DOĞU KARADENİZ KIPÇAKLARI

DOĞU KARADENİZ KIPÇAKLARI

Kıpçaklar, çeşitli özellikleri ile diğer Türk boylarından ayrılır. Onların en belirgin özelliklerinden birisi Türkler içerisinde sarışın, mavi gözlü tek top­luluk olmalarıdır. Kıpçaklara farklı dillerde verilen Polovtsy, Falben, Chardeş gibi isimlerin hepsi sarışın anlamına gelen kelimelerden türemiştir (Kurat 1992: 69 vd; Râsonyi 1993: 136) Kıpçakların göçtükleri yerlerdeki milletlerle ilişkileri de onları farklı bir konuma taşır. Esas itibariyle Orta Asya, Volga-Yayık, Donetz-Ten, Tuna ve batı grupları olmak üzere beş ana gruba ayrılan (Râsonyi 1992: 92) ve Macaristan’dan Gürcistan’a, Balkanlar­dan Mısır’a kadar pek çok yerde yerleşik hayata geçen Kıpçaklar, buradaki halklarla karışmışlardır. Balkanlar, Doğu Avrupa ile Kafkasların güneyine göç edenlerin Hristiyanlığı benimsediği ve yerli unsurlar içerisinde kimlik­lerini büyük ölçüde yitirdiği bilinmektedir. Ancak bir kısmı da antropolojik ve etnolojik olarak gittikleri yerlerde varlığını sürdürmektedir. Kıpçakların göç ettiği ve tarihinde büyük rol oynadığı yerlerden birisi de Doğu Karade­niz bölgesidir.

Kıpçaklar, milattan çok önceki zamanlardan beri Doğu Karadeniz böl­gesini bilmektedir. Onların daha Türkistan’daki tarihlerinin karanlıkta kal­dığı bir zamanda, MÖ. IV. yüzyılda Karadeniz’in doğu kısmında var oldukları Gürcü kaynakları tarafından kayıt altına alınmıştır. MÖ. 336’da Makedonyalı İskender’in orduları Kafkasları ele geçirmek üzere bölgeye geldiğinde Ço­ruh nehrinden Tiflis’e kadar olan yerde oldukça kalabalık bir nüfusa sahip Kıpçaklarla karşılaşmışlardı. Bu rivayete yer vererek hem Türk tarihinin hem de Karadeniz ve Gürcü tarihinin bir dönemini aydınlığa kavuşturan anonim Gürcü kaynağına bakılırsa Helenler, bir yıl süren mücadeleden son­ra ancak Kıpçakları mağlup etmiş ve yoluna devam edebilmiştir (Brosset 2003: 16 vd).

Makedonyalıların karşılaştığı gruptan yüzyıllar sonra Kıpçaklar yeni­den Doğu Karadeniz bölgesinde gözükeceklerdir. Ancak bu kez kaynaklar onlardan o kadar yüzeysel ya da dolaylı bir biçimde bahsetmiştir ki bölge­deki varlıklarını fark edebilmek için büyük çaba sarf etmek gerekir. Etnolo­jik ve filolojik bazı izler sayesinde varlıklarıyla ilgili bazı bulgulara ulaşılan Kıpçakların yöredeki serüvenini ortaya koymak tarihçiler için oldukça zah­metli bir iş olmuştur. Zira devrin tarihçilerinin onları başka isimlerle anma­sından tutun da mesken tuttukları yerlerin kıyıda köşede kalması dolayısıy­la gözden kaçmalarına kadar pek çok sebep yüzünden Kıpçakların bölgede­ki varlığı yıllarca kalın bir sis perdesi altında kalmıştır. Bu sebeple Doğu Karadeniz Kıpçakları, bölge tarihinin en az bilinen topluluğudur dense yeri­dir. Gürcüler içerisine yerleşmeye başladıkları andan itibaren tarihi kayıt­larda izi görülen Kıpçaklar, Karadeniz bölgesine geldikleri zamandan itiba­ren adeta yok olmuşlardır. Dönemin Bizans ve Gürcü kaynaklarında fazla yer bulmaması sebebiyle Kıpçakların Doğu Karadeniz bölgesindeki varlığı uzun süre karanlıkta kalmıştır. Ancak bazı ipuçlarını iyi değerlendiren ta­rihçi ve dilcilerin dikkati sayesinde bölge tarihinin bilinmeyen bu kısmı aydınlanmaya başlamıştır.

