TÜRK TEZHİP SANATININ ASIRLAR İÇİNDE DEĞİŞİMİ

Doç. Dr. F. Çiçek DERMAN

Osmanlı Devri’nden beri yeri geldikçe tekrarlanan cinaslı bir atasözümüz vardır: “Kem âlât ile kemâlât olmaz”. Zamanımız için açıklamak gerekirse: Kötü âletlerle iyi eserler verilemez. Dedelerimiz her sâhada olduğu gibi, tezhip denilen bezeme sanatını da en iyi âlet ve malzemeleri kullanarak icrâ etmişler; bunun böyle olmadığı zamanlarda ortaya çıkan, “eser” demeye dilimizin varmadığı örnekler de yukardaki sözün doğruluğunu aksi yönden göstermiştir. Biz de Osmanlı tezhibini XIV. yy.’dan başlayarak zamanımıza doğru -bir makale çerçevesinde-tanıtmaya girişmeden önce, bu sanatta kullanılan âlet ve malzemeyi -bilebildiğimiz kadarıyla-kısaca tanıtmaya çalışacağız.

FIRÇA: Eski kaynaklarda adı kılkalem olarak geçen fırça, bu sanatın gerçekleşmesini sağlayan başlıca âlettir. Motiflerin dış sınırına çekilen ve tahrir denilen çizgilere, bu fırçalar yardımıyla nüans verilir. Tarihte, müzehhipler fırçalarını kendileri yaparlar ve çulluk kuşunun ensesinde bulunan gümüşî renkte yay biçimi tek tüylerin bir araya getirilmesiyle farklı kalınlıkta fırçalar hazırlarlarmış. Tahrir çekme işleminde kullanılan fırça başka maksatla boyaya sokulmaz, yine altın fırçası sadece bu işe ayrılır. Bugün Avrupa’dan ithal edilen ve 000 dan 3-4 numaralara kadar değişen samur tüylü fırçalar kullanılmaktadır.

ALTIN: Bir altın alaşımı, içine katılan madenlerin cinsine göre renk alır. Gümüş ilâvesiyle yeşil altın, bakır ilâvesiyle kırmızı altın ve diğer tonlar bulunur. Altın, gümüşle alaşım neticesinde zamanla kararmasına rağmen tezhipte yeşil altın çok kullanılmıştır. Klâsik usulde, zarlar arasına konulup dövülerek elde edilen ve kalınlığı mikronla ölçülebilen 5×10 cm. eb’âdındaki on varak altına bir deste, yirmi desteye ise bir tefe denir. Böylece hazırlanan bir tefede 200 varak altın bulunur. Avrupa’dan gelen 8×8 cm. ölçüsündeki varak altınlarsa defter hâlindedir ve her defterde 25 altın varak bulunur (Resim: 1).

Altın varak XIX. yüzyılın sonuna kadar İstanbul’un Beyazıt ve Süleymaniye semtlerinde Varakçılar Hanı ve Çarşısı denilen yerlerde imâl ediliyordu. Saflığı ve âyarı bakımından çok üstün olan Osmanlı altın varakları, Avrupa’dan gelen daha ucuz fabrika işi altın varaklarla rekabet edemeyince bu zanaat kısa zamanda sönmüştür. Bizdeki son altın varakçı, Güzel Sanatlar Akademi’sinde hocalık yapan Beykozlu Hüseyin Yaldız (ö. 1949) ustadır.

Tezhipte kullanılan altın, bu varakların aşağıda anlatılacağı şekilde ezilmesiyle hazırlanır: Altın varakların ezme işi büyük ve çukur bir çini veya sırlı toprak kap içinde yapılır. Kabın derin olmamasına, sır kısmında çatlak bulunmamasına ve içinin yivsiz, temiz ve yağsız olmasına bilhassa dikkat edilir. Altın, parmakların yardımıyla ezileceğinden, bu işe başlamadan önce eller sabunla iyice yıkanarak temizlenmelidir. Ezme işleminde arapzamkı ile süzme bal aynı sonucu verdiği için, iyi cins arapzamkının koyu mahlûlünden veya süzme baldan birkaç damla alınıp kabın ortasına konur. Önce sağ elin orta parmağı zamka hafifçe değdirilip altın varak alınarak kabın içindeki zamkın üzerine bırakılır. Parlaklığı tamamen kayboluncaya kadar etrafa yaymadan tek parmakla ezilerek hamur hâline getirilir. Bu esnada diğer varaklar da birer birer kaba alınıp aynı işleme tâbi tutulur.

Varaklar çoğaldıkça altın üç orta parmakla döndürüle döndürüle iyice ezilir (Resim: 2). Varakların hepsi zamk üzerinde toplandıktan sonra, oturur vaziyette altını ezmeye en az bir saat devam edilmelidir. Eskiden daha da ince olması için el ayasıyla ezerlermiş. Ezme esnasında kap kucağa sıkıştırılarak, diğer el ile iyice kavranırsa ezme işlemi daha başarılı olur. Zamk veya bal, parmak hareketine mâni olacak derecede koyulaştığında, birkaç damla su damlatılır. Fakat mümkün olduğu kadar az su ilâvesine dikkat edilmelidir. Hattâ, eski müzehhipler parmaklarını kaynayan suyun buharına tutup nemlendirme işlemini böyle hallederlermiş. Parmak rahat hareket ederken altın iyice ezilmez, ancak zorlandığı zaman esas ezilme başlamış olur. Altının iyi ezilip ezilmediğini anlamak için iki damla su damlatılır. Eğer altın, hâreler hâlinde su damlalarının üzerine çıkacak kadar incelmişse ezme işine son verilir. Fakat büyük parçalar görülüyorsa yeniden aynı tarzda ezmeye devam edilir. Ezme işlemi tamamlanınca, altını ezmekte kullanılan parmaklar, kabın içinde temiz su ile yıkanır. Parmaklar iyice temizlenince kaptaki altın su ile karıştırılır ve parmakla çalkalanır. Bu suretle altın zamktan kısmen ayrılmış olur. Daha sonra kabın alabileceği kadar su ilave edilerek 8-10 saat bir kenara bırakılır ve altının tamamen dibe çökmesi beklenir. Bekleme süresinde kabın sarsılmaması gerekir. Altının dibe çökme müddeti ne kadar uzun olursa o kadar iyi ezilmiş demektir. İyi ezilmeyen altınlar kısa zamanda dibe çöker ve ortada toplanır. Bu altını yeniden ezmek gerekir.

Çökme işi tamam olunca altının üzerindeki kirli ve zamklı su, mümkün olduğu kadar yavaş ve sallanmadan diğer bir kaba aktarılır. Kaptaki ıslak altın zerreleri az bir su ile küçük ve derin olmayan bir kâseye boşaltılır. Kabın ağzına kadar temiz su ile doldurularak ikinci defa 10-12 saatlik müddetle bekletilir. Altın dibe çökünce üzerindeki su boşaltılır. Bu şekilde altın kullanılma kıvamına gelmiş olur (Resim: 1, solda görülen iki tabak). Kabın dibinde kalan ıslak altın kendi hâlinde kurumaya bırakılacağı gibi, hafif ateş üzerine konarak suyu uçurulabilir. Sarı boya görünümündeki bu altın üstü kapalı olarak saklanmalı ve her türlü tozdan korunmalıdır. Ezilen altını kullanmak gerektiğinde jelâtinli suyla karıştırılıp fırçayla sürülür (Resim: 3).

MÜHRE: Sarı boya görünümünde olan sürme altın, kuruduktan sonra parlatılarak hakîki rengi kazandırılır. Bunun için, zermühre veya mıskale denilen, ucunda sert ve cilâlı parlak bir taş bulunan kalın kalem biçimindeki özel bir âlet kullanılır. Akikten, Süleymâni taşından, yeşimden, yemen taşından yapılan ve farklı uçlara sahip olan zermühreler vardır. Yassı (bâdemî) mühre, kartal burnu (sivri) mühre gibi… Bunları îmâl eden ustalara da endamcı denilirdi.

Mühreleme, mat ve parlak olmak üzere iki şekilde yapılır. Yağlı cilde temas ettirilip kayganlaştırılan mührenin altın sürülmüş yerlerde fazla bastırılmadan yeterince dolaştırılması ile parlak (Resim: 4); altınlanmış zemin üstüne ince saman kağıdı konularak aynı işlem yapılmakla mat cilâ hâsıl olur. Ekseriyâ zemin olarak kullanılan altın mat, motifler parlak mührelenir. Mührelemenin bir diğer faydası da tahrir çekme safhasında fırçaya mâni olacak pürüzlerin giderilmiş olmasıdır.

