Türk Tarihi ve Kültür Araştırmaları

Ulus Devlete Alternatif: Çok Kültürlü Toplum

1 6.176

Prof. Dr. Mustafa SEVER

Küreselleşme, teknolojideki gelişmelere koşut olarak iletişimin hız ve sınır tanımazlığıyla, üretimin ve ürün hareketliliğinin dünya ölçeğinde oluşuyla hâl-i hazırdaki süreci anlatmakta kullanılan bir terimdir. Terim, aynı zamanda dünya genelinde kültürel tek düzeliği (melezleşmeyi, homojenleşmeyi) hedefleyen süreci de anlatmakta kullanılır.

Sürecin özneleri olan ve ekonomik, teknolojik gelişmişliğini siyasî ve askerî bir baskı aracı olarak kullanan ABD ve Batılı ülkeler (AB), bu sürece özellikle nüfusu ve doğal kaynaklarıyla dikkate değer buldukları ulus-devletleri dâhil etme yönünde faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Bu faaliyetler sonunda ekonomik, siyasî, askerî ve kültürel olarak kendilerine bağımlı hâle getirdikleri ülkeleri pazar olarak kullanmaktadırlar. Üretimi ve dolayısıyla tüketimi dünya ölçeğinde düzenleyerek hedef kitlelerin dinî, ahlâkî, siyasî inançlarını, eğilimlerini, zevklerini belli bir anlayışa, inanışa ve yaşayışa yönlendirmektedirler. Bunu yaparken de çok uluslu şirketler devreye girmektedir. Pazar konumundaki ülkelerden, özellikle ulus devletler, bu ülkeler için “sorunlu” ülkeler olarak görülmekte; üniter ve merkeziyetçi yapıya sahip bu ülkelerin milli kimliği bozulmaya, mevcut etnik yapılar mikro milliyetçilik ile tahrik edilmeye çalışılmaktadır. Bunu yaparken çoğulculuk, çok kültürlülük, insan hakları, demokrasi, vb. kavramlar sıkça dile getirilmektedir.

Çoğulcu toplum; dil, din, etnik, vb. açıdan farklılıkları içeren bir toplumdur ve “bu tanım, tartışılabilir biçimde hemen her topluma uygulanabilir ve böylesi bir kullanımın sonucunda çoğulcu toplumlar terimi (etkisini kaybederek) ‘çok kültürlü toplum’la eşanlamlı görül[ebilir].” (Marshal 1999:121). Çok kültürlü toplum kavramı, ilk anlam katında insan haklarını, demokrasiyi, eşitliği, vb. içerir görünmesine karşın, derin anlamında farklılığı, parçalılığı, bölünmüşlüğü işaret eder. Yani, her türlü inancın, düşüncenin, yaşayışın toplumsal yaşamda var olmasını olağan gören bir anlayışı ifade eder gibi sunulsa da çok kültürlü toplum düşüncesi, uluslararası bir projedir. Çoğulcu toplumla bir ilgisi, ilişkisi yoktur. Çünkü, çoğulcu toplumda çok kültürlülük (multı-culturalism) değil, kültürel çeşitlilik (cultural diversity) söz konusudur

Çalışmamızda yaşanılan küreselleşme sürecinde, sürecin eyleyenleri ABD ve Batılı devletler (AB) tarafından ulus devletlere sunulan çok kültürlülük ve -ona karşıt olarak- kültürel çeşitlilik üzerinde durulacaktır.

Çok kültürlülük, yaygın anlamıyla bir toplumsal yapıda birçok etnik yapının (multi-etnicity), dolayısıyla bu etnik yapılara özgü birçok kültürel yapının bir aradalığını, siyasî bir yapı halindeki birliğini adlandırmada kullanılan bir kavramdır. Siyasî bir erkin yönetimindeki toplumsal bir yapı olarak da olsa, çok kültürlü bir yapıda bir birlikten, bütünlükten söz etmek mümkün değildir. Çünkü, “farklılıkların kutsanması ve kurumsallaştırılması üzerine kurulu bir yaklaşım” (Özdağ 2011) olan çok kültürlülük, birden fazla kültürel yapının genel bir kültürel yapı içerisinde varlığını öngörür. Eğer, genel kültürel yapının onaylanması söz konusu olursa, farklı kültürel yapılar kültürel çeşitlilik olarak değerlendirilebilir. Aksi hâlde, çok kültürlülük, bir ve bütün hâlindeki genel kültürü bölen, parçalayan bir anlama gelir. Çok kültürlülüğün gözden kaçırılan ya da üzerinde durulmayan yönü de buradadır.

