TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI

YÜZBAŞI ŞERAFETTİN BEY VE BUHARA’DAN GELEN KILIÇ

Prof. Dr. Kemal ARI

Yüzbaşı Şerafettin (İzmir) 9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtuluşunda adı öne çıkan; ancak süreç içinde bir biçimde belleklerden silinen ya da silinmeye çalışı­lan bir tarihsel kişilik olarak üzerinde durmaya değer bir öneme sahiptir. Bu kişi; Kurtuluş Savaşı’nda Süvari kolordusuna bağlı birliklerin İzmir’e doğru akınında yer almış, müfrezesinin başında ilk olarak Bornova’ya giren birliklere komuta etmiş; ardından da İzmir’e doğru ilerleyerek, yanında arkadaşlarıyla birlikte, İz­mir Hükümet Konağı’na Türk bayrağını çekerek, “İzmir Fatihi”, “İzmir’e ilk giren süvari” gibi unvanların sahibi olmuştur. Bu yürüyüşün sonunda, yanında Teğmen Ali Rıza Bey (Akıncı) ve Teğmen Hamdi Efendi (Yurteri) olduğu halde; birliğinin başında İzmir’de Hükümet Konağı’na girmiş ve Hükümet Konağı’nda hala dalgalanmakta olan Yunan Bayrağı’nı indirerek; göğsünden çıkardığı bay­rağı arkadaşlarıyla birlikte göndere çekmiştir.[1] Bu tarihsel olay yalnız İzmir’in kurtuluşunu değil, Türkiye’nin emperyalizme karşı savaşında zafere ulaşmış ol­masını da simgeleyen bir değer taşır.

Yüzbaşı Şerafettin Bey denince elbette, Kurtuluş Savaşı’nda bütün Türk Dünyası’nın, Anadolu ile dayanışmasını gösteren bir “Üçüncü Kılıç”tan da ister istemez, söz etmek gerekecektir. Bu kılıç -bir iddiaya göre- Buhara hazinesinden Enver Paşa tarafından seçilmiştir.[2] Sakarya Savaşı’nın büyük bir zaferle sonuçlanmasının ardından, Anadolu’ya üç değerli kılıç gönderilmiştir. Bu kılıçlardan biri İzmir’e ilk girecek olan “Fatih”e verilmek üzere Ocak 1922’de Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya teslim edilmiştir. Bu kılıç süvarilerin İzmir’e ilk olarak girişin­den sonra, Batı Cephesi Karargâhı’nda bir değerlendirme yapılmış ve Yüzba­şı Şerafettin Bey İzmir’e ilk ulaşan ve işgalin bitişinin simgesi olan Hükûmet Konağı’na Türk bayrağını çeken kişi olarak belirlenmiştir. Bu değerlendirmeden sonra adı geçen kılıç o tarihte rütbesi “Yüzbaşı” olan Şerafettin Bey’e verilmiştir.[3]

Yüzbaşı Şerafettin Bey

Şerafettin Bey, Trabzon Maçkalı “Bahri­ye” adlı bir anneden ve Kırımlı “İbrahim Bey” adlı bir babadan, 1889 yılında İstanbul’da dün­yaya geldi. Çocukluğu Osmanlı’nın başkenti İstanbul’da geçti. Ailesi asker olmasını istiyor­du. Önce askerî Rüştiye ve İdadi’ye, ardından da 1906’da Harp Okulu’na girdi. Bu okul, Türkiye’nin yakın tarihinde rol oynamış çok önemli isimleri barındırmış bir eğitim ocağı idi. Üç yıllık bir eğitimden sonra 1909’da Harp okulundan süvari subayı olarak mezun oldu.

Artık O, mülazım (teğmen) rütbesiyle ülkesinin en karanlık günlerinde ülkesi için hizmet etmek üzere askerî kıtalarda yerini almıştı.

Mezun olduğu yıllarda Osmanlı büyük sarsıntılar geçirmekteydi. Ufukta bir savaş havası vardı. İtalyanlar Trablusgarp’a musallat olmuş; Balkanlar’da komitacılık hareketleri artmış; başta Yunanistan olmak üzere Balkan Ülkeleri, Osmanlı Ülkesine karşı bağlaşma eğilimine girmişlerdi. Rusya sürekli olarak Balkan Ülkelerine nüfuz ediyordu. Onların Ortodoks olmaları nedeniyle ko­ruyucu rolüne soyunmuş ve kışkırtma politikası izliyordu. Ermeni komiteciliği başta olmak üzere, azınlık hareketleri hız kazanmıştı. Osmanlı Devleti ise, 1908’de ilan edilen Meşrutiyet rejimi ile bir özgürlük havasına kavuştuğunu sanırken, ardı arkası kesilmeyen siyasi çekişmelerin ve kalkışmaların odağı ha­line gelmişti. Sultan II. Abdülhamit’in de tahttan indirildiği o yıl, İttihat ve Terakki Cemiyeti bir diktatörlük havası içinde, ülkenin kaderine el koymuştu. “Makedonya Kahramanı” olarak bilinen Enver Paşa, yeni dönemin en güçlü kişilerinden birisiydi. Olumsuzluklara karşın, İttihat ve Terakki Cemiyeti başta ordu olmak üzere, pek çok alanda ıslahat girişimlerinde de bulundu. Bu süreçte Türk-Alman yakınlaşması hız kazanmış orduda Alman doktrinine dayanan bir eğitime eğilim artmıştı[4].

İşte bu karışık günlerde Şerafettin Bey aktif askerî hizmetine başlamıştır. İlk görevi, Numune Süvari Alayı’nın 4. Bölüğü’ndeydi. 1909-1911 tarihleri ara­sında üç yıl boyunca süvari komutanı olarak bu birlikte görev yaptı. 1911’de İtalyanlar Trablusgarp’a saldırmışlardı. Kısa bir süre o da Trablusgarp’a geçerek, ora­da İtalyanlara karşı savaştı. 1912’de Süvari Tatbikat öğretmeni oldu. Ardından, 15. Piyade Tümeni’nde görev aldı ve spora düşkünlüğüyle bilinen V. Murat’ın torunu Şehzade Osman Fuat’ın yaverliğini yaptı. Bu görevi sırasındaki üstün başarısından dolayı, Şehzade Osman Fuat, Şerafettin Bey’e bir saat armağan etti. Bu saati Şerafettin Bey, yaşamının en önemli anılarından birisi olarak sakladı.[5]

O, süvari öğretmeni olduğu sıralarda, aralarında uzlaşan Balkan ülkeleri Osmanlı Devleti’ne karşı büyük bir saldırı başlattılar. Son derece kanlı, çetin geçmiş ve geniş bir alana yayılmış olan bu savaşta, Osmanlı Devleti başta haber­leşme, iaşe ve ikmal sıkıntıları nedeniyle büyük bir yenilgi aldı. Hızlı bir çekiliş başladı. Bu çekiliş, Osmanlı tarihinin en kara sayfalarını oluşturdu. Bulgar Or­dusu, onur kırıcı biçimde, İstanbul önlerine kadar ilerleyince, Osmanlı’nın baş­kenti İstanbul’da büyük bir telaş kendini gösterdi. Bulgar Ordusu’nun İstanbul’a girmesi bir an meselesiydi. Bu bir anlamda Osmanlı Devleti için “tarihin sonu” anlamına gelebilirdi.