Altın, zermühreden başka iğne perdahı (perdahtı) denilen nokta çukurlaştırma usûlüyle de parlatılır. Bu işlem sırasında kullanılan âlet, ucu kağıdı delmeyecek kadar yuvarlanmış ve bir sapa yerleştirilmiş olan iğne veya ince çividir. İşlem sırasında kâğıda karşı dik açıyla elde tutulan âlet ile, altın sürülmüş yerlere aynı sıklıkla ve eşit kuvvetle bastırılarak noktalar konulur. XVII. yüzyıldan îtibâren rağbet gören bu parlatma tarzı, ufak alanlarda uygulandığı ve aşırıya kaçılmadığı takdirde câzibesini korur. Nitekim, iğne perdahtına fazla yer verilmiş olan XIX. asır tezhiplerinde aynı asâletin bulunduğu söylenemez.

TUTKAL: Eskiden ezilmiş altının fırçayla zemine sürülmesinde morina balığından çıkartılan ve balık tutkalı denilen yapıştırıcı suda eritilerek kullanılırdı. Fakat günümüzde bu maksatla jelâtinden faydalanılıyor.

BOYALAR: Bugün tezhipte Batı’nın sentetik suluboyaları tercih edilmekteyse de, eskiden binbir emekle elde hazırlanan tabiî boyalar kullanılıyordu. Bu cisimli boyalar deste-seng (el taşı) denilen ve üst tarafından kavranılan, alt tarafı dışbükey bir mermer taşıyla -sulu vasatta- ezilerek inceltilip zerrelerine ayrılırdı. Bu zahmetli işlem bitince, arapzamkı eriyiğiyle karıştırıldıktan sonra kullanıma hazır hâle gelmiş olurdu. Boyadaki arapzamkı miktarı çok mühimdir, çünkü fazlası çatlamaya, azı boyanın yerinden çıkmasına sebep olur. Bu boyaların niteliği, üzerinden asırlar geçen tezhip örneklerinin aynı parlaklık ve canlılıkla renklerini muhâfaza etmesinden bellidir. Bilinen eski boyalardan bâzıları şunlardır:

Siyah: İs mürekkebi (is ve arap zamkı karışımı);

Beyaz: Üstübeç (bazik kurşun karbonat); tebeşir beyazı (kalsiyum karbonat);

Lâciverd: Lâciverd taşı, lapislazuli (en makbulü Afganistan’daki Bedahşan’dan geldiği için Bedahşî lâciverdi olarak anılır);

Mâi (mâvi): Çivit-indigo (en iyisi Lâhur’dan gelenidir);

Mat kırmızı (surh, verminyon): Ham zencefre (civa sülfür);

Parlak kırmızı: Lâl, kırmız böceğinin kurutulmuşundan yapılan ve yarı şeffaf özelliği olan mürekkep;

Tuğla kırmızısı: Gülbahar (demir oksit);

Sarı: Sarı toprak boyası (demir oksit); sarı zırnık (zırnıh-ı asfar);

Turuncu: Kurşun oksit, sülüğen (minyum); altınbaş zırnığı;

Yeşil: Bakır taşı (bakır karbonatı); sarı zırnık+lâhur çividi.

İs mürekkebi, tezhibin en zor işlemi olan ve en çok dikkat çeken tahrir çekme safhasında kullanılır. Su ile istenilen kıvama getirilen is mürekkebi, hem siyah boyadan daha incedir, hem de eserin her tarafında siyah rengi aynı tonda tutmak daha kolay olur.

Bu boyalardan bir kısmı birbirine karıştırılmakla ara tonları da elde edilebilirdi.

KAĞID: Hat sanatında kullanılan uçuk renkli ve âhârli kağıdlar tezhibin de en makbul malzemesinden sayılır. Âhâri dinlendirilmiş, düzgün mührelenmiş ve zemin rengi zamanla atmayan kağıdlar tercih sebebidir. Umumiyetle boyama işleminde bitkilerden istifade edilmiştir. Kağıd tekne içine daldırılarak veya renkli suyun sünger yardımıyla kağıda sürülmesiyle bu işlem yapılır.

Kağıd boyamada kullanılan maddelere ve verdikleri renklere birkaç misâl:

Krem rengi: Çay suyu;

Kahverengi: Cevizin yeşil dış kabuğu veya nar kabuğu;

Sarı: Cehrî tohumu;

Kırmızı: Al bakkam;

Mor: Mor bakkam;

Şeker rengi: Şekerci ocağı isi;

Kırmızımtrak: Soğan kabuğu.

Boyanan kâğıdlar, ekseriya ipe asılarak kurutulduktan sonra, sıra âhârlemeye gelir. Yumurta âhâri, nişasta âhâri, un âhâri en çok kullanılan âhârleme tekniklerindendir. Âhârlenen kâğıd eskidikçe güzelleşir. Âhârlenen kağıdlar bir hafta içinde mührelenmezse, daha sonra yapılan mühreleme sırasında çatlamalar olur ve verilen emekler boşa gider. Çakmak mühresiyle güzelce mührelenen kağıdlar, uzunca bir zaman dinlendirildikten sonra kullanılmalıdır.

Sürülen altının pürüzsüz zeminde parlatılması, kullanılan boyaların kağıdın içine nüfuz etmemesi ve en mühimi tahrirleme yapılırken fırçanın düzgün zeminde rahat oynatılması ve hatâlı işlemlerin iz bırakmadan giderilebilmesi, âhârin tezhip sanatında ne kadar önemli olduğunun işaretleridir.

Bir milletin sanatı kadar hiç bir şey, o milletin heyecanını, idealini, bir kelime ile medeniyetini ifâde edemez. Osmanlılardaki tezhip sanatı da bu çerçeve içinde ele alındığında, parıltısıyla yüzyıllar boyunca bu sayılanların aynası olmuştur.

Arapçada “altınlamak” mânâsına gelen tezhip kelimesi, ezilerek fırçayla sürülecek hâle getirilmiş olan varak altın ve muhtelif renklerin kullanılmasıyla gerçekleştirilen, parlak ve cazip bir kitap sanatıdır. Yazma eserlerin, bilhassa Saray kütüphaneleri için hazırlanmış olanlarında tezhîbe çok ehemmiyet verilmiştir. Hattın yanında onu bezeyen, ortaya çıkaran, kıymetini artıran tezhip, kitap sanatları içinde de ayrı bir önem taşımaktadır; takdîm edilen şahsın mevkiine veya sipariş eden kimsenin mâli gücüne göre kullanılan malzeme ve sarf edilen emek de farklı olmuştur.

Tezhip üslûplaştırılmış nebâtî (hatayî, penç, goncagül, yaprak…) ve hayvânî (rûmî, münhani, çintemâni…) asıllı motiflerle hazırlanan kompozisyonlarda uygulanma sahası bulmuştur. Bir çiçeğin, dikine kesitinin üslûba çekilmiş şekline hatayî, kuşbakışı görünüşünün üslûplaştırılmış hâline de penç adı verilir. Bütün çiçeklerin olgunlaşmamış çizimleri goncagül grubunu ve bütün yapraklar da yaprak grubunu meydana getirirler. Bu tam üslûplaştırılmış motiflerden başka, kısmen üslûplaştırılan, dolayısıyla karakterini tam kaybetmeyen motifler de (gül, lâle, karanfil, bahar dalı.) kullanılmaktadır.

Ancak şu husus gözardı edilmemelidir ki, tezyînî sanatların hepsinde aynı olan ve desenin yapıtaşlarını meydana getiren motifler, sanatkâr tarafından gerçekçi bir bakışla tabiattan alınmış, esas çizgileri korunup teferruatı atılmış; buna şahsî zevk ve görüşler de katılarak çizimi tamamlanmıştır. Üslûplaştırma veya üslûba çekme adı verilen bu yol sâyesinde ne tabiat kopya edilmiş, ne de tamamen zıddı olan şekiller ortaya çıkarılmıştır. Böylece, motiflerde hem tabiatı, hem de sanatkârı seyretmek mümkün olmaktadır. Bu motiflerin bazıları her Devirde revaç bulan, bazıları da belirli asırlarda parlayıp sönen tezyînî unsurlardır. Meselâ Selçuklu ve Beylikler devri tezhibinin vazgeçilmez motifi olan münhanî, bu durumunu diğer asırlarda devam ettirememiştir; buna mukabil, hatayî, penç ve rûmî, tezhibin her devrinde ana motif özelliğini korumuştur.

