TÜRKLER İLE MOĞOLLARIN IRKÎ MÜNASEBETLERİ

TÜRKLER İLE MOĞOLLARIN IRKÎ MÜNASEBETLERİ

Cihat CİHAN

Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye

A. Türklerin Anayurdu, Göçleri ve Komşuları

Türkler, dünyanın yaşayan en eski kavimlerinden birisidir. Türk tarihini değerlendirirken, onu hem zaman hem coğrafî bakımdan diğer toplulukların tarihinden ayıran şu noktaların göz önünde tutulması gerekir:

1- Diğer milletlerin fertleri toplu olarak bir arada bulunduğu için, onların herhangi bir süre içindeki durumu açıkça tespit ve tetkik edilebilmektedir. Halbuki, dağınık şekilde yaşayan Türk kitleleri birbirlerinden farklı gelişme yolları tâkip ettiğinden, Türk tarihini belirli zaman kesiminde bir bütün hâlinde değerlendirmek kolay olmamaktadır.

2- Tarihleri sınırlı olup, belirli bir coğrafî çevre içinde cereyan eden diğer milletlerin yayılmaları da aynı vatan toprakları içinde meydana gelirken, çeşitli Türk kütleleri asırlarca yeni yurtlar aradıklarından, tarihî mekânları farklılık göstermiştir.

Bu coğrafî ve siyasî bölünme neticesinde bir kısım Türkler atlı göçebe bozkır kültürüne mensup olurken, diğer bir kısmı yerleşik hayata bağlanmıştır. Aynı zaman dilimi içerisindeki Türk kütleleri, bir bölgede siyasî nüfûzunu kaybederken, diğer bölgelerde iktidârın zirvesine ulaşmışlardır. Bu sebeple Türk tarihi eski yeni birçok milletlerin tarihi ile bir arada, hattâ iç içe gelişmiştir.[1] Türklerle aynı coğrafyayı paylaşan Moğollar da, bozkır kültürünün bir üyesi olarak bu tarihî karmaşa içerisinde yer almışlardır. Moğolların soyu ve Türklerle komşuluk ya da akrabalık meseleleri konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Türkistan tarihi büyük ölçüde boylar tarihidir. Boylar ise sık sık göç eder, hareket halindedirler.

Başlangıçtan itibaren Türk tarihi coğrafî kaderin çizdiği bir akış gösterir. Türkler Asya’da coğrafî bir bütünlüğe ulaşamamışlardır. Doğal korunması olmayan hudutlarının[2] çevresindeki birden fazla güçle, birden fazla cephede mücadele etmek mecburiyeti olan bir “iç devlet” olarak kalmışlardır. Asya Türk devletlerinin mücadele içinde bulunduğu Çin, daha fazla coğrafî bütünlüğe sahipti. Moğolların da Çinlilere nazaran daha az, fakat Türklere göre daha fazla coğrafî bütünlük imkânları olmuştur. Moğollar ve Çinliler, “kenar devlet” olabilmişler ve bundan yararlanmışlardır.[3]

Millet ve devlet adı olarak “Türk” kelimesi, ilk defa Çin’de Chou Sülâlesi (557-579) yıllığında, Batı’da Bizanslı tarihçi Agathias’in (ölm. 582) eserinde; Arapçada Câhiliyye devri şâiri Nâbi-ga’t’uz- Zubyânî’nin (ölm. M. 600’e doğru) Divân’ında ve Slavcada XII. asır “İlk Rus Kroniki”nde zi kred ilmiştir.[4] Türk kelimesi, Kök Türk (Göktürk) Hakanlığı’nın kuruluşundan itibaren önce bu devletin, daha sonra bu devlete bağlı, kendi özel isimleri ile de anılan, diğer Türklerin ortak adı olmuş ve zamanla Türk soyuna mensup bütün toplulukları ifade etmek üzere millî bir isim haline gelmiştir.[5]

Kentey Dağları, Tula, Kerulen, Onan ve İngoda nehirleri çevresinde yerleşen Moğollar, Pelliot ve Eberhard’a göre muhtemelen T’ang Devri’nde hatta belki de Wei Sülâlesi Çağı’nda aşağı Kerulen nehri civarında Shih-wei diye anılan kavmin ahfadıdırlar. Bu kavmin Meng-wu adlı adlı bir oymağı vardı. Belki de bu söz, Moğol adının ilk şeklidir.[6] XII. asırda Kuzey Çin’de hüküm süren Kin Sülalesi’ne karşı isyan etmiş olan beylerin idaresi altındaki küçük bir topluluk ismi olduğu söylenen Moğol kelimesiyle ilgili olarak, Kin (Kin-şi) vekayinamelerinde 1147’de bu Moğollar ile sulh yapıldığı ve 1161’de ise, Meng-ku-ta-ta’ya (Moğul Tatarları) karşı sefer yapıldığı kaydedilmiştir.