Bütün Balkan toprakları elden çıkmış, büyük insan yığın­ları bir sel gibi Balkanlar’dan sökülmüş, büyük dalgalar biçiminde İstanbul’a doğru geliyordu. Her şeyin bittiğinin sanıldığı bir anda, Osmanlı Ordusu umul­madık bir yığınak yaparak, İstanbul’a giden yolları tuttu. Ardından Bulgarlara karşı büyük bir saldırı başlattı. Şerafettin Bey de birliğinde, süvari olarak 1912’de Çatalca’daki çetin muharebelerde savaştı. Bulgar Ordusu, Edirne’nin batısına atılırken, Bulgarları takip ederek, Meriç’e doğru yürüyen ordunun için­de O’da vardı. Türk Ordusu’nun düşman kuvvetlerini Meriç’in doğusundan batısına attığı bu büyük saldırıda Şerafettin Bey, önce Gelibolu muharebelerine katıldı ve üsteğmen oldu. Ardından Lüleburgaz ve Bolayır’ın kurtarılmasında Bulgar Ordusu’na karşı savaşanlardan biri de O idi. Bu arada, kısa süre binicilik mektebinde muallimlik (öğretmenlik) de yaptı.[6]

Savaşların ardı arkası kesilmiyordu. Trablusgarp ve Balkan Savaşlarını, Bi­rinci Dünya Savaşı izledi. Büyük devletlerin her birinin kendine göre hedef­leri ve tezleri vardı. Sürekli uzlaşmalar ve bağlantılar yapılıyor, dengeler her an değişebiliyordu. Osmanlı Devleti ise, Enver Paşa’nın elinde kendini büyük bir düşe kaptırmış bulunuyordu. Sözde, Büyük Turan kurulacaktı. Bu hedef, Almanya’nın yanında İngiltere, Fransa ve Rusya gibi ülkelere karşı savaşılarak, eski toprakların elde edilmesi ve Türk dünyasının kurtarılıp, birleştirilmesiyle sağlanacaktı. Bu düş, bir oldu-bitti ile uygulamaya konuldu. Osmanlı Orduları; Kafkasya, Irak, Suriye, Süveyş Kanalı ve Galiçya gibi pek çok cephede savaşmak zorunda kaldı. Bu cephelerden biri de Çanakkale Cephesi’ydi. Şerafettin Bey, 1915’te Çanakkale’de Seddülbahir ve Kirte kara savaşlarında, İngiliz-Fransız or­tak gücünün karşısına dikilen Türk süvarileri arasındaydı. Onurlu direnişini her Türk askeri gibi büyük bir özveriyle o da yaptı. Ardından başka cephelere koş­tu. 1916’da Romanya’da Dobruca; 1917’de Irak’ta Bir’üs-sebi Muharebelerine katıldı. Aynı yıl rütbesi yüzbaşılığa yükseltildi. Artık O, Yüzbaşı Şerafettin’di. Sonraki yıllarda rütbesi yükselmesine karşın, belleklerde O hep Yüzbaşı Şerafettin olarak kaldı ve bu şekilde anılıp ünlendi. Süreç içinde bu isim Kurtuluş Savaşı’nın simgesi olan “Üçüncü Kılıç”la birleşerek, yeni bir anlam kazandı.[7]

Üçüncü Kılıç

Üçüncü Kılıç, Sakarya Savaşı’ndan hemen sonra, Buhara’dan getirilen ve İzmir’e ilk olarak girecek İzmir fatihine vermek üzere Mustafa Kemal Paşa’ya teslim edilmiş olan kılıçtı. Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Hoca, Sakarya Savaşı’ndan sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi ile resmi bir ilişkiye geçmek istiyordu. Bu amaçla Buhara tarafından bir heyet oluşturularak Anadolu’ya gönderildi. Buhara’dan gelen heyet, İnebolu’ya deniz yoluyla gelmiş ve buradan karayoluyla Ankara’ya hareket ederek 7 Ocak 1922 günü Ankara’ya ulaşmıştı. Heyete o yıllarda öğretmenlik yapan ve sonradan Türkiye’nin önemli tarihçilerinden biri olan Enver Behnan (Şapolyo) Bey rehberlik etti. Enver Behnan Bey, heyetin yanında getirdiği armağanları görme imkânı buldu. Gelen, Heyet Başkanı Recep Bey bu armağanlardan üç kılıçtan birinin, büyük Türk Emiri Timur’a ait olduğunu söylemekteydi.[8]

Kılıçların yanı sıra yine Timur’a ait olduğu söylenen bir Kur’an-ı Kerim ve deriden yapılmış kalpaklar bulunuyor­du. Bir yaylı at arabasıyla Ankara’ya gelen heyet üyeleri, yanlarına armağanları alarak, Büyük Millet Meclisi’nde Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı ziyaret ettiler. Bu görüşmede Heyet Başkanı Recep Bey, Buhara Cumhuriyeti’nin iyi dileklerini iletmiştir. Mustafa Kemal Paşa da heyet tarafından kendisine emanet edilen Kur’an-ı Kerim ve kılıçları kabul ettikten sonra bir konuşma yaptı. Bu konuş­ma, o dönemde Ankara Hükûmeti’nin yarı resmi yayın organı olan Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nde yer almıştır.[9]

Gazi Mustafa Kemal Paşa yaptığı bu konuş­masında Buhara Halk Şuraları Cumhuriyeti halkının ve hükûmetinin Yürütme Kurulu ve Bakanlar Şurası adına gelen muhterem heyete Türk halkı, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun hükûmeti adına “hoş-amedi” eyliyordu. Ardından da  “Buharalıların milletimizle ırki ve dini revabıtı/(bağlantısı) açıktır” diyordu. Ona göre bu bağların o zamana dek faaliyet alanına geçmesine, istilacı ve zalim güçlerin varlığı neden olmuştu. Paşa burada, bir parça da diplomasi gereği, Türk-Sovyet yakınlaşmasını düşünerek ve Sovyetler’in de bir parça Batı kapitalizmine karşı savaşmasına vurgu yaparak; “Şark İnkılab-ı Kebiri” (Bolşevik Devrimi) ne değiniyordu. Bu büyük devrim, Kahraman Türk Ordusu’nun da büyük bir ifti­harını kazanmıştı. Bu büyük olay, mazlum doğuluları günden güne sağlamlaşan bağlarla birbirlerine kenetlemişti.[10]