Hattatın gâyesi Kur’an-ı Kerîm’i insan elinin yazabileceği en güzel biçimiyle ortaya çıkarmaksa, tezhip sanatkârınınki de ona yakışan bezemeyi âdetâ gönlüyle renklendirmektir. Şimdi tezhip sanatının asırlar içindeki durumuna geçmeden evvel mushaflarda görülen bezeme bölümlerini tanıtalım:

Zahriye: “Arkalık, sırtlık” mânâsına gelen zahriye, yazma kitaplarda esas metnin başladığı ilk sayfanın arkasındaki -yâni bir öncesindeki- sayfa için kullanılan deyimdir. Burası boş bırakılabildiği gibi, eser sahibinin veya müellifinin belirtildiği bir ifâde de yer alabilir. Ancak, kitap sahibinin önemine göre buraya mahsus bir zahriye tezhibi işlenmesi de olağandır.

XVI. yüzyıla kadar, bu sayfada görülen madalyon veya mekik biçimindeki tezyînatın içine -bâzen dışına- eserin kime ait olduğunu, yahut kimin için yazıldığını belirten ve temellük kitâbesi denilen bir cümle yerleştirilirdi. Ancak, zahriyede, mushaflara mahsus olarak bu yazılı tezhip yerine bütün sayfayı dolduran sıvama tezhip yapıldığı, hattâ bunun bâzen karşılıklı bir -nâdiren iki- çift sayfa olarak tertiplendiği de görülür. Yine mushafların zahriye tezhiplerinde Kur’an’ın benzersiz üslûp ve beyânını belirten (KK, XVII/88), yahut ona ancak temiz kimselerin el sürebileceğini hatırlatan (KK, LVI/79) bir âyete yer verildiğine de rastlanır. Büyük emek ve masraf gerektiren zahriye tezhibi XVII. yüzyıldan başlayarak yapılmaz olmuş, daha sonraları ender işlenen örnekleri de eski inceliğini kaybetmiştir.

Serlevha: Müzehhipler, Kur’an-ı Kerîm’e duydukları hürmeti, zahriye ve serlevha sayfalarında, mevcut 114 sûrenin sûrebaşı tezhiplerinde bütün hünerlerini göstermekle ispatlamışlardır, dense yeridir. Mushafın, zahriyeden sonra gelen ilk sayfasına Fâtiha’nın tamamı ve ikinci sayfaya da Bakara sûresinin ilk âyetleri karşılıklı yazılarak etrafına zengin bir tezhip yapılır. Zahriye sayfasından sonra en yoğun bezemenin bulunduğu ve yazılı sâhanın sınırlı tutulduğu bu sayfalara serlevha veya dîbâce adı verilir. Yapılan serlevha tezhibi, eserin tezhip bütünlüğünü korumak amacıyla renk, desen ve motif bakımından zahriye tezhibinin devamı niteliğinde olmalıdır. İklil, kubbeli, mürekkep gibi çeşitli formlar ihtiva eden serlevhalar, ender olmakla beraber mushaf haricindeki yazma eserlerde de -Muhibbî Dîvânı gibi- vardır. Serlevha sayfaları mutlaka karşılıklı ve çift olmalıdır. Eğer ilk sağ sayfada başlayan metin kısmının sâdece üstüne tezhip yapılıyorsa ve tezhîbin arasına o eserin adı (unvanı) yazılmışsa bu sayfaya unvân sayfası denir. XVI. asırda en zengin ve mükemmel örneklerine rastladığımız ve çoğunlukla dikdörtgen olan serlevhalar, tezhibin gerilemesine bağlı olarak ilerki asırlarda eski haşmetini yavaş yavaş kaybetmiştir.

Yazma eserin diğer sayfalarında yazı alanı, farklı kalınlıkta ve farklı renkte tahrirlenmiş altın cetvellerle çerçevelenir. Bundan maksat, yazı sâhasını ortaya çıkarmaktır. Mushaf tezhibinde, eserin çoğunluğunu meydana getiren bu sayfalarda âyet araları durak denilen küçük, ekseri yuvarlak tezyînî şekillerle süslenir. Duraklar asıl görevlerinin yanı sıra yazının biteviyeliğini giderip gözü dinlendirir ve sayfayı bezerler. En çok karşılaştığımız duraklar; şeşhâne durak (altıgen nokta), mücevher durak (geçmeli nokta), helezon durak ve pençhâne durak çeşitleridir. Bir mushafta bulunan altı binden fazla durak şeklini, bir daha tekrarlamamak gayretine sahip tezhip ustaları yetişmiştir. Ayrıca mushaflarda, secde yerlerini belirten 14 adet secde gülü, her 10 âyette bir âşere gülü, her 5 âyette bir hamse gülü, her yirmi sayfada bir cüz gülü, her 5 sayfada bir hizib gülü ve her sûrenin başına yapılan sûrebaşı tezhibi, müzehhiplere hüner gösterme vesilesi olmuştur.

Sayfanın dışa bakan kenarında ve çerçeve dışında kalan alana yapılan ve genel olarak gül diye isimlendirilen bu tezyînî şekiller, eğer aynı sayfada birden fazla ise, yukarıdan aşağıya doğru çizilen bir eksen üzerinde yer alırlar. Bundan maksat, gülleri leke gibi görünmekten kurtarmak ve bulunduğu uzun dikdörtgen sâhayı doldurmaktır. Gül tığları sadece iki yöne (üst ve alt) olup gülün iki-üç misli uzun tutulur. Bezeme işi sona erince hattat, üstübeç mürekkebiyle gerekli yerlere, sûre isimlerini, cüz, hizib, secde, âşere, hamse numaralarını ve isimlerini yazar. Çoğu zaman imzânın da yer aldığı hâtime (bitirme) sayfasının tezhibiyle mushaf bezemesi sona erer.

Osmanlı Devleti’nin ilk yüzyılına ait tezhip örnekleri, zamanımıza kadar gelememiştir. Bu devre ait en erken tarihli tezhip örneği, Sultan II. Murad adına hazırlanmış bulunan 841/1437 tarihli bir mûsikî nazariyat kitabıdır (Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi-Revan 1726). Bu yazma eserde de görüldüğü gibi, yüzyılın ilk yarısında bezeme motiflerinde Memlûk ve Timurlu dönemi, Herat ve Şîraz mekteplerinin tesiri olmakla beraber zamanla bu farklı tesirlerin özümlenmesiyle bir tezhip üslûbu meydana gelmiştir. Kitabın çift zahriyeli girişinde kullanılan renkler aynı olmakla beraber birbirinden farklı desenler işlenmiştir. Bu zahriye tezhiplerinde hem renk hem de motif özellikleri bakımından ilerdeki Fatih devrinin esasları bulunmaktadır. 31 x 21,5 cm. eb’adındaki sayfanın içinde, 22,5 x 14 cm.’lik dikdörtgen alanı dolduran desen ince bir işçilik göstermektedir. İlk zahriye sayfasında orta kısmı lâciverd zemin üzerinde dolanan helezonlar üzerinde yer alan rûmîler vardır. Bu rûmî bezemenin aynı sayfadaki köşebendlerde de kullanıldığı görülmektedir. Kalan kısım, siyah zemin üzerinde sıvama altın sürülen hatayî gurubu motifler, lâl mürekkebiyle uç kısımlarına foya verilerek renklendirilmiştir. Diğer zahriye sayfasında beyzî şemse içinde yeşil zemine altınla ithaf yazısı yer almıştır. Sonraki sayfasında hatayî gurubu ile rûmî motiflerinin kullanıldığı serlevha tezhibi yer alır. Beyne’s-sütûr tezhip ile satır araları bezenip şeşhâne duraklar işlenmiştir. Çividî mavi, yeşil, turuncu, beyaz ve siyah renklerin altınla beraber yer aldığı bu tezhipli yazmanın, yapılış yeri belirlenememiştir.

İstanbul’un fethiyle kazanılan ruh yapısı, tezyînat sahasında da görülmektedir. Güzel sanatlara merakı bulunan ve kitaba verdiği ehemmiyet bilinen Fâtih Sultan Mehmed’in Topkapı Sarayı’nda bir nakışhane (nakkaşhane) kurdurduğu ve sernakkaş olarak Özbek asıllı Baba Nakkaş’ı getirttiği biliniyor.

Hükümdar sarayı bünyesinde nakkaşhane bulunması bir gelenek şeklinde, Uygur Türklerinden, Anadolu Selçuklularından ve Timurlu sarayından beri süregelmektedir. Osmanlı padişahları da aynı usulü daha yaygın olarak devam ettirmiştir. Bununla beraber Bursa ve Edirne’de saraya bağlı nakkaşhanelerin varlığına dair herhangi bir vesika günümüze ulaşmamıştır. İstanbul’un fethinden sonra Ayasofya Camii arkasında Arslanhane adıyla anılan eski bir Bizans kilisesinin üst katında nakkaşların çalıştığı bilinmektedir. Birçok sanatkârın toplu olarak eser verdikleri bu nakkaşhane, aynı zamanda tatbikat mektebidir. Usta-çırak usûlüne göre yetiştirilen talebeler, sanatı yalnız tarifle değil, uygulamalı olarak burada öğrenirlerdi. Sernakkaş gözetiminde çeşitli işlerin bir arada yapıldığı bu nakkaşhanelerde yazma eserlerin tezyînatı kısa zamanda tamamlanırdı. Âhar yapanlar, kağıd boyayanlar, desen çizenler, cetvel ve tahrir çekenler, boya hazırlayanlar, altın ezenler, bu nadide yazmaların vakit uzamadan ortaya çıkmalarını sağlarlardı.