Kıpçakların Karadeniz bölgesindeki varlığı tarihçilerin yakın dönemde gün yüzüne çıkardığı bir konudur. 1980’li yılların sonundan itibaren Kıpçakların bölgede bulunduğuna dair çeşitli izler ortaya çıkmaya başladı. Bu izler bazen şahıs ya da yer ismi olabildiği gibi bazen bir dil kalıntısıdır. Komnenos hanedanına mensup Kıpçak ismi taşıyan kişilerle ilgili dünyada büyük ilgi gören çalışma sonucunda (Zachariadou 1995: 285-288) Trabzon Rum Devleti zamanındaki durumlarına dikkat çekildi. Moğollar zamanında Ahıska-Rize arasında atabeylik kuranlara dair araştırma (Kırzıoğlu 1992: 148-181) ile Komnenosların irtibatta bulunduğu Kıpçak unsuru bilinmeye başlandı. Kıpçakların Karadeniz bölgesine yerleşimi ile ilgili araştırmalar çoğalmaya başlayınca onların sadece Doğu Karadeniz’e değil bölgenin batı­sına da yayıldığı görüldü (Cöhçe 1988: 479; Korobeinikov 2015: 29-44). Özellikle kilise defterleri üzerine yapılan çalışmalarla Trabzon’un belirli yerlerindeki Hristiyanların büyük kısmının Türk kökenli olduklarıortaya çıkınca (Shukurov 1996: 77 vd; Shukurov 1999: 111-117; Nakrakas 2003: 222) bölge tarihinin yeniden yazılma ihtiyacı doğdu. Yer isimlerinden yola çıkarak Doğu Karadeniz’deki Kıpçak dağılımının aydınlanması (Bilgin 1990: 106; Bilgin 2000: 90 vd) ile birlikte bu Türk topluluğunun bölgenin demog­rafik yapısında sanılandan çok daha önemli olduğu fark edildi. Bölgede var­lığını devam ettiren Kıpçak kökenli ailelerle ilgili yapılan müstakil çalışma (Bilgin 2006) sayesinde ise Trabzon-Rize arasında Osmanlılardan çok önce var olan bir aile üzerinden Kıpçakların yöredeki hayatı belgelenebildi. Dilci­lerin yaptığı ve tarihi çalışmaları destekleyici sonuçların elde edildiği araş­tırmalar (Karaörs 1999: 89-97; Brendemoen 2001: 284) ise Kıpçakların dil yadigârları üzerinden bölgedeki varlığını kanıtlayıcı mahiyetteydi.

Doğu Karadeniz Bölgesine Gelen Kıpçakların Menşei

Karadeniz bölgesine yerleşen Kıpçaklar, Gürcistan üzerinden yöreye gel­miştir. Onların Gürcistan’a yerleşmelerinin hikâyesi XII. yüzyılın başlarına dayanır. Bu dönemde Gürcü kralı IV. David (1089-1125)’dir. Bu zat, Gürcü­lerin tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. O tahta çıkana kadar Gürcüler, aralarında siyasi birlik olmayan bir topluluktu. Bu sebeple ülkelerini ele geçirmeye çalışan unsurlara karşı ciddi bir varlık gösteremiyorlardı. Eristav adlı derebeyleri, bölgesel hâkimiyetlerinin devam etmesi karşılığında kral­lara asker destek vermekteydi. Krallar bu askeri destek sayesinde ayakta durabildiği için merkez ile taşra arasındaki ilişkiler, hâkimiyetin paylaşıl­ması ile yürütülüyordu (Özkan 1968: 78 vd). Merkezi ordunun olmadığı bu düzende menfaatlerin karşılıklı olarak korunması bu sayede sağlanıyordu. IV. David dönemine kadar da durum bu vaziyette sürdü. David tahta otur­duğunda ülkesi Selçuklu hâkimiyeti altındaydı. O ise durumdan kurtulmak istiyordu. Ancak mevcut yapıyla hiçbir şey kazanılamayacağının farkınday­dı. Hayallerini gerçekleştirebilmek için merkezi otoriteyi güçlendirmek, derebeylerin gücünü olabildiğince kırmak gerektiği görmekteydi. Fakat bunu geçekleştirebileceği bir ordusu yoktu.

