ALEVİLERE ATILAN “MUM SÖNDÜ” İFTİRASININ TARİHSEL KÖKENLERİ ÜZERİNE

ALEVİLERE ATILAN “MUM SÖNDÜ” İFTİRASININ TARİHSEL KÖKENLERİ ÜZERİNE

Doç. Dr. Doğan KAPLAN

“Hâşâ tekrar bir kere daha hâşâ ki böyle bir şey (mum söndürme) yoktur. Bu aciz kul Bağdat’ın fethinden itibaren o bölgeleri karış karış gezdim, dolaştım, fakat öyle bir şey gör­medim. … Fakat bu dünya halkı dedikoducu, çekiştirici, kınayıcı, herkesin ayıp ve kusurlarını ortaya döküp saçıcı, acımasız ve yericidir.”

Evliyâ Çelebi (öl.1658)

Giriş

Hoca Ahmed Yesevî’nin şöhret dâiresi genişleyerek müridleri binlerle sayılacak derecede çoğalınca tabiatiyle, muhalifleri, rakibleri de çoğalmıştı; hattâ bu münâfıklar nihayet ağır bir iftiraya da cür’et etdiler: Gûyâ Hoca’nın meclisine örtüsüz kadınlar da devam ederek erkeklerle birlikte zikre karışırlarmış. Şerîat hükümle­rini muhâfazaya şiddetle riâyet eden Horasan ve Mâveraünnehir âlimleri, bilhassa müfettiş göndererek bu şâyianın doğru olup olmadığını tahkik ettiler. Tahkikat neticesinde bunun sırf bir iftiradan ibâret olduğu anlaşıldı; lâkin Hoca Ahmed Yesevî, onlara artık bir ders vermek istedi: Bir gün müridleri ile birlikte bir mecliste otururken, mühürlü bir hokka getirtip ortaya koydu. Bütün cemâata hitâbederek dedi ki: ‘Sağ kolunu, bülûg gününden bu âna kadar avrat uzuvlarına hiç değdir­memiş evliyâdan kim vardır?’ Hiç kimse cevab veremedi. Derken, Şeyh’in müri­dinden Celal Ata ortaya geldi. Hoca Ahmed Yesevî, hokkayı onun eline vererek, o vâsıtayla, müfettişlerle birlikte Mâverâünnehir ve Horasan memleketlerine gön­derdi. Oralarda bütün âlimler birleşerek hokkayı açtılar. İçindeki pamukla ateş hiç biribirine te’sir etmemişti, ne pamuk yanmış, ne de ateş sönmüştü. O vakit, Hoca’dan şüpheye düşerek müfettiş yollamış olan âlimler, onun kendilerine ver­mek istediği dersin mânasını bütün açıklığı ile anladılar. Eğer, erkek kadın bir ehl-i hak meclisinde birleşerek beraber zikr ve ibâdete devam etseler bile, Hak Teâlâ, onların kalblerindeki her türlü kin ve düşmanlığı yok etmeğe muktedirdi. Bunun üzerine hepsi fevkalâde utanıp korktular ve hediyeler, adaklarla kabahatlarını afvettirmeğe çalıştılar (Köprülü 1984: 33-34).[1]

Toplumumuzun önemli bir kesitini oluşturan Alevilerle ilgili bilgilerimizin daha ziyade önyargılarla bezeli kulaktan söylentilere dayalı olduğu hususu inkâr edile­meyecek bir realitedir. “Alevilerin cem ayinlerinde mum söndü yaptıkları” ya da kısaca “mum söndü” iftirası bu önyargının en açık örneğini teşkil eder.

Zina yapmayı çirkin gören ve bunu yapanları “düşkün” olarak ilan edip toplumdan tecrit eden Alevilik nasıl oluyor da “mum söndü yapmakla”, “ana bacı tanımamak­la” itham edilebiliyor?! Politik gerekçelerle Cumhuriyet’e kadar “kapalı toplum” hâlinde yaşayan, içlerine kendilerinden olmayanları almayan bir inanışla ilgili ola­rak nasıl oluyor da insanlar kendilerinden bu kadar emin bir şekilde onların mum söndü yaptıklarını söyleyebiliyor?!

