XIX. YÜZYIL OSMANLI REFORMLARINI NASIL İNCELEMELİYİZ?: MEVCUT LİTERATÜR VE BAKIŞ AÇILARI ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER

XIX. YÜZYIL OSMANLI REFORMLARINI NASIL İNCELEMELİYİZ?: MEVCUT LİTERATÜR VE BAKIŞ AÇILARI ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER

Yrd. Doç. Dr. Bülent ÖZDEMİR

Balıkesir Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye

Ondokuzuncu yüzyıl Osmanlı Tarihi ile uğraşan akademisyenlerin çoğu, bu yüzyıldaki Osmanlı reformlarının “Batı medeniyetinin etkisi ile yapıldığı” şeklinde yaygın bir fikre atıfta bulunmaktadırlar. Avrupa aydınlanması ve Fransız İhtilali sonrası meydana gelen ihtilal hareketlerinin, Osmanlı Devleti’nin modernleşmesi ve sekülerleşmesinde çok önemli bir rol oynadıkları, hiç yadsınmadan kabul edilmektedir.[1] Buna göre erken dönemde Avrupa ile olan diplomatik ilişkiler ve daha sonra imparatorluk yönetiminde gücü ve etkisi sürekli artan bürokratların 18. yüzyıl Avrupa medeniyetinin etkisi altındaki aydınlanmacı düşünceleriyle, yeni açılım ve değişmeler sürekli olarak desteklendi. Bu hazırlayıcı etkenler sayesinde 19. yüzyılda daha geniş ve radikal reformların yapılması mümkün oldu. Şerif Mardin’e göre 18. yüzyılda bir Avrupalı görevli tarafından bir reform paketinde kullanılıncaya kadar Osmanlılara “nizam” kelimesi bile oldukça yabancıydı.[2] Osmanlı reformları için itici gücün hiçbir şüpheye yer bırakmadan Avrupa’nın üstünlüğüne verilmesi gerektiği ve bu üstünlüğün, Avrupa medeniyeti ile yakın ilişkiler kurabilmiş olan Osmanlı bürokratları tarafından en iyi şekilde anlaşılmış olduğu düşüncesi mevcut literatürde derin bir etkiye sahiptir. Yukarıdaki bu iddiaya karşılık biz bu yazıda, Osmanlı reformlarının sebep ve sonuçlarının farklı tarihi verilerde aranması gerektiğini teklif ediyoruz. Eğer 19. yüzyıl Osmanlı toplum yapısında olduğu gibi büyük değişmelerden bahsediyorsak sosyal ve ekonomik değişmelerin hiçbir şekilde göz ardı edilmemesi gerektiğini başta belirtmeliyiz.

19. yüzyıl Osmanlı reformlarına, reformları “Osmanlı toplumunun gelişmesi için amaçlı bir değişim fikrinin”[3] sonucu olarak gören bir bakış açısından bakıldığında, pek çok tarihçiye olduğu gibi, bizi açık bir şekilde bir tek sonuca; reformların Osmanlı toplumu üzerine yine bu topluma yabancı bir yöntemle zorla uygulandığı sonucuna götürür. Bu başlangıç noktası bizi, her bir reformu dış dünyanın (ki burada bu Batı’dır) etkisi altında yönetici zümre tarafından yapılmış bir yenilik olarak düşünmeye yöneltir. Batının dinamik karşıtlığı ve “geleneksellik”in durağan ve olumsuz etkisi karşısındaki meydan okuması Tanzimat konusundaki tarih yazımlarında sıkça gördüğümüz bir retorik olarak karşımıza çıkmaktadır. Eğer biz reformcuları “değişim”in resmi görevlileri ve uygulayıcıları olarak kabul edersek, ki bu Berkes’in ifadesiyle” insanları değişmek istemeye razı etmek ve değişimin arzulanabilir ve mümkün olduğuna inandırmak”[4] demek olur ve her ne kadar sosyolojinin temel prensipleriyle çakışırsa da, bunun ancak aydın fikirli bürokratların öncülüğünde oluşabileceğini kabul etmiş oluruz. 19. yüzyıl reformları için kabul edilen ve tepeden inme bir ilham ile oluşturulan bu tabloyu tamamlamak için, 19. yüzyılda da yaşayan geleneksel Osmanlı toplumu için, Sultan aniden ve yarı mucizevi bir şekilde, fakat modern Batı ile kurduğu özel ve ayrıcalıklı ilişkiler sayesinde, “aydın bir monark”, “popüler bir şahsiyet” ve “tanıdık olmayanın bir sembolü” oluverir.[5] Bu bağlamda Berkes şöyle bir iddiada bulunuyor:” Türk siyasal hayatındaki değişimin en zayıf noktası yeni yönetim olgusunun, yükselen orta sınıf istek ve arzularının bir ürünü olmaktan çok, geleneksel siyasi otoritenin kendi varlığının devamı niteliğinde verdiği uğraşın bir sonucu olmasıdır.”[6]