Gürcistan hâkimiyeti devam eden Selçuklular Karadeniz’in kuzeyin­deki Kıpçaklar da oldukça sıkıntılı günler geçirmekteydi. XII. yüzyılın baş­larında Rusları yöneten Vladimir Monomah, bir yandan knezlikler arasında birliği sağlamış diğer yandan Bizans’la ittifak yapmıştı. Siyasi birliği sağla­ması sayesinde beş-altı milyonluk bir nüfusa hükmeden Vladimir, aynı yerlerde yaşayan Kıpçakları Karadeniz’in kuzeyindeki yurtlarından etmeye çalışmaktaydı. Bunda da büyük ölçüde başarılı oldu (Gumilev 2003: 389). İşte Gürcü Kralının irtibata geçtiği Kıpçaklar, Rus Knezi Vladimir tarafın­dan baskı altına alınan Don ve Kuban dolaylarındaki gruba mensuptu. 1103-1116 arasında Ruslarla yaptıkları savaşlarda çoğunlukla mağlup olmuşlardı (Golden 2002: 233, Yücel, 2007, ?).

IV. David, 1109-1110’da Ten-Kuban bölgesindeki Kıpçakların lideri Atrak’ın kızıyla evlenmişti (Kafesoğlu 1988: 179). Aralarındaki bu bağ Gür­cü Kralı’nın Kıpçakları ülkesine davet etmesi için oldukça güven telkin et­mekteydi. David’in teklifinin gerekçeleri çok mantıklı ve açıktı: Kıpçaklar Rusların baskısına karşı duramayarak yurtlarından olmaktaydı, Gürcüler de ülkelerini ele geçiren Selçuklulara karşı bir şey yapamıyorlardı. Şayet bu teklifi kabul edip Gürcistan’a yerleşirlerse Kıpçakların yurt problemi orta­dan kalkacaktı. Eğer ülkeye göç ederlerse David de onlardan elde edeceği askeri güç ile merkezi ordu kurup derebeyleri dize getirip kendine bağlan­mak zorunda bırakacaktı. Siyasi birliğin sağlanması ile birlikte Selçukluları ülkesinden çıkarabilecek güce ulaşabileceğini planlayan Gürcü Kralı, bağım­sızlık hayallerini bu aşamalardan geçerek elde etmeyi planlamaktaydı.

Atrak, Gürcü Kralının teklifine ilk aşamada beş bin askerlik bir destekle cevap verdi (Allen, 1971: 99). Akabinde 1118’de kırk bin aile daha göçtü (Juansher 1991: 112). Böylece Gürcistan’da iki yüz (Alasania 2002: 794) ila üç yüz binin üzerinde (Kırzıoğlu 1992: 112) olduğu tahmin edilen bir Kıp­çak unsuru ortaya çıktı. David bunların bir kısmını Tiflis ve çevresine (Lordkipanidze 1987: 90) bir kısmını da sınır boylarına (Allen 1971: 99) Selçuklulardan kaçan Gürcülerin boşalttığı alana yerleştirdi. Planın birinci aşaması gerçekleşmiş ve Kıpçaklara verilen söz tutularak onlara vaat edilen yurtlara yerleştirilmeleri sağlanmıştı. Şimdi planın ikinci ve en zor aşaması başlamaktaydı.