“Mum söndü” iddiasının bir iftira olduğunu peşinen kabul eden bu makalenin amacı, erken dönem İslam Mezhepleri Tarihi metinlerinde bu tür suçlamalara ma­ruz kalan inançların izini sürerek bu orgia iddiasının kronolojisini çıkarmak[2] ve 16. yüzyıl ve sonrasında Aleviliğin (ya da otantik ismiyle Kızılbaşlığın)[3] bu ithama maruz kalmasının sebepleri üzerinde durmaktır.

1. Erken Dönem İslam Mezhepleri Tarihi Metinlerinde “Mum Sön­dürme” İthamına Maruz Kalanlar

Erken dönem İslami kaynaklara bakıldığında ‘mum söndü’ benzeri ithamlara ma­ruz kalan fırka isimleri olarak karşımıza; Mazdekilik, Hurremdinilik, Babekilik, Deysanilik ve Karmatilik çıkar.

On birinci yüzyılda yaşamış Abdulkahir el-Bağdadî (öl. 429/1037), El-Fark Beyne’l-Fırak (Fırkalar arasındaki Farklar) adlı eserinde “Ashâbu’l-İbâha” (her şeyi mübah görenler) başlığı altında Mazdekilik ve Hurremdinilik’ten bahsederek bunlardan İslam öncesi ortaya çıkan Mazdekiliğin kadını insanların ortak malı olarak gördüklerini (Bağdadî 1993: 266), İslam’dan sonra ortaya çıkan Hurremdiniliğin bir kolu olan Babekilikte ise kendilerine özgü bir bayram gecesinde ka­dın ve erkeklerin eğlenceden sonra cinsel ilişkide bulunduklarını söyler (Bağdadî 1993: 269).

Bağdadi’nin (1993: 269) Babekiler ile ilgili ifadeleri aynen şöyledir:

Babekilerin dağlarında kutladıkları bir bayram gecesi vardır. O gecede kadın erkek bir araya gelirler, içki içip çalgı çalarak eğlenirler; lambalar ve yanan odunlar söndüğünde erkekler ve kadınlar kim kiminle denk gelirse birbirleriyle cinsel ilişkiye girerler.

Bağdadî, İslam’dan sonra ortaya çıkan bir fırka olan Hurremdiniliğin bir diğer adının Muhammera (Kızıllar) olduğunu söyleyerek bu fırkanın Babekilik ve Mâziyârilik adıyla iki kola ayrıldığını söylemiştir (Bağdadî 1993: 266).

Bir diğer makâlât yazarı Muhammed b. Abdulkerim Şehrestanî (öl. 548/1153), alanın en muteber kitabı El-Milel ve’n-Nihal adlı eserinde öğretisi savaşmamak ve çatışmamak üzeri­ne kurulu olan Mazdek’in insanlar arasındaki savaşların ve kavgaların çoğunlukla kadın ve mal yüzünden olması sebebiyle kadını ve malı insanların ortak malı ilan ederek helal kıldı­ğını söyler (Şehrestanî 1998: 295). Esasen Mazdekiliği, İslam dışı fırkalar arasında ele alan Şehrestanî, Şia Batıniliği ve Gulatını (aşırıya gidenler) işlerken Batinilerin; Irak’da ‘Bâtıniler’, ‘Karmatiler (Karamita)’ ve ‘Mazdekiler’ olarak isimlendirildiklerini söyler (Şehrestanî 1998: 229). Şehrestanî, İslami fırkalar içerisinde ortaya çıkan aşırı fırkaların yöresel adlan­dırmalara dayalı çeşitli isimlerinin olduğunu söyler. Şehrestani’nin bu meyanda zikrettiği isimler; Mazdekilik, Hurremilik, Muhammera, Mübeyyiza, Kuzilik’tir (Şehrestanî 1998: 176, 204, 206, 229).