“Ehl-i Hiref” (Saray sanatkârları topluluğu) olarak adlandırılan sanatkâr teşkilâtının zamanımıza gelen en eski defteri 932/1526 tarihlidir. Bu teşkilâtın en önemli bölüklerinden biri olan nakkaşlar, yalnız kitap sanatıyla ilgili faaliyetlerle sınırlı kalmaz; saray köşklerinin, binaların kalemişi, çini ve metal işleri desenlerini de hazırlar ve tatbik ederlerdi. Saray nakkaşlarına ait bu desenlerin, Osmanlı eyâletlerinde bulunan ilgililere iletilip oralarda da doğru olarak uygulanması sağlanır, hatta yerinde uygulayacak usta bulunmadığı takdirde desenle beraber sanatkâr da gönderilirdi. Osmanlı sanatında görülen ve asırlar boyu süren üslûp birliği ve beraberliği böylelikle korunmuştur.

Ehl-i Hiref Teşkilâtı mensupları yevmiye üzerinden üç ayda bir maaş alırlardı. Mücellid, müzehhip ve diğer çalışanların aldıkları maaş ve terfiler, maaş defterine yazılırdı. Eser yapımının yoğun olduğu esnâda yapılacak işe uygun yetenekli kimseler ehl-i hiref içinde bulunmazsa, çarşı esnafı arasından ücreti karşılığında yeterli sayıda usta sarayda çalıştırılırdı. Padişah, bayramlarda kendisi için hazırlanan hediyeleri hazırlayanları kaftan veya para vererek ödüllendirirdi. Çalışan sanatkârın adı, eserinin cinsi, karşılığında ona ödenen paranın tutarı veya verilen kaftanın cinsi in’am defterine kaydedilirdi. Nakkaşhanede bulunan sanat ve zanaat sahiplerinin tayîn, maaş, terfi, çıkış gibi işlemlerinin tahakkuku ve nakkaşhanede yapılması istenen işin ehil sanatkâra verilmesi mesuliyeti hazinedârbaşına ait idi. Saray Nakkaşhanesi’nde çalışmaya başlayan her sanatkâr, ehl-i hiref’e bağlı olsun veya olmasın, sarayın hizmetinde ve Saray idâresinin istediği doğrultuda eser vermek zorundadır. Ancak, Saray, kabul edilebilecek yeniliklere de müsamaha ile bakar ve sanatkârı hür bırakırdı.

Tezhipte mat ve parlak olarak kullanıldığı görülen altından sonra Fatih devrinde en çok görülen ve bilhassa zemin boyası olarak karşımıza çıkan kobalt mavisi rengidir. Daha sonraki yıllarda bu renk yerini bedahşî lâciverdine bırakır. Selçuklu tezhibinin zemin rengi olan kahverengi, Fatih devrinde de görülür. Yine bu devir tezhiplerinde lâciverd, siyah, kahve ve parlak yeşil renk ile zeminin beyaz renk üç nokta ile süslenmesi bir hususiyettir.

Halkârî denilen gölgeli altın sürülme tekniğine, al renkli lâl mürekkebinin de aynı devirde eklendiği, yarı şeffaf olan bu mürekkebin, kesif altın zerrelerinin bulunduğu motif uçlarında yer aldığı görülür. Desene ayrı bir güzellik veren ve foyalı halkârî ismiyle bilinen bu tarz, daha sonraki dönemlerde de tatbik edilmiştir.

Fatih devri tezhiplerinde desenler incelendiği zaman, motifler içinde bilhassa hatayînin yaygın şekilde kullanıldığı; bu devrin hususiyeti olarak taç yapraklarda içe kıvrılış ve kendi üzerine dönüşlerle adeta üç boyutluluk hissi yaratıldığı görülür. Zengin çeşide sahip bu gösterişli hatayîler yanında ufak ve sade çizilen, yuvarlak uçlu yapraklar dikkat çekmektedir.

Osmanlı kitap tezhiplerinde görülen ve ilk dönemden başlayarak kesilmeden devam eden temel prensip, sonsuzluğa giden, sınırlandırılmamış bir kompozisyon anlayışıdır. Ulama olarak adlandırılan bu tarz desenler, Osmanlı sanatkârının sonsuzu hedef aldığını, devlet anlayışındaki gibi sanatında da sınırsız bir yaradılışa sahip olduğunu gösterir.

Fatih Devri eserleri incelendiği zaman,görülen zahriye sayfaları içinde mekik tarzının çoğunlukta olduğu fark edilir. Zengin tığlar sâyesinde zeminle bütünleşen bu mekik zahriye sayfaları, çeşit bolluğu ile dikkat çeker. Zahriye sayfaları tezhibinde, lâciverd zemin içinde yer alan ve çoğunlukla beyaz renk olan, ekserisi hurdelenmiş rûmî motifleri, bu sıralarda henüz gelişmesini tamamlamamıştır.

II. Bayezid (1481-1512) Dönemi ve XVI. yüzyıl, Osmanlılarda tezhip sanatının en olgun ve mükemmel devrinin tam olarak başlangıcıdır. Sultan II. Bayezid’in saltanat yıllarında, meşhur Türk hattatı Şeyh Hamdullah’ın Kur’an-ı Kerimlerinde görülen tezhipler, bunun en güzel işâretidir. Son şeklini alan mushaf tezhibi ve sayfa düzeni, daha sonraki yıllarda da aynen korunmuştur. Tezhiplerde, mat ve parlak olarak uygulanan altın daha geniş yer almakta ve bedahşî lâciverdi ile eşsiz bir uyum yaratmaktadır. Renkler son derece dengeli kullanılıp mükemmel bir işçilik ile bütün bunlar tamamlanmaktadır. Desenlerin daha zengin motifli ve çeşitli olduğu, yeni motiflerin desene katıldığı, zevk ve sanat gücünün doruk noktasına vardığı görülür.

İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi A. 6662 numarada kayıtlı Şeyh Hamdullah mushafının hem ulama üslûbunun benzersiz örneği olan zahriye sayfası, hem de aynı mükemmellikte bezenen serlevha ve hâtime sayfası, tezhip sanatındaki bu yükselişi gözler önüne seren eserlerden biridir. Devrin en kudretli müzehhiplerinden Hasan bin Abdullah’ın imzâsını taşımaktadır. Bu sanatkâr ile aynı dönem müzehhibi olan ve “İbnü’l-Arab” adıyla tanınan Fazlullah Nakkaş, sayısız yazma eserin bezenmesinde sernakkaşlık yapmışlardır.

Pek çoğu İran’dan gelen ve tezhip sanatımıza büyük tesirleri olduğu bilinen Hasan bin Mehmed, Melek Ahmed Tebrîzî, Hasan bin Abdülcelil, Turmuş bin Hayreddin, Üveys bin Ahmed, Bayram bin Derviş Şîr, İbrahim bin Ahmed, Mehmed bin Bayram bu devrin tezhip ustalarından bazılarıdır.

Bugünkü bilgilerimize nazaran, Çin bulutunun Osmanlı-Türk tezyînâtına II. Bayezid devrinde girdiği anlaşılmaktadır. Şeyh Hamdullah’ın hâlen Türk-İslâm Eserleri Müzesi’nde bulunan 899/1494 tarihli Y. 402 numaralı mushafının tezhibinde görülen bulut motifi, Türkmen ve Tîmurlu sanatları alışverişi ile kazanılmış; daha sonraki yıllarda ana motifler arasına girerek, halıdan çiniye, kumaştan işlemeye kadar zengin bir kullanım alanı bulmuştur.

Tezhip sanatının gelişmesinde bir diğer önemli dönüm noktası da, Yavuz Sultan Selim’in 1514’de kazanılan Çaldıran zaferiyle, Tebrîz, Herat ve Şîraz’dan getirilen -bir kısmı Türkmen asıllı- sanatkârlardır. Son Tîmurlu şehzâdesi Bediü’z-Zaman Mirzâ’nın maiyetindeki sanatkârlarla İstanbul’a geldiği; bunların Acem Nakkaşları Bölüğü’nü oluşturarak Saray Nakkaşhanesi’nde hizmet verdikleri bilinmektedir.

