URMİYE HANLIĞI

12.09.2016
2.489
A+
A-
URMİYE HANLIĞI

Dr. Gövher N. MEMMEDOVA

Onsekizinci yüzyılın ortalarında Nadir Şah’ın ölümünün ardından (1747) İran zulmüne karşı halk-kurtuluş harekatları sonucunda Azerbaycan’da bağımsız ve yarı bağımsız hanlıklar meydana geldi. Bu arada Azerbaycan’ın güneyinde Karadağ, Erdebil, Tebriz, Hoy, Merağa, Urmiye, Serap ve Makü Hanlıkları kuruldu. Bugüne kadar Azerbaycan tarih araştırmalarında, Azerbaycan’ın kuzeyinde yerleşen hanlıkların tarihi, hemen hemen tamamen araştırılmış ve tarihçilerimiz Guba, Bakû, Lenkeran, Nahçivan, Karabağ, Şeki vb. hanlıkların tarihine ait çok sayıda monografik araştırmalar yapmışlardır. Güney hanlıkları tarihine gelince ise, onlardan yalnız Makü ve Urmiye Hanlıkları tarihi üzerine araştırma tezleri yazılmıştır. Son dönemlerde bu konuda iki önemli araştırma (H. E. Delili’nin Azerbaycan’ın Güney Hanlıkları-XVIII. Yüzyılın İkinci Yarısında, Bakû, 1979 ve N. C. Mustafayeva’nın Güney Azerbaycan Hanlıkları, Bakû, 1995) bilim alemine kazandırılmıştır. Güney Azerbaycan tarihi üzerine bilgi ve kaynak kısıtlılığı, XIX. yüzyılın başlarında bu bölgenin İran’ın terkibinde bulunması ile ilgilidir. İşte bu bakımdan gerek Azerbaycan, gerekse de İran tarihçileri Güney Azerbaycan’ın varlığını tanımak istemiyorlardı.[1] Ünlü Azerbaycan tarihçisi, profesör F. M. Aliyev, Azerbaycan’ın kuzeyinde ve güneyinde yerleşen hanlıkların siyasal statüsünü karşılaştırarak şunları yazıyordu: “Araz Nehri’nin kuzeyinde yerleşen hanlıklar ülkenin sonraki dönemlerinde önemli bir rol oynadıkları halde, güney hanlıkları küçük boyutlu olduklarından kendilerinin siyasi önemlerini kaybediyorlardı[2]”. Ahmet Taçbahş ve Muhammet Hicazi de dahil, hemen tüm İran tarihçileri XVIII. yüzyılın ortalarında Güney Azerbaycan arazisinde, özellikle de ülkenin güneyinde İran’a bağlı bulunmayan Azerbaycan hanlıklarının varlığı konusunu sessizlikle geçmektedirler.[3]

Fakat son dönemlerde ülkede ortaya çıkan değişiklikler ve Azerbaycan Devleti’nin bağımsızlığını kazanması ile ilgili olarak Azerbaycan tarih alanında, Güney Azerbaycan hanlıkları tarihinin çok sayıda meselesinin öğrenilip araştırılmasına ilgi artmış ve tarihçilerimiz bu alanda mevcut “beyaz lekeleri” doldurmaya çalışmışlardır.

Azerbaycan’ın güney hanlıkları tarihinin araştırılması, tüm Azerbaycan tarihini tahrif eden ilmi ve siyasal karakterli anti Azerbaycan ana fikirlere karşı savaş vermek ve halen Güney Azerbaycan’da yaşayan 40 milyonu aşkın kardeş ve bacılarımızı unutmamak dönemin en aktüel sorunlarından biridir.

Bu makalenin yazarı XVIII. yüzyılın ortalarından sonra ve XIX. yüzyıl başlarında Güney Azerbaycan hanlıklarından biri olan Urmiye Hanlığı’nın sosyal, ekonomik ve siyasi gelişimi konusunu açıklamaya çalışmıştır.

Belirttiğimiz gibi, güney hanlıklarından Urmiye ve Makü Hanlıklarının tarihi ayrı ayrı bir doktora tezi şeklinde araştırılmıştır.

Urmiye Hanlığı’nın tarihini ilk kez, başlıca olarak Farsça dilli kaynaklara dayanarak, merhum tarihçi Hüseyin Delili araştırmıştır. Hatta Hüseyin Delili’yi, Güney Hanlıkları tarihi araştırmacıları arasında en ön sırada anabiliriz. Fakat yazarın, kaynakların etkisi altında o dönem olaylarına ve olgularına tek taraflı bir yönden yaklaşmış olduğunu ve kendi fikir ve görüşlerini kesinlikle belirtmemiş olduğunu da belirtmemiz gerekir. Buna bağlı olarak da o, Urmiye Hanlığı’nın tarihini İran tarihiyle sıkı bir şekilde irtibatlandırmaktadır. Sovyet döneminde araştırma yapan yazar, Marksist ideolojinin etkisiyle olaylara yaklaşmış ve Azerbaycan’ın ikiye bölünmesindeki Rus rolünü açıklamamıştır.

XVIII. yüzyılın ikinci yarısında, Nadir’in ölümünden sonra, onun zor gücüyle kendi hakimiyeti altında birleştirmiş olduğu ülkeler, yerli büyük feodaller tarafından yönetilen ayrı bağımsız hanlıklara parçalandı. Tarihin oluşturduğu iç ve dış koşullar, yerel feodallere, kendi hanlıklarını küçük bağımsız ve yarı bağımsız devletler haline getirmeleri ve zamanla güçlenmeleri için elverişli imkân yaratmıştı.[4] Nadir Şah daha hayattayken bu bölgelere tayin ettiği hükümdarlar, onun ölümünden sonra hemen kovuldular ve halk kurtuluş harekatını kullanan yerel feodaller, kendileri hakimiyete geldiler.[5]

Azerbaycan’ın çeşitli bölgelerinde değişik tarihlerde meydana gelmiş hanlıkların hakimleri, İran işgalcilerine karşı şiddetli savaşlar vererek, zor koşullarda bağımsızlık elde etmişlerdir. Urmiye vilayetinde Avşar boyundan gelen feodallerin irsi ve geleneksel hakimiyetleri XVI. yüzyıl sonlarında teşekkül etmiş ve kendi bağımsızlıklarını elde etmek için Safevilere karşı savaşmışlardır.[6] İran merkez hakimiyetinin kah zayıflayıp, kah da güçlenmesi dolayısıyla bu bölge, kimi dönemde bağımsız, kimi dönem yarı bağımsız ve kimi zaman da tam bağımlı duruma düşmüştür.

XVIII. yüzyılın 30 ve 40’lı yıllarında Urmiye bölgelerindeki han hakimiyetinin durumu İran ve Azerbaycan’ın diğer vilayetlerine kıyasla çok az değişikliğe uğramıştır. Urmiye hanları, Nadir hakimiyetine bağımlı duruma düşseler de, vilayetin yönetimini kimseye havale etmemiş, kendi egemenliklerini sürdürmüşlerdi.

Nadir’in ölümü sonrası Azerbaycan’ın diğer vilayetlerinde olduğu gibi Urmiye’de de her tür İran bağımlılığına son verildi. Otorite sahibi, kumandan ve iri feodal Feteli Han bu Avşar vilayetinin yönetimini, devlet yapısını güçlendirdi. Feteli Han, ileride olası saldırılardan kendisini savunmak ve yeni topraklar elde etmek için Urmiye kalesini güçlendirdi ve kuvvetli bir ordu kurmak için çalışmalar başlattı.[7]

Urmiye Hanlığı Azerbaycan’ın en eski ve en büyük vilayetlerinden biri olarak, kuzeyden Selmas, doğudan Urmiye Gölü, güneyden İran Gürcistan’ı, batıdan Türkiye ve İran’la sınırdı. Hanlığın doğusunda yerleşen Urmiye Gölü’nün vilayet için büyük stratejik, ekonomî ve siyasî önemi olmuştur. Bu göl aracılığı ile Azerbaycan’ın diğer güney hanlıkları ile ticari ilişkiler kurulmuştur. Urmiye vilayeti, Urmiye Gölü kıyıları hariç, her taraftan büyük dağ silsileleri ile çevrilidir. Urmiye’deki dağ topraklarının üst düzeyi, çoğunlukla siyah toprak örtüsü ile kaplandığından burada kuru tarım ürünlerinin yetiştirilmesi için pek elverişli koşullar vardı. Sınır dağlarının bir kısmının yüzeyi yılın tüm mevsimlerinde karla örtülüydü. Bu da vilayetin su ihtiyacını tamamen karşılıyor, küçük nehir ve derelerin ortaya çıkmasına neden oluyordu.

Coğrafi ve iklim şartlarına uygun olarak hanlıklarda ziraat, hayvancılık, zanaat ve ticaretle uğraşıyorlardı.

XVII-XVIII. yüzyıllarda çiftçilik ve bahçeciliğin geliştirilmesi için vilayetlerdeki nehirler, doğal sulama sistemi, keza birçok çeşmeler, su depoları kullanılıyordu.

Urmiye Hanlığı’nın arazisini, doğal yapısı bakımından iki bölümde değerlendirmek daha doğru olur. Bunlardan biri havası ılıman ve sulama sistemi bulunan engin ovalar, düzlükler, diğeri ise havası nispeten sert, başlıca olarak da yağmur ve kar suları ile sulanan dağlık bölgelerdir. Tahıl ziraatı bölgenin hem engin ovalarında, hem de dağlık bölgelerinde geniş çapta geliştirilmiştir.

Toprağın daha verimli olduğu bu bölgede yılın iki mevsiminde (sonbahar ve yazın) buğday ekilirdi. Urmiye Hanlığı’nda geniş çapta yaygın olan, esas buğday türlerinin dışında “müdik”, “devediş”, “karakılçık”, “kılçıksız” vb. gibi ender buğday ve arpa çeşitleri yetiştiriliyordu.[8]

Hanlığın topraklarında aynı zamanda pirinç, bakla, bezelye, mercimek, darı, mısır vb. bitkiler geniş çapta ekiliyor ve kaliteli ürün alınıyordu. Bunun dışında katman (kaya) kayalıklar üzerinde büyük miktarda mamura benzer yosun denen bitki de bitiyordu.[9] Yosunun bileşiminde bulunan maddeler, tahıl ürünlerinin içinde bulunan maddelere pek yakın olduğundan gerektiğinde halk onu buğday ve arpa unu ile karıştırıp ekmek pişiriyordu.

Urmiye bölgesinin toprağı ve iklimi tütüncülük için elverişli olduğundan onun üretimi de gayet yaygın olmuştur. Örneğin; Uşnu bölgesinde çoğu zaman bir hektarlık toprak alanından 700 kg.’dan fazla tütün elde etmek mümkün olmuştur. Hanlıkta üretilen tütün tüm Azerbaycan’da ün kazanmıştı.[10] Urmiye’nin batı bölgesinde yerleşen Novçe mahalının tütünü yüksek kalitesi ile Türkiye’nin “Samsun” tütün cinsi ile rekabet ederek, hem iç tüketim, hem dış ticaret için büyük miktarda üretiliyordu. Tütün ticareti karşılığında dış memleketlerden hanlığa olan para akını burada pek az gelişmiş olan para-meta mübadelesinin hızlanmasına ve artışına olumlu katkı yapıyordu.

Urmiye Hanlığı’nın tarım alanında pamuk üretimi de önemli düzeyde gelişmişti. Burada ekilen pamuk ürünü başlıca olarak yerel nüfusun ihtiyacını karşılıyordu. Yüksek kaliteli pamuk ürününün belli bir kısmı Azerbaycan’ın çeşitli bölgelerinde ve hatta Rusya’da satılıyordu.

Bahçecilik ve bostancılık Urmiye Hanlığı’nda nüfusun başlıca uğraşlarından birisi olmuştur. Urmiye vilayetinde çeşitli meyve ve bostan ürünleri yetiştiriliyordu. Burada bağcılığın (üzümcülük) özel yeri vardı. XVIII. yüzyılda bölge, tarım alanında özellikle bağcılığın (üzümcülük) gelişmesi beraberinde şarapçılığı da geliştirmişti ve hanlık şarap üretiminde tüm Azerbaycan’da ilk sırada yer alıyordu. Buradan komşu bölgelere ve dış memleketlere yıllık olarak, hemen 500 bin pud (tartı birimi=16 kg.) sebze ve kuru üzüm, bolca doşap, şarap ve diğer üzüm mamulleri gönderiliyordu.[11]

Urmiye Hanlığı’nda bol ürün veren meyve bahçeleri vardı. Dut, armut, elma, erik, kayısı, şeftali ve diğer meyve bahçeleri bulunuyordu. Dağlık bölgelerde yetişen ceviz, badem, armut ağaçlarından toplanan ürünleri yerli halk toplayıp kurutmakta ve komşu vilayetlere götürerek başta gıda olmak üzere ihtiyaçları olan diğer tüketim malları ile değiştirir veya satarlardı.

Urmiye vilayetinde bostancılık ve yağlı bitkilerin yetiştirilmesi geniş çapta gelişmişti. Burada her bir aile kendine ait, özel bostan alanına sahipti. Bu toprak alanlarında karpuz, kavun, hıyar, patates, lahana, şalgam, kabak ve diğer bostan bitkileri, ay çiçeği, kendir, susam, keten vs. gibi yağlı bitkiler yetiştiriliyordu. Bitkilerden elde edilen yağlar evlerin aydınlatılmasında, ilaç üretiminde ve madenlerin korozyondan korunması işinde kullanılıyordu.[12] Savaşlar sırasında gerçek yağı sürülmüş meşaleler geniş çapta kullanıldığından, gerçek yağı üretimi geniş çapta yapılıyordu.