1.1. İslam Öncesi Fırkalar: Mazdekilik ve Deysanilik

Köken olarak Maniheizm’den esinlenen Mazdekizm, Nişaburlu Mazdek (öl. 528?/1134)’in nur ve zulmet (ışık ve karanlık) adıyla iyilik ve kötülük tanrısı anlayışına dayanan ve insanların kadında ve malda ortak olduklarını savunan bir inanç biçimidir. Esasen Mazdek, insanların eşit olarak doğduklarını tam da bu ne­denle eşit şekilde yaşamaları gerektiğini savunduğundan ilk komüncülerden biri kabul edilebilir. Adâletiyle meşhur olmuş Sasani hükümdarı Anuşrevan’ın (öl. 579/1184) babası I. Kubaz’ın (öl. 531/1137) bir ara bu inanca girdiği ancak daha sonra bu dinden çıkarak tüm Mazdekileri katlettiği bilinmektedir (Hamed 1998: 187-188; Ebu’l-Meâlî 1375: 32).

Mazdekiliğin belli başlı görüşleri şunlardır: Biri iyilik, biri de kötülük olmak üze­re iki tanrı vardır; bunlardan iyilik tanrısı hür bir irade ve bir plan program çer­çevesinde hareket etmekteyken kötülük tanrısı kör bir şekilde rastgele davranır. Savaşmak, çatışmak, kin gütmek yoktur; savaşlar genelde kadın ve mal sebebiyle olduğundan bunlar su ve ot gibi herkesin ortak malıdır. Zahidane yaşam esas olup hayvan boğazlamak yasaktır (Hamed 1998: 188).

Deysanilik de Mazdekilik gibi ışık/iyilik ve karanlık/kötülük dualist anlayışına mensup Mecusilikle irtibatlandırılan bir fırkadır. İbn Deysan’a nispetle bu isimle anılan bu fırkanın temel görüşleri şunlardır: Nur, iyilikleri bilinçli ve iradeli yapar; karanlık ise kötülükleri tabiatı icabı ve iradeli olarak yapar. Nikâh yoktur, acı verici olduğu içi hayvan kesmek yasaktır (Hamed 1998: 97).

1.2. İslami Dönem Fırkaları: Hurremilik-Babekilik ve Karmatilik

Abbasiler döneminde halife Me’mun ve Mu’tasım dönemlerinde Azerbaycan’da ortaya çıkıp 20 yıl süreyle Abbasileri uğraştıran Babek’e (öl. 224/838) nispet edi­len ve zinayı helal saymaları sebebiyle Mazdekilerin ardılları olarak kabul gören fır­kadır. Abbasiler tarafından 255 bin kişinin toplamda ise yarım milyon insanın ölü­müne sebep olan Babek’in isyanını Türk komutan Afşin (öl. 226/841) bastırmıştır (Hamed 1998: 89-90)[4] Babek’in isyanının bastırılması üzerine halife Mu’tasım, Müslüman hükümdarlara isyanın bastırıldığını müjdeleyen zafernâmeler göndermiştir (Yıldız 1991: 377).

Babekilik, İslami kaynaklarda Hürremilik veya Hürremdinilik adıyla da geçer. Bu­radaki ‘Hürrem’ kelimesi ya İran’da bu isimle yer alan şehir isimlerine ya da Farsçadaki “lezzet ve mutluluk” anlamına gelen “Hürrem” kelimesine dayanmaktadır (Hamed 1998: 89-90; Muhammedoğlu 1998: 500).

Karmatilik, İsmaili propagandacısı (dai) Hamdan Karmat’a nispet edilen, insanlar arasında adalet ve eşitliği savunan Şii-İsmaili bir fırkadır. Abbasiler döneminde bir­çok isyanları bastırılan bu fırka, Mısır’da Fatımi Devleti kurulmadan önce Ahsa’da bir devlet kurmuştur. Kadınların ve mülkiyetin ortak olduğu fikri temel düşüncelerindendir (Hamed 1998: 160-162).