XVI. yüzyılda pek rağbet gören halkârî, farklı renkte altın kullanılarak daha zengin ve gösterişli işlenmiş, gölgelendirmesi sulu altın ile yapıldığı gibi tarama olarak da uygulanmıştır. Açık renk zemin üzerine tahrirli halkârî, zerşikâf denilen renkli halkârî, foyalı halkârî gibi çeşitleri yapılmıştır.

Saray Nakkaşhanesi’nde hazırlanan yazma eserlerde, bilhassa murakka’alarda ve mushafların iç sayfalarında zer-efşan (altın serpme) denilen bir işçilik yer alır. Varak altın, delikleri irili ufaklı açılmış kalbur şeklinde bir kutuya konulur ve içinde kuru fırça hareket ettirilir. Kalbur zerefşanı adıyla bilinen bu tarz uygulanırken, farklı büyüklükte düşen altın parçaları, daha önce jelâtinli su sürülmüş olan ıslak zemine yapışıp kalır. Altın parçalarının, uygulanan yüzeyin her tarafına eşit serpilmiş olması önemlidir.

Klâsik tezhibin ikinci parlak devri, XVI. yüzyılın ikinci yarısı, Kanunî Sultan Süleyman çağıdır. Yavuz Sultan Selim zamanında Tebriz’den İstanbul’a getirilen Şahkulu, Saray Nakkaşhanesi’nin sernakkaşıdır. Şahkulu’nun ustaca kullandığı fırçasıyla meydana getirdiği -siyah mürekkeple yapılmış- resimler, yeni üslûbun doğmasına sebep olur. Sazyolu üslûbu olarak adlandırılan bu tarzın temel ilkesi, desende tekrarlama olmayışıdır. Geniş alanı dolduran kompozisyonun çiziminde sanatkâr, kıvrak fırçasını ve güçlü desen bilgisini kullanmakta tamamen hürdür. Zemini renksiz kâğıda çizilen desenlerin konularını ekseriya ejder ve hayvan mücadeleleriyle peri resimleri teşkil etmektedir.

Kanunî devri tezhiplerinde sıkça rastlanan üç nokta ve dalgalı iki çizgiden meydana gelen çintemâni ve pîçîde (sarılma) rûmî motiflerinin zengin kullanım alanı bulduğu görülür. Yine bu dönem üslûbu olarak çift tahrir veya havalı diye adlandırılan ve küçük helezonlar üzerine ufak hatayî motiflerinden meydana getirilen yeni bir tarzın ortaya çıktığı bilinir. Osmanlı sarayında son derece sevilen bu üslûp, uzun bir dönem varlığını korumuştur.

Hocası Şahkulu’nun vefatıyla Saray sernakkaşı olan XVI. yüzyılın ünlü müzehhibi Karamemi, Türk bezeme sanatına yeni bir üslûp ve anlayış getirmiş, klâsik kuralların dışına çıkarak yepyeni bir akımın öncüsü olmuştur. Bahçe çiçeklerinin (gül, lâle, karanfil, bahar dalları vb.) kısmen üslûplaştırılarak tezhibe dahil edilmesinde ilk adımı atan ve onların bolca kullanılmalarına vesile olan sanatkârdır. Bu çiçek motiflerini tek tek veya toplu olarak ustaca kullanan Karamemi, Kanunî Sultan Süleyman’ın “Muhibbî” mahlasıyla yazdığı şiirlerin toplandığı, Muhibbî Dîvânı’nın farklı kütüphanelerde bulunan yazma nüshalarını tezhip etmiştir.

XVI. yüzyılın ikinci yarısında eser veren ünlü müzehhiplerden bazıları şunlardır: Şahkulu, Karamemi, Üstâd-ı Rûm Şâban, Hüseyin, Selânikli Abdullah bin Mehmed, Mehmed bin İlyas ve Velican.

XVII yüzyıl, tezhip sanatı bakımından bir yenilik göstermeyen devirdir. İlk yarısına ait eserlerde, geçmiş asrın kuvvetli tesiriyle klâsik anlayışın devam ettiğini görüyoruz. Nakkaşhanelerde usta-çırak usulü yetişen müzehhibler elinde bezenen ve sağlam desen bilgisiyle hazırlanan eserler bulunmaktadır. Zengin çeşitleriyle hatayî gurubu motifler ve bütün kaidelerini koruyarak desene yerleştirilen rûmî motifleri incelenen eserler de göze çarpmaktadır. Bu asrın başlarında -1603-1617 arası- Enderun’dan yetişen ve daha sonra yeniçeri ağası, beylerbeyi ve vezir olan Nakkaş Hasan Paşa’nın (ö. 1622) hazırladığı Sultan I. Ahmed’in tuğrası, desen ve motif hakimiyetine çok güzel bir örnektir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde muhafaza edilen bu büyük ebattaki tuğra, kumaş zemin üzerine işlenmiştir. Bu devirde Saray Nakkaşhânesi’nde hazırlanmış olan eserler içinde zikretmeye değer bir başkası da, (Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, R.741) Sultan II. Osman’ın şiirlerinden oluşan Dîvan-ı Osman’dır.

Osmanlı Devleti’nde görülmeye başlanan siyasî ve sosyal alandaki gerileme, ikinci yarıyılda sanat eserlerinde de kendini hissettirmeye başlamıştır. İşçilik eski inceliğini, kıvraklığını koruyamamış, renkler parlak ve canlı görünüşlerini kaybetmiştir. Hazırlanan eserlerde hem klâsik devrin, gelenekli motiflerin ve anlayışın korunduğu, hem de bu asrın son yıllarında Batı tesirinin tezyinatta hissedilmeye başladığı görülür. Şubat 1663 (Recep 1073) tarihli, Hatice Turhan Valide Sultan Vakfiyesi’nin tezhibi, devrinin tezyînî özelliklerini taşıması açısından güzel bir örnek teşkil etmektedir (Süleymaniye Kütüphanesi, Yeni Cami Bölümü 150). 31 x 19 cm. eb’adında olan bu vakfiye 99 varaktan ibarettir. Metnin başladığı unvân sayfasında, tezhip edilmesi âdet olan kısımda Sultan IV. Mehmed’in el yazısı bulunmaktadır. Vakfiyenin metin kısmının tamamı zengin altın ve renkli cetvellerle çerçevelenmiştir. Yine, eserin bütün sayfaları halkârî tarz ile bezenmiştir. Mıklebli mülemma bir kitap kabına sahip olan bu yazma eser, yazıldığı dönemde Saray Nakkaşhanesi’nde bezenmiştir.

Bu dönemin çok sevilen bir diğer tezyînî motifi de çiçek minyatürleridir. Yarı üsluplaştırılmış bahçe çiçeklerinin tek olarak veya birbirinden farklı şekillerde bir araya getirilmesiyle yapılan bu tarz daha ziyade yazmaların ilk veya son sayfalarında, cilt iç kapaklarında tam sayfayı dolduran büyüklükte, murakkaa gibi eserlerde karşımıza çıkmaktadır. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’ndeki M.R. 1123 numaralı murakkaayı örnek olarak gösterebiliriz. 1101/1690 tarihli bu eserde, tabii renk ve şekiller korunarak kısmen üslûblaştırılmış birbirinden değişik çiçek minyatürleriyle ve usta bir fırça ve renk zevkıyle hazırlanmıştır. Bu çiçek demetlerinin iç pervazında dilme kâğıdı olarak adlandırılan ve döneminde murakkaalarda bolca kullanılan pervaz çeşidi uygulanmıştır. Renk uyumuna dikkat edilerek yan yana yapıştırılan renkli kâğıdlar, eğimli kesilerek bu pervaz şeritleri hazırlanır.

XVII. yüzyıl müzehhiplerinden Sürahi Mustafa Efendi’nin hattat Derviş Ali’nin yazılarını tezhip ettiği, Baruthaneli Abdullah Efendi, Beyâzi Mustafa Efendi, İnadiyeli İmam, öğrencisi Antalyalı Ali, Hafız Mehmed Çelebi ile talebesinden Kanbur Hasan Çelebi’nin devrin ünlü tezhip sanatkârları olduğu bilinir.

Kanbur Hasan Çelebi’nin eserlerinden biri olan, 1094/1683 tarihli Hâfız Osman’ın Mushaf’ının serlevhası incelendiğinde, zer-ender-zer tarzının uygulandığı görülür. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunan A. 6549 numaralı bu eserde, asrın son yıllarına ait olmasına rağmen klâsik düzen aynen uygulanmıştır.