Geçmişte Osmanlı Devleti’nde, yakın geçmişte Sovyetler Birliği’nde ve Yugoslavya’da çok kültürlülükten söz edilebilir/di. Osmanlı Devleti’nde dil, din, etnik köken, kültür, hatta coğrafî bakımdan farklı milletler, uzunca bir süre çok kültürlü bir siyasî birlik olarak bir arada varlıklarını sürdürmüşler, uluslaşma sürecinde ise, her millet kendi ulus devletini kurarak birlikten ayrılmıştır. Sovyetler Birliği’nde ise, yönetim erkini elinde tutan Rusların birçok milleti Ruslaştırma çabasına karşın, 90’lı yılların başında bir dağılma yaşanmış ve birçok millet kendi ulus devletini kurmuştur. Yugoslavya’ya gelince; ülkede 1980’lerde iyice şiddetlenen etnik çekişme, 1990-95 arası cereyan eden iç savaşı doğurmuş, yaşanılan birçok acı olaydan sonra, 2000’li yıllarda ülke yedi farklı ülkeye ayrılmıştır.

ABD’nin farklı köken, dil, tarih, coğrafya ve kültürlere mensup toplulukları, melting pot (eritme kabı) adını verdiği kültürel programla kaynaştırarak ortak bir duygu ve düşüncede birleştirme ve uluslaştırma çabası dikkat çekmektedir. Bu eritme kabında çok farklı coğrafyalardan, kültürlerden gelen insanlar “Ben Amerikanım” ya da “Amerikalıyım” bilincine eriştirilmeye çalışılmaktadır. Ancak, ABD bir millete dayanmadığı, Amerikan adlı bir millet olmadığı için “tek bir siyasal otorite altında birbirleriyle çatışması kaçınılmaz olan kimlikleri bir arada tutmak zorundadır. Bu kimlikler orada iç içe yaşamaktadırlar. O, [ABD] daha çok coğrafi aidiyet ve menfaat birliği anlamında Amerikalı olmayı özendirmektedir.” (Köktürk 2013:46). Aynı ABD, ülkesinde böylesi bir yöntemle hareket ederken kendi dışındaki ulus devletleri küçük parçalara ayırma politikası izleyerek çok kültürlülüğü ulus devletler için bir gereklilik, zorunluluk olarak öne sürmektedir.

Çok kültürlülük, yaşanılan süreçte ABD ve Batılı ülkeler (AB ülkeleri) tarafından kendi dışlarındaki dünyanın ulus devlet yapısına sahip ülkelerine bir alternatif olarak sunulmakta; özellikle etnik sorunlar yaşayan ülkelere sorunlarını bu yolla çözümleyebilecekleri telkin edilmektedir (Özdağ 2011). Kendileri söz konusu olduğunda ise, “yurttaşlık” tanımları devreye girmekte ve çok kültürlülüğe şiddetle karşı durmaktadırlar. Sözgelimi Fransa’da “azınlık kavramına yer yoktur. Vatandaşlar şu veya bu konuda azınlıkta olabilir, ancak örgütlü, dışlayıcı ve az çok sürekli bir statü anlamında bir azınlık içerisinde yer alamazlar. Üstelik Fransız ulusunun Fransız kültürünü yansıtması ve koruması gerekir, vatandaşlardan bunu bir vatandaşlık şartı olarak kabul etmeleri beklenir.” (Parekh 2002:8). Görüldüğü üzere, burada tanımlanan yurttaş olabilme koşulları, ulus devlete, üniter yapıya vurgu yapan ilkelerdir. Oysa, yirmi altı etnik topluluktan oluştuğu rivayet edilen Fransa’da eğer çok kültürlülük geçerli olsaydı, bugün Fransa’dan söz etmek mümkün olamazdı.