David, Kıpçaklardan müteşekkil bir merkezi ordu oluşturarak Selçuklu­lara karşı mücadeleye başladı. Buna eş zamanlı olarak da eristavlara haber yollayarak orduya katılmalarını emretti. Ancak bu pek kolay olmadı. Gürcü soyluları Kıpçakların ülkeye gelişinden tedirgin olmuş bir halde David’e çok fazla destek olmadılar. Fakat o, Selçuklulara karşı elde edeceği başarılarla birlikte derebeylerin direncinin kırılacağının farkındaydı. İlk olarak 1120’ye kadar ülkenin batısındaki Selçuklu birliklerine saldırdılar. Kür ve Çoruh boylarındaki Selçukluları bölgeden uzaklaştırdılar. 1121’de Borçalı Çayı boyunu ele geçirerek Kür’den Penek’e kadar olan bölgeye hâkim oldular (The Georgian Chronicle 1991: 23 vd.) Ardından Türkmen oymaklarını Anadolu’ya doğru sürüklemeye başladılar. Tiflis Müslümanlarının Artuklu emiri İlgazi’ye haber yollayarak kendilerine bağlanmak istediklerini bildir­mesi üzerine (İbnu’l-Ezrak 1992: 34) Doğu Anadolu’daki Türk beylerinin yanı sıra Suriye, Gence ve Halep’ten de gelen birliklerin katılımıyla güçlü bir ordu oluşturuldu. Artuklu İlgazi’nin komutasında 18 Ağustos 1121’de Manglisi’ye oradan da Didgorni’ye ulaşan Türkmen ordusu, burada Gürcü-Kıpçak kuvvetleri ile karşılaşmış, ancak çok ağır bir mağlubiyete uğrayarak geri çekilmek zorunda kalmıştır (İbnu’l Kalanisi 1908: 204 vd; Ebu’l Fida 1864: 247; İbnu’l Adîm 1954: 199 vd; Smbat 2005: 68; Urfalı Mateos 1987: 270). Bu ordunun bel kemiğini Kıpçakların oluşturduğu şüphesizdir. Ancak ordudaki asker sayısından anlaşıldığı kadarıyla üç yıldan beri elde edilen zaferlerden sonra bazı Gürcü derebeyleri de David’e asker yollamıştı. So­nuçta Gürcüler parlak bir zafer kazandılar. Bu zafer Gürcüler açısından pek çok bakımdan önemliydi. Birincisi, o zamana kadar yaptıkları savaşlarda uğradıkları mağlubiyetler yüzünden Selçukluların yenilemez olduğunu dü­şünen Gürcü askerleri büyük moral buldu. Didgoroba Bayramı olarak büyük şenliklerle kutlanması (Suny 1989: 36) Manglis-Didgorni zaferinin Gürcüler açısından ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Bu zaferden sonra ülkedeki Selçuklu hâkimiyeti sonlanmış ve David’in bağımsızlık hayalleri büyük ölçüde gerçekleşmişti. Zaferden sonra bölgedeki üstünlük Türklerden Gürcülere geçmişti. Son olarak da David’in Kıpçaklarla birlikte elde ettiği askeri başarılarla beraber hem merkezi ordu tesis edilmiş oldu hem de derebeylerin krala yönelik baskıları kırıldı.

1121’den sonra David, Gürcü krallığını bölgenin en önemli unsuru ha­line getirdi. Gürcü derebeylikleri birleştirilerek bugünkü Gürcistan’da ilk kez siyasî ve coğrafî birlik sağlandı. David döneminden itibaren Kaheti, Mingrelia, Kartli gibi ülkenin farklı bölgeleri siyasi olarak çeşitli adlar altın­da değil Gürcistan adı altında bilinmeye başladı. Gürcü krallığı o zamana kadar hiç ulaşmadığı sınırlara genişledi. Kafkaslardaki en büyük siyasi güç olduğu gibi Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgesinde Selçuklularla rekabete girişecek düzeye ulaştı. Bunda şüphesiz en önemli paylardan birisi Kıpçaklara aitti (Tellioğlu 2004: 453-464).

