdeşleştirip bu eşikleri aşarak yürümeye çalışır. Doğum da tıpkı bu yönüyle önemli bir başlangıç ve hayatın ilk eşiğidir. Doğum hayatın yeni bir patikası ve ana yolun başlangıcıdır. Bu yüzden doğum insan hayatında çok önemli ve anlamlı bir dönüm noktasıdır. Her doğumla kadın yere daha sağlam basar. Kendi varlığını hissetmenin yanında, neslinin devamını da sağlamanın mutluluğunu yaşar ve bu mutluluk onun en büyük onuru ve gururu olur.

Doğumla birlikte başlayan gelenekler, beşikle değerlenir. Beşiğin kordonu ile hayat ve ölüm arasında bir çizgi oluşturur. Tıpkı anne karnında yaşamını bir kordonla sürdüren çocuğun, beşikte sallanmak için kullanılan bir kordon ipi ile hayata bağlanması gibi. Bu yüzden bir candan yeni bir canı besleyen göbek bağı, Anadolu’da kesilip atılmaz. Çünkü o kutsaldır ve bebeğin geleceğini temsil eder. Kimi yörelerimizde okusun adam olsun diye göbek bağı bir okulun bahçesine gömülür, kimi evcimen olsun, uzağa gitmesin diye evin bahçesine gömülür.

Doğum gelenekleri içinde kendine özgü kuralların sırrını çözümlemek kimi zaman derin bir anlam ve analiz yapmayı gerekli kılar. Doğumla birlikte taçlanan anne, loğusa olarak kabul edilir. Onu gören herkesin cennete gideceğine, sevap kazanacağına inanılır. Bu yüzden yedi gün boyunca loğsa kadını ziyaret etmek ve ona yemek götürmek Anadolu’da en yaygın gelenekler arasındadır.

Doğumdan sonra çocuk için en önemli eşiklerden biri de kırk törenleridir. Kırk için yapılan törenlerin en önemli hazırlıklarından biri, bebeğin yıkanmasıdır. Kırk suyu birçok farklı usul ve esasa bağlı olarak hazırlanır. Kimi yöremizde kırk çeşit bitkiyle ısıtılırken, bir başka yörede suya para, altın, gümüş konur. Her birine sembolik anlamlar yüklenmiştir. Kimi yöremizde bebek dirençli olsun diye kırk taşla su ısıtılırken, Milas’ın Çomakdağ köyünde olduğu gibi, bebeğin yıkandığı su uğurlu sayılarak öncelikle bebeğin eşyalarına, kırk töreninin yapıldığı eve, baba ocağına serpilir. Kimi yörelerimizde de bebeğin yüzüne saçına, ömrü uzun olsun, saçı sakalı ağarsın; bebek kızsa avuçlarına; marifetli, hamurlu olsun diye un sürülür. Bütün geleneklerde olduğu gibi, Kırk törenlerinin de temelinde paylaşıma önem verilir.

Bebeğin gelişimindeki her önemli aşama için törenler düzenlenir. Bunlardan biri de çocuğun diş çıkarması ile ilgili yapılan törendir. Diş hediği adı verilen bu törenler, Anadolu’nun dört bir yanında yaygın olan geleneklerden biridir.

Hayatın eşikleri birbiri ardınca, kimi zaman geçmez, geçilemez gibi görünse de oldukça hızlı geçilir. Bu geçişlerden en önemlisi düğündür. Modern anlamda pek karşılaşılmasa da gelenekler arasında dikkat çeken görücülük, dünürcülük Anadolu’da devam edegelmektedir. Kız istendikten sonra ilk yapılan gelenek söz kesme, ardından şerbet içme ve onu takiben de nişan takma gelmektedir. Nişanın ardından düğün hazırlıkları gelir. Bu sırada düğün okuntusu, çeyiz hazırlıkları, gelin hamamı birbirini takip eder. Artık kına gecesi gelip çatmıştır. Ertesi gün kız evinden kız alınacak, nikâh kıyılacak ve tören düğünle devam edecektir.

“Allah’ın emriyle” başlayan düğün gelenekleri, günlerce sürecek rengârenk başka geleneklerin ve uygulamaların da habercisi olur. Düğün hazırlıkları Anadolu’da çok erken, yıllarında başlar. Erkek tarafı oğullarının geleceğini hazırlamak için çabalaya dursun, kız anaları çevresinde rastladığı her yeni motife kendi elinin özgün ilmeklerini atar. Çünkü “Kız beşikte, çeyiz sandıkta” sözü her kız anasının kulağında sürekli çınlamaktadır. Bu yüzden kız anaları ilk danteline, oyasına dualarla, hayırlı kısmetler dileğiyle başlar. Her ilmekte, her yörede Anadolu’nun bu dilek ve temennilerin ilmekleri dokunur.

