YUSUF AKÇURA’NIN HAYATI VE FİKİRLERİ

YUSUF AKÇURA’NIN HAYATI VE FİKİRLERİ

Sayim TÜRKMAN

A. YUSUF AKÇURA’NIN HAYATI

Yusuf Akçura, 1876 yılında Volga kıyısında bulunan Simbir şehrinde dünyaya geldi. Babası Hasan Beye ait çuha fabrikaları Rus ordusuna kaputluk kumaş imal ettiğinden varlıklı bir aileye mensup idi. Yusuf, çocuk yaşta babasını kaybetti. Bu yüzden fabrikaların ağır yükü annesinin omuzlarına yüklendi. Yusuf, altı yaşındayken annesi kızakla kaza geçirince yatalak oldu. Doktorların tavsiyesi ile 1883 yılında annesi ile birlikte Odesa üzrinden İstanbul’a geldiler.[1]

İlk okulu ve bunun ardından “Askeri Rüşdiye”yi bitirdikten sonra Pangaltı’ndaki Harbiye Mektebi’ne yazılan Akçura, 1897 yılında Kurmay Subay oldu. Jön Türklerle ilişkileri yüzünden tutuklanıp Harp Divanının kararı ile askerlikle ilişkisi kesilerek Fizan’a sürüldü. Ancak bir süre sonra Trablusgarp’ta rütbeleri geri verilerek göreve başladı. Bir yıl aradan sonra, 1899’da kaçarak Fransa’ya yerleşti.[2] Yusuf Akçura ve arkadaşı Ahmet Ferit, birlikte Paris’e geldikten sonra “Serbest Ulûmu Siyâsiye Mektebi”ne kaydoldular. Her ikisi de burada ünlü tarihçi Albert Sarel ve Emil Bautmey’den ders alarak batı kültürünü de yakından inceleme imkânı buldular. Yusuf Akçura, bitirme tezi olarak hazırladığı “Osmanlı İmparatorluğu Müesseselerinin Tarihine Ait Bir Tecrübe” adlı çalışmasıyla 1903 tarihinde üçüncülükle bu okuldan mezun oldu.[3]

Öğrenimini tamamladıktan sonra Kazan’a amcasının yanına giderek, burada Muhammediye Medresesi’nde tarih edebiyatı derslerinde öğretmenlik yaptı. 1905 Rus Parlâmentosunda Duma’nın kurulması üzerine, Türklerin burada nüfusları oranında temsil edilmesi için çalışmalar yaptı. Türk ileri gelenleri ile temas kurarak,”Rusya Müslümanları İttifakı” adlı siyasî bir partinin kurulmasına öncülük etti. Daha sonra bu Partinin ileri gelenlerinden olan Yusuf Akçura, Türkçülük konusundaki görüşlerini, Türk toplulukları arasında yaymaya başladı. Türklerin gazete çıkarmasına izin verilmesinden sonra, Kazan’da “Kazan Muhbiri”ni çıkarmaya başladı. Aynı zamanda, Türkiye de Abdülhamit yönetimine karşı çalışanlarla da irtibat hâlindeydi.[4]

Akçura,”Üç Tarz-ı Siyâset” isimli ünlü eserini Kazan’da yazmasına rağmen, Rus idaresinden çekindiği için, Kahire’de çıkan “Türk Gazetesi”nde yayımladı. Bu makalede; Osmanlılık, İslamcılık ve Türkçülük tahlil ediliyor ve sonuçta en uygun siyaset tarzının’Türkçülük”olduğu vurgulanıyordu.[5]

II. Meşrutiyet’in (1908) ilânından sonra, diğer Türk düşünürleri ile birlikte İstanbul’a geldi. Harp Akademisi, Dârü’ş-şafaka, Medresetü’l-Vâ’izîn ve Dârü’l-mu’allimîn okullarında siyasî tarih öğretmenliği yaptı. 1909 da İstanbul Dârü’l-fünûn Edebiyat Fakültesinde, 1914 Mülkiye Mektebinde tarih dersleri verdi. Mülkiye’deki görevi, 1915’de okulun kapanması üzerine sona erdi. 1916’da ise, Dârü’l-fünûn’un yeniden yapılanması sebebi ile kadro dışı kaldı.[6]

Türk milliyetçiliği temelinde İlmî alanda önemli çalışmaları bulunan ”Türk Derneği”, 1908 yılı sonlarına doğru Mülkiye Mektebinde Müdür Celâl Beyin nezaretinde kuruldu. Kurucuları; Ahmet Midhat Efendi, Emrullah Efendi, Necip Asım Bey, Tahir Bey, Dağıstanlı Celâl Korkmazoğlu, Veled Çelebi, Yusuf Akçura, Müverrih Arif Bey, Musa Akyiğit, Fuat Raif, Filozof Rıza Tevfik, Ahmet Ferit Beydir. Köprülü Fuad Bey, Mehmet Emin Bey gibi ünlü yazarlar ve düşünürler de bu derneğe üye idi.[7]