Ulus devlet; demokratik, lâik, çağın gereklerine göre tavır alma özelliklerinde ve yönetimindeki halk arasında dinî, mezhebî, etnik, vd. ayrım gözetmeyen, halkını ortak değerler çevresinde birleştiren bir siyasi yapıdır ve günümüzde BM’ye üye devletlerin hemen hepsi ulus devlettir. Hemen hepsinde etnik, dinî, mezhebî, kültürel birçok topluluk, dolayısıyla çeşitlilik söz konusudur. Ülke yönetimlerinin demokratik, lâik, eşitlikçi olup olmamalarında ya da hukuk ilkelerinin işleyişinde, uygulamalarında çeşitli sorunları olabilir. Ancak, bu sorunlar demokrasiyi, lâikliği işlettikleri oranda çözümlenebilecek sorunlardır. Çünkü, “[d]emokratik oluşları farklılıkları içinde barındırmalarına imkân verirken, lâik oluşları da üniter yapıya zarar verebilecek farklı inanç gruplarına karşı eşit mesafede bulunma ve kamusal alana inanç gruplarının müdahalesini (Gündoğan 2005:109) etkisizleştirme gücü verir.

Küreselleşmenin aktörleri olan devletlere göre çok kültürlülük, küreselleşmenin bir zorunluluğudur. Onlara göre dünya kültürel bir melezleşmeye, homojenleşmeye ve sonunda da tek bir kültürel yapıya doğru gitmektedir. Diğer yandan küçülen, adeta bir küresel köy[1] hâline gelen dünya, ekonomik olarak da tek pazar hâline gelecektir. Zaman içinde ülkelerin sınırlarının da bir önemi kalmayacaktır. Zaten iletişim araçlarının hızı ve sınır tanımazlığı, yaşanılan süreçte sanal da olsa ülke sınırlarını geçersiz kılmıştır. Küreselleşmenin lokomotifi olan çok uluslu şirketler, bu süreçte ulus devletin rolünü üstlenecek ve böylelikle de ulus devlet ortadan kalkacaktır.

Görüldüğü gibi, çok kültürlülük ekonomik, teknolojik, siyasî, vd. bakımlardan gelişmiş emperyalist Batılı ülkelerin ulus devlet yapısına karşı uygulamaya koydukları bir düşünce sistemidir. Ulus devlet, çok kültürlü bir yapıyı değil, kültürel çeşitliliği önemseyen, bu çeşitliliği ortak kültürü yapılandırma ve geliştirmede kullanmaya çalışan bir anlayışla hareket eder. Etnik, dinî, kültürel farklılıklardan çok benzerlikleri, ortaklıkları önemser ve bu çeşitliliği ulusal bir zenginlik olarak değerlendirir. Kapsayıcı, kucaklayıcı bir üslupla ulusal kimlikte insanları birleştirmeye, bütünleştirmeye, ortak bir güç hâline getirmeye çalışır. Ulus devlette insanların eşit biçimde kendilerine tanınan haklarını kullanmaları ve yine devletçe verilmiş ödevlerini de yerine getirmeleri; diğer yandan da ortak dil, tarih ve kültürü paylaşmaları, toplumsal yaşama katkı sağlamaları beklenir.

İngiltere’de, Fransa’da, Japonya’da, vd. birçok ulus devlette uygulama bu şekilde olup oldukça da başarılıdır. Çünkü hangi etnik yapıdan ya da dinî inançtan gelirse gelsin bu ülkelerde herkes İngiliz’dir, Fransız’dır ya da Japon’dur. Bu örnekler göz önündeyken, ABD ve AB ülkeleri, dünyanın farklı bölgelerindeki etnik yapılı devletlere demokrasi, insan hakları, kültürel haklar, vb. başlıklar altında çok kültürlülüğü önermekte; bu ülkelerden etnik toplulukların dillerini, kültürlerini tanımalarını ve gelişmelerine imkân vermelerini istemektedirler. Bu yönde ABD ve Batılı ülkelerin etkisindeki birçok ulus devlette çeşitli yayın ve eğitim faaliyetleriyle etnik topluluklara -yapay da olsa- dil, tarih ve kültür yaratılmaya çalışılmaktadır.

Bu çabalar ve uygulamalar, mevcut ulus devlet yapısını, bin yıllardır bir arada yaşamış ve millet olma bilincine erişmiş toplulukları, milli kültürü, yaşayışı bölme ve “biz ve öteki/ler” algısını toplumun bütününe yayarak toplumsal bütünlüğü bozma amaçlıdır.