XVIII. yüzyıl ortalarından başlayarak ara savaşlar ve İran feodallerinin Güney Azerbaycan hanlıklarına yaptıkları saldırılar nüfusun tarımın mühim dallarıyla uğraşmasına engel oluşturuyordu. Ürünün toplanması sırasında halk büyük zorluklarla karşı karşıya kalıyorlardı. Onlar her dakika dışarıdan tehlike bekliyor, korku ve kuşku içinde yaşıyorlardı. Köylüler çift sürerken, tohum ekerken, biçerken, üzerlerinde hançer, kılıç, tüfek vb. çeşitli silahlar taşımak zorundaydılar.[13]

Urmiye Hanlığı’nın arazisinin büyük bir kısmını çayırlık ve otlaklar kapsıyordu. Vilayet içinde akan nehirler, pınarlar, yıl içinde yağan bol yağmurlar, genellikle havanın rutubetli oluşu, Urmiye’nin dağ bölgelerinde güçlü yiyecek deposunun oluşmasını sağlıyordu. Buna göre de burada tarımın yanı sıra hayvancılık da halkın uğraş alanlarından birini oluşturuyordu. Yiyecek ve gıda deposunun zengin olmasından dolayı bölge beyleri buradaki tarlaları giderek çevirmiş ve her biri yüz binlerce çeşitli hayvan cinsleri beslemişlerdir. Bazı verilere göre XVII. yüzyılda Urmiye vilayetinde hayvancılıkla ilgili ilginç rakamlara rastlamaktayız: 16.900 baş erkek at, beygir, 13.200 baş aygır, 26.300 baş merkep, 4400 baş katır, 33.700 baş inek ve öküz, 3.685.000 bin baş koyun, 1.420.500 baş keçi besleniyordu.[14] Buradaki otlakları kullanmak için yerli nüfus ile beraber Irak’ta yaşayan göçebe hayvan üreticileri de kendi hayvanlarını Urmiye arazisine getiriyorlardı. Onlardan genellikle hayvancılık ürünleri olmak üzere önemli miktarda vergiler alınmaktaydı ve bu vergiler Urmiye hanlarının başlıca gelir kaynaklarından birini oluşturuyordu. Bunun yanı sıra, Urmiye hanları ülkenin savunmasında söz konusu göçebelerin atlarını kullanıyorlardı.

Urmiye vilayetinde her türlü hayvancılık gelişmiş olsa da koyunculuk burada ilk sırada geliyordu.

Burada XVII. yüzyıl sonlarında Rus tüccarlarınca getirilmiş “Simentan” diye adlandırılan cins ineklerin yanı sıra, kızıl renkte “çöl inekleri” ve yerli cinsten mandalar yetiştiriliyordu. Bu inekler normal ineklerden büyüklüğü ve bol sütlü olmalarına göre farklılık gösteriyorlardı. Deve, at, eşek, katır ve güçlü öküzler binek ve çift hayvanları olarak tarım işlerinde kullanılıyordu. Vilayette uzun, kıvırcık ve yumuşak kılları ile ünlü “mercez” diye adlandırılan keçiler de geniş çapta besleniyordu.[15]

Urmiye vilayetinde tavukçuluğa da büyük önem veriliyordu. Burada yerel tavuk cinslerinden başka, iri Rus tavukları ve boğazı tüysüz tavuklar da vardı.

Vilayetin her tarafında, özellikle de dağlık bölgelerde arıcılık da hayli yaygındı. Urmiye düzlükleri gül ve çiçeklerle zengin olduğundan burada her yıl çok büyük miktarda aromalı ve yüksek kaliteli bal elde ediliyordu.[16]

Urmiye bölgesinde ipekçilik de hayli yaygındı. Bunun için vilayetin her yerinde büyük dut bahçeleri ekilmişti. Burada üretilen ipek, sadece ülke dahilinde tüketilmeyip, aynı zamanda dış ülkelere de gönderiliyordu.

Urmiye Hanlığı’nın tarımla uğraşan yerel nüfusu Azerbaycan’ın başka bölgelerinde olduğu gibi yerleşik hayat sürüyordu. Bunun yanı sıra hayvancılıkla uğraşan nüfus yarı göçebe hayat tarzı sürdürüyordu. Öyle ki, onlar kendi koyun sürüleri ile yazın dağlara, sonbaharda ise arana (sıcak bölgelere) göçmek zorundaydılar. H. Delili de dahil, kimi araştırmacıların böyle hayat tarzı sürdüren hayvancıları göçebe adlandırmalarının nedenini bilemiyoruz. Örneğin; H. Delili’nin yazdığına göre, Urmiye’nin dağlık bölgelerinde yaşayan “Kürt aşiretleri” kendi koyun sürüleriyle yazın dağlara, sonbaharda ise aynı dağların, düzenlik yerlerine, derelerine veya daha uzaklarda bulunan aran yerlerine göç ediyorlardı”.[17] Sonra o, bu fikrine zıt olarak, göçebe nüfus dağa göç ederken halkın bir bölümünün sonbaharda ürünlerini toplamak ve ekilmiş bağları korumak amacıyla ovalıklarda kaldıklarını belirtmektedir.[18]

Böylece, bu bölgeye “gelen” Kürt aşiretleri başlıca olarak yarı göçebe hayat sürdürmek zorundaydılar. Göçebe hayatı sürdüren kabileler esasen hayvancılıkla uğraşıyorlardı ve yukarıda sözünü ettiğimiz özellikler, Urmiye’nin yarı göçebe hayat tarzı için müsait bir bölge olduğunu göstermekteydi. Urmiye vilayetinin dağlık ve aran bölgelerinde birbirine yakın eski köyler yerleşik hayat sürdüren nüfusun yaşama yeri olmuştur. Aynı köylerin harabeleri ve onlar arasında ilişki kuran kervan yollarının kalıntıları günümüze kadar gelmiştir. Bunun dışında, kırlarda yerleşen köylerin tarlalarını sulamak için yakın nehirlerden çekmiş oldukları birçok kanal ve arkların kalıkları da vilayetin çeşitli yerlerinde görülmektedir.[19] Tüm bunlar Urmiye Hanlığı’nın ovalıklarında yerleşik hayatın geniş çapta geliştiğini kanıtlıyor.

XVIII. yüzyılının ortalarından başlayarak tüm Azerbaycan hanlıklarının ekonomisi için doğal (aynı ekonomi) ekonominin mevcutluğu normal hal idi. Burada başlıca rolü feodal üretim ilişkileri oynuyordu. Bu dönemde önceler olduğu gibi yine ekonominin önemli, gelişmiş dallarını hayvancılık ve çiftçilik oluşturuyordu. Esas ekin, biçin toprakları, toprak arsaları, yaylalar, kışlalar, sulama kavşakları feodallerin özel mülkiyetine dahildi. Bu dönemde feodal toprak mülkiyeti biçimleri mevcuttu. Tüm diğer hanlıklarda olduğu gibi, Urmiye vilayetinde de toprak mülkiyeti kategoriler üzere ayrılıyordu. Buradaki toprak sahipliği biçimlerini; mülk, hamis, vakıf, süyurgal-tiyul, maaf toprakları vb. oluşturuyordu.

1. Mülk veya erbabi topraklar atalardan miras olarak kalmış olan, hiç bir şarta tabi olmayan toprak alanlarından, su kanallarından, ormanlardan, otlaklardan vb. oluşmaktaydı. Mülk sahibi kişilere mülkedar, yani sahipkar veya erbab deniyordu. Başka mülkiyet biçimlerinden farklı olarak, onlar kendi mülklerini satmak, değiştirmek ve başkasına bağışlamak yetkisine sahiplerdi. Orta Çağlarda Urmiye vilayetinde köylülerin çalıştığı verimli toprakların yaklaşık yüzde 40’ı, ayanlar, tüccarlar, beyler, ruhaniler vb. gibi zümrelerden oluşan birçok sahipkarların (mülkedarların) elinde bulunuyordu.[20] Bu sahipkarlar arasında en iri toprak sahipleri Avşar eli beyleriydi.

2. Ortaçağlarda İran, Azerbaycan, Orta Asya ve başka komşu ülkelerde hasse, halise ve yahut divani toprak mülkiyet biçimleri yaygındı.

Hasse toprakları şah ve onun ailesine özgü topraklardan oluşuyordu.

Halise veya divan toprakları ise devlet toprağı olup yerli hakimler ve devlet memurlarınca idare ediliyordu. Divan toprakları hazineye, devlete ve han divanhanesine mahsus bulunan topraklardı.

XVIII-XIX. yüzyıllarda Urmiye vilayetinin verimli toprakları bulunan bölgelerde (şehir etrafı, Enzeli, Rövze vs. mahallarda) birçok halise toprakları vardı. Avşar hanlarının bağımsız hükümranlıkları döneminde onlar aynı araziyi önceleri de olduğu gibi, “Halise toprakları adı altında tutmuş ve onları kendi mülkleri gibi kullanmışlar. Hanlık döneminde geniş toprak arazisi bulunan 63 köy, hanlığın “halise toprağı” sanılıyordu, bu da vilayetteki tüm köylerin hemen hemen yüzde 18’ini oluşturuyordu.[21]

Halise topraklarının başlıca türleri şunlardan oluşuyordu:.

  1. Halise-yi Mazbut Toprakları: Mazbut kelimesi “zapt” kelimesinden alınmış ve müsadere etmek, el koymak anlamına gelmektedir. Mazbut veya zapt-ı halise toprakları, merkezi hakimiyete tabilikten kaçan, vergileri zamanında ödemeyen ve askeri mükellefiyetleri yerine getirmekten kaçınanlardan müsadere edilmiş toprak arsalarına deniyordu. Mazbut toprakları, sahibini cezalandırmak amacıyla geçici olarak da müsadere edilebiliyordu. XVII. yüzyılın ortalarında Avşar hanları bu yöntemi kullanarak şüphe doğuran mülkedarların topraklarına ya tamamen ya da belli bir süre için el koymuşlardı.
  2. Halise-yi İntikali (Arapça birinden başkasına geçirme, bırakma anlamına gelir): Tiyul tipinden topraklardandır. Çalışma, hizmet etme karşılığında devlet memurlarına tamamen veya geçici olarak verilen topraklara deniyordu. İntikali toprak sahası almış kişi, işinden veya görevinden alınınca, aynı topraklar ondan geri alınarak halise topraklarına birleştiriliyordu.
  3. Bezr-i Halise Toprakları (bezr ekin anlamındadır): Herhangi bir neden yüzünden (mesela, savaş sırasında) kendi topraklarını bırakıp başka yerlere göçmüş mülkedarların toprakları idi. Bu topraklar devlet tarafından ekilirdi. Toprağın asıl sahibi istediği zaman kendi toprağını geri alabiliyordu.
  4. Sebt-i Halise topraklar (Sebt, Arapça sayıma alınmış, listesi tutulmuş demektir): Uzun süre sahipsiz kaldığı için ekilmeyen topraklardı ve bu topraklar çoğu zaman sahibi bulunsa bile geri iade edilmiyordu. Urmiye vilayetinde sebt-i halise toprakları kendi sahiplerine geri iade edilmeyip Avşar hükümdarlarının mülk topraklarına çevrilmişti.[22]

III. Vakıf toprakları, mescit, cami, kutsal ibadet mekanları, ocaklar vb. gibi çeşitli dini kurum ve kuruluşlara özgü topraklardı.

Ayrı ayrı köyler, toprak alanları, bahçeler, evler, dükkanlar, hamamlar, kervansaraylar da vakıf mülkiyetine dahildi. Bu topraktan alınan gelir belli bir ruhani grubunca benimsenirdi. Bu gelirin belli bir kısmı ise kutsal yerlerin, ziyaretgahların, camilerin çeşitli masraflarını karşılamak için harcanıyordu. Vakıf mülkiyeti özel ayrıcalıklara sahipti ve devlet vergilerinden muaf tutuluyorlardı.

Vakıf topraklarının vakfa has adlanan biçimleri de bulunuyordu.

Vakfa has toprakların mülkiyeti hiçbir engel olmadan kuşaktan kuşağa geçiyordu. Genellikle, bu toprakta çalışan köylülerin ürünün onda bir kısmını sahibine vermesi gerekiyordu. Fakat Urmiye vilayetinin din adamları, ruhaniler vakıfa has toprakların mahsulünün onda dörtlük kısmına sahip çıkıyorlardı. Ama, ruhaniler vakfa has topraklarından alınan ürünün yalnız onda bir kısmını alıyorlardı. Ürünün geriye kalan kısmı ise toprak sahibinin tüm aile üyeleri ile çiftçi köylüler arasında paylaştırılıyordu. Aynı ürünün üçte bir kısmı toprak sahibine, üçte iki kısmı ise kendi iş hayvanlarını çalıştıran ve tohum harcayan köylülere veriliyordu.

Urmiye vilayetinde toprak arsaları, bahçeler, yapılar vb. yalnızca Müslümanlara değil, Hıristiyan din adamları ve kiliselerine de vakfedilmişti. Örneğin; burada Behşi-Reşiyan, Nasir, Tesmalu vb. köylerinin halkı kiliselerinin ve Hıristiyan din adamlarının hayrına vakfedilmişti.[23]

Hanlıkta Şiilerin vakıf mülklerinin oranının daha fazla olması da konunun bir başka ilginç yönünü oluşturuyordu.