“Türk Demeği Dergisi”nin ilk sayısı 1911’de çıktı, 7 sayı yayımlandıktan sonra, yerini “ Türk Yurdu”na bıraktı. 18 Ağustos 1911’de kurulan “Türk Yurdu Cemiyeti”nin kurucuları; Mehmet Emin Yurdakul, Ahmet Hikmet, Yusuf Akçura, Ağaoğlu Ahmet, Hüseyinzade Ali ve Âkil Muhtar Beydir. Mecmuanın imtiyaz sahibi olarak Mehmet Emin Bey, murahhaslığına Yusuf Akçura, Ahmet Hikmet Bey ve Ziya Gökalp seçildi. Dergi, eski yazı ile 17 yıl çıkmıştır.[8]

12 Mart 1912 de “Türk Ocağı” kuruldu. 20 Haziran 1912 tarihinde, program genişletilerek 231 tıbbiyeli adına gelen temsilciler ile Mehmet Emin Bey, Yusuf Akçura, Mehmet Ali Tevfık, Emin Bülent, Dr. Fuat Sabit ve Ağaoğlu Ahmet Bey tarafından cemiyetin adı ’Türk Ocağı” olarak kabul edilerek çalışmalarına başladı. “Türk Yurdu” dergisi, Türk Ocağının yayın organı oldu. Akçura, 1931 de Türk Ocaklarının kapatılmasına kadar dergiyi yönetti. 1919 Bolşevik İhtilâli ile Rusya, I. Dünya Savaşı’ndan çekilince Akçura, Türk esirlerinin yurda dönmeleri için Kızılay tarafından Rusya’ya gönderildi. Burada, esirlere yardımcı olabilmek için tehlikeli şartlarda görev yaptı. İstanbul’un Kurtuluş Savaşı sırasında işgali ile tutuklandı.[9] Ancak daha sonra bir yolunu bularak “harp yüzbaşısı” unvanıyla Anadolu’ya geçti. Yaşına rağmen verilen görevleri başarıyla sürdürdü.[10] Akçura, Anadolu harekâtına katıldıktan birkaç ay sonra, Sakarya muharebelerine girdi. Ankara’da birçok görevlerde bulundu. Önce Maarif Vekâletine girerek Çeviri Bürosu’nda vazife aldı, ardından “doğu sorunları” danışmanı olarak Hariciye Vekâletinde çalıştı. Ankara’da Serbest Halk Dersleri Kursu’nda (1921-1922) ve daha sonra “Ankara Hukuk Mektebi”nde dersler verdi. 1924’te “Türk Yurdu” dergisi yeniden yayımlanmaya başlayınca buradaki çalışmaları, dergi 1931 yılında kapanıncaya kadar sürdü. 1923’te İstanbul milletvekili olarak meclise girdi ve yasama çalışmalarına katıldı. 1934’e kadar Mecliste İstanbul’u temsil etti. Ölümünden bir yıl önce de Kars milletvekili oldu. Türk Tarihi kurucu üyesi olarak görev aldı. 12 Mart 1935’te, İstanbul’da vefat ederek Edime Kapı Şehitliği’ne defnedildi.[11]

B. YUSUF AKÇURA’NIN FİKİRLERİ

Yusuf Akçura’nın Türkçülük ile ilgili düşüncelerinin İstanbul’da, Rusya’da ve Fransa’da geliştiği görülür. Harp Okulu yıllarında, Necip Asım Beyin, Veled Çelebi Efendinin ve Tahir Beyin Türkçülük ile ilgili yazılarını okumuş ve etkilenmiştir. Ayrıca, İsmail Gaspirinski (Gaspıralı) tarafından basılan “Tercüman” gazetesi de İstanbul’da dağıtılmakta idi. Bu yazarların fikirleri, onu derinden etkilemiştir. Harp Okulu’nda öğrenci iken tatil aylarında Rusya ile ve oradan da Orta Asya Türkleri ile temasa geçerek, buradaki Türklerin sosyal yaşamını incelemiştir. Bu ziyaretleri sırasında, Osmanlı Türklüğü ile Kuzey Türklüğü arasında kültürel bir köprünün kurulmasını istemiştir.[12]

Onu, en çok etkileyen şüphesiz İsmil Gasprinski (Gaspıralı) olmuştur. Kırım’da Rusya’nın baskısına rağmen Müslüman halklarla sıkı ilişkiler kuran Tatarların varlıklarını sürdürebildiğini örnek gösteren Gasprinski (Gaspıralı)’ye göre, bu usulle çeşitli bölgelerde yaşayan Türkler de varlıklarını koruyabilirdi. Akçura, Gasprinski (Gaspıralı)’nin fikirleri ile çok erken tarihlerde tanışma firsatı buldu. Onunla Rusya’ya yaptığı seyahat sırasında karşılaştı. Uzaktan da akrabalığı vardı. Gasprinski (Gaspıralı), 1883’ten sonra Kırım Bahçesaray da yayımlamaya başladığı “Tercüman” gazetesi ile Türkler arasında; “dilde ve fikirde iş birliği” düşüncelerini yaymaya çalışmıştır.