Çok kültürlülüğün eyleyenleri Batılı devletler, küreselleşme sürecinin dışında dünyada hiçbir ülkenin kalamayacağı, bunun bir zorunluluk olduğu, “öteki” kültürlerin de tanınması ve gelişmelerine imkân verilmesi gibi temel varsayımlardan hareket etmektedirler. Temel amaç ve hareket noktaları, kendileri dışındaki ülkelerde ekonomik, siyasî, askerî zaaflar yaratarak mevcut iktidarı zayıflatmak, sonrasında da etnik toplulukları harekete geçirerek ülke bütünlüğünü küçük birimlere ayırmak, bölmek ve oluşan etnik topluluklarla kendi çıkarları doğrultusunda bağlaşıklıklar kurmaktır. Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, vd. birçok ülkedeki uygulamalar bu yöndedir ve sürmektedir.

Toplumun/milletin bütün bireyleri “ortak kültürü” paylaşır. Ancak bu ortak paylaşımın yanında bireyden bireye, aileden aileye, bir köy, kasaba ya da şehirden, bir köye, kasabaya ya da şehre özgü yaşayış, dolayısıyla kültürel farklılıklar vardır. Bu, yaşanılan yerin coğrafî, ekonomik, dinî, ahlâkî, vd. özelliklerinden kaynaklanır. Sözgelimi Türkiye’nin yedi bölgesinin insanları arasında maddî, manevî yaşayış, inanç ve uygulamalar yönünden farklılıklar söz konusudur. Ancak, bu farklılıklar bu insanların dilde, duyguda, düşüncede, inançta, tasada ve kıvançta bir olmasına, birlikte hareket etmesine engel değildir. Zirâ, bu insanları bir arada tutan bağ, farklılıklardan değil, ortaklıklardan oluşur.

Her toplumun atalarından devraldığı, geleneksel olarak koruyup geliştirdiği, yaşamın gerektirdiğince güncellediği, kendine özgü bir yaşama biçimi, kültürü vardır. Bu kendine özgülük, genel kültüre çeşitlilik olarak katılır. Önemli olan bu çeşitlilikten gerektiğince yararlanmak, bu çeşitliliği ortak kültürün geliştirilmesinde kullanabilmektir. Toplumun ortak kültürü, genelin kültürüdür ve “genellik’in ille bir tekbiçimlilik olması gerekm[ez]. Topluluk, davranışları ya da düşünceleri birbirine benzer kılmaz. Toplulukta bulunan genellik, içeriği (anlamları) topluluk üyeleri arasında kayda değer ölçüde değişebilen biçimlerin (davranış tarzlarının) genelliğidir.” (Cohen 1999:19). Yaşanılan ekonomik, siyasî ve kültürel süreçte her kültürel yapı, bir diğeriyle etkileşmek, ilişkiye girmek zorundadır. “[H]iç bir toplum, kültürel olarak kendine yeterli ve yalıtılmış kalamaz.” (Parekh 2002:11). Dolayısıyla bu etkileşimi, kültürün gelişimine katkı olarak yönlendirmek gereklidir.

Toplumsal yapıda kimi kesimlerde yoğun bir geleneğe, devlete, anayasaya, vd. bağlılık olabildiği gibi, kimi kesimlerde de geleneğin, devletin, yasaların önemsenmemesi, hatta eleştirilmesi söz konusu olabilir. Burada devletin dayandığı temel yasalar, ilkeler, toplumsal yapının, toplumsal bütünlüğün sınırlarını, kırmızıçizgilerini belirler ve her kesim için bağlayıcı etkinlikte olan bu yasalar ve ilkeler, bireysel olduğu kadar toplumsal oto kontrolü de sağlar.