Yukarıdaki ifadeler Berkes’e göre 19. yüzyıl Osmanlı Devleti’ndeki değişim surecinin açıklanması anlamına gelmektedir. Şimdiye kadar gördüğümüz gibi, bu anlatım, artık gelenekselleşmiş olan Oryantalist yaklaşımın bütün özelliklerini taşımaktadır. Ortada geleneksel yapıya sahip bir toplum vardır. Bu aynı zamanda onun durağan, kendi iç dinamikleri ile değişemez ve dolayısıyla Batı toplumlarından farklı olduğu anlamına gelmektedir. Eğer bu toplum, gelişmeye ve kendini yenilemeye ihtiyaç hissederse, hiçbir ayırt edici koşul tanımaksızın Batılı olan her şeyi kabul ederek öncelikle kendi engellerinden kurtulmalıdır. Daha üstün olan toplumdan (ki burada “Batı”dır) gelen her şeyi basit bir taklit ve tepeden inmeci bir yaklaşımla algılayan ve uygulamaya koyan birileri olmalıdır. Bu reformcular halkı değişimin kendileri için yararlı olacağına inandırmalıdırlar. Hiç şüphe yok ki bu tepeden inme değişim sürecine toplumun çeşitli kesimlerinden bazı itirazlar ve direnmeler olacaktır. Fakat kendi içerisinde tutarlı bazı maddi motiflere sahip ve statükonun devam etmesini isteyen bu reform karşıtları, kolayca ve uygun bir şekilde “geleneksel” ve “gerici” olarak etiketlenecektir. Daha da önemlisi bu reform karşıtlığı, topluma, yapılmaya çalışılan reformların ne kadar gerekli ve hayati olduğunu ispatlamak için bir delil olarak sunulacaktır.[7] İşte yukarıdaki bu yargılar 19. yüzyıl Osmanlı reformları konusunda oluşmuş literatürde yaygın bir şekilde seslendirmektedir.