Paşa heyetin önünde konuşmasına şöyle devam ediyordu:

“Her ulusun kendi yazgısını kendisinin belirleyeceği hakkını, yalnız kuram­da değil, eylemde de tanıyan Rusya Devrimi’nin bir parçası olan bağımsız Buha­ra Şuraları temsilcilerine, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin başkanı sıfatıyla hükümetinize teşekkür ederim…”[11]

Mustafa Kemal Paşa, “Buhara ahalisinin, Türkiye’deki Türk ve Müslüman kardeşlerine” armağan olarak gönderdiği Kur’an-ı Kerim ile Türkiye Halk Ordusu’na bir takdir ve tebrik nişanı olarak gönderdiği kılıcın; iki önemli yadigâr (hatıra) olduğunu belirtmişti. Bu iki değerli yadigâr, dine ve Tanrı’ya hizmet eden gücü temsil ediyordu[12].

Mustafa Kemal Paşa heyetin başkanı Recep Bey’e hitap ederken devam edi­yordu:

“Bu emanetleri elinizden alırken, kalbim heyecan ile dolu. Halkımız ve ordu­muz, uzaklardaki kardeşlerimizden gelen teşciat ve tebrikat nişanelerinden şüphe­siz çok mütehassis ve mesrur (duygulu ve mutlu) olacaklardır. Dindaş ve karındaş Buhara halkının arzusunu yerine getirerek, bu kitab-ı mukaddesi (kutsal kitabı) millete, seyf-i muazzezi (kutsal kılıcı) de İzmir fatihine teslim edeceğim. Allah’ın inayeti ile İnönü ve Sakarya muzafferiyetlerini kazanan millî ordumuz, inşallah pek yakında bu kılıcı da kazanmış olacaktır”[13].

Türk Süvarilerinin İzmir’e Yürüyüşü ve Yüzbaşı Şerafettin Bey

Sakarya Savaşı, Türkler için bir kader noktası olmuş, bir ölüm kalım savaşı niteliği almıştı. Sonunda bu savaşta Türkler, üstün gücü olan Yunan Ordusu’nun ilerleyişini durdurmuş ve geri çekilmek zorunda bırakmıştı. Bu büyük zafer Türk halkına olduğu kadar, ezilen uluslara da büyük bir sevinç ve coşku kaynağı oldu. Yüzbaşı Şerafettin Bey de ulusunun bu büyük savaşımındaki yerini aldı. Sakarya Savaşı’nın bitiminden sonra O, 14. Süvari Alay Komutan Muavinliği ve 1. Süvari Tümeni, l. Şube Müdürlüğü, 4. Süvari Alay Komutan Muavinliği görevlerini yaptı. Bu sırada henüz otuz üç yaşındaydı[14].

Türk Ordusu, işgalci güçleri “vatanın harim-i ismeti” denilen Anadolu’dan kesin olarak atmaya kararlıydı. Sakarya Savaşı’ndan sonra bu amaçla Büyük Taar­ruz gerçekleştirildi. 26 Ağustos günü başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos günü en önemli evresini tamamlamış bulunuyordu. Bu evrede Yunan Ordusu’nun asli unsurları yok edildi. Artık nefes nefese İzmir’e yürüyüş başlamıştı. Yunan Ordu­su geçtiği yerlerin pek çoğunu yakıp yıkıyor; Anadolu’yu harabeye çeviriyordu. Türk süvarileri sanki yarış edercesine, bir an önce İzmir’e ulaşma emrini almışlardı[15].

Başta süvariler olmak üzere Türk Ordusu, kaçan Yunan Ordusu’nu amansız bir takibe aldı. Bu takip harekâtında Yüzbaşı Şerafettin Bey, Fahrettin Paşa’nın (Altay) komutasında hareket eden süvari kolordusunda, 2. Süvari Tümeni’nin 4. Süvari Alayı’nda Komutan Muavinliği görevi yapmaktaydı. İzmir’e doğru sü­varilerin ilerleyişi sırasında bir süvari bölüğüne komuta etmekteydi. Bu takip harekâtının son evresinde Belova, Kula ve Salihli cephesinde bölüğü düşmana karşı kahramanca savaştı. 8 Eylül günü süvariler Manisa’ya girdiğinde onun bö­lüğü ilerleyen unsurların arasında bulunuyordu.[16] Kent, yakılıp yıkılmış bü­yük bir harabeye dönmüştü. Artık Türk süvarilerinin İzmir’e girişi anlık bir işti. İkinci Tümene bağlı 20. Alay, İzmir’e yürüyen birliklerin en önündeydi. Manisa’yı İzmir’e bağlayan Sabuncubeli’de ilk kez görünen birlikler arasında Yüzbaşı Şerafettin’in birliği de bulunuyordu. Onun birliği, alaya pişdarlık (ön­cülük) görevi yapmaktaydı.[17]

9 Eylül günü sabahın erken saatlerinde, Bornova tepelerinde üstlenmiş olan öncü Türk süvarileri, kente girmek için sabırsızlanıyorlardı. Bir an önce İzmir’e girmek, güzel İzmir ile kucaklaşmak ve Al Sancağı İzmir’de göndere çekmek; yıllardır özlemini çektikleri bir tutkuydu. Buhara Cumhuriyeti’nin, İzmir’e ilk giren fatihe vermek için Mustafa Kemal Paşa’ya teslim ettikleri kılıca sahip olma duygusu yüreklerini yakıyordu. İkinci Fırka’ya bağlı 20. Alay, İzmir’e yürüyen birliklerin en önündeydi. Bu alayın öncü bölüğü Yüzbaşı Şerafettin’in komutasındaydı. O da pek çok arkadaşı gibi, yüreği yanarak, bir an önce Kordon’a, Konak Meydanı’na ulaşmanın heyecanını içinde duyuyordu. Sabahın ilk saat­lerinde başında bulunduğu bölük, başka bir bölükle birleştirilerek bir müfreze oluşturuldu ve bu müfrezeye komuta etme yetkisi de Yüzbaşı Şerafettin Bey’e verildi. Bu müfreze “Pişdar”/ Öncü güç olarak seçilmişti. Yüzbaşı Şerafettin Bey, müfrezesinin başında Manisa’yı İzmir’e bağlayan Sabuncubeli’nden aşağı indi. Hedef, İzmir’e yürüyüşte önlerinde bulunan Bornova’yı işgalden kurtarmak­tı. Bornova’ya girişlerinde kimi küçük direnişlerle karşılaştılar. Ancak, Yüzba­şı Şerafettin Bey müfrezesi bu karşı koymalara pek aldırış etmedi ve Bornova Hükûmet Konağı’na girilerek bu güzel ilçe kurtarılmış oldu.[18]