On birinci yüzyıla ait Beyânu’l-Edyân der-Şerh-i Edyân ve Mezâhib-i Câhilî ve İs­lâmî adlı Farsça yazılmış “Dinler ve Mezhepler” tarihi kitabında yazar Ebu’l-Meâlî Muhammed b. Ubeydullah el-Hüseynî, “Karamita ve Zenâdika Mezhepleri” başlığı altında bunların her devirde var olan Tanrı-tanımazlardan olduğunu ve rahat yaşa­mayı esas aldıklarını söyler. Bu gruplardan biri olarak Hürremdinileri ve İbahileri de sayarak bunlardan sonuncuların hepsinden daha hamiyetsiz olduklarını ve eşle­rini başkalarından sakınmadıklarını söyler (Ebu’l-Meâlî 1375: 37).

Erken dönem mezhepler tarihi kaynaklarına dayalı olarak “mum söndürme” itha­mına maruz kalan fırkalardan bahsederek adı geçen fırkalarla Kızılbaşlık/Alevilik arasında bir paralellik kurma niyetinde değiliz. Esasen böyle bir yaklaşımın doğru ve bilimsel bir yaklaşım olmadığını düşünüyoruz.[5] Burada bizim bu fırkaları zikret­memizin temel sebebi özellikle Babekilerden dolayı Müslümanların tarihsel hafıza­sının bu tür ithamlarla ilgili canlı olduğunu göstererek bu hafızanın egemen siyasi görüş tarafından diğerlerini ötekileştirip sindirmede kolaylıkla canlandırılabileceğini ortaya koymaktır.[6]

2. Osmanlı Toplumunda “Mum Söndürme” İthamına Maruz Kalan Kızılbaşlar

Kızılbaşlık/Alevilik söz konusu olunca bu “sindirip ötekileştirme” kendini açık bir şekilde göstermektedir. Zira 16. yüzyılda yaşanan Osmanlı-Safevi siyasi çekişme­sinde kurucu unsuru oldukları Safevi Devleti’nin yanında yer alan Kızılbaşlarla ilgili “ötekileştirme” faaliyetleri kendini hem siyasi hem de dinî alanda açıkça gös­termektedir. Osmanlı resmî vesikalarında Kızılbaşlarla ilgili kullanılan “Kızılbaş-ı bed-kişi (kötü Kızılbaş), Kızılbaş-ı evbaş (aşağılık Kızılbaş), Kızılbaş-ı bed-maaş (kötü yaşayışlı Kızılbaş), Kızılbaş-ı bî-din (dinsiz Kızılbaş), Kızılbaş-ı hannâs (if­rit Kızılbaş), Kızılbaş-ı mütezelzilu’l-akdâm (ayakları kaymış Kızılbaş), Kızılbaş-ı rû-siyâhi (karayüzlü Kızılbaş), Kızılbaş-ı şum (uğursuz Kızılbaş), leşker-i şeyâtin-i bî-şumar (sayısız şeytanların askeri/ordusu), şâh-ı gümrah (doğru yoldan sapmış şah)” gibi sıfatlar dışlayıcılığın siyasi yönünü göstermektedir (Bilgili 2003: 35; Kaplan 2012: 33-35). Yine aynı dönemde Kızılbaşlarla savaşmanın meşruiyeti ve onların “sapkın” inançlarıyla ilgili yazılan Risâle fî tekfîr-i Kızılbaş, Risâle fî hakkı Kızılbaş, Fetvâ fî kıtâli Kızılbaş, Elsine-i Nâsda Kızılbaş Demekle Ma’rûf Tâifenin Hezeyânları isimli onlarca yazma eser de “ötekileştirmenin” dinî yönünü göster­mektedir (Kaplan 2012: 35-38).