Eğer toplumdaki değişmelerin dış etkenlerle meydana geldiği şeklinde bir bakış açısına sahipsek, bir reform uygulamasının ardındaki sebepleri de, dış politik ve diplomatik olaylarla açıklamaya çalışır ve değişen toplum içerisindeki iç dinamikleri görmezden gelerek toplumu bir “bağımlı değişken” olarak görürüz.[8] Örneğin, Müslim ve gayrimüslimlerin kanun önünde eşit olmaları yönünde yapılan Osmanlı reformları, tipik bir şekilde uluslararası politika ve onun değişen boyutlarıyla ilişkilendirilmiştir. Bunu etkileyen faktörlerden Avrupalı Büyük Güçlerin Osmanlı Devleti üzerindeki çıkarları, Fransız İhtilali sonrasında ortaya çıkan “milliyetçilik”, Osmanlı Devleti’ndeki dini azınlık grupların Avrupalı devletler tarafından himaye edilmesi, İngiltere’nin değişen Orta Doğu politikası ve Rusya’nın Balkanlar’daki Pan-Slavist hareketleri gibi temel hususların konuların “millet” problemiyle ilgilenen hemen hemen her kitapta not edildiğini görürüz.[9] Halbuki, son yıllarda yapılan çalışmalar da açık bir şekilde, iç sosyal değişmeler ve önceliklerin bu yönde yapılan reform hareketlerinde çok önemli bir rol oynadığını göstermiştir. Özellikle, ekonomik faktörlerin gayrimüslimler üzerine çok önemli olumlu etkilerinin olduğu konusu ciddi şekilde ele alınmalıdır. Osmanlı Devleti’nin en erken dönemlerinden başlayarak Osmanlı’nın gayrimüslim vatandaşları, tüccarlar, esnaflar ve bankerler olarak ekonomik konularda hep ön sıralarda olmuşlardır. Gayrimüslimlerin Osmanlı ekonomik faaliyetlerindeki ağırlığı, zaman içerisinde sürekli artarak 19. yüzyılda Avrupa kapitalist genişlemesiyle birlikte, daha ayrıcalıklı ekonomik sonuçlar doğurmuştur. Böylece, bu zümre ekonomik olarak daha güçlü bir hale gelirken gittikçe artan bir şekilde de bağımsızlaşmıştır. Bu durum, azınlıkların, grup bilincine ulaşmalarına, daha iyi bir eğitim anlayışına sahip olmalarına, Avrupalı devletlerle daha yakın ilişkilere girmelerine ve daha da önemlisi, Osmanlı Devleti’ni meydana gelen bu toplumsal değişmelere uyum sağlamaya zorlayan bir iç faktör olmasına yol açmıştır. Sonuç olarak, 19. yüzyılda azınlıklarla ilgili bazı reformların, Osmanlı Devleti’nin değişen sosyal koşullara uymak için yaptığı uygun zamanlı tepki ve cevaplarından öte bir şey olmadığı ileri sürülebilir.[10]

Bu noktada, Osmanlı reformcularının uyguladığı reform paketlerini o günkü Batılı reform örneklerinden ödünç aldıklarını kabul etsek bile, bu onların başka seçenekleri olmadığı ya da gerçekten Osmanlı toplumu için iyi sonuçlar vereceğine inandıklarından Batı’nın daha “üstün” gördükleri kurumlarını ve uygulamalarını aynen kopya ettikleri anlamına gelmez. Aslında, Osmanlı Devleti’nin her zaman Batı ile ilişki içerisinde bulunması bir tarafa, kapalı bir toplum özelliği göstermediğinden reform olgusu hep vardı. Reformlar zamanın şartlarına uygun bir şekilde yapılmaktaydı. Osmanlılar toplum ve müesseseler için yararlı olacak olan ve gerekli görülen yeni uygulamalar ve teknolojileri almakta hiçbir zaman tereddüt etmemişlerdi.[11] Osmanlı Devleti ve toplumu zaman içerisinde sürekli bir değişim geçirdiğini de unutmamalıyız. Osmanlı Devleti kurumları ve sosyal uygulamaları bazen evrimsel hareketlerle, bazen de daha radikal görünümlerle zaman içerisinde sürekli bir şekilde değişen şartlara cevap ve tepkiler vermekteydi.