Bu ülkenin son hükümdarı ise Kutula Kağan idi.[7] Kutula Kağan zamanında, ortadan kalkan Moğol soy adını[8] Cengiz Han yeniden diriltmiştir. Cengiz, kabilesi için Moğol tabirini kabul ederken kendisini Kutula Kağan’ın halefi ilân etmiş onunla akrabalığını da ileri sürmüştür. Moğol kelimesi Cengiz Han Devri’nde resmi bir tabirden ibaret idi, milletin kendisi tarafından kullanılmıyordu. Bununla beraber Yüan Sülalesi’nin resmî yazılarında Moğollar’a ve onlarla birleşmiş kavimlere Çin’de Moğol, Moğolistan’da Tata (Tatar) denilmektedir.[9]

  1. Türk ve Moğol Anayurdu

İnsanlığın ve medeniyetin ilk izlerine rastladığımız Orta Asya,[10] Türklerin ve çeşitli milletlerin oturduğu, yayıldığı ve devamlı bir hareketlilik içinde bulunan bir bölgedir. Türklerin anayurdu da hiç şüphesiz Türkistandır. Kaynakların yetersiz olması sebebiyle bilhassa M.Ö. ve M.S.’ki 4-5. yüzyıl Türkistan tarihi hakkında kesin bilgilere ulaşamamaktayız. Zaman zaman doğudan Çinlilerin Türkistan içlerine kadar yaptıkları seferlerle birlikte, batıdan gelen ve çeşitli bölgelere yerleşen Batılı kavimlerin de (Germen, Aryanî gibi), savaş veya kültürel tesir ile etkisiz hale getirilmeleri; XIII. yüzyıldaki Moğol istilâsının bile kısa sürede bertaraf edilmiş olması bu coğrafyadaki Türk medeniyetinin köklerinin sağlamlığını göstermektedir.

Tarihçiler, Çin kaynaklarına dayanarak, Altay Dağlarını Türklerin anayurdu kabul ederken, sanat tarihçileri Tanrı Dağları-Kuzeybatı Asya sahasını, bazı kültür tarihçileri İrtiş-Urallar arasını veya Altaylar-Kırgız bozkırları arasını veya Baykal Gölü’nün güneybatısını göstermişlerdir. Bâzı filologlar ise Altaylar’ın doğusunun veya Kingan sıradağ bölgesinin ya da 90. boylamın doğusunun Türk anayurdu olması gerektiğini düşünmüşlerdir.[11]

Türkistan’da S. V. Kiselev ve S. S. Çernikov tarafından yapılan arkeolojik araştırmalar M.Ö. 2. binden daha önceki durumu, yâni Türk anayurdunu tespitte daha kesin neticeler vermiştir. Buna göre, Minusinsk bölgesindeki Afanasyevo kültürü (M.Ö. 2500-1700) ile bilhassa aynı bölgedeki Andronova kültürünün (M.Ö. 1700-1200) temsilcileri olup etraftaki dolikosefal mongoloidlerden ve keza dolikosefal “Akdeniz tip”lerinden farklı bulunan “brakisefal savaşçı beyaz ırk” Türk soyunun proto-tipi idi ve Taş Devri’nin ilk çağlarından itibaren Altay-Sayan Dağlarının güneybatı bölgesinde (yaklaşık olarak Minusinsk-Tuva-Abakan bozkırları) yaşamakta idi.[12]

Moğolların ilk yurtları ile ilgili olarak ana kaynaklarda muhtelif bilgiler mevcuttur. “Aslında Tatarlar daha kuzeyde yaşarlarmış. Yani Mançurya bölgesinde. Burası büyük bir düzlükmüş”.[13] “Tatarların oturdukları, doğup büyüdükleri yerler ziraata elverişli olmayan yerlerdir. Onların ülkesinin uzunluğu ve eni yedi sekiz aylık bir yoldan fazladır. Doğusunda Hitay, batısında Uygur, kuzeyinde Kırgız ve Selenga, güneyinde ise Tangut ve Tibet bulunur.”[14] “Tatarların dış memleketlere yayılmalarından önceki ilk yurtları malûm bir vadi idi (?) yani dünyanın şimali şarkındaki büyük ova idi. Bunun boyu ve eni sekiz aylık seyahatti. Memleketleri şark tarafından Uygur Türklerinin memleketine, kuzey tarafından Salapgay (Seber, Sibirya) denilen memlekete, güneyden Hindistan’a kadar uzanıyordu”.[15]