Konumuz sadedinde devam edecek olursak, anılan yüzyıla ait Mühimme defterle­rinde Kızılbaşların “mum söndü” ithamına maruz kaldıkları takip edilmektedir. Ör­neğin “Amasya, Çorum, Zile, Turhal, İskilip, Osmancık, Artukâbâd, Hüseyinâbâd, Gümüş, Ortapâre, Eynebazarı, Mecidözü, Kazâbâd, Katar, Karahisar-ı Demürlü ve Koca isimli yerleşim birimlerinde bulunan bazı Mülhid ve Kızılbaşların, geceleri avretleri ve kızlarıyla birlikte toplanıp birbirlerinin ‘avretlerin ve kızların tasarruf’ ettikleri; Kastamonu beyine, Küre ve Taşköprü kadılarına gönderilen 31 Temmuz 1571 tarihli hükümde, Kastamonu’da Taşköprü Kazası’na tâbi Hacıyülük Karyesi’nden Kara Recep’in Kızılbaş olduğu ve kendi emsâli Kızılbaşlar ile toplanıp ge­celeyin bir tenha eve girip saz, çalgı ve diğer “âlât-ı hevâ” ile eğlendikleri ve sonra mumları söndürüp birbirinin avretini tasarruf ettikleri” Mühimme kayıtlarında bu­lunmaktadır (Savaş 2002: 49, 54).

2.1. “Mum Söndü” İthamının Kaynağı

Kızılbaşlarla ilgili olarak dile getirilen bu ithamın dayanağının Cem âyinleri oldu­ğu görülmektedir. Zira bilindiği üzere Alevilerin ibadet niyetiyle yürüttükleri Cem âyinleri kadın-erkek birlikte yapılmaktadır. Tarihsel olarak Safevileri destekleyen ve sırf bu yüzden Safeviliğin “başı İran’da gövdesi Anadolu’da” bir devlet olarak ta­nımlanmasına vesile olan Kızılbaşlar/Aleviler, Çaldıran Savaşı’ndan (1514) sonra -arka çıktıkları Safevi Devleti’nin yenilmesi nedeniyle- Osmanlı toplumunda mu­halif olarak görülerek kuş uçmaz kervan göçmez yerlerde varlıklarını “kapalı top­lum” hâlinde sürdürmek zorunda bırakılmışlardır.

Kapalı toplum hâlinde yaşayıp âyinlerine kendilerinden olmayanları (nâ-ehil/hârici) almadıkları için Cem âyini için toplanılan köy odası vb. yerlere kadın erkek gi­rilip ibadet edilmesi Evliyâ Çelebi’nin ifadesiyle “dedikoducu, çekiştirici, kınayıcı, herkesin ayıp ve kusurlarını ortaya döküp saçıcı, acımasız ve yerici” olan (Dankoff 2009: 702) kimi insanların böyle bir iftirayı ortaya atmasına neden olmuştur. Tabii meselenin Osmanlı-Safevi çekişmesine dayanan siyasi boyutu, bu önyargıya dayalı iftiranın yaygınlaş(tırıl)masına sebep olmuştur.

17. yüzyıl devlet adamı Kâtip Çelebi (öl. 1657), Osmanlı Devleti’nin sufilerden özellikle de Safevi Şahlarından çok çektiği için müridlerinin çoğalmaması ve bir araya gelmemeleri için şiddete ve kaba kuvvete başvurduğunu söyler. Bu nedenle Osmanlı’da verilen fetvaların aslı onun ifadesiyle “taraf-ı Saltanat-ı Aliyye cânibini himâye içündür (Katip Çelebi 1306: 28)”, yani devletin âli menfaatleri neyi gerek­tiriyorsa fetvalar o doğrultuda verilmiştir. Bu da bize yazma kütüphanelerimizde Kızılbaşların inanç ve itikatlarıyla ilgili bulunan onlarca eserin varlık sebebini açık­lamaktadır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