Türkiye’de çok kültürlülük tartışmalarının, özellikle 2004 yılında yayımlanan Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporu’yla[2] ivme kazandığı görülür. Raporun, “Kuramsal Neden: Türkiye Cumhuriyeti’nde Alt-Üst Kimlik İlişkisi” bölümünde, “Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra onun yerine geçerken, onda bulunan alt-kimlikleri (çeşitli etnik, dinsel, vs. grupları) olduğu gibi miras almıştır. Fakat İmparatorluk’daki üst-kimlik (devletin yurttaşına verdiği kimlik) Osmanlı iken, Türkiye Cumhuriyeti’nde Türk olarak belirlenmiştir. Bu üst-kimlik, vatandaşı ırk ve hatta dinle tanımlama eğilimindedir. Ör. Yurt dışındaki soydaşlarımız dendiği zaman Türk etnik kökenden olanlar kastedilmektedir. Diğer yandan Türk sayılabilmek için ayrıca Müslüman olmak gerektiği, gayr-i Müslim yurttaşlarımıza Türk değil vatandaş denmesinden de bellidir. Türkiye’de hiç kimse örneğin bir Rum veya Musevi yurttaştan söz ettiği zaman Türk dememektedir, çünkü Müslüman olmayan bir yurttaştan söz etmektedir. Bunun devlet uygulamasına ilişkin üzücü örnekleri yukarıda yeterince verilmiştir. Bu durum, kendini Türk ırkından saymayan diğer alt-kimlikleri yabancılaştırmış ve sorun yaratmıştır. Eğer bu üst-kimlik Türkiyeli olsaydı, bu durum ortaya çıkmazdı. Çünkü tamamen toprak esasına dayandığı ve kan esasını tamamen dışladığı için bütün alt-kimlikleri eşit biçimde kucaklayacak ve işin içine etnik, dinsel vs. özellikleri karıştırmamış olacaktı.” denilmektedir.

Raporun belki de en dikkat çekici cümlesinde, “Türk” üst kimliğinin vatandaşı ırk ve din ile tanımlama eğiliminde olduğu, bunun yerine “Türkiyeli” üst kimliğinin kullanılması gerektiği ileri sürülmüştür. Oysa, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ilk maddesinde devletin bir cumhuriyet olduğu, ikinci maddesinde de “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.”[3] sözüyle Türkiye Cumhuriyeti’nin temel özellikleri belirtilmektedir.

Bu ilkelerde dinî, mezhebi, etnik, vb. bir nitelik söz konusu edilmemekte, insan haklarına, adalete, demokrasiye, lâikliğe vurgu yapılmaktadır. Bu ilkeler çerçevesinde her tür farklılığa, çeşitliliğe yaşama imkânı tanınmaktadır. Her topluluk, bir alt kültür birimi olarak ortak kültüre katkı sağlayıcı etkinlikte, kendi kültürel varlığını da geliştirmeye teşvik edilmektedir. Çünkü, dinî ya da etnik kimlikli “bu toplulukların her birinin korumak ve sürdürmek istediği kendine ait uzun bir tarihi ve yaşama biçimi vardır.” (Parekh 2002:5).

Ulus devletin, ortak kültüre yönlendirici, ortak kültürü geliştirici, ortak kültürü genele yaymak ve homojen bir kültürel yapı oluşturmak gibi çabası, çalışmaları vardır. Ancak, bunları sosyal ve lâik, kişi hak ve özgürlüklerini hukukî güvence altına almış olması ve her dinî ya da etnik kimliğe eşit mesafede oluşu ile sağlıklı şekilde gerçekleştirir. Böylece ulus devlet, kültürel çeşitliliği toplumsal birliği ve bütünlüğü tesis etmede bir araç olarak kullanmış olur. Bunun en güzel örneği, Mustafa Kemal Atatürk’ün 10. Yıl Nutku’nda dile getirdiği “Ne mutlu Türküm diyene” sözüdür. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk bu sözüyle kültürel çeşitliğe, ortak kültüre, birliğe ve bütünlüğe vurgu yapar. Çünkü bu sözle dinî, mezhebî ya da etnik mensubiyetine bakılmaksızın, bu ülkenin havasını soluyan, suyunu içen ve ekmeğini yiyen, Türkiye Cumhuriyeti değerlerine gönülden bağlı, Türk milletinin bir üyesi olmaktan onur duyan, gerektiğinde ödev ve sorumluluklarının bilincinde olarak canını dahi bu ülke için vermeyi göze alan herkes Türk olarak kabul edilmiştir; ki M. K. Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına Türk milleti denir” (1930) ve “Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir soyun evlâtları ve hep aynı cevherin damarlarıdır.[4] (1932) derken bu çeşitliliğin bir zenginlik olduğunun bilincindedir ve herhangi bir dinî, mezhebi ya da etnik bir niteliği işaret eder değildir. Yani, hiç kimse ya da topluluk ayrıcalıklı değil; herkes, her topluluk bu milletin eşit hak ve ödevlere sahip parçasıdır. “Türkiyeli” adı, bir üst kimlik adı olamaz; çünkü, “Türkiyeli”, bir coğrafyaya, mekâna aitliği belirtir ve “sosyolojik, filolojik ve siyaset bilimi açısından doğru [değildir]. (…) ‘Türkiyeli’, bir kimliği ve bir insan tipini ifade etmez. Çünkü ‘Türkiyeli’ diye bir kültür aidiyeti yoktur. ‘Türkiyeli’ bir devlet halkı anlamına gelmediği gibi, geçmişiyle organik bağlarla büyüyen bir halk anlayışını yani ulusu da ifade etmez.” (Gündoğan 2005:109).