Vilayette bulunan emlakın yaklaşık yüzde 10’u Şii anlayışına mensup vakıfların mülkü olduğu halde, pek az sayıda köy Sünni vakıf toprakları sırasında kaydedilmiştir.

IV. Urmiye Hanlığı’nda mevcut bulunan toprak mülkiyet türlerinden biri de vilayetin uç ve dağlık bölgelerinde yaygın olan icma (camia, topluluk) toprak mülkiyeti idi. Araştırdığımız dönemde birçok köylü grupları daha kabileler halinde yaşıyorlardı. Her uruğun, kabilenin kendine özgü icma toprak alanı bulunuyordu. İcma topraklarında yaşayan çeşitli urukların esas mesleği hayvancılıktan ve kısmen çiftçilikten oluşuyordu.

Urmiye vilayetinde yaşayan urukların kuruluş yapısı ve onların yönetim şekli çok basitti. Bunlar mükellefiyetleri toplu şekilde yerine getiriyorlardı. Vergiler uruk üyeleri arasında dağıtılıyordu.[24]

Burada yaşayan uruklar tuttukları toprak alanlarının büyüklüğüne ve küçüklüğüne bağlı olarak Urmiye hanlarına vergi veriyorlardı ve askeri mükellefiyeti yerine getirmeleri zorunlu idi.

Böylece, XVIII. yüzyılın ortalarında Urmiye Hanlığı’nda uç toprak mülkiyeti başlıca toprak biçimlerini oluşturuyordu: Halise, şartı olarak verilen tiyul toprakları ve mülk. Fakat, diğer güney hanlıklara kıyasla Urmiye vilayetindeki tiyul topraklarının saha ölçüsü halise topraklarının sahasından çok daha az, vakıf topraklarının saha ölçüsü ise tamamıyla cüzi olduğunu da belirtmek gerekir. Buradaki toprak alanlarının yüzde 18’inin halise, yüzde 8-10’unun vakıf, geriye kalan kısmın ise erbabı mülk kategorisine dahil topraklardan oluştuğunu söyleyebiliriz.[25]

V. Tiyul toprakları, merkezi hakimiyete gösterilen hizmet karşılığında, il beyleri ve divan toprakları sayesinde tiyul adı altında şartlı verilen topraklar daha genişti.[26]

Bilindiği gibi, 1610 yılına kadar Urmiye vilayeti beredost Kürtlerine tiyul olarak verilmiş topraklar olarak biliniyordu. Fakat aynı tarihten başlayarak XIX. yüzyılın ortalarına kadarki süre içinde aynı vilayet, etkin Avşar beylerinin tiyul topraklarına çevrilmişti. Tiyuldar kendisine verilmiş toprakta vergi ve mahkeme dokunulmazlığına sahipti. Fakat tiyul olarak aldığı toprak üzerinde kendi özel mülkiyetinde olduğu gibi emir veremez, hüküm edemezdi.[27]

Tiyul sahibi onu satmak ve bağışlamak hukukuna sahip değildi. XVIII. yüzyılın ortalarından itibaren Urmiye hanları, hanlığı korumak ve genişletmek amacı ile askeri mükellefiyet taşıyan ve kendi silahlı güçleriyle beraber hanın tarafında savaşmaya hazır bulunan seçkin bey ve komutanlara toprakları tiyul olarak vermeye başladılar.[28] Bağış olarak verilen tiyul toprakları çoğunlukla komşu vilayetlerden alınmış ve itaat etmek istemeyen mülkedarların el konulmuş toprak sahalarından oluşuyordu. Bundan başka, kimi hallerde bir veya birkaç köyde yaşayan vilayet beylerine, valilere ve sadece o topraklarda çalışan nüfustan bazı kişilere de tiyul olarak küçük toprak alanları veriliyordu.[29] Bu topraklara sahip ailelerin, halkla beraber askeri mükellefiyetlerini yerine getirmeleri gerekiyordu.

XVII. yüzyılın ortalarında Urmiye Hanlığı’nda nüfusunun esas kısmını her zaman olduğu gibi feodaller ve köylüler oluşturuyordu. Şehirlerde ise sanatkarlar-zanaatçılar, esnaflar ve tüccarlar oturuyorlardı, fakat doğal ekonominin egemen olduğu bir ortamda onlar kesin ve çözümleyici rol oynayamazlardı.

Urmiye vilayeti sakinleri ve feodallere bağlı köylüler, sosyal durumlarına göre reayalara, rençberlere ve çarlara ayrılıyorlardı.

Reaya halise, tiyul ve vakıf topraklarında çalışan köylülerin esasını oluşturuyordu.[30] Çoğunlukla reayalardan oluşan bu köylüler Müslüman Türk ve Hıristiyan nüfus idi. Reayalar mülkedarlara (toprak sahiplerine) sadece ekonomik açıdan değil, aynı zamanda özel ve tüzel olarak da bağımlı bulunuyorlardı.

Reayalar da sosyal durumuna göre zengin, orta düzey ve fakirler olmak üzere üç yere ayrılıyorlardı. Bunlar sırasıyla hampalar, yarı hampalar ve tırnaklar adlanıyorlardı.[31]

Urmiye’de reayalardan sonra rençberler işçi halkın başlıca kısmını oluşturuyorlardı. Onlar her tür üretim araç ve gereçlerinden, binek ve yük hayvanlarından, toprak arsalarından yoksun olduklarından dolayı, sadece toprak sahiplerinin topraklarında çalışmak zorundaydılar.

Urmiye vilayetinde rençberlerin başlıca uğraşısı buğday, çeltik, pamuk tarlalarında çalışmak ve mülkedarların (toprak, mülk sahiplerinin) hayvanlarına bakmaktı. Genellikle rençberlerin zor durumu, ağır iş koşullarında çalışmaları ataerkil kölelerin durumuna benziyordu.

Urmiye’de toprak ve tarım aletlerini kaybetmiş reayalar, başka hanlıklardan kaçıp gelenler rençber olarak çalıştırılıyorlardı.

Karalar Avşar eline ait olmayan en fakir, gündelikçi çalışanlardı. Bunların toprak ve tarım araç ve gereçlerine Avşar ve Kürt kabileleri tarafından el konulmuştu. Hiç bir sürekli işleri olmadığından dolayı, onlar “bikarlar” (Farsça-işsiz anlamına gelir) olarak adlanıyorlardı. Karalar toprak sahiplerinin malikanesinde çoban, bahçıvan, hizmetçi olarak çalışıyorlardı. Rençberlerle kara köylüler arasında çok az fark olduğunu da belirtmemiz gerekir.

Genellikle Urmiye’de yaşayan köylülerin durumu pek zor ve çekilmezdi. Zor durumda çalışmak başlıca olarak rençberleri yaşadıkları yerleri, yurtları terk etmek zorunda bırakıyordu. Yurtlarını, yerlerini terk eden rençberler her şeyden önce yaşama ve çalışma için gereken araç ve gereçlerden yoksun olduklarından, yeni yerlerde de yeni toprak sahipleri, zengin kişiler için çalışmak, rençberlik yapmak zorunda kalıyorlardı.

Hanlıkta mevcut olan vergi sistemi köylülerin onsuz da zor olan durumunu daha da çekilmez hale getiriyordu. Bu dönemde vergi ve mükellefiyetlerin sayısı hayli fazla idi.

Urmiye Hanlığı’nda çiftçilik, bağcılık ve hayvancılıkla beraber zanaat da gelişmişti. Nüfus, maden türleri, tuz, mermer, kaya taşı ve başka mallar üretiyordu. Burada insanların hayatında önemli olan birtakım zaruri tüketim eşyaları hazırlanıyordu.

Elde edilmiş yünden kumaşlar, çadır malzemeleri eşarp, halı, kilim, cecim, keçe vb. imal ediliyordu. Hanlığın Urmiye, Uşnu ve Beredost bölgelerinde üretilen çok dayanıklı, güzel, zarif işlemeli halılar ve kilimler ün kazanmıştı.

Hanlıkta halkın gereksinimlerini karşılayan demircilik, bakırcılık (bakırdan mutfak ve ev eşyaları- kapkaçak hazırlama sanatı), boyacılık, marangozlun, doğramacılık, oymacılık (ağaç üzerinde oyma işleme ve desenler yapma) ve başka zanaat türleri mevcuttu.

Askeri araç ve gereçlerin (silahların) hazırlanması ve sağlanması için Urmiye şehrinde özel imalathaneler ve cephaneler bulunuyordu.

XVIII.  yüzyılda Urmiye vilayetinde inşaat alanında da çok becerikli mimarlar ve ustaların olduğu bilinmektedir.[32] Bunlar arasında taş üzerinde çalışan zanaatkarlar daha fazla ün kazanabilmişlerdi. Sıradan inşaat taşlarının dışında Urmiye’de çok yüksek kalitede beyaz ve elvan mermer taşları vardı. Dolayısıyla bu da taş sanatçılığının gelişmesine neden olmuştu. Burada işlenen taşların bir kısmı komşu vilayetlere, İran ve Orta Asya’ya götürülüyordu.[33] Urmiye vilayetinde marangozluk ve ağaç üzerinde oyma sanatı da önemli yer tutmaktaydı. Urmiye zanaatkarlarının hazırladıkları tahta kutu, tavla, satranç vb. zanaat eşyaları, enfesliği ve zarifliği ile ün kazanmıştı. Bu enfes işlemeli eşyalar Türkiye, İran, Azerbaycan ve hatta Gürcistan’da satılıyordu.[34]

Vilayette yıllık olarak külli miktarda deri ve deri ürünleri imal ediliyordu.

Yukarda söylediklerimizin yanı sıra Urmiye’de tütün üretimi ve bitki yağları üreten çok sayıda imalathaneler vardı.

Vilayette tuz üretimi de çok geliştirilmişti. Hem iç tüketim ve hem de dış piyasaların talebi göz önünde bulundurularak dış ülkelere ihraç etmek amacıyla çok miktarda beyaz tuz üretiliyor ve ihraç ediliyordu.

Azerbaycan’ın tüm vilayetlerinde olduğu gibi, Urmiye vilayetinde de satış ve mübadele amacıyla piyasaya çıkarılmış sanayi ürünlerinden tutulan vergiler, devlet hazinesinin başlıca gelir kaynaklarından birisiydi.[35] Avşar hanları sanayi malları üreten ayrı ayrı imalathane ve atölyelerden vergi alıyorlardı. Bakırhane, demircihane, dabbakhane ve faaliyet gösteren diğer sanayi imalathaneleri üzerine vergiler konulmuştu. Tüm bu etkenler zanaatın gelişimine olumsuz etki yapıyor ve üretilmiş malların fiyatlarının yükselmesine neden oluyordu.

Azerbaycan’da feodal derebeyliği ve Urmiye’deki hanlık yönetimi koşullarında zanaatın gelişimi için imkanlar yeterince kısıtlıydı. Mevcut durum ekonominin tüm dallarının, aynı zamanda da sanat ve zanaat üretiminin durmasına neden oluyordu.[36]

Urmiye Hanlığı coğrafi konumu bakımından dış ticaret için pek elverişli koşullara sahipti. O, bir taraftan (batıdan) Hoy, Musul, Güneydoğu Anadolu, Bağdat’a giden kervan yollarının üzerinde,[37] diğer taraftan da (doğudan) Urmiye Gölü kıyısında yerleşmiştir. Bu göl aracılığıyla Merağa, Safiyan, Merent, Culfa, Tebriz vb. gibi vilayetlerle ticari ilişkileri sağlıyorlardı.[38] Göl aracılığıyla ticaret yapmak daha kârlı idi. Böyle ki, bu yol çok rahattı ve bu yolla gölün kıyılarında yerleşmiş vilayetlere başka hanlıkları görmeden ve ek gümrük hakkı ödemeden ürünü satış noktasına çıkarmak mümkündü.

Urmiye’de şehirde oturan çok sayıda tüccar çeşitli mevsimlerde ihtiyaç gereği ürünleri (tahıl, üzüm, bezelye, deri/köşele/ve diğer tarım mahsulleri de) satıyor ya da bu ürünleri dış pazarlara götürmek için hazır bekliyorlardı.[39]

Urmiye şehrinde uzun kubbeli pazar ve pazarın içinde çok sayıda çıkmaz sokaklar vardı. Dış memleketlerden getirilmiş ürünler yerli ve yabancı tacirler tarafından bu pazarlarda satılıyordu.

Urmiye Hanlığı’na gereken araç ve gereç genellikle Rusya’dan getiriliyordu. Buradan da pamuklu kumaşlar, basmalar, cam ve billur kap kaçak, çay, kibrit, maden çeşitleri, süs eşyaları, mahut vb. vilayete ithal ediliyordu.

Heşterhan Limanı gümrüğünün müdürü İvanov’un 25 Haziran 1809 yılı tarihli mektubuna dayanarak Urmiye vilayetinden yıllık olarak bol miktarda kumaş, baş örtüsü, bez, badem, biber, kişniş ve elli bin manatlık meyve çeşidinin Rusya’ya ihraç edildiğini söylemek mümkündür.[40] Bunun yanı sıra Rus tüccarlar, Azerbaycan’ın güney vilayetlerinden yıllık olarak ortalama 400 bin put pamuğu Rusya’ya götürüyorlardı, bunun da önemli kısmı ve en kalitelisi Urmiye’den alınıyordu.

Rusya’dan getirilen mal da pek gerekli, kaliteli ve ucuza mal olduğu için yerel nüfus, özellikle sade halk bu tüketim eşyalarını büyük mutluluk ve memnuniyetle alıyorlardı.[41].