Düğünden önce kızın hazırladığı sandık açılır ve gururla sergilenir. Aslında bu sergileme bir emeğin hasadı gibi görünse de hayatın başlangıcı ile bitişi arasındaki geçiş köprüsünde bir başka anlam taşımaktadır. Kızın geçtiği bu köprüde, kendi varlığını ifade etmenin bir aracı olan çeyiz, bir varlıktan öte kültürel zenginliğin anlamı olarak da değer kazanır.

Düğünün olmazsa olmazlarından biri de bayraktır. Bayrak bir temsil unsuru olarak düğüne ayrı bir anlam katar. Bizler bayrağı yalnız milli olma vasfı ile değil, hayatımızın her anına ve her yerine dâhil etmişiz. Düğünlerde de bayrak açma ve bayrak merasimi ile başlangıç yapılır. Bayrak, düğünlerin olmazsa olmazıdır. Anadolu’nun her yöresinde düğün evinin simgesidir. Bayrak, rengârenk ve albenili olacak bir şekilde ve özenle bezenir.

Bayrak süslemelerinde çeşitli simgeler kullanılır. Bunların başında narın özel bir yeri vardır. Yeni kurulan aile nar taneleri kadar çoğalsın, sonsuza uzansın diye bayrak direğinin tepesine nar konur. Kimi yörelerde bayrağa elma, tavuk teleği de takılmaktadır. Bunlar özel bir hazırlığı gerektirmektedir. Kimi yörelerimizde düğün öncesi bayrak dikme merasimi daha büyük bir özenle yapılır. Söz gelimi Çanakkale ve Balıkesir Tahtacıları arasında “Bayrak Dikme” tabir edilen gelenek, Edremit ilçesine bağlı Mehmetalan Köyünde olanca canlılığı ile yaşar. Yörenin genç kızları bir araya gelerek özene bezene hazırlar.

Kına, kızın baba ocağından ayrılmasından bir gün önce yapılan ve anlamca en önemli anlardan biridir. Kına yakmanın Türk kültür ve geleneğinde özel bir anlamı olduğu bilinmektedir. Kıza kına törenlerinde kız evinde bir burukluk olur. Bu nedenle, kına ağıtlarında çok yoğun olarak “ayrılık” ve “gurbet” teması işlenir. Hüzünlü, yanık bir ezgi ile söylenen, lirik “Kına Ağıtları” herkese gözyaşı döktürür.

Kimi yörelerimizde gelinin evinden alındıktan sonra bazı uygulamalara rastlanır. Söz gelimi Milas Çomakdağ’da “hamam” tabir edilen, gelinin köyde gezdirilmesi âdetinde, gelin yeni yuvasına girmeden dolaştırılır. Yöredeki tüm kadınlar, kızlar, çocuklar gelin alayına coşkuyla katılır. Geline köyün içi ve etrafı, evliliğe koruyuculuk kazandıracağı inancıyla cami etrafı dolaştırılır. Çoğunlukla mezarlıkta ataları anmakla ya da türbeleri ziyaret etmekle bu gezi son bulur. Dualar okunur, yaşayanlardan olduğu gibi ata ruhlarından da icazet alınır. Mezarlık gezmenin bir anlamı da geline ve güveye son eşiği göstermektir. Yeni çiftin bu son eşiğe kadar birlikte olmaları için niyazda bulunulur.

Güveyin köy gezmesi ise, birçok yörede uygulanır. Damadın tavrı, davranışlarıyla üstlendiği rol her zamankinden farklıdır. Çok görkemlidir, ciddidir ve mesafelidir. Ritüel böyle kurulmuştur. Pek çok yöremizde gelinle güvey sadece kendi köylerinde dolaştırılmaz, yakın köylere, oradaki eşi, dostu, tanıdığı, tanımadığı da selamlamak için yollara düşer.

Düğünün en önemli işlevlerinden biri de gelinin yeni evine girmesidir. Çok anlamlı bir gelenekle sürdürülen, modern ile yavaş yavaş anlam değiştiren bu gelenekler halen Anadolu’da bütün canlılığı ile sürdürülmeye devam etmektedir. Her yörede farklı biçimde uygulansa da niyetler, dilekler aynıdır: Gelinin yeni geldiği yuvasında düzen iyi başlasın, bolluk bereket olsun diye temennilerde bulunarak birtakım gelenekler uygulanır. Gelinin başına buğday, darı, bazen mercimek, şeker, çoğu kez para atılarak yapılan ve “Saçı” adı verilen gelenek, yuvaya bereketi taşısın diye yapılır. Kimi yörelerimizde evde kimin sözünün geçtiğini geline göstermek için kaynatayla kaynana güreş tutar ve çoğunlukla da kaynana yener. Burada amaç evde dirlik ve düzenliğin sağlanmasında otoritenin önemini ortaya koymaktır.