Türkiye Cumhuriyeti, kültürel zenginliğe sahip bir ülkedir. Yedi bölgesinde yaşayan insanların paylaştıkları inanç, amaç, yaşayış paydasındaki farklılıklar bu paydayı renklendirici olup coğrafyadan, iklimden, geçim şartlarından, yaşayıştan kaynaklanan doğal farklılıklardır. “Türkiyelilik”, “mozaik olma” gibi kavramların türetilmesi, ülkenin birliğini, bütünlüğünü bozmaya yönelik faaliyetlerin bir safhasıdır. Çok kültürlülük, yaşanılan süreçte ABD’nin ve AB ülkelerinin, iletişim araçlarının hızı ve sınır tanımazlığını, çok uluslu şirketleri, ulusal ya da uluslararası sivil toplum kuruluşlarını, medyadaki etkin yazar ve akademisyenleri, sanat ve spor dünyasındaki ünlüleri, vd. kullanarak ulus devletleri etnik temelli küçük parçalara bölme amaçlı bir faaliyeti olarak sürdürülmektedir.

Hiçbir ulus devlet, ülke genelinde farklılıkları belirginleştirip milli yapısını zayıflatmayı düşünemez. Dolayısıyla, tarihî yaşanmışlıkları nesnel şekilde değerlendirerek emperyalizmin bu oyununa gelinmemelidir. Birlik içinde çeşitliliğin tesisi için haklar, özgürlükler, ödevler ve yükümlülükler yönünden eşitlik; dil, tarih, inanç ve değerler yönünden de ortaklıklar güçlendirilmelidir. Hangi devlet olursa olsun, (elbette ki Türkiye Cumhuriyeti de) insan hak ve hürriyetlerini başa alarak hukuk sistemini bağımsız ve yansız işletmeyi, hiçbir kişi ya da gruba, topluluğa ayrıcalık tanımamayı, gelir dağılımını âdil ve eşit şekilde gerçekleştirmeyi, inanç ve yaşayışta laikliği etkin kılmayı hedeflemelidir. Çünkü, dünyaya çok kültürlülüğü öneren AB ülkeleri ve ABD, hedef ülke/ler/deki etnik, dinî ya da mezhebî açıdan farklı toplulukları tahrik etmede her türlü yolu kullanabilmekte, ülkenin/ülkelerin kendi içinde rahatlıkla çözümleyebileceği sorunları istismar edebilmektedirler. Sözgelimi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu unsurlarından olan Alevîler bile, sanki ayrı bir dine mensuplarmış ya da farklı bir etnik toplulukmuş gibi tahrik edilmeye, ana gövdeden ayrıştırılmaya çalışılmaktadır. Günümüzde bu tür tahriklere, istismarlara birçok ulus devlet, halkını dinî, etnik, siyasî, vb. yönden ötekileştirmeden, dışlamadan, ortak duygu, düşünce ve ideallerde birleştirmek yolunu seçmiştir. Bunu yaparken de siyasî, ekonomik, teknolojik yönden güçlü, gelir dağılımında eşitlikçi ve âdil, sağlıklı işleyen bir hukuk sistemine sahip olmayı, böylelikle de toplumsal birliği ve bütünlüğü tesis etmeyi hedeflemiştir. Çünkü, bu hedeflere ulaşmış toplumda içten ya da dıştan hangi saldırı, tahrik ya da etki söz konusu olursa olsun karşılık, destek bulamayacaktır. Tabiî ki burada devletin halkına, halkın da devletine olan güveni çok önemlidir. Devlet, bu güveni halkına yaptığı uygulamalarla somut olarak göstermelidir.