İstanbul’da Akçura ve diğer aydınlar bu düşüncelerden etkilenmiştir. Çarlık Rusya’sının sansürüne rağmen, Tercüman’ın yayın hayatında kalmasının sebebi; siyasal alanda ılımlı tutum, doğayı gözlemleme, gerçekliğin incelenmesini temel alma, lâik düşünce yapısı olmuştur.[13]

Akçura’nın hayatı boyunca yazmış olduğu yazılar, üç bölüme ayrılmaktadır:[14]

  1. Genel Türk Tarihi, özellikle, Türkçülüğe ilişkin yapıtlar,
  2. Osmanlı Tarihi konusundaki yapıtlar,
  3. Avrupa’nın Yakın Çağ tarihinin siyasal, sosyal ve ekonomik konuları ile ilgili yazıları.

Bu tasniften anlaşılacağı üzere, onun çalışmalarının önemli kısmını tarih çalışmaları ve tarih öğretim üyeliği oluşturmaktadır. Yusuf’un Türkçülüğünün temelinde tarihin anlamına ilişkin düşünceler egemen olmuştur.[15]

1904 yılında Rusya’da kaleme aldığı “Üç Tarz-ı Siyâset” isimli makalenin tamamı, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş ve parçalanmasını önlemeye yönelik çarelerin neler olduğuna dairdir.[16] Bu makale, Mısır’da Abdülhamit yönetimine karşı savaşan “Türk” gazetesinin 24-34’üncü sayılarında yayımlanmış olup daha sonra Mısır ve İstanbul’da iki kez basılmıştır. Yusuf Akçura’nın makalesinden başka Ali Kemal’in ve arkadaşı Ferit (Tek)’in Ali Kemal’e cevabı olan bir mektubu da yayımlanmıştır.

“Üç Tarz-ı Siyâset’te üzerinde durduğu üç ana konu şunlar olmuştur:[17]

  1. Bir Osmanlı ulusu meydana getirmek (Osmanlılık),
  2. İslâmcılığa dayanan bir devlet yapısı kurmak (İslamcılık),
  3. Irka dayalı bir Türk siyasal ulusçuluğu meydana getirmek (Türkçülük).

Osmanlılık, İslamcılık ve Türkçülük görüşlerinin karşılıklı olarak mukayesesini ilk defa Yusuf Akçura yapmıştır.[18]

a. Osmanlılık: Akçura’ya göre bu fikir, II. Mahmut döneminde başlamış, Abdülmecit döneminde gelişmiş, Sadrazam Ali ve Fuat Paşalar döneminde en üst noktaya ulaşmıştır. “Osmanlılık” anlayışına göre asıl gaye, “Osmanlı memleketindeki Müslim ve gayrimüslim halka aynı siyasal hakları tanımak ve vazifeleri yüklemek; böylece aralarında tam bir eşitlik meydana getirmek; fikir ve din bakımından tam bir serbesti vermek, bu eşitlikten ve serbestiden faydalanarak söz konusu ahaliyi aralarındaki din ve soy farkına rağmen yekdiğerine karıştırarak ve temsil ederek Amerika Birleşik Hükümetlerindeki Amerikan milleti gibi, müşterek vatanla birleşmiş yeni bir millet, Osmanlı milleti meydana çıkarmak ve bütün bu zor ameliyenin neticesi olarak da” Devlet-i Aliye-i Osmaniye”yi aslî şekliyle, yani eski sınırlan ile muhafaza eylemekti… Osmanlı hududu haricindeki Müslümanlar ve Türkler bununla o kadar meşgul olamazlardı. Mesele mahalli ve dâhilî bir mesele idi.[19]

Akçura’ya göre; Almanların 1870-71 tarihinde milletlerin esasında ırkın önemli bir yer tuttuğunu iddia ederek Fransa’yı mağlup etmelerinden dolayı bu fikir dayanağını kaybetmiş oluyordu.[20]

b. İslamcılık: Bütün Müslümanların bir halife etrafında toplanarak fikir ve eylem birliğine varmasıdır.[21] Akçura’ya göre İslamcılık, başlangıçta Osmanlı halkını Müslim-gayrimüslim olarak ayıracak, fakat daha sonra bütün dünyadaki Müslümanları bir fikir etrafında toplayarak büyük bir birlikteliğe sebep olacaktı.