Mesela, II. Mahmut uygulayacağı yeni reformlar için desteği kendi halkından bulmuştu, çünkü halk günlük hayatta bu reformlara ihtiyaç hissetmeye başlamıştı. Diğer bir deyişle, bu dönemde hem dışta hem de içteki şartların hızlı bir şekilde kötüleşmesi, Osmanlı toplumunun bir bütün olarak değişimi kabul etmesine neden olmuştu. Burada, uygulanan reformları, Osmanlı Devleti’nin bu sosyal değişmelere verdiği doğal tepkiler olarak algılamalıyız. Sultan II. Mahmut Dönemi reformlarını bir hükümdar kaprisi ya da arzusu olarak görmek, bizi, başarılı olmak için bu reform düşüncelerinin nereden esinlendiği ve kimleri taklit ettiği şeklinde düşünmeye iter. Böylece, arayışımızı bir belirgin, olası, üstün ve en elverişli faktörle sınırlandırırız ve bu da doğal olarak “Batı”dır. Eğer 19. yüzyıl Osmanlı reformlarının yapılmasına neden olan alternatif faktörleri arayacak olursak, Osmanlı devlet kurumlarının bozulması ve yeni, değişen sosyal ve ekonomik şartlara cevapsız kalması ile toplum anlayışında ortaya çıkan belli şekillerdeki özgürlük düşüncesi, hesaba katılacak ilk faktörler olacaktır.

Biz bu makalede reformların genel karakterini etkileyen birincil faktörlerin iç faktörler olduğu savından yola çıkarak bir sorgulamada bulunacağız.

Şüphesiz, bu iç (dahili) faktörlerin incelenmesindeki en temel problem Osmanlı toplum yapısındaki değişmeleri gösteren orijinal bilgi ve verilere ulaşmaktır. Çağdaş yabancı kaynakların genel olarak taraflı olduğu ve Osmanlı toplumuna ve reformlara önyargıyla ve kendi çıkarları açısından baktıkları bilinen bir gerçektir. Örneğin misyonerlerin tuttukları kayıtlar ve reformlarla ilgili olarak verdikleri bilgiler hep gayrimüslim reayanın eşitliği üzerine yoğunlaşmaktadır.[12] Yabancı seyahatname literatürünün ve yazılan günlüklerin incelenmesi, Osmanlı toplumu hakkında bilgi edinmenin bir diğer yoludur. Fakat çağdaş yabancı gözlemcilerin ne kadar doğru ve isabetli bilgi verdikleri sorusu, üzerinde önemle durulması gereken bir konudur.

Sultan II. Mahmut, eski kurumların bakanlıklar gibi yeni oluşumlarla yer değiştirdiği yeniden yapılanan devlet kurumunda, danışma meclislerini, yapacağı reformlar için planlar ve raporlar hazırlamak amacıyla oluşturmuştu.[13] Bu danışma meclisleri büyük oranda yüksek mevkilerdeki devlet adamlarından oluşturulmuş olsa da, hiç şüphesiz bunlar iç bölgelerden gelen raporlardan imparatorluğun içinde bulunduğu gerçek şartları görebilmişlerdir. Yerel yönetimler, tarım ve vergiler hakkında yapılan reform uygulamalarının incelenmesi, açıkça, yapılan reformların toplumun problemlerine cevap arar nitelikte olduğunu göstermektedir. Yapılan reformların faaliyet alanını, İstanbul’da “Batılı” anlamda merkezi bir devlet aygıtının oluşturulması amacına yönelik olduğu ile sınırlandırmak, oldukça dar bir bakış açısı olacaktır. Bu şekilde yapılmış kısmi bir değerlendirme reformların gerçek amacını yanlış anlamamıza neden olmaktadır.[14]