Ortak aklın, dolayısıyla ortak kültürün geliştirilmesi, güncellenmesi, toplumsal ortak paydanın güçlenmesini sağlayacaktır. Aksine ortak kültürün, yani toplumsal hayattaki “[h]âkim kültürün ihmali, toplumsal dokunun eşit kültür öbeklerinden oluştuğu kabulü, kültürel anlamda devletin kimliksizleşmesine neden ol[ur]” (Akça 2013:94). Bu nedenle her ulus devlet, milli kültürünü, değerler sistemini, inanç ve ideallerini, kısacası milli kimliğini halkına ayrım göstermeden sunar ve benimsenmesini sağlar. “Hiçbir etnik grup ve azınlık, bu hakkı ondan alamaz ve ‘Egemen Toplum’u kendisi biçiminde etnik görünüme dönüştüremez.” (Türkdoğan 2005:54). Örneğin Fransa, anayasasında “devleti oluşturan insan topluluğunu ‘tek bir millet’ olarak tanımlamakta ve bu milleti oluşturan alt topluluk tanımlarını reddetmektedir.” (Sezginer 2005:39). Türkiye Cumhuriyeti de anayasasında tanımladığı gibi demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir ve milli birliğini, bütünlüğünü kültürel çeşitliliği içinde sürdürme yolunda ilerlemesi gerekmektedir.

Prof. Dr. Mustafa SEVER


KAYNAKLAR
♦ AKÇA, Gürsoy 2013, “Devlet, Demokrasi ve Çokkültürcülük”, Milliyetçilik ve Kimlik Tartışmaları, (Ed. V. Erden-İ. Vurucu), Türk Ocakları Konya Şubesi Kültür Yay., Konya, s. 67-96.
♦ COHEN, Anthony P. 1999, Topluluğun Simgesel Kuruluşu, Dost Yay., Ankara
♦ GÜNDOĞAN, Ali Osman     2005, “Türkiyelilik ve Çok Kültürlülük”, Çok Kültürlülük ve Türkiyelilik, (Ed. M. Çağatay Özdemir), tek ağaç Yay., Ankara, s. 108-114.
♦ KÖKTÜRK, Milay     2013, “Türk Milliyetçiliği’nin Ontolojik Temeli ve Çokkültürcülük”, Milliyetçilik ve Kimlik Tartışmaları, (Ed. V. Erden-İ. Vurucu), Türk Ocakları Konya Şubesi Kültür Yay., Konya, s. 37-54.
♦ MARSHAL, Gordon 1999, Sosyoloji Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara
♦ ÖZDAĞ, Ümit “Çok Kültürcülük: Kolonyalist Mirasın Emperyalist Kullanımı”, Yeniçağ Gazetesi, 6 Ekim 2011
♦ PAREKH, Bhikhu 2002, Çokkültürlülüğü Yeniden Düşünmek, Phoenix Yay., Ankara
♦ SEZGİNER, Murat 2005, “‘Türklük’ ve ‘Türk Devleti’ Üzerine Tartışmalar”, Çok Kültürlülük ve Türkiyelilik, (Ed. M. Çağatay Özdemir), tek ağaç Yay., Ankara, s. 26-43.
♦ TÜRKDOĞAN, Orhan 2005, “Son Azınlıklar Raporu Üzerine”, Çok Kültürlülük ve Türkiyelilik, (Ed. M. Çağatay Özdemir), tek ağaç Yay., Ankara, s.51-58.
Dipnotlar:
[1] 1960’lı yıllarda Marshall McLuhan, kitle iletişim araçlarının kullanımının hızla yaygınlaşarak dünyayı küresel bir köye dönüştüreceğini ileri sürmüştür.
[2] Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu, Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporu, 2004, https://www.memurlar.net/haber/11980/azinlik-raporunun-tam-metni.html 14.8.2020
[3] Anayasa gov.tr 27.7.2020
[4] Atatürk ilkeleri, ktb.gov.tr 29.7.2020
1 yorum
  1. İskender diyor

