YAHYA KEMAL VE ESKİ ŞİİRİMİZ

0 12

Doç. Dr. Nezahat ÖZTÜRK

Yahya Kemal, şiir zevkini ve şiir dilini Eski Şiirimizde bulmuş, divan şiirini hâlis şiir olarak kabul etmiştir. Yahya Kemal’in bu şiir anlayışını, doğduğu şehir, yetiştiği muhit ve ilk şiir karalamaları oluşturur. Bu tercih öylesine doğaldır ve Yahya Kemal’in yapısına sinmiştir. Hatıralarında, doğduğu şehir Üsküp için “son zamanlara kadar ilk asırlardaki çeşnisini tamamiyle muhafaza etmiş bir Türk şehriydi. Murad-ı Sânî devrinin canlı bir resmi gibiydi. Halk hâlâ o lehçeyle konuşur, o türlü esvaplar giyer, o devirdeki gibi yaşardı.” satırlarını kaydeder. Yahya Kemal’e göre bir İstanbullu, Üsküp’ün yaşlılarını görse Naima tarihinden fırlamış tipler sanır, gençlerini ise yeniçerilere benzetirdi.

Yahya Kemal on beş yaşında iken aruzla şiir yazmaya başlar. Ebced hesabını öğrenir. Üsküp’teki Sâdi Dergâhı’nın semahanesine tarih düşürür. Vezin hatalarını Rıfaî Şeyhi Sadeddin Efendi’ye tashih ettirir. Şiir konusundaki belâgat bilgilerini Muallim Naci’nin eserlerinden alır. Muallim Naci’yi müteakip Recâizâde Ekrem’in Tâlim-i edebiyatını okur, aynı zamanda Ruhî Divânı üzerinde çalışır. On beş yaşının şiir dünyasına, az sonra Abdülhak Hâmit Makberi’yle katılacaktır. Yahya Kemal bu sırada vezinlerin birçoğunu kullanabildiğini kafiyelerinin acemilikten kurtulduğunu, rindâne şiirler yazmaya başladığını kaydeder. Yahya Kemal, Selânik İdâdisine gönderildiğinde “Selânik çok daha medenî bir şehir” olmasına rağmen, köhne Üsküp’ü camileriyle, şadırvanlarıyla, ruhânî haliyle özler, bu hasretle şiire yönelir.

1902’de İstanbul’a geldiğinde, İstanbul Edebiyatı, Servet-i Fünûn Edebiyatı demektir. Yahya Kemal bu ilk gençlik yıllarında, Selânik’teki hocalarının etkisiyle Jön Türklere hayranlık duymaktadır. İstanbul’da Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin’in şiirlerini tanıyınca Muallim Naci ve Recâizâde Ekrem’i artık eski bulur. Kendi ifadesiyle “bir kelime Fransızca bilmeden alafranga olmuş”tur.

İstanbul’da bir sene kalır, kaçarcasına Paris’e gider. Paris’te hem Fransızca öğrenir hem de âteşîn bir merakla Fransız şiirini inceler. Bu yıllarda artık Servet-i Fünûncuları da beğenmez. Onları Fransız şiirinin taklitçisi, ihtirassız, köksüz ve acemice bulur. Zihninde daima “Yeni Türkçeyle, kendi duygumuzun ifadesi, hâlis ve samimi bir şiir nasıl yazılabilir” düşüncesi vardır. İşte bu noktada Parnasçı şair Jose Mari de Heredia’nın şiirleri Yahya Kemal’e ışık tutar. Bu şiirlerle hemhal olurken Yunan ve Lâtin şiirinin tadını alır. Öteden beri aradığı şiir dilini bulduğunu keşfeder. Bu yeni Türk şiirinin dili, Yunan ve Lâtin şiirinde tecessüm eden antikite heykellerinin kusursuz yontusu ve yalınlığına sahip “beyaz lisan” dediği bir dil gibi olmalıdır. Böyle bir Türkçe ve şiir dili eski şiirin berceste (sıçramış) mısralarında vardır. Bu mısra-ı bercesteler yalın bir Türkçeyle bizim duygularımızı ifade ederler. Meselâ:

“Ağlarım hâtıra geldikçe gülüştüklerimiz”
“Bugün şâdım ki yâr ağlar benimçün”
“Gittin amma ki kodun hasret ile cânı bile
İstemem sensiz olan sohbet-i yâranı bile”

mısraları böyle beyaz bir Türkçedir.