Gelinin ayağının dibinde her parçası kadar çocuğu olsun diye testi, bardak, vazo kırılır. Evliliği sağlam olsun diye ayağının önüne çivi çakılır. Bazı düğünlerde, gelin çoğalmanın bir simgesi olarak koca bir aynayla yeni evine gelir. Bir eşiği atlayan gelin, bir durumdan, bir başka duruma geçmiş olur. Bu yüzden eşiği geçerken yaşayacağı evin kapısına ilişkiler yağ bal gibi kolay olsun diye yağ sürer. Bazen de yuvasında ağız tadı olsun diye bal sürerler. Bazen de hamur yapıştırılır ki, gelin evine yapışsın, aklı baba evinde kalmasın.

Düğünlerde köy oyunlarının birçok çeşidine rastlarız. Bunlar eğlenmenin yanında, zekânın, sezginin ve bir toplumda rollerin belirlenmesi açısından da oldukça eğitici oyunlardır. Düğünler toplumsal barış ve dayanışmayı sağlar. Bunun için oldukça önemli ve anlamlıdır. Hayatın bir başka eşiği de ölümdür. Bir bilinmeze yol alan insanın dünyadaki son eşiğidir. “Her canlı ölümü tadacaktır” hükmü gereğince, ölüm bilen bilmeyen herkese, zengin-fakir, genç-yaşlı bütün yaratılmışlara uğrayacaktır. İslam inancı gereğince ölüm Hakka yürümektir Yine İslam inancı ölümü bitiş değil yeni ve ebedi bir başlangıç olarak görür… İslam tasavvufuna göre ölüm, yok olmak demek değildir. Ölümle, Tanrıdan gelen ruh yine Tanrıya döner; böylece gerçek ve sonsuz bir hayata başlar. Bu yüzden ölüm düğün gibi algılanır ve ölen de tıpkı düğünü varmışçasına öbür dünyaya hazırlanır.

Doğumla gelen ilk nefes gibi, son nefes de tazedir. Yeryüzünde öleceğini bilerek yaşayan tek canlı insanoğludur. Onun için bu son eşik ona yabancı olmamakla birlikte, kabul etmesi çoğu kez zor olmaktadır.

Öldüğüm gün tabutum götürülürken,
Bende bu dünya derdi var sanma…
Benim için ağlama, yazık, vah vah deme;
Şeytanın tuzağına düşersen,
O zaman eyvah demenin sırasıdır,
Cenazemi gördüğün zaman firâk, ayrılık deme,
Benim kavuşmam, buluşmam işte o zamandır,
Beni toprağa verdikleri zaman,
Elvedâ elvedâ demeye kalkışma,
Mezar, cennet topluluğunun perdesidir.
Batmayı gördün değil mi?
Doğmayı da seyret,
Güneşle aya gurûbdan hiç ziyân gelir mi?
Hangi tohum yere ekildi de bitmedi?
Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun?

“Batmayı gördün değil mi, doğmayı da seyret” diyen Mevlana, doğadaki döngüyle ölüm arasında ilişki ilişkiye göndermede bulunur. Mevlana’nın bu yaklaşımının karşılığı, geleneklerde bütün canlılığı ile devam etmektedir.

Kimi yörelerimizde “Ölü bayramı” olarak anılan törenler düzenlenir. Özellikle Nevruz’da gerçekleştirilen bu tören, “Yeni Gün” olarak kutladığı Nevruz’u, yeniden doğuşu simgeleyen ölümle bir araya getirir. Aynı gün, hem tabiatın doğuşunu kutlar, hem de ölümle gelen yeni gün kutlanır.

Ölüm yaşanacak zor bir an, güç bir eşiktir. Kaderimizdir, kaçınılmazdır. Bir bilinmeze yol alan insanın dünyadaki son eşiğidir. Hayat çarkının son döngüsüdür. İnsan, evvel zamandan beri bu son eşiği kabullenmekte zorluk çekmiştir. Doğada son yoktur. İnsanoğlu bunu bilir.

Bununla birlikte insanoğlu ölümden korkar. Korku ise ölümle ilgili uygulamaları çeşitlendirir ve zenginleştirir.

İnsanın ölümü, onu sonsuza kadar kaybetme, geride kalanlarda derin yaralar açar. Bu dünyadaki gibi olmasa da yaşamını bir biçimde sürdüreceğine olan inancı insanoğlunu rahatlatır.