İlk kullanıldığı devir tam olarak bilinmemekle beraber, 17. asır tezhiplerinde bolca karşılaştığımız zer-ender-zer tarzından bahsetmeliyiz:

“Altın üzerine altın” mânâsına gelen zer-ender-zer deyimi, sarı altın üzerine yeşil altınla veya yeşil altın üzerine sarı altınla işlenen bezemeler için kullanılır. Altın parlatılıp tahrirlenince desen de ortaya çıkar. Zer-ender-zer iki renk altınla işlendiği gibi, aynı renk altının, mat ve parlak tonlarda kullanılmasıyla da uygulanabilir. Tahrir ekseriya nüans verilmeden çekilir. Eski zer-ender-zer örneklerinde eğer kahverengiye çalan tahrir görülüyorsa, bunun rastıklı mürekkep kullanılarak işlendiği anlaşılır. Zer-ender-zer bezemelerde, istenirse sadece çiçeklere hafif tonlarda renk uygulanır ve bütünüyle görünüşte altın hâkimiyeti hissedilir.

XVIII. yüzyılda Batının barok ve rokoko tarzlarının Osmanlı tezhip sanatına nüfuz etmesiyle yeni zevk ve görüşler meydana gelmiş olmakla beraber, bir taraftan da klâsik Osmanlı tezhibinin biraz kabalaşmış hâliyle, fakat renk, desen ve motiflerini kısmen koruyarak devam ettiği görülmektedir. Yedikuleli Seyyid Abdullah’ın 1124/1712 tarihli Kur’an-ı Kerim tezhibi, klâsik biçimi koruyan ve gelenekten kopmadan bezenmiş örneklerden biridir (İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, A. 6543).

Sultan III. Ahmed’in 1718’de Edirne’den İstanbul’a gelişiyle başlatılan ve “Lâle Devri” adıyla bilinen bu yıllar 1730’a kadar devam eder. Sultan’ın büyük bir ihtimalle beraberinde İstanbul’a getirdiği bir kısım saray nakkaşları yazma eserlerin bezenmesinde vazife almışlardır. Sultan III. Ahmed’in 1718 yılında Topkapı Sarayı üçüncü avlusuna, içinde geniş bir yazma eser koleksiyonu bulunan kütüphane binası yaptırdığı bilinir. Çiçek merakı ve sevgisinin doruk noktasına çıktığı bu asırda, bezeme sanatında da bu ilginin tesirleri görülür.

Asrın ilerleyen yıllarında, batılı sanat tesirlerinin daha kuvvetli ortaya çıkmaya başladığı ve klâsik tezhibin içinde veya arasında tabiî sayılabilecek çok çeşitli çiçek motiflerinin yer aldığı sıkça görülür. Serlevha tezhibinin ortasında veya sayfa kenarı halkârî aralarında, kapalı form içinde, çoğunlukla altın zemin üzerine çiçek demetlerinin işlenmesi (Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi M. 418) bu devrin çok görülen bir bezeme tarzıdır.

Saray nakkaşhanesinde bulunan sanatkârlar, Batıdan gelen tesirlere kendi zevk ve görüşlerini de katarak Türk rokokosu denilen yeni bir üslûpla eserler meydana getirmişlerdir. Asrın ilerleyen yıllarında Batı ağırlığı artmış ve gelenekli tesirler yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştır. Vazo içinde çiçekler; bükülmüş, kıvrılmış uzun sazyolu tarzı yapraklar, örgülü şerit ve kurdelelerle ışık-gölge kullanılarak derinlik tesiri sağlanmaya başlaması bu dönemde karşılaştığımız yeniliklerdir. Sanatta görülen bu yeni tesirler, dokunan kumaş ve döşemeliklerde, kalemişlerinde, çini desenlerinde ve kitap bezemesinde kendini hissettirmektedir.

Minyatür özelliği taşıyan çiçek resimlerinin bu dönemde ayrı bir yeri olduğu bilinir. Tam sayfayı dolduran, çoğunlukla tek olarak işlenen bu çiçek resimleri albümler halinde hazırlanırdı. Diğer asırlara kıyasla bu yüzyıl sanatkârlarını, müzehhipliği yanında çiçek ressamı olarak imzalı eserlerinden tanıyoruz. Bunlardan en meşhur olanı, âdeta yaşadığı yüzyıla damgasını vuran büyük sanatkâr Üsküdarlı Rugani Ali Çelebi’dir. Yusuf-ı Mısrî’nin yetiştirdiği bu tezhip ve lâke üstadının meydana getirdiği eşsiz eserler bugün de seyredenleri hayran bırakmaktadır. Birbirinden güzel imzalı rugan (lâke) kitap kapları ve yazı altlıkları, çekmeceleri yanında kıvrak fırçası, renk zenginliği ve gerçeğe uygun olarak üsluplaştırdığı çiçek resimleri ayrı bir yer tutar.

Çiçek ressamı olarak tanınan bu devrin diğer sanatkârlarından biri de Abdullah Buhârî’dir. Eserlerini, 1735-1745 yılları arasında verdiği, imzalı ve tarihli olanlarından anlaşılmaktadır. Abdullah Buhârî, daha ziyade tek çiçek çalışmıştır. Aynı tarzı çiçek minyatürlerinde de uygulamış ve sayfayı dolduran bir çiçeği işlemiştir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphane’sinde H. 2155’de bulunan albümde, çeşitli bezemeler, hat örnekleri, minyatürler arasında yer alan imzâlı, gül-i sadberk adı verilen açmış bir gül minyatürü bulunmaktadır. Aynı albümde yer alan suluboya lâle resimleri, bu sanatkârımızın çok dikkatli ve gerçekçi bir tabiat takipçisi olduğunu göstermektedir.

Müzehhiplerin, her sene Okmeydanı’nda Atıcılar Tekkesi’nde yapılan merasimle öğrencilerine icâzet verdikleri, bu merasim için bağlı bulundukları mücellitbaşının resmî müsaadeyi sağladığı bilinmektedir.

XVIII. yüzyılın diğer müzehhipleri arasında, Sultanselimli Mustafa Reşid, müzehhip Kanbur Hasan talebesinden Dramalı Süleyman Çelebi, Kastamonulu müzehhip ve hattat olan Abdurrahman ve onun yetiştirmesi Haydarpaşalı İbrahim Çelebi ve Beyâzî Mustafa Efendi’nin oğlu ve talebesi Baruthâneli Abdullah ve hem müzehhip hem mücellid Solak Süleyman’la talebesi mücellidbaşı Kara Mehmed ve müzehhip Mustafa Efendi’nin yetiştirmelerinden sikke ressamı Ali bin Murad sayılabilir.

XIX. yüzyıl tezhibinde barok ve rokoko karışımı üslûba daha sonraları ampir de eklenmiş ve neticede hangi motif veya desenin hangi üslûpta olduğuna karar vermek imkânsız hâle gelmiştir

Bu asrın ismen bildiğimiz sanatkârları şunlardır:

Hezargrâdîzâde Seyyid Ahmed Atâullah: Doğduğu yer ve tarihi hakkında bilgimiz olmayan bu sanatkârın eserlerindeki imza ve tarihlerden yola çıkarak XIX. asrın ilk yarısında yaşadığı sonucuna varıyoruz. Rokoko üslûbunu, millî karakterimizin içinde yoğurarak mümkün mertebe bize mâl etmeye çalışmıştır. Titiz ve sabırlı çalışmalarıyla bugün Atâ yolu olarak bilinen ve esası tarama üslûbuyla tabiî çiçek desenlerine dayanan bir tezhip tarzının sahibidir. Pesend tarzı da denilen bu üslûp son derece dikkat ve sabır isteyen bir çalışma sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple fazla eser verilememiştir. Atâullah Efendi’nin 1252/1836 tarihli İstanbul Üniversitesi K.A. 57 numara da kayıtlı mushaftaki “Hezargrâdîzâde Esseyyid Ahmed Atâullah Ser-Mücellidân-ı Hassa” imzasını görüyoruz. Sultan II. Mahmud’un vefatından üç sene evvele rastlayan bu tarihte onun saray ser-mücellidi olduğunu ve II. Mahmud devrinde bu görevde bulunduğunu öğreniyoruz. Bu devre ait bir diğer eseri de Türk-İslâm Eserleri Müzesi 477’dedir. 1846 tarihli bu mushaf, yine Saray baş mücellidi Ahmed Efendi’ye tezhip ettirilmiştir. Hat ve Hattatan s. 272’de görülen “Ahmed Efendi Lazgradlıdır. Sultan Mahmud zamanında bâferman-ı âli mücellidbaşı oldu.” notundaki Lazgrad isminin aslında Razgrad yazılması gerektiğini, zîra Hezargrad şehrinin eski isminin Bulgaristan’daki Razgrad olduğunu belirtmeliyiz.