Yukarda kaydedildiği gibi, Urmiye’den geçen kervan yollarının yanı sıra Bağdat ve Osmanlı’ya giden kervan yolları da çekilmişti. Derediz’den geçen bu yolla başka hanlıkların toprağına girmeden, direkt olarak Osmanlı’ya gitmek mümkün olduğu için bu yol Urmiye tüccarları için daha elverişli idi. Buna göre de bu yol yılın tamamında kervanlarla dolu oluyordu.

Bağımsız han hakimiyeti döneminde Urmiye’de, Azerbaycan’ın başka vilayetlerinde olduğu gibi, dış ticaret canlanmaya başlamıştır. Birçok tüccarlar yerel ürünleri dış vilayetlere götürüyor ve oradan da bölgeye en çok gereksinim duyulan tüketim malları, zanaat ve tarım ürünleri getiriyorlardı.

Urmiye’den komşu ülke ve vilayetlere tuz, tütün, pamuk basmalar, bezelye vb. gibi çeşitli tarım ürünleri, Orta Asya, Kafkaslar ve İran’a elvan mermer taşları, yine Kafkasya, Dağıstan ve Rusya’ya ipek yün, kuru meyve, badem, biber, deri-kösele, halı vb. gönderiliyordu.[42]

Vilayetin İran işgalinden kurtularak tam bağımsızlık kazanmış olmasına rağmen, siyasi dağınıklık, feodal derebeyliği ve fazla yolsuzluklar ticaretin gerektiği kadar gelişmesine imkan vermiyordu.

Ticaretin gelişmesine engel olan etkenlerden biri Azerbaycan’ın ayrı ayrı vilayetlerinde çeşitli para, tartı ve ölçü birimlerinin bulunması idi.

Her vilayette aynı hanlığa ait para basılıyordu.[43] En fazla yaygın olan paralardan Karabağ “penebad’ını” (penehabadını), Tebriz “dinar”ını, “abbası”, “meşedi”, “köpük”, “bisti” vb. adlarda türlü para birimlerini gösterebiliriz.[44]

Güney Azerbaycan hanlıklarında esas sikke İran’da olduğu gibi “abbası” adlanıyordu. Ama ayrıca tüm Azerbaycan şehirleri, Urmiye de dahil olmak üzere, kendi paralarını, sikkelerini basıyordu. Darphane, genellikle Han’a ait olurdu, o da büyük tutarda para alarak kendi darphanesini iltizama verebilirdi.

Azerbaycan’ın ayrı ayrı hanlıklarında kullanan tartı ve ölçü birimlerinin çeşitliliği daha da karmaşıktı. Tartı birimlerinden batman hemen hemen her vilayette ayrıca ağırlığa sahipti. Batman taşlarının çeşitli isimlerle küçük çeki taşlarına bölünmesi veya aynı batmanlarla oluşmuş çeşitli çekiden “halvar”ın rengarenkliği fazlaca problemlerin ortaya çıkmasına neden oluyordu. Bu da vilayetler arasında yapılan ticaret işini zorlaştırıyor ve onun gelişmesine engel oluyordu.[45]

Bir yerden diğer yere mal götüren tüccarların mallarının korunmasında kimsenin sorumluluğu yoktu. Onlar çoğu zaman ayrı ayrı vilayetlerde bölge beylerinin veya hanların silahlı müfrezelerinin saldırılarına, yağmalarına uğruyorlardı.

Azerbaycan’ın bir grup başka hanlıklarında olduğu gibi Urmiye Hanlığı’nda da aynı ve para ile alınan vergileri ikiye ayırabiliriz. Bunlardan birincisi miktarı, ödeme şekli, zamanı önceden belirlenmiş olan ve devamlı şekilde tam zamanında toplanan esas vergiler, diğeri de belli olaylara ve nedenlere bağlı olarak toplanan ikinci vergilerdir.

Esas vergilerden biri malu cahat adlanıyordu. Malu cahat vergisinin toprağın kalitesi ve ekin koşulları ile ilgili olarak miktarı da değişebiliyordu.

Kuru tarımdan elde edilmiş ürünün onda iki kısmı toprak sahiplerinin payına düşüyordu, onda sekizi ise çiftçiye aitti.

Ekilmiş alanlarda kullanılan ekin araç gereçleri köylüye ait olduğu takdirde ürünün x kısmı çiftçinin ve x kısmı da toprak sahibinin payına düşüyordu. Tohumluk buğday toprak sahibince verildiği takdirde elde edilmiş ürün, köylüyle toprak sahibi arasında eşit bir şekilde paylaşılıyordu.

Vilayette pirinç, bezelye, hatta samandan alınan malu cahat vergileri de buğday ürününe uygun olarak belirleniyordu.

Pamuk ekini Urmiye’de yaygın ve gelişmiş olduğu için köylülerin elde edilmiş Amerika cinsinden pamuğun 1/5 kısmını, yerel cinsten, pamuğun ise 1/10 kısmını toprak sahibine vermeleri gerekiyordu.

Malu cahat dışında köylüler feodal rantının esas kaynağını oluşturan diğer türden vergiler ödüyorlardı. Tarım vergilerinin sıralanması ayrıca bir araştırma konusu olduğundan biz bunlar üzerinde pek fazla durmuyoruz. Hanlıkta vergi toplanması, mükellefiyetlerin yerine getirilmesi ilkeleri aynı olsa da, vergilerin miktarı yerel koşullara, başlıca tüketicilik, uğraş (istihdam) ve ekonomik durumlara bağlı olarak değişebiliyordu.

Köylüler vergileri ödemekle beraber kendi ağaları için emek mükellefiyetiyle de yükümlü idiler. Köylüler bikari (biyar işi) adlanan mükellefiyeti yerine getiriyorlardı. Köylülerin feodal ve toprak sahipleri için taşıdıkları zorunlu emek mükellefiyeti biyar diye adlanıyordu.

Bilindiği üzere, toprak sahibi verimsiz toprakları köylülere dağıtıyor, verimli toprakları da kendileri için sağlıyorlardı. Köylüler aldıkları bu pay topraklarının karşılığında ödedikleri vergiler dışında, toprak sahiplerinin toprağında çalışmak zorunda idiler.[46] Bu köylüler, aynı zamanda diğer çeşitli yükümlülükleri de yerine getirmek zorundalardı.

Genellikle, Azerbaycan’ın ayrı ayrı hanlıklarında Hıristiyanlar askeri mükellefiyetten muaf tutulmuşlardı. Fakat Urmiye vilayetinde mükellefiyet meselesi istisnayı oluşturuyordu. Burada Hıristiyanlara ödetilen askeri mükellefiyet 1784 yılından itibaren Imankulu Han Avşar’ın hükümranlığı döneminden uygulanmaya başlanmıştır.[47]

Ticaret ve sanayi ürünlerine koyulmuş ağır vergiler de ticaretin geliştirilmesine olumsuz etki yapıyordu. Rus gezgini N. Zeydistan’ın verdiği bilgiye göre Urmiye’de ticaret ürünlerine koyulmuş vergilerin miktarı han tarafından saptanmış bulunsa bile vergi toplayanlar kuralları çiğneyerek tüccarlardan istedikleri kadar vergi parası alıyorlardı.[48]

Aynı dönemde Azerbaycan’ın ayrı ayrı mahsulünden toplanan vergi türleri Nuha Hanlığı’nın yasalar mecmuası olan “Destur-ül emel”e de yansımıştı.[49] Bu belgede ticaret ve sanayi ürünlerine koyulan vergilerden Rahdari ve Bağdari vergilerinden başka, ek olarak 14 tür verginin adı sıralanmıştı. En ağır ve karmaşık vergi rahdarların aldıkları vergi idi. Bu vergi tüm zanaat dalları ve ticaret ürünlerinden alınırdı. Vilayete getirilen veya vilayetten başka yerlere gönderilen her türlü mahsulden gümrük parası alınıyordu. Gümrük vergisi ticaret ve zanaat üzerinde ağır bir yük oluşturuyordu.

“Bağdari vergisi” şehre gelen (dahil olan) tüccarlardan “toprak bastı” vergisi olarak alınıyordu. Kafkas Arkeografi Komisyonu’nun topladığı belgelere dayanarak, Urmiye vilayetine dahil olan tüccar ve yardımcıları kişi başına iki tümen bağdari vergisi vermek zorundalardı.[50]

Tüccarlar uzak yerlere götürdükleri veya oradan vilayete getirdikleri ticaret mallarını birkaç hanlığın arazisinden geçirirken, her vilayette rahdarlara gümrük ve bağdarlara da “toprak bastı” vergisi vermek zorundaydılar. Bunun sonucunda ürünün fiyatı artıyor ve halkın tüketimi azalıyordu.

Tüccarların gümrük vergisinin dışında, mallarını, diğer eşyalarını tuttukları han sahiplerine ve o hanın yerleştiği pazarın (çarşının) kahyasına vergi vermeleri gerekiyordu.[51]

Toplumsal işbölümü az geliştiğinden, şehir nüfusu ayrı ayrı hanlıklar tarafından koyulmuş gümrük vergilerinin üstesinden gelemiyorlardı. Ülkede egemen olan feodal derebeyliği ticarete, zanaat ve pazara olumsuz etki yapmakla beraber, onların gelişmesine de engel oluyordu.

XVII. yüzyılın ortalarında Urmiye Hanlığı, idari bakımdan Mergever, Berdesur, Tergever, Beredost, Sumay, Enzel, Deşt, Uşnu, Sulduz, Del, Nazlı, Bekkşilu, Urmiye ve Roze olmak üzere 14 bölgeye bölünüyordu.[52]

Her bölge yerli beyler ve onların çeşitli görevlere atadıkları temsilcileri tarafından idare ediliyordu.

Bilindiği gibi, hakimiyetin başı sayısız ve sınırsız haklara sahip olan han idi. Urmiye hanları vilayetin en büyük feodalları olarak geniş kapsamlı topraklara, buğday tarlalarına, sulama kanallarına sahiplerdi.

Hanın akrabaları, beyler, sultanlar, melikler, ruhaniler, din adamları hanlıkta ayrıcalıklı tabaka olarak sayılıyorlardı.

Hanlıkta yaşayan beyleri iki gruba bölmek mümkündür. Birinci grupta İran şahlarınca irsi bey unvanı almış kişileri ve onların haleflerini gösterebiliriz. Bunlardan bir kısmı irsi olarak kendilerine bırakılmış mülklerinin hesabını tutamadıkları için vilayette ve han divanhanesinde kendilerine has etkinliğe sahiplerdi.

Vilayetin en etkin ve saygı gören beyleri Usnu bölgesinin yöneticileri idiler. Bu beylerin selefleri daha Safevi döneminde hanlık unvanı almışlardı.[53] Fakat hanlık unvanı yerine XVIII. yüzyılın ortalarından itibaren bey unvanı kullanmaya başlanmıştı.

İkinci kategoriden beyler, Urmiye hanları tarafından beylik unvanı verilen şahıslardı. Onlar birinci kategoriden beylere oranla daha az haklara ve mülke sahiplerdi.[54] Her iki kategoriden beyler aile üyeleri ile beraber, bütün vergilerden muaf tutulmuşlardı.

Otorite sahibi beyler, hanın sarayında yüksek mevkilere getirilirlerdi. Onlar yaptıkları iş karşılığında handan nakit para alıyor veya belli bir gölün veya toprak sahasının bir yıllık ve yahut da daimi gelirine sahip oluyorlardı. Onların esas görevleri gerektiği zaman kendi silahlı müfrezeleri ile beraber Hana hizmet etmekten ibaret idi.[55] Hanların güçlü, daimi, orduları yeterli olmadığından, hanlığın savunulması işlerinde beylerin ve onların silahlı kuvvetlerinin kullanılmasına ihtiyaç vardı. Bu ise hanların, dolayısıyla, bir türlü beylere bağımlı duruma düşmesine neden oluyordu. Bununla ilgili, hanlar çoğunlukla beylerin çıkardıkları yolsuzlukları görmezlikten gelir ve onlarla iyi geçinmeğe çalışırlardı.

Urmiye’de din adamlarının ayrıcılıkları daha fazla idi. Bunların çoğu vakıf topraklarını benimseyerek iri feodallara çevrilmişlerdi.

Urmiye hanları ruhani feodalların da ahlaksızlık ve yolsuzluklarını görmezlikten geliyorlardı. Bunun karşılığında ise ruhaniler han hakimiyetini dini “yasalarla” koruyor ve nüfusu kendilerine itaatkar, sadık ve özverili olmaya çağırıyorlardı.

Hanların siyasal bakımdan etkin beylere olan bağımlılığı beylerin bölgelerinde derebeyliklerini sağlıyor, yolsuzluklarını arttırmalarına yol açıyor, bu da feodal dağınıklığı daha da derinleştiriyordu. Tam bu yüzden de bu dönem Azerbaycan feodal dağınıklığının zafer dönemi olarak adlanıyordu.[56]

Azerbaycan’ın tüm hanlıklarında olduğu gibi, Urmiye Hanlığı’nda da devlet yapısı Safevi Devleti’nin genel şemasına dayanılarak düzenlenmiştir. Vilayetin idaresi için hanlık ayrı ayrı bölgelere ayrılmış ve her bölgeye yerel idare organlarına sahip bulunan hükümdarlar (beyler) atanmıştır. Yalnız gereksiz bazı organların kaldırılması ve birçok geçmiş memurların aynı beylere terk edilmesi, sonucunda han, devlet idare sistemini sadeleştirmiştir.[57]

Hanlığı yöneten merkezi devlet organı divanhane diye adlanıyordu. Han başta olmak üzere, divanhane yüksek görevli kişiler ve onların yardımcılarından oluşmuş bulunuyordu. Divanhaneye katılan en önemli kişiler şunlardan ibaretti:.