Ancak Türk müfrezesi Bornova’da fazla oyalanmadı. Yüzbaşı Şerafettin Bey, Bornova’nın kurtarıldığını belirten bir telgrafı kaleme aldıktan sonra, müf­rezesinin başında hızla İzmir’e doğru hareket etti. Bu anları sonradan kaleme alan Şerafettin Bey, bu ilerleyişi Bornova-Halkapınar üzerinden, “silah arkadaş­larıyla beraber baştan aşağı muhasım olan” O kente yürüyüşe benzetmekteydi. Bornova istasyonundan, şoseyi izleyerek İzmir üzerine hareket ettiği sırada, Alay Kumandanı Filibeli Kaymakam Reşat Bey emrine bir bölük daha gönderdi. İz­mir şosesinde iki bölüğüyle birlikte yürüyüş halinde bulunurken, bağlardan ve bahçelerden ara ara ateş yağmuruna tutuluyorlardı. Türk süvarileri ise üzerle­rine çevrilen ve sinsice boşaltılan mermilere aldırış bile etmeden yürüyüşlerine devam ediyorlardı.

Mersinli’de, Karşıyaka’dan İzmir’e giden bir Yunan kolu ile karşılaştılar. Ufak bir duraklamanın kötü sonuçlar doğuracağını düşünen Yüzbaşı Şerafettin Bey birliğiyle, Yunan kolunu yarıp geçti. Ellerinde silahları olan Yunan erleri şaşırmışlar, evlerin ve duvarların arkasına ya da kendilerine göre güvenlikli yerlere saklanıyorlardı. Bu arada Şerafettin’in atına bir mermi isabet etmiş ve atı ölmüştü. Hemen atını değiştirdi ve yürüyüşünü sürdürdü. Bu Yunan kolu, bir Yunan piyade taburu idi ve sonradan arkadan gelen Binbaşı Atıf Bey kumandasındaki 13. Süvari Alayı tarafından esir alındı. Yüzbaşı Şerafettin Bey ve birliği, hiçbir engelde oyalanmadan ve tehlikelere önem vermeden, atlarının sırtında dörtnala ilerliyorlardı. Bir an önce İzmir’e varmaktan başka bir düşünceleri yoktu.

Halkapınar’a doğru akarlarken bir baskına uğrama tehli­kesine karşı önlem almış; birliğinin önüne, ellerinde tüfekleri, koşarak ilerleyen sekiz er yerleştirmişti. Bu noktada Yüzbaşı Şerafettin’in sezgileri doğru çıkmıştı. Tuzakoğlu Un Fabrikası’nın önlerine geldiklerinde, bölüğü yoğun bir ateş al­tında kaldı. Müfrezenin önünde ilerleyen sekiz erden üçü bir anda cansız, biri de ağır yaralı olarak yere yuvarlandılar. Daha sonra yaralı askeri de şehit olan Yüzbaşı Şerafettin kendi notlarında anlattığına göre, bir an için şehit askerlerine dikkatle baktı: Şehit erlerin üçünün de başları İzmir’e dönüktü ve sanki bir an önce İzmir’e girilmesini vasiyet ediyorlardı. Yüzbaşı Şerafettin bu manevi duruş­tan çok etkilenmişti. Hiçbir şaşkınlığa meydan vermeden hızlı karar vermek ve hareket etmek gerektiğini düşündü. Derhal, Tuzakoğlu Un Fabrikası’nı birliğiyle çevirdi; binanın içine girildi; ama baskını düzenleyenler, çevredeki bağlık arazi­den yararlanarak kaçmayı başarmışlardı.[19]

Birliğinin başında, Punto (Alsancak) üzerine doğru yürümeye ve bu nok­tadan İzmir’e girmeye karar verdi. Sağ kalan dört yaya askerini atlara bindir­di. Bölüğünün başına geçti; doludizgin ve yalınkılıç, seksen kişilik bir kuvvet­le Punta’ya doğru yıldırım hızıyla akmaya başladı. Punta İstasyonu’nda Yunan kuvvetleri tarafından bir savunma hattı kurulmak istenmişti. Burada kısa bir ça­tışmadan sonra düşman yenilgiye uğramış ve Türk kıtaları İzmir’e dâhil olmuş­lardı. 9 Eylül gününün saat 10.30’unda olan bu çatışmadan sonra, artık Türk askerleri İzmir kentine fiilen ayak basmış oluyorlardı. Bu çatışmalardan doğan kısa bir oyalanmadan sonra Yüzbaşı Şerafettin yeniden müfrezesine “kılıç çek” ve “dörtnal” emri verdi. Bu durum karşısında düşman şaşırmış, köşe bucağa gizlenmiş olanlar yılgın biçimde oraya buraya dağılmışlardı.

İzmir’in fatihleri atlarının sırtında rüzgâr gibi yollardan geçiyorlardı. Punta İstasyonu’nun köşesi­ne geldiklerinde karşılarına bir İngiliz Amirali çıktı. Yanında yaveri de olan bu amiral, tercümanlık yapan Binbaşı Atıf Bey aracılığıyla, yabancıların ekonomik çıkarlarına zarar verilip verilmeyeceğini soruyordu. Kordon’a gemilerden silahlı bir vaziyette Fransız, İngiliz, Amerikan ve İtalyan bahriye askerleri çıkarılmış, kendilerine göre önlem almışlardı. Yüzbaşı Şerafettin Bey, arkadan gelen bir­liklerin de görev alması sonucu, bu bahriye gücüne gerek kalmayacağını, gü­venliğin kendilerince sağlanacağını söyledi.[20] Ardından da müfrezesiyle birlikte ilerleyişine devam etti. Kordonda ilerlerken, yabancılara ait bu müfrezeler kendi­sini ve bölüğünü selamlıyorlardı. Evlerden ve sokaklardan yoğun bir alkış tufanı yükseliyordu. Yüzbaşı Şerafettin Bey, elinde silahı bulunan sivil Rumlara, savaş kaçkını Yunan erlerine silahlarını denize atmalarını söylüyor; onlar da atıyorlar­dı. Artık İzmir’e girilmişti. En önde Şerafettin Bey, onun yanında Emir Zabiti Mülazım Hamdi Efendi ve dördüncü alaydan Mülazım Ali Rıza Efendiler bulunuyorlardı[21].