Hüseyin Hüsnü Efendi: Atâullah Efendi’nin öğrencisi olan Hüseyin Hüsnü Efendi, rokoko’yu Batı’dan aldığı şekliyle bırakmamış, hocası gibi değişik millî yorumlar katarak tatbik etmesine rağmen bütün bu uğraşmaları, klâsik tezhip zevkınden uzaklaşmaya mâni olamamıştır. XIX. asrın ikinci yarısında yaşadığını, eserlerinde gördüğümüz 1258/1842 ilâ 1287/1870 arası tarihlerden öğreniyoruz. Titiz çalışmasıyla tanınan bu sanatkârımız imzalarında özenle hocasının ismini belirtmiştir. Kadıasker Mustafa İzzet, Eyüblü Mehmed Raşid, Mehmed Şevki, Sami gibi devrin meşhur hattatlarının eserlerini bezemiştir. Hem müzehhip, hem ressam, hem de çiçek ressamı olarak tanınan Hüseyin Hüsnü Efendi’nin eserlerinde hocası gibi rokoko tesirleri hâkimdir.

Müzehhip Tevfik Efendi: Hacı Hüseyin Hüsnü Efendi’nin talebesidir. 1867 yılında Osmanlı Hükümeti tarafından Paris Sergisi’ne gönderilen, eserleriyle takdîr toplayan ve kendisine “paşa”lık tevcih olunan bir sanatkârımızdır.

XIX. asrın usta sanatkârlarından Lâlelili Şâkir Efendi’nin öğrencisi müzehhib ve mücellid Osman Nureddin Efendi de bu devrin müzehhiblerindendir.

XIX. yy. tezhip özelliklerini ana hatlarıyla sıralayalım: Bu devre kadar ezilerek sürülen ve zeminde mat parlatılan altın, XIX. asırda yapıştırma olarak uygulanmış ve desen bu yapıştırma altın üzerine işlenmiştir.

Yüksek ayarlı Osmanlı altınının yapıştırma olarak adeta sayfanın yazı haricinde bütün zeminini kaplaması, tezhibe fazla abartılı ve asâletten uzak bir görünüm vermiştir. Hocalarımızın tâbiriyle; yoğurt gibi sürülen altın, bezemenin zarâfetini tamamen silmiştir. Motiflerde, Akant yapraklarını oluşturan C ve S kıvrımları süslemenin ana hatlarını meydana getirir. Rokoko tarzının alâmeti olan ve tabiî görünüşüyle resmedilen gül, desenin vazgeçilmez motifidir. İşlenen kompozisyonlarda klâsik motiflerin yerlerini, başlangıç ve bitişi olmayan, birbirini tekrarlayan helezonlar ve kırık çizgiler alır. Tezyînata ilâve edilen asimetrik vazolar, saksı ve sepetler içinde gölgeli boyanarak hacim kazandırılmış çiçek buketleri vardır. Perde ve kurdele çeşitleri, fiyonklar yardımıyla klâsikten tamamen kopan Avrupâi bir hava bezeme sanatımıza hâkim olmuştur. Motif zenginliği tamamen kaybolup geleneğe bağlı desenlerde bile aynı penç ve yaprağın desenin tamamında tekrar edildiği görülmektedir.

Bu asra kadar yapılan tezhiplerde hat daima birinci derecede yer almış ve ona uygun çizilen desenlerle bezeme ikinci derecede kalmıştır. Gâye yazının güzelliğine güzellik katmak, ona bir nevi elbise vazifesi görmektir. Ancak XIX. asra gelindiğinde tezyinatın diğer bütün hususiyetleri gibi bu anlayışın da kaybolduğunu görüyoruz. Rokoko tarzında yazıdan önce tezhip dikkat çeker. Yazı, bezemenin ağırlığı altında ezilip adeta yok olmuştur. Hatta ilk bakışta yazının olup olmadığı bile fark edilemez.

XIX. asırda eser veren Şefik Bey (1820-1880), Hasan Rıza Efendi (1849-1920), Kayışzâde Hafız Osman Efendi (?-1894), Mehmed İlmî Efendi (1839-1924), Yahya Hilmi Efendi (1833-1907), Çarşambalı Hacı Ârif Bey (?-1892), Çırçırlı Ali Efendi (?-1902), Sâmi Efendi (1838-1912) gibi birbirinden kıymetli hattatlarımızın şaheserleri maalesef bu dönemde ne olduğu belirsiz bozuk tezhiple bezenmişlerdir. Kaidelerine uygun yapılan yazı ve tezhip birbirini tamamlarsa, meydana getirilen eserin kıymeti artar. Bu yazıların böyle olduğunu söylemek çok güçtür. Pembe, sarı, eflatun ve mor gibi parlak renkler yanında beyaz üzerinde kullanılan gri tonları ile motiflere hacim kazandırılmaya çalışılmıştır. Klâsik tezhipte yazı sahasını çeviren ve etraftaki bezemeden yazı alanını ayıran altın cetvel, rokoko’da daha geniş tutulmuş ve mimârî eleman görünümünde sütun başlıklarıyla üst kısımları bitirilmiştir. Çoğunlukla bu sütunlar üzerinde ağır bir rokoko başlık tezhibi oturtulmuştur. Tığlar tamamen kaybolmuş, yerini ufak yaprak ve vazolar ile goncalar almıştır. Bu dönemin en güzel süsleme unsurları olan mücevher duraklar, renkli geçmelerden hazırlanmış birbirinden değişik zengin çeşitler ile işlenmiştir.

XIX. asırda saray için eser hazırlayan müzehhiplere resmî olarak “Saray Sermücellidi” ünvânı verilmiştir. 1846 tarihinde bezenen ve İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde A. 5757’de bulunan dua kitabının ketebe sayfasında müzehhip olarak “Sermücellid esseyyid Mehmed” ismini görüyoruz. 1843 tarihinde bezenen ve Türk-İslâm Eserleri Müzesi T. 408 de kayıtlı olan mushafın Râşid Efendi tarafından tezhip edildiğini imzasından biliyoruz. Sultan Abdülaziz dönemi saray sermücellidi olan Râşid Efendi ile Mehmed Salih imzası aynı eser üzerinde yer almaktadır.

Bu devirde Kur’an-ı Kerim’den sonra en çok karşılaştığımız yazma eser, Delailü’l-Hayrât isimli dua kitaplarıdır. Pek çoğunda Mekke ve Medine tasvirleri yer almaktadır. Yine bu devirde şükûfenâme denilen çiçek albümleri çoğalmıştır. 1826 tarihinden sonra Sultan II. Mahmud’un Müslüman olmayanlara da nakkaşlık hakkını vermesiyle, sanatımızda görülen bu bozulma artmıştır. Tanzimat hareketiyle Batı’dan gelen ve-hat hâriç-bütün sanatlara menfî tesir eden bu değişme, Türk el sanatları ve sanatkârları açısından büyük bir dönüm noktasını oluşturur. Batılılaşma fikrinin koyu savunucusu olan Sultan II. Mahmud ve Saray, Türk sanatkârları ve ustalarının meydana getirdikleri, el emeği verip göz nuru döktükleri eserleri artık almamaktadır. 1826 sonrasında, sanatkârlar, Saray başta olmak üzere, en önemli teşvik ve desteklerini kaybetmiştir. Bizzat Padişah’ın önderliğinde yapılan bu hareket sonunda sanatkârların eserlerine alıcı bulamadıkları ve çok müşkül durumda kaldıkları mâlumdur.

Saray nakkaşhanesinin tam olarak hangi tarihte ortadan kalktığı bilinmiyorsa da XVIII. yüzyılın ikinci yarısından sonra sarayda Batı resmine duyulan ilgi, bu müesseseyi tedricen sahneden silmiş olmalıdır. XIX. asırda müzehhip ve mücellidlerin Bayezid’de eski Mâliye Nezâreti -şimdiki İ.Ü. Eczacılık Fakültesi- binası karşısındaki bir sıra ahşap dükkânlarda çalıştıkları bilinmektedir. Ayrıca, Vezneciler’e giden tarafta Sabuncu Hanı’nda mürekkepçiler ve bazı kalemtraşçılar,bu sıra dükkanların altında mühreli ve âharli kağıd hazırlayanlarla, tezhip ve cild yapanlar bir arada bulunuyorlardı.

Bu sanatkârların en parlak devri Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz ve kısmen de Sultan II. Abdülhamid zamanıdır. O devrin meşhur hattatlarının bu dükkanlara yazı verdikleri ve bu mekânların o günlerin sanat zevk ve görüşlerinin konuşulduğu, tartışıldığı yerler olduğu mâlumdur. Bu dükkanların içinde en meşhurlarından biri Hüseyin Hüsnü Efendi’ninkidir. Ayrıca, Mücellidbaşı Salih Efendi, Nureddin Efendi, Sarhoş Ali Efendi’nin de dükkânları mevcuttu. En son Bahaddin Efendi’nin dükkânı hatırlanmaktadır.