  1. Sadr-i Azam: Handan sonra en yetkili kişi idi. O, divanhanenin tüm işlerini denetimi altında tutuyor, toplantılar düzenliyor ve hanın bulunmadığı sırada onun görev ve fonksiyonunu yerine getiriyordu.
  2. Itimad-ud-Dövle-vilayette nüfustan toplanan vergileri ve onun toplanmasını denetliyordu.
  3. Nazim-ud-Dövle Vilayetin içişleri ile uğraşıyor ve ayrı ayrı mahallarda kural ve yasaların uygulanması yolunda çalışmalarda bulunuyordu.
  4. Mirza: Hanın mal varlığı ve onun ekonomisi ile uğraşan şahıs.
  5. Hazine Ağası: Hanın hazinedarı.
  6. Şeyh-ül İslam-Hanlıkta din ve mahkeme işleri ile uğraşan ve han sarayının kadısı.
  7. Eşik Ağası: Hanın ve Urmiye kalesinde oturan başka etkin beylerin harem hane işlerini düzenleyen, onlara yiyecek, gıda sağlayan ve türlü saldırılardan koruyan şahıs.

Divanhanede kabul edilmiş kararların yerine getirilmesi işi beylere, naiplere, meliklere, kelenterlere, mübaşirlere, kahyalara vb. han memurlarına havale ediliyordu.

Mahkeme işleri ve yasalar, ayrıcalıklar tanınmış tabakaların çıkarlarına uygun olarak yürütülür ve yerine getirilirdi. Tüm tartışmalı sorunlar formal şekilde, yüzyıllardan beri egemen bulunan İslam şeriat kurallarına dayanılarak çözülüyordu. Aynı yasaya göre mahkeme işleri yalnız İslam halifeleri ve onlara bağlı ruhaniler tarafından yürütülebilirdi.

Azerbaycan’ın diğer yerlerinde olduğu gibi, Urmiye vilayetinde de ortaya çıkan tüm sivil münakaşalar, anlaşmazlıklar şeriat yoluyla, kadılar tarafından çözülüyordu. Fakat çok mühim işlerle, özellikle de siyasi suçluların yargılanması ve mahkeme davası açılması işleriyle Şeyh ül-İslam bizzat kendisi uğraşıyordu.

Ceza tedbirleri kırbaç vurmak, el, burun kesmek, kulak kesmek, göz çıkarmak, baş kesmek, diri diri ateşe atıp yakmak, fazlaca ceza parası ödetmek, mal ve mülküne el koymak ve hanlık arazisinden uzaklara sürülmek vb. gibi çeşitli cezalardan oluşuyordu.[58]

Ayrı ayrı bölgelerle vilayetin merkezi arasında sürekli ilişki veya bağlantıyı sağlamak için birçok çaparlar (ulaklar) tutuluyordu. Bölgeler arasındaki ekonomik, özellikle siyasi ilişkileri merkezleştirmek ve vilayet etrafındaki düşman manevraları üzerine bilgileri tam zamanında merkeze ulaştırmak işinde ulaklar, çaparlar mühim rol oynuyorlardı.

Urmiye hanları vilayetin içinde hareket eden tüccar kervanlarının önemini sağlamak için yollara “Kara soranlar” adlı silahlı adamlar tahkim etmişlerdi.[59]

Azerbaycan’ın başka vilayetlerinde olduğu gibi, Urmiye vilayetinde de beylerin yönettiği bölgelerde ağa toprakları adı verilen kendi toprak alanları bulunuyordu. Bunun dışında bölge beylerinin tabiatında bulunan köylü camialarından kendileri için çoban, seyis ve hizmetçiler alıyorlardı.[60] Aynı zamanda tutuklanmış askeri esirler ve başka hanlardan kaçmış, çalınmış kişiler de mahal beylerine hizmet etmek zorundalardı.[61]

Vilayetin merkezi bulunan Urmiye şehri kelenter, naip, kalabeyi, darğa (kahya), carcılar (münadirler) tarafından yönetiliyordu.

Bunlardan kelenter, naip, darğa, kalabeyi şehrin iç disiplinini denetim altında bulunduruyor ve vergilerin vaktinde toplanmasını düzenliyorlardı. Münadiler ise şehrin sokaklarında yürüyerek, han emrini, hem de gündemdeki gerekli bilgileri nüfusa ulaştırıyorlardı.

Şehrin denetimini ve ondan toplanan vergileri daha fazla düzene koymak için onu bölgelere, mahallelere, sokaklara ve caddelere ayırmışlardı.

Hanlık döneminde vilayette kabile kuruluşu muhafaza ediliyordu. Çok sayıda köylü grupları daha kabileler halinde yaşıyorlardı.[62] Her kabilenin kendine ait icma (camia) toprakları bulunuyordu. Bu gruplara dağlarda yaşamlarını sürdüren birtakım Kürt grupları da dahildi.

Kabileler içinde ataerkil-doğal ekonomi egemen yer tutuyordu. Fakat bir takım bölgelerde feodal ilişkilerinin gelişimi, para ve meta tedavülünün genişlenmesi giderek kendi etkisini o kabilelere de gösteriyordu.

Urmiye vilayetinde yaşayan kabileler zaptettikleri toprak alanlarının hacmine uygun olarak Urmiye hanlarına vergi vermekten ve askeri mükellefiyeti yerine getirmekten sorumlu bulunuyorlardı. Dağlık ve kervan yollarından uzaklarda yaşayan kabileler vergileri aynı şekilde, ovalık ve ticaret merkezlerine yakın bulunan kabileler, uruklar da vergiyi nakit para ile ödüyorlardı. Örneğin, Mergever, Beredost ovalıklarında yaşayan ve 1360 aileyi oluşturan yedi Şekkan Kürt urukları yılda 100 tümen, Sulduz bölgelerindeki Kara Papak urukları ise 1200 tümen nakit ve 400 süvari eri vermekle yükümlü idiler.[63]

Urmiye hanlarının askersilahlı müfrezeleri maaflardan, çeriklerden ve daimi “muntazam” paralı ordudan oluşuyordu.

Hanlığın tüm yönetim işçileri, yüzbaşılar, köy muhtarları, ihtiyar otorite sahipleri kişiler, miraplar, kahyalar ve aynı zamanda imamlar, seyitler, ahuntlar ayrıcalıklı grubu oluşturuyorlardı. Vergilerden muaf tutulan tüm maafların mükellefiyetleri yerine getirilmesi zorunlu idi. Vilayet nüfusunun hemen yüzde 25’i maaflar grubuna dahil idi. Maaflık hakları yıllık, birkaç yıl için ve irsi olarak veriliyordu.

Urmiye hanlarının çerik müfrezeleri ve “muntazam” daimi silahlı müfrezeleri bulunuyordu. Tiyuldar aldıkları toprak arsaları karşılığında belli sayıda silahlı müfrezelerin gereken zamanda merkezi han hakimiyetinin emrine verilmesi gerekiyordu.[64] Bu müfrezeler onun çerik adlı askeri birliklerini oluşturuyordu. Askeri seferberliğe alınmış her çerik müfrezelerinin başı bölge beyleri oluyordu.

Hanın “muntazam” silahlı müfrezeleri ise kısmen tarım işlerinden serbest bırakılmış paralı askerlerden oluşmuştu. Onların sayısı dört, beş bin civarında oluyordu.[65] Urmiye’de bulunan daimi müfrezeler kendi üniformaları ve askeri disiplini ile istisna oluşturuyor, başkalarından farklanıyorlardı. Urmiye’deki daimi silahlı müfrezeler yaya, süvari ve zemburekci-topçu takımlarına ayrılıyordu.

Urmiye hanlarının muntazam savaşçı müfrezelerine, üstlerindeki üniforma-giysisine göre “kara- çuhalılar” ismi verilmiştir. Zemburekçi-topçu takımının kendine has, gözde giysileri bulunuyordu.

Çoğunlukla kara-çuha müfrezelerine alınan savaşçılar, başlıca olarak fakirleşmiş, yani iflas etmiş beyler, onların bir kısım akrabaları, maaflar, amatör savaşçılar vb. kişilerden oluşuyordu.

Urmiye vilayetindeki silahlı müfrezeler, Azerbaycan’ın başka vilayetlerinde, özellikle de Osmanlı sınırında yerleşen hanlıkların silahlı müfrezeleri gibi, hemen hemen aynı askeri bölge sistemine sahiplerdi.

“Kara-çuhalılar” idari bölgeye göre on, yüz ve bin kişi olmak üzere müfreze takımlarına ayrılıyorlardı, bunları onbaşı, yüzbaşı veya sultanlar, binbaşı veya serhenkler idare ediyorlardı. Bin kişilik müfreze, aynı zamanda bir “foc” diye de adlanıyordu.

Her foc’a bir serhenk yardımcısı (yaver), on sultan, çok sayıda naip (sultanların yardımcıları) ve yüz onbaşı komutanlık ediyordu. Her foc kendi yaya, süvari, zenburekci-topçu takımına sahipti.[66]

Urmiye hanlarının silahlı müfrezeleri sadece kalite bakımından değil, sayısı itibariyle de başka vilayetlerdeki müfrezelerden farklanıyordu.

Türkmençay antlaşması sonrası (1828) Urmiye hükümdarı da İran tarafında kalan vilayetlerin hükümdarları gibi Abbas Mirza ile barış yapmaya zorlanmıştı. Tebriz, Merağa, Karacadağ ve diğer vilayetler ona yardım için birer foc silahlı asker gönderdikleri halde, Urmiye hükümdarı iki muntazam foc göndermiştir.

Urmiye vilayetinin silahlı birliklerinin sayısını ve onların savaşma yeteneğini göstermek için şu örneği gösterebiliriz; Urmiyeli Feteli Han Avşar, Kerim Han Zend’le yaptığı savaş sırasında ona karşı 80 bin kişilik ordu çıkara bilmiş ve onu İran’ın güneyinde bulunan Kuh Gelu’ye kalesine kaçmaya zorlamıştır.[67]

Urmiye Hanlığı’nın Siyasi İlişkileri

Urmiye Hanlığı’nın siyasi tarihini ele alırken bunun üzerine H. E. Delili’nin yukarda adı geçen araştırma tezinde ve kitabında Farsça kaynaklara ve mevcut literatüre dayanılarak, bu konuda geniş çapta söz edildiğini belirtmemiz gerekir. H. Delili Sovyet ideolojisinden yola çıkarak Urmiye Hanlığı’nda Rusya Devleti’ne meylin güçlenmesi konusuna bir hayli yer vermiştir, oysa İran Devleti’nin çökmeğe başladığı andan itibaren Urmiyeli Feteli Han’ı Azerbaycan topraklarını kendi hakimiyeti altında birleştirmeye bu bölgeye göz koyan işgalcilere karşı direnerek karşı koymaya ve Azerbaycan’ın bağımsızlığını koruyup sağlamaya yöneltmişti. Bunun yanı sıra N. Ç. Mustafayeva’nın yukarıda adı geçen kitabında bu dönem Güney Azerbaycan hanlıklarında, bu arada Urmiye Hanlığı’nda da, ortaya çıkan karmaşık siyasi olaylar Rusça kaynaklara dayanılarak açıklanmıştır. Fakat yazar olaylara tek taraflı yaklaşımda bulunarak olayları kaynaklarda olduğu gibi yorumlamıştır.

Genellikle Azerbaycan’ın güney hanlıklarının siyasi tarihini üç aşamada değerlendirmek mümkündür:[68] Birinci aşama 1747 yılından başlayarak, 1783 yılına dek, yani Georgiyevski antlaşmasının imzalandığı dönemine kadarki süreyi kapsar.

Aynı antlaşmaya göre Gürcistan Rusya’nın himayesi altına geçti. Bu olay Azerbaycan hanlıklarının tarihinde bir dönüş dönemi idi. Bu dönemde hem Güney, hem de Kuzey Azerbaycan’ın birçok hanlıklarının dış siyasetinde, güçlü ve muazzam komşuları olan İran, Osmanlı ve Rusya’ya ilgisi değişir. Onlar muhteşem ve korkunç Rusya’dan sakınmaya başlıyorlar. Ayrı ayrı Azerbaycan hanlıkları-güneyde Urmiye’li Feteli Han Avşar’ın, kuzeyde ise Gubalı Feteli Han’ın bir bütün-vahit Azerbaycan Devleti kurmak çabaları kendi bağımsızlıklarının sağlanılmasına ve kudretli devletlerce işgal edilmesine karşı yöneltilmiştir.

Rusya Gürcistan’ı kendi himayesine almaya razılık verdiği sıralarda Azerbaycan’da iç ve dış durum çok karmaşıktı.

İkinci dönem ise 1783 yılından (yani Georgiyevsk antlaşması sonrası) Birinci Rusya-İran Savaşı’nın başlangıcına kadarki süre olarak kabul edilir. Bu dönemde Azerbaycan’ın güney hanlıklarına yönelik İran hükümdarının saldırgan çabaları güçlenir, aynı zamanda burada İran’ın, Osmanlı’nın ve Rusya’nın çıkarları çelişir. 1790’lı yıllarda Güney Azerbaycan hanlıkları Kaçar saldırısına uğruyor.