Eski şiir, hatıraları bir musikî notasıyla cisimleştiren bir lisana sahiptir. Şiirde musikî, bir diğer deyişle derûnî ahenk, dilin yarattığı şiirsel musikînin oluşması, konusunda Yahya Kemal’i uyaran sembolist şairler Mallarme ve Verlain’dir. Yahya Kemal aradığı derûnî ahengi Divân şiirinde bulur.

Görüldüğü gibi Yahya Kemal, Divân şiirinde aradığı iki özelliği bulmuştur:

  1. Konuşma Türkçesine dayanan yalın dil “beyaz lisan”; bunun mısra-ı berceste ve beytü’l- gazellerde olduğundan emindir.
  2. Bize has duyguların müziğini, notasını veren şiirsel musikî dili. Bu da eski şiirimizde sesleri, hece ve kelime olarak yatay ve dikey bir şekilde istif etmek özelliğidir. Bu özellik Bâkî,

Neşâtî, Şeyh Galip gibi şairlerde açıklıkla gözlemlenir.

Yahya Kemal, Faruk Nafiz’e Varşova’dan gönderdiği mektupta “şiir kalpten geçen bir hadisenin lisan halinde tecelli edişidir; hissin birdenbire lisan oluşu ve lisan halinde kalışıdır. Düşündüklerimizi vezinle ve lisanla ifade edişimiz şiir değildir. Derûnî ahenk ile ifade edilmişse şiirdir. Fakat duyulmaksızın yalnız vezin ve lisan mümaresiyle söylenen söz şiir olamaz” der.

Yahya Kemal, “Şiir Okumaya Dair” makalesinde Nedim’in “Dökülen mey kırılan şişe-i rindân olsun” mısrasında “bu kelimelerin hiçbiri fazla veya eksik değildir; altısı birden musikî cümlesidir. Baştaki “dökülen”, bin türlü manâda kullandığımız “dökülen” değildir. Nedim’in tam o şevk ânını ifade ettiği bir tınnetdedir. Kelimelerin istifini bozarsak o derûnî ahenk kaybolur” satırlarını kaydeder.

Yahya Kemal, “halis şiir nâdir bir madendir. Şiir güfteden önce bestedir. Mısralarında nağme hissedilmeyen bir manzume sadece bir güftedir nesir sahasına atılmalıdır” der. Bu anlayışını bir gazelle dile getirir:

“Bir şi’r mest edince şarab-ı ezel gibi
Her mısraıyla vehm olunur en güzel gibi
Üstad elinde ser-te-ser âhenk olur lisân
Mızraba ses verir kelimâtıyla tel gibi
Elhân duyulmadıkça belâgat girân gelür
Lâf ü güzâftan mütehassıl kesel gibi
Bir tek gazel bıraksa yeter bir gazel-serâ
Her beyti olmalı beytü’l- gazel gibi
Ber-ceste şi’r başka mesel başkadır Kemal
Pesten terânedir nice sözler mesel gibi”

Yahya Kemal’in eski şiirde bulduğu diğer önemli bir özellik, eski Türk toplumunun ruhunu dile getirmesidir. Kılığı, kıyafeti, düşünüşü ve yaşayışıyla zevk u şevkını yansıtır. Bütün toplumun terennümüdür. Toplumdan kopuk değildir. Şair, divânını yazıp bitirdikten sonra hattata verir. Hattat ta’lik hattın kıvraklığıyla sanatını ortaya koyup mücellide gönderir. Müzehhip ve mücellid yeteneklerinin en güzel işlemlerini ortaya koymaya çalışarak kitabı tamamlarlar. Şairin divânındaki gazellerden bazıları musikîşinaslar tarafından bestelenerek Rumeli ve Anadolu konaklarında, kahvehanelerde, kervansaraylarda, kışlalarda dilden dile sazdan saza dolaşır. Şair camilere, çeşmelere, imâretlere, sebillere, kasrlara tarih düşürür, kitabe yazar. Taş ustaları bunları sülüs ve celî sülüsle taşlara hâkkederler. Şair, sultanların, devlet adamlarının başarılarını, savaşlarını kaside ve fetihnâmelerle dile getirir. Halkın beğenmediklerini hicveder. Yönetim elden ele dolanan şiirlerle tenkîd edilir. Devlet törenleri, saray törenleri, halkın eğlenceleri surnâmelerle anlatılır. Şehirler, şehrengizlerle tasvir edilir. Eski şiir böylesine hayatın içindedir. Artık bu ruh ölmüştür. Ancak henüz yerine yenisi kurulamamıştır. Edebiyat artık âteşîn bir hayattan fışkırmaz, zemini çoraktır. Bu yeni şiirde insanlar “iğrenir”, hayran olmaz “tiksinir”, zevk almaz “eğlenir”. Aşkın manâsı “alâka”, hayatın manâsı “nefsin arzularına teslim olmuş” gibi kabul edilir.