Süvariler nefes nefese idiler. Körfezin sularında oynaşarak duran gemiler ve sandallar hınca hınç insan doluydu. Müttefiklere ait gemiler, Türk süvarilerini selamlayan sirenler çalıyor; güverteye doluşmuş yabancı askerler atlarının üzerin­de dik yürüyüşüyle göz kamaştıran Türk askerlerini alkışlıyorlardı.[22] Pasaport’a yaklaşmışlardı. Bir manga İngiliz deniz askeri yürüyüş halinde olan Türk süva­rilerini selamlamak için tören duruşuna geçmişti. Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa bu yürüyüşü, Türk asaletinin en parlak bir örneği olarak görüyor ve yorumluyordu. Ona göre; bu yürüyüş, onu izleyenlerin bakışlarında imrenilecek duygularla görülmüş ve algılanmıştı. Binlerce düşman askeriyle, silahlı sivil Hı­ristiyan ve Rum-Ermeni çetelerle dolu olan İzmir adım adım Türk askerlerinin denetimine giriyordu[23].

Özellikle yabancılar ve Levantenler; yine son dakikaya dek Türk Ordusu’nun büyük zaferine inanmak istemeyenler, gözlerinin önünde hiçbir ulusun kolay kolay gösteremeyeceği tam bir özgüven ile yürüyen bu süvari­leri o denli mükemmel bir zindelik içinde görüyorlar, gözlerine inanamıyorlardı. Yüzbaşı Şerafettin ise bu yürüyüşteki olgunluğu; mutlaka ve mutlaka ve her neye mal olursa olsun kesinlikle İzmir’e “ilk olarak” girmeye karar vermiş olmalarına bağlıyordu. Bu hem kendileri hem de ulusları için önemliydi.[24]

Gerçekte güçleri azdı; kentin içinde ve dışında olan düşman güçlerinin oranı ise kıyaslanamayacak ölçüde çoktu. Ancak düşmanın manevi gücünün olmadığını da gözleriyle görmüşlerdi. Sırf düşmanın gelip bedenlerine ve ruhlarına yansıyan dehşet duy­gularını artırmak için Türk süvarileri kılıçlarını çekmişlerdi. Önlerine düşman askeri çıktığında, bütün dehşetengiz ses tonlarıyla “At silahı!” diye uyarıyorlardı. Onları böylesine celallenmiş, gür sesiyle haykırarak gören Yunan askerleri sanki hipnotize olmuş, bütün direnç yeteneklerini yitirmiş ve bu emre tabi olmuş gibi derhal donup kalıyorlar ve istenilen şeyi yapıyorlardı. Sanki o an, her şeyi baştan kabullenmiş gibi halleri vardı. Dünya başka, âlem bir başkaydı; oyun bozulmuş, ezilenler ölmediklerini göstermişlerdi.

Kendi güçleriyle adım adım gerçekte ken­dilerinin olan haklarını kimseye, hiçbir güce boyun eğmeden geri alıyorlardı. Türk süvarilerinden kimileri hemen atlarından bir çırpıda iniyor, yere atılan si­lahları kucaklayıp denize atıyorlar; ardından atlarına yeniden sıçrayıp, arkadaş­larına yetişiyorlardı. Bir mitolojik trajedi sanki İzmir’de Kordonboyu’nda, yerli yabancı tanıkların gözleri önünde sahneye konmuş gibiydi. Yunanlılar gerçekte, yalnızca maddi güç olarak değil, ruhen de teslim olmuş, yenilgiyi içselleştirmiş, kanıksamış ve bunun gereğini yapıyor gibiydiler. Silahlarını hiçbir direnç gös­termeden teslim eden Yunan askerleri bir avuç Türk süvarisine cesaretlerini top­layıp ateş edemiyorlardı. Şerafettin Bey’e göre bu sahne; binlerce Yunanlı, Rum, Ermeni arasından duraksamaksızın dörtnala yıldırım gibi geçip giden Türk as­ker ve subaylarının o dakikadaki cesaret ve kahramanlıkları betimlenemeyecek ölçüde yüksek bir tablo biçimini alıyordu[25].

Süvariler başlarında komutanları Yüzbaşı Şerafettin Bey olduğu halde, hat boyunca uzanan rıhtım üzerinden tırısa kalkmış atlarının üzerlerinde ellerin­de kılıçları ilerliyorlardı. Kalabalık ezici bir hal almıştı. Süvarilerin yönü Pa­saport İskelesi’ne doğruydu. Bir solukta Konak Meydanı’na çıkmak, Hükûmet Konağı’na ve Sarıkışla’ya ulaşmak, Türk Bayrağı’nı Hükûmet Konağı’nda göndere çekerek, kentin teslim alındığını bütün dünyaya duyurmak amacı­nı güdüyorlardı. Geçtikleri yol boyunca ara ara Fransız, Amerikan ve İtalyan deniz müfrezelerine rastlıyorlar; askerce selamlaşmanın dışında başka bir eyle­me yönelmiyorlardı. Yabancı müfrezeler ve deniz yüzeyinde kaynaşan gemiler Türk süvarilerini selamlıyorlardı. Gemilerde İzmir’den ayrılmak, adalara ya da Yunanistan’a geçmek isteyen sivil mülteciler, firari askerler; diğer ülkelere ait ge­milerin personeli güvertelere dolmuş, bağırış çağırış arasında Türk süvarilerinin geçişini izliyor; kimi gemiler siren çalarak selam veriyorlardı. Süvariler bu tablo içinde Pasaport İskelesi’nin önüne geldiler.[26]

Türk Süvari Müfrezesi tam Pasaport İskelesi’nin önüne gelmişti. Kalabalı­ğın arasından birden belinde kayışı ve kasaturası, elinde silahı ve bombası olan bir Rum çete üyesi karşılarına çıktı. Süvarilerinin başında olan Yüzbaşı Şerafettin atının dizginlerini çete üyesine doğru kırdı ve silahlarını atmasını söyleye­rek uyardı. O ana dek, karşılaştığı her silahlı kişi, bu emre uymuştu. Ancak bu çete üyesi Rum elindeki silahlarını yere atmadı. Rum’un elindeki bombayı ken­di üzerine atacağını anlayan Yüzbaşı Şerafettin elinde kılıcını sallayarak, atının dizginlerini gerip, silahlı ve bombalı Rum çeteye doğru hamle yaptı. Ön ayak­larını şaha kaldıran atı, Yüzbaşı Şerafettin’i bir anda hedef olmaktan çıkarmıştı. Buna karşın Rum çete üyesi bir anda elindeki bombayı kendisini uyaran Yüzbaşı Şerafettin’in üzerine fırlattı. At şaha kalktığı için, bomba Yüzbaşı Şerafettin’e değmedi; atının ayaklarının altına doğru yuvarlandı. Ardından da atın ayakla­rının altında büyük bir gürültüyle infilak etti. Zavallı at kişneyerek kanlar için­de yere yuvarlandı, Yüzbaşı Şerafettin atının üzerinden kenara doğru savruldu. Atın karnı parça parça olmuş, kanlar içinde kalmıştı. Atının üzerinden kenara savrulan Yüzbaşı Şerafettin de kanlar içindeydi. Son bir hamle ile kendini ko­rumak istemişti; kılıcıyla ileri doğru atılmıştı ancak patlayan bomba, kendisini korumasına engel olmuştu. Kordon’da Nal Seslerinin yerini, şimdi haykırışlar, bağırışlar, kargaşa ve koşturmalar ortasında kan lekeleri almış; Kordon kana bulanmış; Pişdar Yüzbaşı Şerafettin Bey, kanlar içinde kalmıştı…[27]