    Kurucu 1924 Anayasası,”Türk” tanımını net olarak şöyle belirtmiştir.”Türk,Osmanlı’nın bakiyesi ve yeni kurulan Türkiye(“Türk” demiyor)Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan Müslim ve G.Müslim vatandaşların tümünün ismidir”.Mustafa kemal, bu Türklük tanımını hem Sivas kongresinde dile getirmiş hem de,Nisan 1920 yılındaki Ankara Meclisinde bu konuda yapılan tartışmalara şu şekilde son vermiştir “Yıl, 23 Nisan 1920. Yani İstanbul Meclis-i Mebusan’ının Vahdettin’in iradesiyle toplanan Ocak 1920 oturumunda Meclis’in, Misak-i Milli doğrultusunda Kerkük ve Musul’un Misak-i Milli sınırları içerisinde olduğunu deklere etmesini uygun görmeyen İngiltere’nin meclis-i Mart ayında kapatması ve Vahdettin’in üzerini çizmesi sonucunda, Milletvekillerinin bir kısmının Ankara’ya gidip İstanbul’daki Meclis’in devamı olarak katıldıkları yeni açılan Meclis’in ilk açılışında, “Sağlık İşleri ve Sosyal Yardım Bakanlığı”nın kuruluşunun detayları görüşülürken söz konusu kuruluşun başına,”Türk” sözcüğünün getirilmesini,sık sık Türk ve Türklük ifadesini kullanan Boyabat Milletvekili Yusuf Kemal Tengirşek’e itirazı olduğunu söyleyerek söz isteyen Sivas/Yıldızeli milletvekili Çerkes Abhaz kökenli Emir Paşa Marşan, Tengirşek’in Türklük vurgusu yapmasının yanlış olduğunu ve buna itiraz ettiğini söyleyince, Mecliste sıcak bir tartışma yaşandı.Bu sırada Mustafa Kemal söz alarak özetle,”EFENDİLER,BURADA KASTEDİLEN VE YÜCE MECLİSİNİZİ OLUŞTURAN KİŞİLER,YALNIZ TÜRK DEĞİLDİR,YALNIZ ÇERKEZ DEĞİLDİR,YALNIZ KÜRT DEĞİLDİR,YALNIZ LAZ DEĞİLDİR,FAKAT HEPSİNDEN MEYDANA GELEN İSLAMİ UNSURLARDIR.TÜRK İSMİ DE BU ANLAMDA DEĞERLENDİRİLMELİDİR BUNUN BÖYLE KABUL EDİLMESİNİ VE YANLIŞ ANLAMAYA MEYDAN VERİLMEMESİNİ RİCA EDİYORUM”.DİYEREK MECLİSİ OLUŞTURAN UNSURLARI AYRIŞTIRACAK,BÖLECEK,TUZAĞIN İPLERİNİ KESİP ATTI. Peki aradan geçen 100 yıllık süre içerinde hem Mustafa Kemal iktidarında hem de,sonra gelen iktidarlar döneminde Mustafa Kemal’in, Yeni kurulan devlet’in şekliyle ilgili mecliste deklere ettiği SÖZ VE TAAHHÜTLERE uyuldu mu? Asla uyulmadı, Çünkü yeni devletin” İslami Unsur” olan kimliğine son verilmesinin yanı sıra,”Irksal değildir” taahhütleriyle kabul edilen,”Türk” sözcüğü sonraki yıllarda bilhassa 1931 yılında Mustafa Kemal’in evlatlığı olarak varsayılan Afife İNAN başkanlığında oluşturulan bir komisyon tarafından ortaya konan”GÜNEŞ-DİL” Teorisiyle Osmanlı’nın bakiyesi olan Arap,Kürt,Arnavut,Çerkez,Boşnak,Gürcü,Ermeni,Rum unsurlar tamamen dışlandıkları gibi,”Türk” sözcüğü kapsamı içerisine sadece Turani(Uzak Doğu) olan HUN,MOĞOL,TUNGUZ,OK-UZ(Oğuz),KIRGIZ(Ğırğız),uyGUR),UZBEK(Şeybani),GA-OKUZ,KAZAK,KIZILDERİLİ,MU ADALI’LAR VS. gibi hem Osmanlı’nın bakiyesi olmayan hem de,Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olmayan Konar-Göçer unsurlar alınarak, Kurucu 1924 Anayasasının 88.Maddesi ihlal edilerek suç işlendi. ismidir” şeklinde tanımlamasına rağmen Bu güne kadar yani 100 yıldır bu Anayasal suçu işleyenler ile ilgili bir işlem yapılmadığı gibi, BU ANAYASAL SUÇU işleyenlere karşı yapılan haklı savunmalar da, “Kanun dışı” varsayılarak sulandırılmaktadır

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.