Bu noktada Yahya Kemal nasıl bir şiir istiyoruza gelir. Evet şiir her şeyden önce musikîdir. Beyaz lisanla bu musikî yaratılmalıdır. Ama Yahya Kemal’in “ruh olmazsa şiir olmaz” dediği “yeni ruh”tan anladığı nedir? Buna

Yahya Kemal “Vatanın Kâinatı” adını koyar. Türk Edebiyatı vatanın kâinatından ibaret bir daire olmalıdır. Bizim kâinatımızı Malazgirt’ten sonra bin yıllık Türkiye tarihi yaratmıştır. Ondan önceki tarihimiz sadece bir mukaddimedir. Yahya Kemal’in bu görüşü, çok etkilendiği Fransız tarih görüşü olan “Fransa’yı bin yıllık Fransız toprağı yaratmıştır” cümlesidir.

Bizde Türkiye’yi vatan yapanlar, Alpaslan ve Yavuz Sultan Selim gibi akıncı hükümdarlardır. Yahya Kemal onları tebcil eder. Yahya Kemal’e göre Müslümanlık, halkımızın saf ruhunun yapıcısı ve sahih aynasıdır. Şiirlerinde böyle bir müslüman hayat tarzını anlatmaya çalışır. Müslümanlığın mistik yorumu melâmik ve kalenderilik, Anadolu halkının yaşayışında özgün bir renktir. “Vatanın Kâinatı”nda tarih, coğrafya kültür sentezinin ortaya koyduğu önemli bir diğer tip, bu mistik özellikleri taşıyan rind tipidir. Yahya Kemal rindâne şiirlerinde eski şiirin dilini ve ruhunu yakalar; ayrıca bu eski mistisizmi kaybetmenin hüznünü dile getirir.

Fer almışken tulû-ı kibriyâdan
Bugün bî-vâye kalmış her ziyâdan
Bugün bî-vâye kalmış her ziyâdan
Bu mülkün farkı yok bir tengnâdan
Niçin nûr inmiyor artık semâdan
Bu şek, bağrımda her gün gâh u bîgâh
Dolaştım “hu” deyüp dergâh dergâh

Aba var post var meydanda er yok
Horasan erlerinden bir haber yok
Uzun yollarda durdum hiç eser yok
Diyar-ı Rûma gelmiş evliyâdan
Tecelligâh iken binlerce rinde
Melâmet söndü şarkın her yerinde
Bu devrin gerçi son sohbetlerinde
Nefesler dinledik saz-ı Rıza’dan

Yahya Kemal, rindâne şiirlerinde tasavvuf felsefesinin ruhunu yakalamıştır. Bu şiirler ruh ve dil olarak eski şiirin tadındadır.

İksîri içenler ezelî sâgardan
Mestî-i melâmetle geçerler serden
Bir kerre ene’l-hak diyen erbâb-ı dile
Hallâk-ı avâlim görünür her yerden
Seyreylediğim semâ-ı Mevlânâdır
Devreyleyen ecrâm-ı cihân-ârâdır
Sağ elden uzattıkları peymânelere
Gülrenk sebûlardan akan sahbâdır

Tanpınar, Yahya Kemal’in Tanzimat’tan beri edebiyatımızın Eski şiirden ayrılma, uzaklaşma imkânları arayacağı yerde eski şiire yaklaşma, onun arkasından gitme çarelerini aradığını kaydeder. Yahya Kemal, Bâkî’deki, Neşâtî’deki, Şeyh Galip’teki lirik sesi ister. Eskiler bu sesi bize ait lirizmle, sesleri sedâlı ve sedâsız olarak yatay ve dikey tekrarlayarak, bunlara en uygun terkipleri bularak, edebî sanatları, vezni, kafiyeyi, redifleri göz önüne alarak meydana getirirler. Yahya Kemal, bu sesi tutkuyla ister:

Yarab ne müsavâtı ne hürriyeti ver
Hatta ne yoldan gelecek şöhreti ver
Hep neşve veren aşkı terennüm dilerim
Yarab bana bir ses yaratan kudreti ver

Başta Tanpınar olmak üzere Yeni Edebiyatçılar Yahya Kemal’in eski mazmunlarla yeni imajlar, yeni terkipler yaptıklarını söyleseler de Yahya Kemal, eski şiiri hem duygu hem ses olarak yakalamıştır:

Virâne cihanda ne şâhız ne bendeyiz
Rind-i âbâ be-dûş fakîr-i revendeyiz
Pîr ü civân bahar bahar eyleriz sefer
Hem dem otağ-ı Cemle diyâr-ı Çemendeyiz
Yattık bülend servlerin gölgesinde şâd
Dehrin bu hây u hûyundan mecbûl-i handeyiz
Demdir yanar, remad olamaz şeb-çerağ-ı dil
Demdir ki ayş u nûş ile ifnâ-yı tendeyiz

Yahya Kemal’in bu gazelinde Bâkî, Ruhî, Neşâtî ve Naili’ye ait şiir dilini ve sesini duymaktayız:

Ruhî:

Bu âlem-i fânide ne mîr ü ne gedâyız
A’lâlara a’lâlanırız pest ile pestiz

Bâkî:

Ezelden Şâh-ı aşkın bende-i fermanıyız câna
Muhabbet mülkünün sultan-ı âlî-şanıyız cânâ

Nailî:

Hevâ-yı aşka uyup kûy-ı yare dek gideriz
Nesîm-i subha refikız bahara dek gideriz
Palas pâre-i rindî be-dûş u kâse be-kef
Zekât-ı mey verilir bir diyâra dek gideriz

Neşâti:

Şevkız ki dem-i bülbül-i şeydâda nihânız
Hûnuz ki dil-i gonce-i hamrada nihânız
Olsak nola bî-nâm u nişân şuhre-i âlem
Biz dil gibi bir turfa muammada nihânız

Yahya Kemal âdeta tayy-ı zaman ederek eski şiirin ruhunu ve dilini yakalar:

Çık tayy-ı zaman et açılır her perde
Bir devir geçir istediğin her yerde
Ben hicret edip zamanımızdan yaşadım
İstanbulu fethettiğimiz günlerde

Yahya Kemal eski şiirdeki kompozisyon bütünlüğünü de gözden kaçırmaz. Divân şiirinde birim beyit olmakla beraber, gazellerde bir tem ve kompozisyon bütünlüğü daima vardır. Bunun en açık delili rediflerdir:

O dem ki bir şevk tabân olur gönül gönüle
Bilâ-irâde şitâbân olur gönül gönüle
Görünce ayine-i neşvesinde lâhûtu
Kemal-i vecd ile kurban olur gönül gönüle

Yahya Kemal, “gönül” redifli bu gazelindeki tasavvuf? neşveyi terennüm ederken Şeyh Galip’ten farklı değildir. Ancak şuna dikkat çekmeliyiz ki Yahya Kemal tayy-ı zaman edip tarihi yaşarken kullandığı kelime, kelime grubu ve sentaksa yaşadığı çağın anlam derinliğini de katar. Parnas ve Sembolist şiir deneyimiyle gazellerini yazarken “Cem bezmi”nden bahsedişinde eski diyonizyak törenlerini bulmak da mümkündür. Hülyalı, ay ışıklı, kızıl atmosferli gazellerinde sembolizmin mübhemiyeti de düşünülebilir. Yahya Kemal tasavvufî terimleri kullanırken sadece Lâhûtî anlam vermez. Bakî’nin kullanışı gibi dünyevi anlamlar da yükler. Meselâ:

Sâkî, parıldasın şafak-ı meyle câmımız
Mutrip de kim cihanda murad üzre kâmımız
Bizler, kadehde aks-i rûh-ı yari görmüşüz
Bundandır işte lezzet-i şürb-i müdâmımız

Yahya Kemal, taştir ve tahmislerinde ele aldığı gazellerle bütünleşir. Hem dil hem mazmun olarak onlara tetabuk eder.

Bâkî’nin gazeline taştir:

Fermân-ı aşka can iledir inkıyâdımız
Pürdür hayâl-i yâr ile her lahza yâdımız
Mevkufdur o mâha samîm-i fuâdımız
Ahır varınca haddine hestî-i şâdımız
Hükm-i kazâya zerre kadar yok inâdımız

Neşâtî’nin gazelini tahmis:

Ye’se gark etti felek külbe-i ahzânı bile
Âteşim geçti cehennemdeki nîrânı bile
Cûş edüp söndüremez gözyaşı tufanı bile
Gittin amma ki kodun hasret ile cânı bile
İstemem sensiz olan sohbet-i yârân-ı bile

Doç. Dr. Nezahat ÖZTÜRK

Celal Bayar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 18 Sayfa: 166-169

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.