Kendisine yakın bir yerde, hemen ardında bulunan 3. Bölük Kumandanı Yüzbaşı Nuri Bey’in de atı bombanın şarapnellerinden küçük bir yara almıştı; ancak bu yara önemsizdi. Ortalık karışmıştı! Saldırganın peşi sıra atılan kimi süvariler, saldırganı yakalayamamışlar ve geri dönerek, yürüyüş düzenindeki yerlerini almışlardı. Ortalık çığlık çığlığa, baş döndürücü bir uğultu içindeydi. Yaraları sargılı Yüzbaşı Şerafettin Bey’in üstü başı kan içinde bulunuyordu. O ana kadar yaşanan düzenin ve ihtişamın yerini şimdi yeni bir görüntü ve karga­şa almıştı. Ölen at, rıhtım üzerinde ağzından köpükler saçılarak, kanlar içinde yatıyordu. Yedekteki başka bir ata binmiş olan Yaralı Pişdar, bölüğüne kılıç çek ve “İleri!” emri verdi. Kılıçlar yeniden çekildi; dizginler gerildi; o ana kadar tırısa kalkmış olarak gelen süvari müfrezesinin atları; gerilen dizginlerin, vurulan kır­baç darbelerinin etkisiyle şimşek gibi doludizgin ileri atıldılar[28] Kordon artık, kıvılcımlar çakan nalların seslerine kendini teslim etmiş gibiydi. Kordon’da nal sesleri süvarilerin bu son akınının İzmir Körfezi’ndeki dalgalara vuran ser­pintileri olmuştu.

Sanki ilk kurşun olayında bilinen kışkırtma, yeniden yapılmak isteniyor gibiydi. Belki de bu kez yaratılmak istenen bir Hıristiyan kıyımıydı. Bombayı atanlar, Türk süvarilerini bir Hıristiyan kıyımına yönlendirmek için bu eylemi gerçekleştirmiş gibiydiler. Ardından, 13 Eylül gününden sonra çıkan Büyük İz­mir Yangını’nı sahneye koyanlar, Türk Ordusu’nu dünya âleme kıyıcı ve yok edi­ci bir karaktere sahip olarak göstermek için bu kışkırtma olayını yapmış olabilirlerdi. Ancak Yunan Ordusu’nun 15 Mayıs 1919’da düştüğü günahsız Türklere karşı üstlendiği bu kıyıcı rolü, Türk Ordusu’nun uyanık süvarileri oynamayacak ölçüde olgunluk ve uyanıklık içindeydiler. Ne yaralı pişdar süvari komutanı Yüzbaşı Şerafettin Bey ne de diğer süvariler bu olgunluklarını ve sessizliklerini bozdular. Şerafettin Bey, yaralarına ve çektiği acılara karşın, müfrezesinin başın­dan ayrılmamıştı. Müfrezesinin başında, Pasaport’tan Konak yönüne dörtnala giderken, omzundan ve kolundan hala kan boşanıyor; kan sızıntısı yaranın üze­rindeki sargıyı hızla Konak Meydanı’na doğru ilerledi.

Yardımcısı Teğmen Ali Rıza Bey’in yardımıyla, Hükûmet Konağı’nın önün­de güvenlik önlemleri aldırdı. Bu arada halk, Konak Meydanı’nda toplanmıştı.

Bu anı Şerafettin Bey şöyle anlatır?

“Hükümet konağının önünde, atımdan yere bir ok gibi fırladığım zaman bir delikanlı ile karşılaştım. Elinde şanlı bayrağımız vardı. Bu mübarek emaneti gen­cin elinden kaptım ve koynuma soktuktan sonra bir elimde silahım, ötekinde kılıcım binadan içeriye daldım. Süvari arkadaşlarım da beni takip ediyorlardı Bir kaç da­kika sonra binanın üst katında vazifemizi tamamladık; düşman bayrağını direkten alaşağı ederek…”; “…balkona şanlı bayrağımızı çektim.”[29]

Kurtuluştan Sonra Üçüncü Kılıç ve Yüzbaşı Şerafettin Bey

Yüzbaşı Şerafettin, 15 Mayıs günü düzenlenen bir törenle, Üçüncü Kılıç’ı “İzmir’e giren İlk Türk Zabiti” unvanıyla birlikte aldı. Misbah Efendi adında bir İzmirli Musevi’nin koyduğu 500 liralık ödülün yarısı da kendisine verildi. Bu paranın yarısı, kendisinden iki dakika sonra Sarıkışla’ya girmiş olan Teğmen Zeki Bey’in olmuştu. (General Zeki Doğan).

Kurtuluştan hemen sonra Siret Hanım’la evlenen Yüzbaşı Şerafettin’in bu evlilikten “Gönül” adında bir kızı dünyaya geldi. Süvari Okulu’nda bir süre öğ­retmenlik yaptı. Ancak, İzmir’in kurtuluşu sırasında aldığı yaranın nüksetme­si sonucunda Albaylık rütbesinde iken malulen emekli olmak zorunda kaldı. Emekliliği döneminde İstanbul’a yerleşen Yüzbaşı Şerafettin Bey; bir yandan ardı ardına gelen hastalıkları, öte yandan ekonomik zorluklar nedeniyle zor gün­ler yaşadı.

Daha yaşadığı günlerde; yapılan radyo programlarında ya adından hiç söz edilmediğine ya da yanlış olarak; “Çoktan ölmüş olmalı” gibi yorumlara ta­nıklık etti. İstanbul Vakıf Gureba Hastanesi’nde yattığı sırada; radyodaki prog­ramlardan birinde konuşan Org. Fahrettin Altay’ın, kendisiyle ilgili “İzmir’e ilk kez olarak giren Yüzbaşı Şerafettin Bey çoktan vefat etmiş olmalı” sözlerini kulaklarıyla duydu[30]. Kendisine ölmediğini ve yaşadığını Fahrettin Paşa’ya ilet­mesini önerenlere itibar bile etmedi.