Azerbaycan’ın güney hanlıklarının siyasi tarihinin üçüncü aşaması birinci (1804-1813) ve ikinci (1826-1828) Rusya-İran savaşları dönemini kapsıyor.

Bilindiği gibi, Nadir Şah’ın ölümünden sonra Feteli Han Avşar vatana geri dönerek, hâlâ I. Şah Abbas’ın (1587-1629) hakimiyeti zamanı Avşar kabile reislerinin başçılarının tiyuluna verilmiş Urmiye vilayetini bağımsız olarak yönetmeye başladı.[69] Aynı sırada Tebriz’de Emir Aslan Han hükümranlık ediyordu. Fakat az sonra 1748 yılında onunla İbrahim Mirza arasında çıkan münakaşalar sonunda savaşla bitti. Bu savaşta Emir Aslan Han yenilerek yardım için Karabağ Hanlığı’na kaçtı. Fakat sonraki hoşnutsuzluklardan kuşkulanan Karadağlı Kazım Han onu tutuklayarak İbrahim Mirza’ya geri gönderdi.

Bu zaferden sonra İbrahim Mirza Tebriz’e geldi. O, burada kendisini şah ilan ederek, kendi ismine hutbe okutturdu ve sikke bastırdı.[70] Fakat İbrahim Şah’ın hükümranlığı Tebriz’de pek uzun sürmedi. O, İsfahan ve Meşhet şehirlerinde baş göstermiş isyanlarla ilgili olarak burayı terk etmek zorunda kaldı. İbrahim Şah, geri çekilerken Avşar komutalarından Muhammet Han’ı, Tebriz hakimi ilan etti. Çok geçmeden İbrahim Şah, Nadir şahın torunu Şahruh Mirza ile yaptığı savaşta öldürüldü. Bunu duyan ve pek perişan olan Tebriz halkı isyan çıkararak Muhammet Han’ı öldürdüler.

Böyle bir durum içinde Feteli Han Avşar, Muhammet Hasan Han Gacar, Kerim Han Zent Iran ve Azerbaycan hakimiyeti uğruna savaş veren diğerlerinin saldırısına, direnmek amacıyla Urmiye nüfusunu hızlı surette silahlandırır ve Hanlığın savunması için gerekli tedbirleri alırlar. O, on beş binlik Afgan ordusu ile Gazvin yakınlarında ordugah kurmuş olan Azat Han’a müracaat ederek, onunla birleşmeği ve Urmiye vilayetine gelmesini teklif etti.[71]

Feteli Han, Azat Han’la birleştikten sonra kendi topraklarını genişletmek ve Azerbaycan topraklarını da kendi hakimiyetine alarak kendisine birleştirmek istiyor. O, ayrı ayrı feodalların ve mahal beylerinin haklarını kısıtlamak yoluyla kendi devletini daha da kuvvetlenmesini sağlar.

Feteli Han, Hoy Hanı Şahbaz Han Dünbülü ile diplomatik konuşmalar, görüşmeler yaparak Hoy vilayetini Urmiye ile birleştirilmeyi başardı. Şahbaz Han Dünbülü, kendi aile ve hazinesini güçlü Urmiye kalesine götürerek bu ittifaka kendi sadakatini bildirdi. Her iki hanlığın silahlı müfrezeleri birleşerek güçlü bir kuvvete çevrildiler. Azat Han serdarlık unvanı aldı ve birleşik kuvvetlerin baş kumandanı olarak görevlendirildi. Bundan sonra Karacadağlı Kazım Han, Musa Han Avşar ve kendisine tabi olmak istemeyen bir takım başka hanlıklarla kanlı savaşlar yapıldı. Tüm bu savaşlar Urmiye Hanlığı’nın lehine, onun zaferiyle bitti. 1748 yılında Merağa, az sonra da Tebriz şehri Urmiye vilayetine tabi tutuldu. Feteli Han kendi başkentini Urmiye’den Tebriz’e göçürdü. Bu sırada Urmiye Hanlığı’nın emrinde on beş bin Afganlı, on beş bini aşkın da Avşar, Dünbülü ellerinden Kürt ve başka kabilelerden oluşan savaşçı birlikleri bulunuyordu.

Tebriz’le Urmiye Hanlığı’nın Feteli Han Avşar’ın hakimiyeti altında birleştirilmesi Azat Hanın kendi ordularıyla bu devlete hizmet etmesi, Feteli Han’a daha fazla kudret ve otorite kazandırdı. O, komşu hanlıkları kendisine bağımlı duruma salmaya ve topraklarını da bu yolla genişletmeye çalışıyordu. O, Karadağ ve Serap hanlıklarına ordu yürüterek onları kendi yönetimi altına almayı başardı.

Aynı dönemden itibaren Feteli Han Azerbaycan ve Iran topraklarının (Safevi Devleti sınırları içindeki arazinin) hükümranlığı uğruna savaş veren Kerim Han Zent ve Muhammet Hasan Han Kaçar’la rekabet etmeye başladı.

Feteli Han kendi amaçlarını gerçekleştirmek için Karabağ’a, Gürcistan’a ve İrevan’a elçiler göndererek birleşmek ve ittifak yapmak teklifinde bulundu. Fakat onun teklifi bu vilayetlerin hükümdarlarınca reddedildi.[72] Bununla ilgili olarak, 1751 yılında Azat Han büyük ordu ile İrevan’a doğru harekete geçti.

Feteli Han’ın İrevan’a saldırma nedenlerinden biri de kısas alma amacını güdüyordu. Daha 1748 yılının başlarında İrevan Hükümdarı Mehdi Han’ın Urmiye’ye karşı askeri seferi sırasında Feteli Han onunla uzlaşmaya varmak zorunda kalmıştı.

Azat Han’ın ordusu İrevan Hanlığı’na saldırarak onun başkentini tehlike altında tutmaya başladı.[73] Zor durumda kalan İrevan Hanı, Gürcü Çarı Teymuraz’dan yardım istedi. Bunun cevabında Çar Teymuraz, başta oğlu II. Iraklı olmakla iyi silahlandırılmış ordusunu İrevan Hanı’nın yardımına gönderdi ve sayıca az olan ordusu ile Azat Han’ı geri döndürmeyi ve fazlaca ganimetler elde etmeyi başardı.[74]

Bundan sonra Feteli Han tüm yedek kuvvelerini Azat Han’ın yardımına gönderdi ve ona hemen saldırmayı emretti. Azat Han Gürcistan’a saldırdı. Bu savaşta da her iki tarafta çok sayıda can kaybı verdi ve nihayet Gürcüler yenilerek kaçmaya koyuldular. II. Irakli, Feteli Han’la barış yapmak zorunda kaldı.

Bu ittifakı daha güvenilir yapmak için kendi kız kardeşini Azat Han’a verdi. Azat Han aynı zamanda etkin Gürcü prenslerinden Zal ve Aslan beyi iki yüz Gürcü askeri ile birlikte Urmiye ordusu terkibine dahil ederek vilayete geri döndü.[75]

Azat Han on beş binlik ordusunun avantajını kullanarak bazen Feteli Han’a saygılı davranmıyor ve istediğini yapmıyordu. Bu da Feteli Han’la kendisi arasında bir münakaşa ve anlaşmazlığın çıkmasına neden olmuştur. Gürcü çarı ile akrabalık kurduktan sonra Azat Han, Azerbaycan ve İran hükümranlığı uğruna bağımsız faaliyete başlıyor, fakat 1758 yılında Feteli Han Avşar’la savaşta yenilerek Bağdat’a geri dönüyordu.[76]

1752 yılından 1759 yılına kadar hanlık, Kerim Han Zent, Muhammet Hasan han Kaçar ve Azat Han Avşar’a karşı savaş verdiği için geçici olarak Azerbaycan’ın başka vilayetlerini kendine tabi etme yolunda bir çaba harcayamamıştır. Feteli Han Avşar bu sırada vilayetin durumunu düzene, nizama koyuyor, kendi ordularını yeni baştan güçlendiriyor, onarıyordu.

1759 yılından başlayarak Feteli Han dış siyasetini yeniden şekillendirmeye başlıyor. O, defalarca Karabağ Hanlığı’nın hükümdarı Penah Han’ın huzuruna elçiler gönderir, onu Urmiye Hanlığı ile ittifaka girmek için uyarıyor, talepte bulunuyor ve her defasında da ret cevabı alıyor.

Diplomatik yolla Karabağ Hanlığı’nı tabi etmeyi başaramayan Feteli Han, 1759 yılında kocaman bir ordu ile Gence ve Karabağ’a saldırdı.

Resmi belgelerde ve mevcut edebiyatta Feteli Han Avşar’ın Karabağ’a saldırısı, onun tarihi üzerine bilgi pek az ve yanlıştır. Örneğin, bu dönemde Rusya’nın İran’da ve Azerbaycan’da bulunan resmi elçilerinin raporlarından bu olay üzerine bir bilgi veya kelime bile yoktur. Feteli Han’ın Karabağ’a hücumu üzerine ilk açıklamalar ve onun kesin tarihi araştırmacı H. E. Delili tarafından verilmiştir.[77]

Feteli Han, Karabağ Hanlığı’nın ayrı ayrı bölgelerini tutarak onun başkenti Şuşa’yı kuşattı. Feteli Han Şuşa kalesine yaklaşırken Penah Han’dan hoşnut olmayan Talış, Çileberdi ve başka bir sıra Karabağ bölgelerinin beyleri kendilerinin silahlı askerleriyle onlara katıldılar.

Şehir nüfusunun kahramanlıkla direniş göstermesine rağmen, Feteli Han askerleri gittikçe kaleye yaklaşıyorlardı. Sonuçta Penah Ali Han gönülsüz şekilde de olsa uzlaşma yapmak zorunda kaldı.[78] Ve aynı dönem kuralları uyarınca onun yönetimine girmek belirtisi gibi, oğlu İbrahim Halil Han’ı çok sayıda hizmetçi ve hediyelerle onun yanına rehin gönderdi.[79]

Karabağ’da yapılan ittifak sonrası Gutgaşenli Hüseyin Ağa, Gutgaşenli Kelbeli Sultan, Feteli Han’a gelerek kendisine tabi olduklarını belirttiler. Onlar, Feteli Han’dan Han unvanını alarak kendi bölgelerine hükümdar olarak atandılar.[80] Aynı zamanda Urmiye Hanlığı’na tabi bulunmak istemeyen ve Şeki Hanlığı’na meyil gösteren Eresli Melik Ali Han, Feteli Han’ın emriyle katledildi ve böylece Gutgaşen Ereş bölgelerinde Urmiye Hanlığı’na tabi oldu.[81]

Feteli Han Avşar’ın komşu hanlıklarla yaptığı savaşlar kendi arazilerini genişletmek amacını takip etse bile, onun bu hareketi, dolayısıyla, Azerbaycan topraklarının belli kısmının birleştirilmesine yol açıyordu ki, bunun da önemi büyüktü. Aynı zamanda bu dönemde Azerbaycan’ın ayrı ayrı hanlıklarında olduğu gibi, Urmiye Hanlığı’nda da çeşitli sosyal sınıftan toplumsal güçler (köylüler, zanaatçılar, tüccarlar, küçük feodallar ve tiyuldarlar) Azerbaycan topraklarının birleştirilmesi siyasetini izliyor ve bu işte Urmiye hanlarına yardımda bulunuyorlardı.

Tüm bunlara rağmen ilerici güçlerin faaliyeti Azerbaycan’daki feodalite karışıklığını kaldırmak için yeterli değildi, çünkü büyük ve otorite sahibi feodaller, etkin, beyler ve yüce din adamlarının buna karşıt faaliyete geçmesi, ekonomik açıdan yoksulluk, doğal ekonomi ve her şeyden önce uluslararası koşullar Azerbaycan topraklarının vahit bir devlet bileşiminde birleşmesine müsaade etmiyordu.[82]

Zent ve Kaçar sülalelerinin hükümranlığı döneminde Urmiye vilayetindeki zaman zaman saldırılarla ilgili olarak, onunla kuzey hanlıkları arasında ilişki giderek zayıflıyor ve Urmiye hanları daha bu vilayetleri kendine tabi etmeye ve onlarla askeri ittifak kurmaya fırsat bulamıyorlardı. Bir de Azerbaycan’ın güney hanlıklarından Kerim Han Zent, Ağa Muhammet Han ve Feteli Han Kaçar’ın mahvedici saldırılarına karşı sonuna kadar direnen Urmiye Hanlığı olmuştur.[83] Bunun yanı sıra Güney Azerbaycan’da Gubalı Feteli Han’ın vahit Azerbaycan Devleti’nin kurulması yolunda izlediği siyaset Urmiye hanlarının birleştirici niyetlerine engel oluyordu.

Kerim Han 1762 yılı sonlarında Urmiye’yi 9 ay kuşatma içinde tuttuktan sonra alabildi ve şehre girdi. O, Imangulu Han Avşar’ı Urmiye vilayetine hükümdar yaptı ve acele, İsfahan’a geri döndü. O, bu seferinde Azerbaycan’ın bir çok hanlarını, bu arada Feteli Han’ı, Karabağ’lı Penah Hanı vesaire Hanları kendisiyle beraber götürdü.

Feteli Han’ın iki oğlu Cihangir Han ve Reşit Han daha az önce İsfahan’a sürülmüştü. Bu iki komutanın hanlıklarda kalmasından korkuya düşen Kerim Han onları İsfahan’da denetim altında bulundurulmalarını emretti.

1764 yılında Kerim Han’ın adamları Feteli Han’ı kendi eşarbı ile boğup öldürmüşlerdi.