XX. asra gelindiğinde, Evkaf Nâzırı ve Şeyhülislâm Hayri Efendi’nin (1867-1922) delâletiyle, Cağaloğlu’ndaki tarihî Yusuf Ağa Sıbyan Mektebi’nde-bugün Devlet Kitapları Müdürlüğü’dür- Medresetülhattâtîn açılmıştır (1914). Geleneğe bağlı sanatların ihya edilmesi ve bu alanlarda öğrenci yetiştirilmesi amacıyla kurulan bu kurumda hat, tezhip, cild, ebrû, minyatür, âhar gibi kâğıt ve kitap sanatları konularında pek çok sanat, zamanın hocaları tarafından usta-çırak usulüyle öğretiliyordu. Osmanlı Tarihi boyunca kitap sanatları için açılan ilk müstakil kuruluş olan Medresetülhattâtîn’de tezhip derslerini Yeniköy’lü Nuri Bey ve Bahaddin Efendi (1866-1939) vermekteydiler. Her sene Ramazan ayında burada açılan sergiler, İstanbul’lu sanat meraklılarına haz verirdi. Bir çok öğrencinin yetiştiği bu irfan yuvası, 1925 yılında medreselerin lağvından sonra faaliyetine harf inkılâbına kadar (1928) Hattat Mektebi adıyla devam etmiştir. 1929’dan sonra Şark Tezyînî Sanatlar Mektebi ismini almış ve 1936’da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin Türk Tezyînî Sanatlar Şubesi olarak yeniden oluşturulmuştur.

XX. yüzyıl ilk çeyreğinde tezhip sanatında eser veren ve öğrenci yetiştiren hocalar şunlardır:

Yeniköy’lü Nûri (Urunay) Bey: Yeniköylü mûsikîşinas ve zâkir Hâfız Hasan Sırrî Efendi’nin oğludur. Babasının kültürlü muhitinde müstesnâ şahıslar arasında yetişmiştir, lâkin eserlerinin bir hususiyeti yoktur.

Bahaddin Tokatlıoğlu: Mehmed Bahaddin Efendi 1283/1866’da İstanbul’da doğmuştur. XIX. asrın usta sanatkârlarından Lâlelili Şâkir Efendi’nin öğrencisi olan babası müzehhip ve mücellid Osman Nûreddin Efendi’nin dükkânında yetişti ve XIX. asır sonlarında Osmanlı tezyînâtına hâkim olan üslûba uyarak, işçiliği dakîk ve temiz eserler verdi. 1914 den itibâren Medresetülhattâtîn’de öğrenci yetiştirdi. Bu kurumun, 1936’dan itibâren de Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne katılmasıyla,vefat yılı olan 1358/1939’a kadar burada çalıştı. Sanat hayatı boyunca yirmiye yakın mushaf, aynı sayıda En’âm-ı Şerîf, hilye ve levha işlemiş, pek çok eserin de klâsik usûlde kabını hazırlamıştır. Ayrıca zer-endûd yazı işlemekte de mâhirdir. 1916’dan itibâren Türk-İslâm Eserleri Müzesi’nin ilk adı olan Evkaf-ı İslâmiye ve daha sonra da Topkapı Sarayı müzelerinde mücellid olarak vazife almıştır. Buradaki eserleri tâmir ederken, görgü ve bilgisini arttırdığı kendisinin şu sözleriyle sâbittir: “Ben kendimi evvelden müzehhip sanır, ortalarda iftiharla, koltuklarımı kabartarak dolaşırdım. Vaktâ ki eslâfın Saray’daki eserlerini gördüm, hiç bir şey olmadığımı anladım!”

Osmanlı asırlarında tezhip sanatını, üslûp ve motif özellikleriyle, meşhur sanatkârlarıyla anlatmaya çalıştığımız bu makalede de görüldüğü gibi; Türklerde bezeme, İslâmiyetten önceleri de vardı. Osmanlı’nın kuruluşunda,mazisinde sahip olduğu bu zengin sanat anlayışı, ilk kuruluş yıllarından itibâren yeni ruh ve heyecanlarla, yeni yapıcı tesir ve ilâvelerle beslenerek mükemmel eserler verilmeye başlanmıştır.

Sanattaki bu zenginlik ve yükseliş, çeşitli vesilelerle gelen dış tesirleri, millî potalarında eritebildikleri müddetçe devam etmiş; alınan tesirler süzülmeden, ayıklanmadan olduğu gibi sanata katılmaya başlayınca tezhip sanatı, maalesef Batı’nın kötü bir kopyası olma durumuna düşmüştür.

Doç. Dr. F. Çiçek DERMAN

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 12 Sayfa: 289-299


Kaynaklar:
♦ AKSOY, Şûle, “Kitap Süslemelerinde Türk Barok ve Rokoko Üslûbu”, Kültür Bakanlığı Sanat Dergisi/6, 1977.
♦ BAYKARA, Tuncer, Osmanlılarda Medeniyet Kavramı ve Ondokuzuncu Yüzyıla Dair Araştırmalar, İzmir 1992.19.
♦ DEMİRİZ, Yıldız, “Topkapı Kütüphanesi’ndeki Y. 1122 Sayılı Kur’an-ı Kerîm ve Kitap Süslemelerinde Rokoko Hakkında Notlar”, Aslanapa Armağanı, İstanbul 1996.
♦ DEMİRİZ, Yıldız, “19. Yüzyılda Osmanlı Başkentinde Kitap Süsleme Sanatı”, 19. Yüzyıl İstanbul’unda Sanat Ortamı, İstanbul 1996.
♦ DEMİRİZ, Yıldız, “18. Yüzyılda Çiçek Ressamlığı”, 18. Yüzyılda Osmanlı Kültür Ortamı, İstanbul 1998.
♦ DERMAN, Çiçek, “Tezyînî Açıdan Turhan Vâlide Sultan Vakfiyesi”, 17. Yüzyıl Osmanlı Kültür ve Sanatı, İstanbul 1998.
♦ DERMAN, Çiçek, “Osmanlılarda Tezhip Sanatı”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi II, IRCICA, İstanbul 1998.
♦ DERMAN, M. Uğur, “Kâğıda Dâir”, İslâm Düşüncesi/4, 1968, s. 338-347.
♦ DERMAN, M. Uğur, Türk Hat Sanatının Şâheserleri, İstanbul, 1981.
♦ DERMAN, M. Uğur, “Sultan Üçüncü Ahmed’in yazdırdığı mushaf”, İş Kültür ve Sanat, 1, Ankara 1988.
♦ DERMAN, M. Uğur, İslâm Kültür Mirasında Hat Sanatı, İstanbul, 1992.
♦ DERMAN, M. Uğur, “Sultan II. Abdülhamid Devrinde Hat ve Tezyînî Sanatlarımız”, Sultan II. Abdülhamid ve Devri Semineri (27-29 Mayıs 1992: İstanbul): Bildiriler İstanbul 1994. s. 85-92.
♦ DERMAN, M. Uğur, Osmanlı Hat Sanatı, Sabancı Koleksiyonu, Berlin, 2001.
♦ GÜRÇAĞLAR, Aykut, “Nakkaşhane ve Nakkaş Kavramı” Mozaik, 8, İstanbul 1996.
♦ HABİB, Hat ve Hattâtân, İstanbul 1305.
♦ MAHİR, Bânu, “II. Bayezid Dönemi Nakkaşhanesinin Osmanlı Tezhip Sanatına Katkıları”, Türkiyemiz, 60, İstanbul 1990.
♦ MERİÇ, Rıfkı Melûl, Türk Nakış San’atı Tarihi Araştırmaları, I. Vesîkalar, Ankara 1953.
♦ MÜSTAKİMZÂDE, Süleyman Sâdeddin, Tuhfe-i Hattâtîn (nşr. İbnülemin Mahmud Kemal) İstanbul 1928.
♦ ÖZTUNA, Yılmaz, “Hasan Efendi”, Büyük Türk Mûsikîsi Ansiklopedisi, Ankara 1990, c. I, s. 334.
♦ TANINDI, Zeren, “Türk Tezhip Sanatı, Türk Minyatür Sanatı”, Başlangıcından Bugüne Türk Sanatı, Ankara 1993.
♦ UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi I-IV, Ankara 1947-59.
♦ ÜNVER, Süheyl, Ustası ve Çırağiyle Hezargradlı Zâde Ahmed Ataullah, İstanbul 1955.
♦ Fâtih Devri Nakışhânesi ve Baba Nakkaş Çalışmaları, İstanbul 1958.
♦ YAZIR, Mahmud Bedreddin, Medeniyet Âleminde Yazı ve İslâm Medeniyetinde Kalem Güzeli, Ankara 1974, c. II, s. 183-206, 20.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.