İzmirli gazetecilerden Ferdi Öner, günün birinde İzmir’in kurtuluşunda bu denli önemli rol oynamış Yüzbaşı Şerafettin’in zorluklar içinde yaşadığını ve hastanede yaşadığını haber aldı. İzmir gazetelerin­de “İzmir Bayraktarına Sahip Çıkmalı” başlığıyla yazılar yer aldı. Bunun üzeri­ne, İzmir Belediyesi’nin görevlendirdiği bir kurul, Yüzbaşı Şerafettin Bey’i hasta yatağında ziyaret ederek; kendisine para ve ev armağan etmek istediler. Ancak O, bu armağanları “Herkes namus görevini yerine getirmekten başka bir şey yapmadı!” diyerek kibarca reddetti. Buna rağmen Belediye, kızının okul masraf­larına kısmen ortak oldu. Bu arada İzmir Belediyesi’nin bir inkılap müzesi kur­mak girişiminde olduğunu haber alarak, zor günlerinde satmayı düşünmediği üzerinde son derece değerli taşlar bulunan kılıcı, İzmir’e göndermek için eşiyle birlikte, İstanbul Valiliği’ne gönderdi. Ancak kılıçtan o günden bu yana hiçbir haber alınamadı.[31]

Yüzbaşı Şerafettin, bu olaydan kısa bir süre sonra eşi Siret Hanım’ı yitirdi. İzmir fatihi, sancaktarı, pişdarı, İzmir’e kurtuluşu sırasında kente ilk olarak gi­ren, bu zorlu yürüyüş sırasında üzerine atılan bombaya ve gövdesine saplanan şarapnellere aldırmayarak, kan revan içinde, elinde kılıcı Hükûmet Konağı’na yıldırım gibi akan; üzerine kanı bulaşmış ve taparcasına sevdiği bayrağı, ko­nağın balkonundan göndere çekerek, bütün dünyaya İzmir’in ve dolayısıyla Türkiye’nin kurtuluşunu ilan eden bu mütevazı kahraman; çok sevdiği eşi Siret Hanım’ın İstanbul Yahya Efendi Kabristanı’ndaki mezarının yanına, mütevazı bir törenle, üç beş tanıdığının duaları ve çok sevdiği Mehmetçiğin, küçük bir askeri birliğin omuzları üzerinde ebedi istirahatgâhına nakledilerek toprağa ve­rildi.

SONUÇ

Yüzbaşı Şerafettin Bey, hiç kuşkusuz Büyük Zafer’de canını ortaya koy­muş binlerce yurtseverden yalnızca biridir. Ancak, Kurtuluş Savaşı’nda sanki bir müsabaka ortamı yaratmak istenircesine İzmir’e ilk girene verilmek üzere Batı Cephesi Komutanlığı’na teslim edilen “Üçüncü Kılıç” yalnız Yüzbaşı Şera­fettin Bey’e verilmek gibi bir değerle sınırlı kalmaz… O, İzmir’in, Türkiye’nin ve giderek de bütün ezilen ulusların kurtuluşunun bir simgesi olma özelliğinin yanında, bu büyük savaşta Türk dünyasının dayanışmasını simgeler.

Kılıç’ın Timurlenk’e ait olması güçlü bir olasılıktır. Çünkü dönemin birinci elden kaynaklarında da bu açıkça yer almaktadır. Bunun da tarihsel açıdan baktığında önemli bir kompozisyonu tamamladığı görülür. Bilindiği gibi Emir Çaka Bey, Umur Bey ve Aydınoğlu Cüneyt Bey gibi önemli tarihsel kahramanların savaş­larından daha çok, İzmir’in Türkler’in eline kesin olarak geçişi ünlü Türk Emiri Timur adıyla özdeşleşmiştir. Dolayısıyla Timur’a ait olan kılıcın, Timur tara­fından İzmir’i alışında -doğru olup olmadığı bilinmemekle birlikte- üzerinde taşıdığı kılıç olduğu varsayılır. Ulusal Bağımsızlık Savaşı başlamadan önce, Timur’un Türk dünyasına kazandırdığı İzmir, altı yüz yıllık bir dönem sonunda ilk kez Türkler’in elinden çıkmış bulunuyordu.

Ulusal Bağımsızlık Savaşı’na gönül verenlerin kendi ruh dünyalarında İzmir neredeyse bir “Kızıl Elma” konu­muna yükselmiş ve kesin olarak yeniden İzmir’e girileceğine ilişkin olarak o dö­nemde üzerine yeminler edilmişti. Bir anlamda, Millî Mücadele’nin en yoğun olduğu ve Türk Milleti’nin kötüye giden yazgısının olumlu bir yöne çevrildiği an olan Sakarya Savaşı sonrasında, kardeş Buhara Cumhuriyeti’nden gönderilen ve Timur’a ait olduğu söylenen kılıçla; “İzmir’i ilk olarak Türkler’e kazandıran Timur’un kılıcı, şimdi düşman elinde olsa da yeniden bu kenti Türkler’e ka­zandıracaktır” sözünde anlamıyla özdeşleştiriliyordu. Bu kuşkusuz, Anadolu’da bağımsızlık hareketini gerçekleştiren yurtseverler tarafından büyük bir moral değer olarak görülmüştü.

Bu nedenle, gerek Yüzbaşı Şerafettin Bey’in ve gerekse “Üçüncü Kılıç”ın üstlenmiş oldukları tarihsel roller; yalnız İzmir’in kurtuluşuyla sınırlı kalmamış ve doğu dünyasını ezmek için seferber olmuş emperyalist dünyaya karşı, Türk Milleti’nin yazgısını paylaşan bütün ezilen uluslar için simge olmak gibi bir de­ğere ulaşmıştır.

Prof. Dr. Kemal ARI

Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü.