Yaşamını bir başka âlemde sürdürdüğüne inanılan ata, orada hiçbir şeyden yoksun kalmaması ile ilgili inanışın izlerine günümüzde az da olsa rastlanır. Gelenekte ölümün sıralı olması her zaman beklenen bir durumdur. Ölüm vakitsiz geldiğinde acılar katmerlenir. Böyle bir ölüm anında ağıtlar ve destanlarla acılar dışa vurulur. Çünkü geride kalanların elleri koynunda kalmış, tabir yerinde ise ocağı sönmüş, evinin direği yıkılmıştır. Tarifsiz bu acı ölümü sıradan olmaktan çıkarır, adeta bir o mekânı bir yangın yerine dönüştürür.

Türk kültüründe ölümle ilgili ilk törenlerin adına “yuğ” adı verilir. Bu törenlerin benzer uygulamalarına günümüzde birçok bölgemizde rastlamaktayız. Ölenin arkasından ağıt yakma geleneği Türk kültür coğrafyasında devam etmektedir.

Türk kültür ve geleneğinde kişi ölmez, ölümü tadar. Günümüzde Anadolu’nun belirli yöreleriyle sınırlı kalsa da hayatı terk etmiş olana dünyada tamamlayamadığı ibadetleri için İskat yani devir töreni yapılır. Cenaze ritüellerinin arasında topluca yenilen yemek ayrı anlamlar taşır. Yoksulları yedirmek, geleni geri çevirmemek üzere verilen yemekler, ölünün arkasından yapılagelmektedir. Ancak geleneğimizde ölü evinde kazan kaynamaz. Yemek ritüelleri cenazenin çıktığı gün başlar, üçünde, yedisinde, kırkında, elli ikisinde ve sene-i devriyesinde olmak üzere tekrarlanır.

Tıpkı üçler, beşler ve yedilerde olduğu gibi Kırklar, Türk tasavvufunda önemli bir yapılanmayı simgeler. Kırk rakamı doğum eşiğinde bir ritüele dönüşürse, ölenin ardından da devam ettirilir. Ölenden kopmak, yokluğuna alışmak herkes için zordur. Bu yüzden ölünün evinde kırk günlük bir yas tutulur.

Sonuç itibariyle, bir çarkıfelek olan bu hayatta, doğumla gelen coşkuyu, ölüm denen son durakta yeni bir eşiğe bağlarız. Bu öyle bir döngüdür ki, hangi eşik başlangıçtır, son dediğimiz, hangi nihayetin başlangıcıdır, bilinmez. Bilmek, anlamak, yaşamak ve aktarmak için geleneklerin izlerini sürmek gerekmektedir. Bu üç önemli eşiğin Anadolu’daki izini sürerken, toplumsal varlığımızın sihirli gücünü de görme imkânına sahip oluruz. Binlerce yıldır yaşanan ve yaşandıkça anlamını kavradığımız kültürümüzün köklerine ulaşırız. Bu kültürel bağlar, tıpkı anne ile bebeği birbirine bağlayan bir göbek kordonu kadar yakın ve sağlam olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır.

Acıları dayanılır kılan, sevinçleri paylaştıkça çoğaltan sır işte bu geleneklerin içinde saklıdır. Bu sırrın kapısına vardığımızda ait olduğumuz kültürün anahtarını buluruz. Zamanın çarkında yol alan ve kuşaktan kuşağa aktarılan bu uygulamaların geleneklerle zenginleşmiş, toplumsal törelerle bütünleşmiş eşiklerini hep birlikte yaşamanın ve yaşatmaya çalışmanın önemini kavradığımızda, bir toplumun parçası olmanın hissini tatmış olacağız.

Çağdaş dünyanın modern kisvesinde eksikliğini hissettiğimiz değerler, Anadolu’da bin bir renklerle yaşamaya devam etmektedir. Bu renkler, kendi gök kubbemizin üzerinde gökkuşağı gibi bizi kuşatmaktadır.

Son Yerine

Gelenekten geleceğe yürürken kültürel kodları görmek ve onları yeniden okumak hem hayatı daha anlamlı kılacak, hem de geleceği daha sağlam inşa etmiş olacağız. Unutulan ve yok sayılan her gelenek, toplumun yapı taşlarından birinin sökülmesi anlamına geleceğinden, bunlar zamanla çöküşe ve yok olmaya neden olacaktır. Modernleşme yok etmek değil, dönüştürerek zenginleştirmek ve anlamlı kılmak olarak anlaşıldığında, gelenekler ötelemek mümkün olmayacak, daha değerli kılacaktır. Postmodern adını verdiğimiz ve herkesin kendince bir tanımını yaptığı bu dünyada, çoğu kimsenin kendi kimliğini doğru anladığını çoğu zaman görememekteyiz. Son söz olarak geleneğin kodlarını eşiklerde ve onları atlarken oluşturduğu gizemde aramak ve somutlaştırmak zorundayız.

Prof. Dr. Gıyasettin AYTAŞ

Gazi Üniversitesi, gyasettina@gmail.com

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.