Feteli Han’ın öldürülmesi ve Imankulu Han’ın Urmiye vilayetinin soydan gelme hükümdarı olması Hanlığın kudret ve otoritesinin azalmasına neden olduysa da onun bağımsızlığını kaldıramadı.

1779 yılında Kerim Han’ın ölümü sonrası Imankulu Han daha serbest davranmaya başladı. O, Feteli Han’a ihanet ederek, komşu hanlardan öc almaya ve Feteli Han dönemindeki kudreti, etkinliği yenibaştan oluşturmaya çalıştı.[84]

Urmiye hanı şahsında Güney Azerbaycan hudutlarında kendi rakibini gören Ahmet Han Hoylu ona sarsıcı darbe indirmeyi kararlaştırdı. Bu amaçla da Urmiye Hanlığı’na birlikte hücum etmek için Tebriz Hanlığı ile bir antlaşma imzaladı. Bundan haberi olan Imankulu Han, bu askeri yürüyüşü önleme planları kurmaya başladı ve 1783 yılı sonbaharında Tebriz’e saldırdı. Savaş, Urmiye ordularının yenilgisi ile sonuçlandı ve Imankulu Han da savaş sırasında öldürüldü.[85]

Ahmet Han Hoylu’nun yardımı ile gereken yetki ve etkinliğe sahip olmayan Amiraslan Han Avşar, Urmiye Hanı oldu. Fakat o, hakimiyet başında fazla kalamadı ve saray darbesi sonucu tahttan indirildi. Urmiye ayanlarının ricası ile Ahmet Han, Imankulu Han’ın küçük kardeşi Muhammetkulu Han’ın tahta çıkmasına müsaade etti. Pek akıllı ve mahir siyasetçi olan Ahmet Han Hoylu, nikah diplomasisi yoluyla Urmiye Hanlığı’nda etkinliğini ve otoritesini kabul ettirmeyi kararlaştırdı ve bu nedenle de kendi kızlarından birini Muhammetkulu Han’a verdi.[86]

80’li yıllarda Güney Azerbaycan’da iki hanlık-Hoy ve Urmiye Hanlıkları daha da güçlenmişti. Ahmet Han Hoylu’nun ölümünden sonra Hoy Hanlığı kendi otoritesini ve gücünü kaybetti. Sahnede tek bir Urmiye Hanlığı kaldı. Ağa Muhammet Han kendi ordularını buraya götürmeği kararlaştırdı. Bu dönemde Urmiye Hanlığı’nı Ali Avşar Han yönetiyordu. Düşmanın yaklaştığını duyunca Ali Han onların üstesinden gelebilmek için onların önüne geçmeyi kararlaştırdı. Çok geçmeden Urmiye orduları Urmiye Hanlığı’nın sınırı olan Selmas düzlüğüne geldiler. Ali Han Avşar’ın cesur davranması Muhammet Han’ı korkuttu, o da daha tedbirli adım atmaya koyuldu. O, silahlı çatışmadan kaçarak barış imzalamak teklifinde bulundu. Ağa Muhammet Han’ın art niyetinden haberdar olan Ali Han, onun bu teklifini reddetti ve Ağa Muhammet Han’a, kendisiyle savaş alanında görüşmeye hazır bulunması hakkında bir haber yolladı.[87]

Bu kesin cevabı alınca Ağa Muhammet Han geri dönerek bu savaşa ciddi hazırlanmak zorunda kaldı. Urmiye Hanlığı ile savaşın sonucu, Güney Azerbaycan hanlarının gözünde onu ya yükseltecek ya da tüm çabalarını hiçe indirebilecek kadar önemli olacaktı.

Yeteri kadar hazırlandıktan sonra Ağa Muhammet Han büyük etkinlik ve otorite sahibi Urmiye Hanı’nı kan akıtmadan kendisine tabi tutmaya çalıştı. Bununla ilgili olarak da kendi kardeşi Caferkulu Han’ı, Ali Han Avşar’a gönderdi. İhtiyar aksakalların ve askeri reislerin yanı başında Caferkulu Han kardeşinin mektubunu Urmiye Hanlığı hakimine verdi. Mektupta şunlar yazıyordu: “Türk kabileleri, Avşarlar ve Kaçarlar birbiriyle savaşmakla genel düşmanın zafer kazanması için imkan yaratıyorlar, Kaçar urukları ile ittifaka girmekle Avşar kabileleri kendi bölgelerinin bağımsızlığını koruyup sağlamış olacaklar ve hiç kimsenin onların topraklarına saldırmaya gücü ve cesareti yetmeyecek”.[88]

Ağa Muhammet Han’ın samimiyetine inanan Ali Han Avşar onunla görüştü, fakat, görüştükten sonra Ağa Muhammet Han’ın emriyle Ali Han Avşar namertçe tutuklandı ve gözleri kör edildi. Bundan sonra Ağa Muhammet Han’ın orduları Urmiye ordularına bitirici bir saldırıda bulundular. Komutansız kalan ordu fazla tutunamadı ve Muhammet Han’ın ordusu galip geldi. Ağa Muhammet Han, Urmiye tahtına Muhammetkulu Hanı oturttu. Fakat Ağa Muhammet Han bu defa Güney Azerbaycan’da kendi konumunu güçlendiremedi. O, Mazendaran ve Astarabat’ta bağımsız hakim olmaya gayret eden öz kardeşi Murtuzkulu Han’a karşı bile ordu kullanmak zorunda kaldı.

Muhmametkulu Han Avşar, Ağa Muhammet Han’ın burayı terk etmesini bir fırsat gibi kullanarak Hanlığın durumunu pek hızlı surette düzene koyar ve Ali Han’ın düşmanlarından öç almak, düşmanlara namertliklerini ödetmek için, önce hazırlanmaya koyulur ve güçlü düşmana karşı koyabilmek için Seraplı Sadık Han Şeggagi, Hoy ve Tebriz hükümdarı olan Caferkulu Han Dünbülü ile ittifaka girmiştir.[89]

Ağa Muhammet Han Kacar İran’da zaferler kazandıktan sonra tüm Azerbaycan’ı almak amacıyla 1790 yılında buraya güçlü bir saldırıda bulunuyor. Saldırının ilk hedefi olarak Ağa Muhammet Han, yeniden Urmiye Hanlığı’nı seçer. Ona iletilen bilgilere göre burada Muhammetkulu Han, ona karşı bir koalisyon düzenlemiştir. O da bunun karşılığında Muhammetkulu Han’ın kardeşinin oğlu (yeğeni) Hüseyinkulu Hanı vaatlerle kendi tarafına çekebildi.

Ağa Muhammet Han’ın komutasında Kaçar ordularının yaklaştığı haberini alan Muhmmetkulu Han, korkakça davranarak hemen Urmiye şehrini terk etti. O, Urmiye gölünün güneydeki dağlık arazide bulunan Uşlu kalesine sığındı ve ordusunu da orada yerleştirdi.

Urmiye’ye gelmiş bulunan Ağa Muhammet Han “hümanist”çe davranarak Urmiyelileri cezalandırmamayı kararlaştırdı, keza Muhammetkulu Hanı “affedeceği” vaatlerinde bulundu. İran’ın yeni hakiminin sözlerine inanan Muhammetkulu Han, onun huzuruna geldi. Diğer hanları korkutmamak için Ağa Muhammet Han vadini yerine getirdi. Bu tür diplomatik adım sonrası Ağa Muhammet Han daha kati ve uzak görüşlü davrandı.[90]

1795 yılında Karabağ’a yaptığı ve başarısızlıkla sonuçlanan saldırısından sonra Ağa Muhammet Han, askeri güç toplamak için Muğan’a gelir. Urmiye’de çıkan isyandan korktuğundan ilk önce burayı hedef alıyor, güçler dengesi Kaçar’ın lehine olduğundan dolayı ve Hüseyinkulu Han’ın da ihaneti yüzünden Muhammetkulu Han, fazla direnemedi ve onu şehre bırakmak zorunda kaldı.

1797 yılında Ağa Muhammet Şah, Karabağ’a yaptığı ikinci askeri seferi sırasında öldürüldü ve onun Urmiye Hanlığı’nı yönetimi altına alma planları yarıda kaldı.

Ağa Muhammet Şah’ın ölümünden sonra Muhammetkulu Han; Sadık Han Şeggagi ve Caferkulu Han Dünbülü ile Kaçar aleyhine kurmuş olduğu ittifakı yenibaştan kurdu. O, doğu ülkelerinde mükemmel ve örnek olan “Kacar çuha” ordusunu örgütledi.[91]

Muhammetkulu Han’ın Kaçarlara karşı savaşa hazırlandığını gören Hüseyinkulu Han, ihanet etti ve Urmiye’den kaçarak Feteli Şah’a sığındı.

Feteli Şah Urmiye Hanlığı’nı mağlup etmek ve kurulmuş ittifakı dağıtmak için Sadık Han’ı kendi tarafına çekebildi. O, Ağa Muhammet Şah Kaçar’ın öldürülmesi sırasında elde ettiği mücevheratı, “Nur dağı” adlanan ünlü pırlantayı Feteli Şah’a geri verdi.[92] Caferkulu Han Kacar ordusunun korkusundan Urmiye’nin kuzeyine kaçtı ve Osmanlı sınırlarında Kürtlere tabi oldu.

Bunu duyan Muhammetkulu Han Urmiye kalesine çekilmek zorunda kaldı. O, Feteli Şah’ın ordusunu sarsmak için yol üstünde bulunan tüm su kuyularını toprakla doldurttu ve yolları da dağıttı. O, Feteli Şah’ın tehditlerine rağmen, hiç korkmadan, cesur davranarak ona tabi olmayı reddetti. Muhammet Han’ın itirazına sinirlenen Feteli Şah Kaçar, şehir duvarlarına yaklaşmak istedi, fakat Avşar Han’ı kendi ordusu ile şehri terk ederek Urmiye’nin 18 km. uzaklığında uygun bir yerde onun yolunu kesti. Urmiye hanı ordusunun güçlü ve üstün olmasına rağmen, Hüseyinkulu Han’ın ihaneti, onun otoriteli beylere verdiği vaadler ve sade nüfus yanında etkinliği onun zafer kazanmasına engel oldu. Sonuçta Muhammetkulu Han şehre geri çekilmek zorunda kaldı. Hüseynkulu Han şehre girerek Kacar ordusunun şehre girmesine imkan sağladı. Ama o, verdiği vadlerin tam aksine, haincesine davranarak Muhammetkulu Han’ı tutukladı, mülküne, servetine el koydu. Kendisini de topun namlusuna bağlatarak feci bir şekilde öldürüldü.[93]

Muhammetkulu Han öldürüldükten sonra Hüseyinkulu Han, hizmetleri dolayısıyla Urmiye vilayetine soydan gelme hükümdar olarak atandı ve şah tarafından beylerbeyi unvanı aldı. Buna rağmen Muhammetkulu Han’dan sonra hanlık hemen kendi bağımsızlığını kaybetti ve Kacar Devleti’ne yarı bağımlı duruma girdi. Kaçar Urmiyelileri kendi tarafına çekebilmek için Hüseyinkulu Han’ın otoritesini artıramadı. Hanlığın asıl hükümdarı nüfus içerisinde gereken otorite sahibi olan Muhammetkulu Han’ın yeğeni, Necef Ali Han Avşar idi.

Hüseyinkulu Han’a karşı Urmiye’nin türlü bölgelerinde, bu arada özellikle Kürtlerin yaşadığı yerlerde isyanlar artmıştı.

Feteli Şah, Hüseyinkulu Han’ın otoritesini yok etmek amacıyla 1799 yılında verdiği fermanda hükümranlığını bir daha belirtti. Aynı zamanda bu fermanla Hüseyinkulu Han’a hizmet gösteren bey ve beyzadelere vilayetin gelirinden yıllık ücret ayrıldı.

Genellikle Birinci Rus-İran Savaşı ve ondan sonraki yıllarda Urmiye feodallerinden üçü- Hüseyinkulu Han, Asker Han, İran Devleti dahilinde fevkalade etkinlik ve saygı kazanarak ülkenin siyasi hayatına büyük katkıda bulundular. Onlardan Hüseyinkulu Han ve Asker Han, Feteli Şah Kaçar’a özel hizmetlerde bulunurlar ve kendisine de Azerbaycan’ın yerel feodal devletleri ve Rusya ile yaptığı savaşlarda da yardım ve katkıda bulunurlar.

Urmiye hükümdarı Necefeli Han ise mevcut durumla ilgili olarak Hanlığın ve kendi hükümdarlığının lehine kâh Feteli Şah’ın, kâh da Rusların siyasetine meyil gösteriyordu.[94] O, iki devlet arasında meydana gelmiş çelişkileri Urmiye Hanlığı’nın güçlenmesi ve bağımsızlığını kazanması için kullanmaya çalışıyordu.

1806 yılında Feteli Şah’ın askeri seferlerine katılan Hüseyinkulu Han Sisyanov’un öldürülmesini ve Rusların geçici olarak geri çekilmesini kullanarak Tiflis, Gence, Miyane vb. gibi çok sayıda şehri yağmaladı.

Asker Han Avşar, Feteli Han’ın çıkarına uygun olarak uluslararası çapta faaliyet gösteriyordu. O, 1807 yılında İran Devleti’nin resmi temsilcisi olarak Fransa’ya gitmiş, Feteli Han’ın Napolyon’a gönderdiği mektubu bizzat kendisine vermiş ve cevap mektubu ile de geri dönmüştür.