Alıntı Kaynak: Kurtuluş ve Kuruluşun Sembol Kenti İzmir Sempozyumu Bildirileri, 26-28 Eylül 2012 Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, 2015


KAYNAKÇA
Arşivler
♦ Genelkurmay ATASE Arşivi.
♦ DEÜ. Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Arşivi.
Gazeteler
♦ Anadolu’da Yenigün
♦ Cumhuriyet
♦ Hakimiyet-i Milliye
♦ Saday-ı Hak
♦ Şark
♦ Tevhid-i Efkar
Makaleler ve Kitaplar
♦ Halide Edip Adıvar, Türkün Ateşle İmtihanı, Atlas Kitabevi, İstanbul, 1982.
♦ Akgün, İzmir’in Kurtarılışı, Jandarma Matbaası, 1925.
♦ Fahrettin Altay İstiklal Harbinde Süvari Kolordumuz, İnsel Yay., 1949.
♦ Kemal Arı, “Büyük Taaruz’da Süvariler ve İzmir’e Yürüyüş”, 90.Yıldö- nümünde Sakarya Zaferi ve Haymana, Yay.Haz. Doç. Dr. Hakan Uzun, Dr. Necdet Aysal, Ankara Üniversitesi Yayınları, Ankara, 2012, s. 333-350.
♦ Kemal Arı, “İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin Bey”, Yedinci Aske­ri Tarih Semineri: 1763-1938 Yılları Arasında Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyetinde Ordu ve Toplum: 27 Ekim 1999, Askeri Müze ve Kültür Sitesi (Harbiye-İstanbul) Sunu:27 Ekim 2000, Saat 11-12. s.429-45.
♦ Kemal Arı, “Pasaportta Patlayan Bomba: Yüzbaşı Şerafettin Kanlar İçin­de”, İzmir Tarih ve Toplum, S.6, İzmir, 2009, s.26-30.
♦ Kemal Arı, Üçüncü Kılıç: İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin, Zeus Yay., İzmir, 2010.
♦ Zeki Arıkan, İzmir Basınından Seçmeler, I: 1872-1922, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yay., İzmir, 2001.
♦ Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, Ankara, 1981.
♦ Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, III (1914-1922), Remzi Kitabevi, İstanbul, 1978.
♦ Enver Behnan Şapolyo, “Atatürk ve Üç Kılıç”, Türk Kültürü, IV/ 37.
♦ Naci Gündem, Günler Boyunca: Hatıralar, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yay., İzmir, 2002.
♦ Osman Kocaoğlu, “Rus Yardımlarının İçyüzü”, Yakın Tarihimiz, I/9 (26 Nisan 1962)
Türk İstiklal Habri, II (Batı Cephesi), 6/3.kitap (Büyük Taarruz’da Ta­kip Harekatı), Gnkur. yay., Ankara, 1995.
30 Ağustos Hatıraları, Cumhuriyet Yay., İstanbul, 2000.
Dipnotlar:
[1] Ayrıntı için bkz. Kemal Arı, Üçüncü Kılıç: İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin Bey; Zeus Yayınları, İzmir, 2012.
[2] Osman Kocaoğlu, “Rus Yardımlarının İçyüzü”, Yakın Tarihimiz, I/9 (26 Nisan 1962), s. 293; Enver Paşa ölümünden önce, son uğradığı yerlerden biri olan Buhara’da 23 gün kalmıştı. Bkz. Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, III (1914-1922), Remzi Kitabevi, İstanbul, 1978, s. 605 ve devamı.
[3] Genelkurmay ATASE Bşk. Adına Öğ. Yb. Orhan Öcal tarafından hazırlanan resmi biyog­rafi dosyası: D.E.Ü. Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Arşivi, Yüzbaşı Şerafettin Bey Dosyası.
[4] Konunun ayrıntısı için örneğin bkz. Aydemir, a.g.e.
[5] Kemal Arı, a.g.e., s.76.
[6] Genkur. ATASE Bşk., bkz. Aynı dosya.
[7] Bkz. Aynı dosya…
[8] Enver Behnan Şapolyo, “Atatürk ve Üç Kılıç”, Türk Kültürü, IV/ 37, s.85.
[9] Hakimiyet-i Milliye, 8 Ocak 1922; Anadolu’da Yenigün, 8 Ağustos 1922, İkdam, 10 Eylül 1922.
[10] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, Ankara, 1981, s.30.
[11] Hakimiyet-i Milliye, 8 Ocak 1922; yine Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, s.30.
[12] Hakimiyet-i Milliye, aynı sayı; a.g.e., s.30.
[13] Hakimiyet-i Milliye, aynı sayı, a.g.e., s.30.
[14] Genkur.Atase Bşk. Aynı dosya; Arı, a.g.e., s.83.
[15] Ayrıntı için bkz. a.g.e., s.80-152 ve devamı.
[16] 30 Ağustos Hatıraları, Cumhuriyet yay., İstanbul, 2000; ayrıca bkz. Arı, age., s.121-124; ayrıca şurada: Saday-ı Hak, 9 Eylül 1922.
[17] ATASE Arşivi, Kls. 2355, Dos.2, Fih. 1-26; ayrıca bkz. Türk İstiklal Habri, II (Batı Cep­hesi), 6/3.kitap (Büyük Taarruz’da Takip Harekatı), Gnkur. yay., Ankara, 1995; s.172; yine Arı, age., s. 192-197; “Yüzbaşı Şerafettin Bey’in Notları”, DEÜ Atatürk İlkeleri ve İnkı­lap Tarihi Enst. Arşivi, Yüzbaşı Şerafettin Dosyası.
[18] Naci Gündem, Günler Boyunca: Hatıralar, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yay., İz­mir, s.38; Yüzbaşı Şerafettin Bey’in Notları, aynı dosya.
[19] İkdam, 19 Eylül 1922; Arı, a.g.e., s.214-216; Yüzbaşı Şerafettin Bey’in Notları, aynı dosya.
[20] Yüzbaşı Şerafettin Bey’in Notları, DEÜ Atatürk İlkeleri…; bkz. Kemal Arı, “Büyük Taaruz’da Süvariler ve İzmir’e Yürüyüş”, 90. Yıldönümünde Sakarya Zaferi ve Hayma­na, Yay. Haz. Doç. Dr. Hakan Uzun, Dr. Necdet Aysal, Ankara Üniversitesi Yayınları, An­kara, 2012, s. 333-350.
[21] Akgün, İzmir’in Kurtarılışı, Jandarma Matbaası, 1925, s.19.
[22] Bkz. Yüzbaşı Şerafettin Bey’in Notları.
[23] Aynı notlar.
[24] Aynı notlar.
[25] Aynı notlar…
[26] Aynı notlar.
[27] Ayrıntı için bkz. Kemal Arı, “Pasaportta Patlayan Bomba: Yüzbaşı Şerafettin Kanlar İçinde (9 Eylül 1922), İzmir Tarih ve Toplum, S.6, İzmir, 2009, s. 26-30.
[28] Yüzbaşı Şerafettin Bey’in Notları.
[29] Aynı notlar; yine bkz. Fahrettin Altay, İstiklal Harbinde Süvari Kolordumuz, İnsel yay, ş.y., 1949, s.66.
[30] Fahrettin Altay, a.g.e., s.67. Yüzbaşı Şerafettin Bey’in ölmediğini anlayınca Fahrettin Altay kendisini ziyarete gelmiş ve yazdığı kitabını armağan ederek, bu yanlış bilgiyi düzelten bir not yazmıştır: DEÜ Atatürk İlkeleri…, Yüzbaşı Şerafettin Bey Dosyası.
[31] Ayrıntı için bkz. Arı, a.g.e., 326.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