Bir başka yanıltıcı yaklaşım ise reformların Osmanlı toplumu üzerindeki etkisini görmezden gelmektir. Reformların etkilerinin Osmanlı toplumu üzerindeki derinliği ve toplumun nasıl ve hangi oranda bu Batılı reformlara olumlu ya da olumsuz tepkiler verdiği konusu, önemli bir sorunsal olmasına rağmen, şu ana kadar tarihçiler tarafından çok yüzeysel olarak ele alınmıştır. Şüphesiz, 19. yüzyılın ilk yarısında İstanbul ve özellikle de taşrada yaşayan Osmanlı toplumunun sosyo-kültürel ve ekonomik durumunu gösteren doğrudan belgelere ulaşmadaki zorluk en büyük problemi oluşturmaktadır. Fakat, genel olarak araştırmacılar, bu konudan uygun bir şekilde kaçınarak, daha çok tarihi olayları, önceden belirlenmiş acendalarına adapte etmekle meşgul olmayı seçmişlerdir. Örneğin, Sultan II. Mahmut Dönemi’nde, bizce sadece etikete yönelik, Avrupavari müziğin, pantolonun, başlığın vb. kabul edilmesi gibi sosyal uygulamaların başlaması, çoğu zaman 19. yüzyılın ilk yarısındaki Osmanlı toplumunda, önemli sosyal değişimlerin başladığına dair ciddi bir işaret olarak görülmüştür. Avrupa’dan alıntılanan bu uygulamalar sayesinde Osmanlı geleneksel yapısı ve alışkanlıklarının değişmeye başladığı şeklindeki her türlü genellemeye karşı çok temkinli olunmalıdır. Özellikle bu tür tepeden inme tabir edilecek değişmeler genellikle şehir ve şehirli hayata yani entelektüellere, ordu mensuplarına ve devlet görevlilerine yönelik bir değişim meydana getirmiştir. Bu değişmeleri gözlemleyen ve bize bilgi veren en önemli çağdaş kaynakların Avrupalı gezginlerin notları olması, bu konularda yazan pek çok tarihçinin çalışmaları için, gezginlerin, reformların Osmanlı toplumu üzerindeki etkileri hakkındaki gözlemlerini, geçerli kaynak olarak kabul etmesine neden olmuştur. Pek çok tarihçi, tezlerini ispatlamak noktasında Avrupalı gezginlerin yazdıklarını, onların geçmiş hayatları, entelektüel seviyeleri, önyargıları, ülke ve ülke insanı veya eserlerinde bahsettikleri konular hakkındaki bilgi seviyeleri açısından, neredeyse hiçbir ciddi ön yargılamaya tabi tutmadan kullanmışlardır. Buna örnek verecek olursak, II. Mahmut Dönemi yüzeysel reformları hakkında Adolphus Slade şunları yazıyor:

“…Mahmut Dönemi reformlarının en önemli özelliği, peygamberlerinin faziletli kanunlarının aşağılanmasıdır ki halkın, padişahı ve onun bakanlarını kafirlere çok yaklaşmış olarak görmelerini haklı gösterdi.”[15] Aşağı yukarı on yıl sonra MacFarlane şunları yazıyor: “.Reformların etkisiyle, Türkler, Batı hakkında çok bilgi sahibi oldular ve ayrıca aynı şekilde Padişahın mağrur tavrından korkacak ve onun saldırgan ve küstah yönetiminden rahatsız olacak kadar da modernleştiler.”[16] Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi, iki ayrı Avrupalı gezgin aynı konuyu farklı şekillerde yorumlamışlardır. Aslında, Sultan II. Mahmut’un reformları ne Müslümanların dinlerini önemsememelerine ne de Osmanlı toplumunun Batı hakkında çok bilgili ve modern olmasına yol açmıştır. Bu yöndeki tarih yazımları geleneğinde bir başka ilginç örnek daha var. S. J. Shaw ve E. K. Shaw’un 19. yüzyıl Osmanlı tarihiyle ilgili klasikleşmiş kitaplarında “Osmanlı Toplumunun Uyanışı”[17] başlıklı bir bölüm vardır. Bu bölümde yazarlar Osmanlı toplumunun modernleşmesi ve uyanışını, İstanbul’da yaşayan elit tabakanın yaşam tarzındaki, Avrupavari giyim, müzik, saraylar, operalar ve hatta masa sandalye kullanımı gibi, değişiklikleri örnek göstererek betimlemişlerdir. Ne yazık ki, Osmanlı toplumunun uyanışını betimleyen bu bölümü okuyan birinin Osmanlı modernleşmesini yanlış yorumlaması daha da önemlisi yapacağı bir akademik çalışmaya bu yanlış yönlendirmeden hareketle bir temel hazırlaması kaçınılmaz olmaktadır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