Fakat Feteli Şah Kaçar’ın Hüseyinkulu Hanı savunmasına rağmen, Urmiye hükümdarlığı uğruna süren rekabette Necefeli Han’ın mevkisi gayet üstün idi. O, pek becerikli ve hilekardı. Necefeli Han Rus ordu komutanı General Paskeviç’in dikkatini kendine çekebilmiş, Urmiye Hanlığı’na soydan gelme hükümdar olduğunu resmi olarak kendisine tasdik ettirmiş ve bunun üzerine ferman almıştı.[95]

Türkmençay Barış Antlaşması sonrası (1828) Urmiye Hanlığı İran Devleti’ne ödün olarak verilmiş olsa bile, uzun süre tabi olmaktan imtina etti. Bu zaman Urmiye vilayetinin tüm bölgeleri İran hakimiyetine karşı ayaklanmış ve isyan çıkarmışlardı. İsyan Merveger, Deşt, Sumay ve Beredost mahallelerinde daha müthişti. Urmiye nüfusu Abbas Mirza tarafından gönderilmiş İbrahim Han’a tabi bulunmaktan kaçınmış ve bu yüzden de onu şehirden kovmuşlardı.[96] Böylece, vilayetin tüm nüfusu İran işgalcilerine karşı isyana katılmışlardı.

Aralıksız güçlenmekte olan İran ordusunun hücumu ve ihanet etmiş olan bazı yerli feodalların yardımı ile nihayet İran Devleti, Urmiye Hanlığı’nda geçici olarak huzuru sağlamayı başarabildi.

Böylece, Avşar hanları kimi hallerde bağımsız, kimi hallerde de yarı bağımlı durumda uzun süre Urmiye vilayetinde İran’a karşı savaş ortamında kendisinin soydan gelme hükümranlıklarını sağlayabilmişlerdi. Fakat hiçbir türlü bir yerden yardım alamayan Avşar hanları İran hükümetinin aralıksız saldırı ve müdahalelerine direnemeyerek XIX. yüzyılın ikinci yarısında hakimiyet dışı edildiler.

Kültür

Urmiye vilayetinde realist tarzda yazan ve yaşadıkları dönemden hoşnut olmayan şairlerden Firudin Bey Minai, Mirzağa Sahip Gezem ve terzi Avşarı’yı özellikle vurgulamak gerekir.

Hanlık döneminde edebiyatta olduğu gibi, sanat ve mimarlık işlerinde Urmiye’de belli düzeyde gelişme görülmüştür. Burada dokunan halılar kendi kalite ve güzelliği ile, tahtadan hazırlanmış satranç tahtaları zarifliği ve işlenmiş desenlerinin enfesliği ile sadece Azerbaycan’da değil, komşu ülkelerde de büyük rağbet görmüş ve ün kazanmıştı.

Vilayetin merkezi olan Urmiye şehri ve farklı merkezlerde XVIII-XIX. yüzyılın mimarisinin güzel örnekleri olan yapıların (kaleler, kervansaraylar, camiler ve duvarlar) kalıntıları bugün bile dünya seyyahlarının dikkatini çekmektedir.

Güzel binaların inşası, desenli halıların dokunması ve tahta üzerindeki oymalı desen işleri, mahir, uzman ressamların yetişmesine neden oluyordu.

Bu dönemde ressamlardan usta Allahverdi Avşar ve Abül Hasan Nakkaş, Başiye Avşar’ı göstermek mümkündür. Bu ressamların yaptığı minyatürler, resimler, güller, kitap ve kalemliklerin üzerindeki resim işleri, insanı hayrete düşürebilecek kadar güzel sanat örnekleridir.

Dr. Gövher N. MEMMEDOVA

Azerbaycan Bilimler Akademisi Tarih Enstitüsü / Azerbaycan

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 7 Sayfa: 133-148


Dipnotlar :
[1] Leviatov V. N., Oçerki iz İstorii Azerbaycana v XVIII veke, Bakü 1948.
[2] Eliyev F. M., XVIII. Esrin İkinci Yarısında Şimali Azerbaycan Şehirleri, Bakı, 1960, s. 5.
[3] Bak: Mustafayeva N. C., Cenubi Azerbaycan Hanlıkları, Bakü 1995, s. 4-5.
[4] G. B. Abdullayev, Azerbaycan v XVIII. Veke i Vzaimootnoşeniya Ego s Rossiey, Bakü 1965, s. 86.
[5] A. A. Bakıhanov, Gülüstane-İrem, Bakü 1951, s. 127.
[6] A.g.e., s. 55.
[7] H. E. Delili, Azerbaycan’ın Cenup Hanlıkları (XVIII Esrin İkinci Yarısında), Bakü 1979, s. 30.
[8] H. E. Delili, Urmiye Hanlığı’nın Tarihi Oçerki (XVIII Esrin İkinci Yarısı-XIX Esrin 30-cu İllerinde), Adaylık Tezi, Bakü 1967, Tarih İnstitutunun Elmi Arşivi, sened 637, s. 74.
[9] AKAK, Tiflis 1883, t. IX, dok., 186, s. 159-160.
[10] AKAK, Tiflis 1883, t. IX, s. 187.
[11] H. E. Delili, göst. araştırma tezi, s. 78.
[12] H. E. Delili, göst. araştırma tezi, s. 81.
[13] Fon Biberşteyn, Opisanie Provinsiy, Raspolojennıh na Levom Beregu Kaspiyskogo Morya Mejdu Rekoy Terek i Kuroy, Nauçnıy Arhiv Instituta İstorii, dok. 467, s. 36.
[14] H. E. Delili, göst. araştırma tezi,. 84.
[15] H. E. Delili, göst. araştırma tezi,s. 84.
[16] H. Zeyditsa, Puteşestvie Vokrug Ozera Urmii, SPb., 1856, s. 85.
[17] H. E. Delili, göst. araştırma tezi, s. 86.
[18] H. E. Delili, göst. araştırma tezi,s. 88.
[19] V. F. Minorski, Svedeniya o Naselenii Nekotorıh Pograniçnıh Okrugov, Petrograd 1916, s. 455-500.
[20] H. E. Delili, göst. araştırma tezi,s. 113.
[21] H. E. Delili, göst. araştırma tezi, s. 115.
[22] H. E. Delili, göst. araştırma tezi, s. 118; Urmu-Avşar senedleri (İ. Petruşevskinin şehsi arşivinden)         
[23] H. E. Delili, göst. araştırma tezi, s. 120; Urmu-Avşar senedleri (İ. Petruşevski’nin şehsi arşivinden)        
[24] H. Zeyditsa, göst. eseri, s. 25.
[25] H. E. Delili, göst. araştırma tezi, s. 127-128.
[26] Tiyulun emele gelmesi hakkında bkz: İ. P. Petruşevski, Oçerki po İstorii Feodalnıh Otnoşeniy v Azerbaycane i Armenii v XVI, Naçale XIX vv., Leningrad, 1949, s. 184-221.
[27] G. B. Abdullayev, İz İstorii Severo-Vostoçnogo Azerbaydjana (60-80 gg. XVIII v.), Baku, 1965, s. 21.
[28] İ. P. Petruşevski, Oçerki…, s. 216.
[29] Urmiye vilayetinde bir neçe kend, o cümleden İstamlu, Cahar-behş, Dizeç-budak, Gışlagi-Mirzeeli, Teglid-abad ve bu kimi toprak sıralarına dahil idiler. -H. E. Delili, göst. araştırma tezi,        s. 124.
[30] İ. P. Petruşevski, Urmu-Avşar Senedleri, Leningrad, 1963, s. 19.
[31] Tüm köy arazisi 18 hampalık olarak bölünüyordu. Bir hampa toprak becerene hampa, onun yarısını becerene-yarı hampa ve daha az topraklı köylülere ise tırnaklar deniyordu.
[32] N. Zeydisa, göst. eseri, s. 365-368.
[33] Yine orada, s. 17.
[34] V. F. Minorski, Svedeniya o Naselenii Nekotorıh Pograniçnıh Okrugov, Peterburg, 1916, s. 461.
[35] V. N. Leviatov, Oçerki iz İstorii Azerbaycana v XVIII v., Baku, 1948, s. 57.
[36] V. N. Leviatov, Oçerki iz İstorii Azerbaycana v XVIII v., s. 56.
[37] Bolşaya Sovetskaya Entsiklopediya, Moskva, 2-e İzdanie, no. 36, s. 256.
[38] AKAK, Tiflis, 1868, t. 2, dok. No. 279, s. 280.
[39] N. Zeydista, Göst. eseri, s. 16.
[40] AKAK, Tiflis, 1868, tom 2, dok. 76, s. 78-95.
[41] P. G. Butkov, Materialı Dlya Novoy İstorii Kavkaza, s. 1722-1803 g., SPb., 1868, t. 2, s.
[42] D. Kaftirov, Istoriçeskaya, Geografiçeskaya i Statistiçeskaya Svedeniya o Persii, SPb., 1829, s. 33.
[43] V. N. Leviatov, göst. eseri, s. 56.
[44] D. Kaftirov, göst. eseri, s. 30-40.
[45] F. M. Eliyev, göst. eseri, s. 119-124.
[46] I. P. Petruşevski, Oçerki…, s. 284-289; G. B. Abdullayev, Iz istorii…, s. 112-150.
[47] P. G. Butkov, Materialı Dlya Novoy İstorii Kavkaza s 1722 po 1803 gg, SPb., 1869, ç. 2, s. 146.
[48] N. Zeydista, göst. eseri, s. 15.
[49] F. M. Eliyev, XVIII. Esrin II, Yarısında Şimali Azerbaycan Şeherleri, Bakü 1960, s. 110.
[50] AKAK, Tiflis, 1885, tom 10, dokument 186.
[51] F. M. Eliyev, Göst. eseri, s. 112.
[52] I. P. Petruşevski, Urmiyskie-Avşarskie Dokumentı Kak İstoçnik po İstorii Agrarnıh Otnoşeniy v Irane, Leningrad 1963, Materialı Mecduvuzovskoy Nauçnoy Konferensii po İstoriografii i İstoçnikovedeniyu Stran Azii i Afriki, s. 197.
[53] V. F. Minorski, Svedeniya o Naselenii Nekotorıh Pograniçnıh Okrugov, Petrograd 1916, s. 406.
[54] Leviatov V. N., Oçerki iz İstorii Azerbaycana v XVIII Veke, Bakü 1948, s. 49.
[55] AKAK, Tiflis 1878, d. 373, s. 430.
[56] I. P. Petruşevski, a.g.e.,., s. 89.
[57] Yine orada, s. 89-90.
[58] D. Kaftirov, göst. eseri, s. 42.
[59] N. Zeyditsa, göst. eseri, s. 21.
[60] V. N. Leviatov, Oçerki po İstorii Azerbaycana v XVIII v., Bakü 1928, s. 45.
[61] A.g.e., s. 46.
[62] V. F. Minorskiy, Svedeniya o Naselenii Nekotorıh Pograniçnıh Okrugov, Petrograd 1916, s. 54-55.
[63] V. F. Minorski, Svedeniya o Naselenii Nekotorıh Okrugov, s. 430.
[64] I. P. Petruşevski, Oçerki., s. 121-123.
[65] S. D. Burhaşev, Opisaniye Oblastey Adrebiçanskih v Persii i İh Politiçeskoye Sostoyaniye, Kursk 1973, s. 25.
[66] N. Dubrovin, İstoriya Voynı i Vladıçestva Russkih na Kavkaze, T. 1, SPb., 1871, s. 391-394.
[67] S. D. Burhaşev, göst. eseri, s. 25.
[68] N. Ç. Mustafaeva, Cenubi Azerbaycan Hanlıkları, Bakü 1995, s. 43-44.
[69] I. P. Petruşevski, Oçerki., s. 128.
[70] A. A. Bakıhanov, Gülüstan-i İrem, Bakü 1970, s. 175.
[71] H. E. Delili, göst. araştırma tezi, s. 202.
[72] Mirze Camal Cavanşir, Tarih-e Garabağ, Bakü 1959, s. 22.
[73] P. G. Butkov, göst. eseri, I. c., s. 237.
[74] P. G. Butkov. göst. eseri, I. c., s. 238.
[75] P. G. Butkov, göst. eseri, I. c., s. 238.
[76] N. E. Delili, Azerbaycan’ın Cenup Hanlıgları (XVIII Esrin İkinci Yarısında), Bakı, 1976, seh.
[77] N. E. Delili, göst. araşt. tezi, s. 206-209.
[78] A. A. Bakıhanov, göst. eseri, s. 160.
[79] A.g.e., s. 162.
[80] A.g.e., s. 165.
[81] A.g.e., s. 166.
[82] G. B. Abdullayev, İz İstorii Severo-Vostoçnogo Azerbaycana, s. 31.
[83] S. D. Burhaşev, göst. eseri, s. 24.
[84] P. G. Butkov. göst. eseri, c. II, s. 138.
[85] Yine orada, s. 140.
[86] N. Z. Mustafaeva. göst. eseri, s. 49.
[87] A.g.e., s. 58.
[88] H. E. Delili, Göst. araşt. tezi, s. 246-247.
[89] A.g.e., s. 249.
[90] N. Z. Mustafaeva, göst. eseri, seh. 60.
[91] H. E. Delili, göst. araşt. tezi., s. 252.
[92] A.g.e., s. 252.
[93] A.g.e., s. 254.
[94] A.g.e., s. 256.
[95] AKAK, Tiflis 1878, tom. 7, dok. N 551, s. 467.
[96] AKAK. Tiflis 1978, tom 7, dok. N 511, s. 546.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.