David döneminde Gürcistan’a yerleşen Kıpçaklar sadece askerî alanda etkili olmadılar. Yerleştikleri bölgeleri şenlendirdiler, hayvancılık yaparak ekonomik hayatı canlandırdılar. Bir bölümü daha Karadeniz’in kuzeyinde iken Hristiyanlığı benimsemişti. Göçle birlikte Gürcü kilisesine bağlandılar (Alasania 2013: 137). Bu sürecin bir neticesi olarak ibadet dili olarak Gürcüceyi benimsediler. İki dilli hale gelen Kıpçaklar, devrin kroniklerinden açıkça belli olduğu üzere çok zaman geçmeden Gürcülerle karışmaya başla­dı (Lordkipanidze 1987: 90). Hristiyanlık ve Gürcüce, Gürcistan’da yaşayan­ların en büyük ortak paydaları oldu. Aynı zamanda Kıpçaklarla Gürcülerin kader birliği yapmalarında da en önemli sebep haline geldi.

Kıpçakların Gürcistan krallığındaki faaliyetleri David’den sonraki dö­nemde de devam etti. I. Giorgi (1156-1184) zamanında Gürcü derebeyleri eski güçlerini geri kazanmak için bir araya gelmiş ve 1177’de, ülkenin en büyük derebeylerinden Orbelian ailesi önderliğinde isyan etmişlerdi. David döneminde kurulan düzenin yıkılmasını isteyen bu grup hem kralı hem de ona destek olan Kıpçakları hedef almaktaydı. Kral ayaklanmayı bastırdı, isyanın lideri olan İoane Orbelian’ı öldürterek düşmanlarına gözdağı verdi (Vardan 1937: 209). Bunları yaparken yanında yine Kıpçaklar vardı. Sükû­netin sağlanmasından sonra Kıpçakların ülkedeki etkinliği daha da arttı. Gürcü ordusuna Kubasar isimli bir Kıpçak beyi başkomutan oldu. Kutlu Arslan isimli bir başka Kıpçak beyi de hazinenin sorumluluğuna getirildi. Bu ikbal dönemi Kraliçe Tamara (1184-1213) devrine kadar devam etti. Tamara tahta oturduğunda Gürcü derebeyleri yeniden harekete geçtiler. Ancak bu seferki talepleri farklıydı. Eski güçlerini yeniden elde etmek gibi bir amaç içinde değillerdi. Sadece devletin kilit noktalarını ele geçiren Kıpçakların görevden el çektirilerek yerlerine Gürcü soylularından birilerinin getirilmesini istiyorlardı. Kraliçe de bu talebe sıcak baktı. Kubasar ve Kutlu Arslan görevden alındı (Berdzenişvili-Canaşia 2000: 147-150). Ancak onla­rın görevden alınış şekilleri Kıpçaklar arasında büyük huzursuzluğa sebep olmuştu. Ortada görevi ihmal gibi herhangi bir durum söz konusu değilken birdenbire yerlerinden edilmeleri devamında suikasta uğrayabilecekleri gibi endişeler doğurmuştu. Bu endişenin devamı olarak Kubasar’ın oyma­ğının da bulunduğu bazı gruplar Gürcistan’ı terk ederek daha batıya doğru göç etmeye başlamıştır.

O dönemde Kıpçakların Dovin, Gence ve Anı gibi büyük şehirlerde özerk bir şekilde yaşadıkları dönemin Gürcü kaynaklarında yazılmaktaydı. Krala verdikleri desteğe karşılık olarak buralar da onlara yurt olarak bıra­kılmıştı (Allen 1971: 107). Haliyle iktidar değişikliğinden etkilenip batıya göç eden gruplardan önce de Anadolu sınırında Kıpçaklar vardı. Gürcis­tan’da kalmayı tercih eden grup ise Moğol istilasına kadar yaşantılarına aynı şekilde devam etmiş olmalıdır. Hatta Tamara döneminde Tiflis ile Karaağaç arasında Kür, Alget, Ktzia ve Kür-Vaçar boylarını kaplayacak kadar kalabalık bir Kıpçak grubu daha Gürcistan’a göç ederek Kraliçenin hizmetine girmişti (Brosset 2003: 388). Moğol istilasına kadar Gürcis­tan’da işler bu şekilde devam etti. Ancak Moğolların ülkeyi ele geçirmesin­den sonra Kıpçaklar arasında bazı hareketlenmeler başladı.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al