Osmanlılık fikrinin zayıflaması üzerine, Abdülaziz devrinde “Panislâmizm” düşüncesi, yaygınlaşmaya başlamış ve diplomatik görüşmelere de yansımıştır. Midhat Paşa’nın düşmesinden sonra II. Abdülhamit döneminde bu fikir, eylem hâline dönüşmüştür. Eğitimde, sarayda, sosyal ve kültürel alanda dinsellik ön plâna çıkmıştır. Müslümanların kalabalık olduğu Afrika ve Çin diyarına elçiler göndererek, Hicaz demir yolu inşasını devam ettirerek İslâmiyet’teki hilâfet nüfuzu kullanılmaya çalışılmıştır.[22]

c. Türkçülük: Niyazi Berkes’e göre; Rusya’daki Müslümanların uluslaşma akımı ile Osmanlı topraklarındaki Müslüman ve Türk olmayan grupların uluslaşma eğilimi arasındaki paralelliği ilk gören kişi Yusuf Akçura olmuştur. O, aynı zamanda Türkiye’de Türkçülüğün geleceğini, Ziya Gökalp’ten çok önce kavrayan kişidir.[23]

Yusuf Akçura, milliyetçi akımın bünyesinde birinci derecede rol oynamış kişilerden biridir.[24] Akçura’nın milleti tarifi şu şekildedir: “Millet, ırk ve lisânın esâsen birliğinden dolayı ictimâî vicdânında birlik hâsıl olmuş bir insan topluluğudur”.[25] Tarifte de görüldüğü gibi, ırk ve lisan birliği esas alınmış olmakla beraber kültürel bağlardan olan ve Ziya Gökalp’ın dâhil ettiği din faktörü bu tarife konulmamıştır. Bu da, Mustafa Kemal’in kurduğu lâik devlet anlayışına paralellik göstermektedir.

1908 Temmuzunda, Türkiye’de Jön Türk Devrimi meydana geldiğinde ülkede Türk milliyetçiliği henüz kökleşmemişti. Hiçbir basın-yayın organı bu düşünceyi savunmuyor ve siyasîler bu konuda açık bir tutum takınmıyordu. Siyasal sahnede, “Batıcılar, Osmanlıcılar ve İslamcılar” rol alıyordu. Yusuf Akçura, 1908 Devrimi’nden sonra İstanbul’a gelerek Türk milliyetçiliği konusunda yoğun çalışmalar yaptı ve 1911’de “Türk Yurdu” dergisinde yazılar yazmaya başladı ve 1912 de Türk Ocağının çalışmalarına katıldı. 1912 Ağustos ayından sonra, “Türk Yurdu Mecmuası”nın ilk nüshasından itibaren basım ve yayımını Yusuf Akçura yürütmüştür. Bu dergi ile Türkçülüğün esasını şekillendirmiş ve bütün düşüncelerini yirmi yıl süreyle bu dergide yayımlamıştır. Yusuf Akçura’nın ”Türk Yurdu Mecmuası”nın kuruluş ve çalışma ilkelerine Türklükle ilgili düşünceleri şu şekilde yansımıştır.[26]

  1. Türk Yurdu, Türk ırkına mensup halkın ekseriyeti tarafından okunup istifade olunacak bir tarzda ve lisanda yazılacaktır. Binaenaleyh lisanı sade olacak, muhteviyatı bu mevzuları Türk ırkı ekseriyetinin istifadesine yarayacak şeylerden intihap olunacaktır.
  2. Türk Yurdu, umum Türklerce makbul olabilecek bir mefkûreyi meydana çıkarmağa çalışacaktır.
  3. Türk Yurdu, umum Türklerin kendi aralarında tanışmalarına çalışacak, gerek ahlâkî gerek İktisadî cihetten yükselmelerine hizmet edecektir.
  4. Türklerin birbirleri ile tanışmalarını kolaylaştırmak için “Türk Yurdu Mecmuası”, Türk dünyasının her tarafında olup biten işlerden ve kardeşler arasında sevinç veya kaderi mucip olacak vakıalardan ve muhtelif Türk illerindeki fikir hareketlerinden ve edebî inkişâflardan haberdar edecektir.
  5. Dâhilde ancak Türklük ve Türk unsurunun siyasî ve İktisadî menfaatlerini müdafâa edecektir.
  6. Mefkûresizlikten münbais tembellik ve rehavetin ve ümitsizliğin önüne geçmeğe çalışacaktır.
  7. Türk Yurdu’nun beynelmilel siyasette takip edeceği istikamet Türk âleminin menfaatlerini müdafaa olacaktır.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