Bu bilgilerin ortak noktası Moğolların ilk yurtlarının kuzeyde Türklerin doğusunda olduğudur. Moğollaştırılan Oğuz Destanı’nda da bunların Oğuz’un amcazadeleri olup ona karşı çıktıkları için kuzeye sürüldükleri, sürekli gamlı olmaları sebebiyle onlara Muval adının verildiği görülmektedir.[16] Ermeni Rahibi Grigor da, Moğolların kendi yurtları olan Türkistan’dan çıkarak şark taraflarında bir yere gittiklerini orada vurgunlarla geçinip uzun bir zaman çok fakir bir hayat sürdüklerinden bahsetmektedir.[17] Grigor’un konuyla ilgili bilgileri bizzat Moğollardan öğrendiğini bilmekteyiz. Bu da Moğolların Reşideddin’de olduğu gibi Türkistan’a ve Türk soyuna ait olma çabalarının bir başka göstergesidir. Aksi takdirde Moğolların bozkırdan kuzeye ormanlık bölgeye çok önceleri Türkler tarafından sürüldüğü akla gelmekle birlikte kültür tetkikleri bu düşünceye imkân vermemektedir.

Türkçe ve Moğolcadaki orman hayvanlarının isimlerinin, sayıların ve akrabalık ifade eden kelimelerin birbirinden farklı olduğu tespit edilmiştir. Halbuki bozkır hayvanlarının isimleri her iki dilde de müşterektir. Bu durum, Türklerle Moğolların eskiden farklı coğrafyalarda yaşadıklarını ve sonraları münasebet kurduklarını gösterebilir.[18] Eğer Türkler ve Moğollar arasında ırk, vatan ve dil birliği olsaydı, her iki kavmin ilk devirlerinde, kan bağını muhafaza ettikleri kabile hayatında özellikle aile arası akrabalığa dair isimlendirmelerde benzerlik olması gerekirdi.

Türklerin anayurdu ile ilgili hâlen kesin bir sonuç bulunmamakla birlikte, Hazar-Aral sahası ile Orhun-Selenga kıyıları bu konuda önem kazanmaktadır. Moğolların asıl toprakları ise Türk ana yurdundan binlerce kilometre kuzeyde Mançurya ile Baykal gölü etrafındadır.[19]

Bilindiği üzere, bir memleketin iklimi, üzerindeki halkın ruh ve beden yapısının teşekkülünde önemli ölçüde rol oynar. Ormanlık bölgelere hiç girmeyen (Altaylar istisna edilirse) Türkler, daima bozkır coğrafyasının tesirinde kalarak savaşçı ve teşkilatçı olmak zorunda kalmışlardır. İlk Moğol grupları olan Shih-weilerin coğrafyası ise alçak olduğundan rutubetlidir. Yazın çok sıcak ve yağmurludur. Kışın ise her tarafta şiddetli soğuklar hüküm sürer ve bu mevsimde kesif karanlıklar oluşur.[20] Bu iklimin insanı başkalarına tabiî olmaktan kendini kurtaramamış, önemli bir siyasî teşekkül kuramamıştır. Ancak Meng-wu Shih-weileri gittikçe batıya doğru kayarak bozkır iklimi dairesine girecekler ve Türklerden atlı göçebe bozkır kültürünün unsurlarını alarak tarih sahnesinde kendilerini hissettirebileceklerdir. Bu hareket sonucu Moğollar, Kadırgan dağlarının kuzey bölgelerinden, batıya ve doğuya doğru yayılmışlardır. Moğolların güney bölümleri ise, aynı dağların güney uçlarından yayılarak, Çin’in kuzey sınırlarına kadar sokulmuşlardır.[21]

  1. Antropolojik Tasvirlere Göre Türkler ve Moğollar

Tarihte, Türk toplulukları hakkındaki antropolojik tavsifler oldukça karışıktır. Gerek Çin yıllıklarında,[22] gerek Batı kaynaklarında[23] Türkler daha çok Moğol tipinde (sarı renkli ve dolikosefal) tasvir edilmişlerdir.[24] Eski Hıristiyan ve Müslüman kaynakları doğuda efsânevî bir Ye’cüc ve Me’cüc kavmi bulunduğuna inanmışlar, bu sebeple o bölgede yaşayan diğer kavimleri onlar gibi ve Mongoloid göstermişlerdir. Bu edebî ananenin Müslüman oluncaya kadar Türkler, daha sonra da Moğollar için kullanıldığı mâlûmdur.[25]

Eski çağlarda Türklerin “mongoloid” gösterilmeleri, bu iki bozkırlı kavmin sıkı münasebetleri ile açıklanabilir. Türklerin tarih boyunca en sıkı temasları yakın komşuları Moğollarla olmuş, kalabalık Moğol kütleleri Türk idaresine alınmış (Asya Hunlarında, Tabgaçlarda olduğu gibi) ve bunlar Türklerle birlikte geniş kapsamlı göç hareketlerine katılmışlardır (Batı Hunlarında ve Avarlarda olduğu gibi).

Asya’da M.Ö. 3000’den itibaren mevcut kurganlardan çıkarılan iskeletler üzerinde yapılan araştırmalara ve kaynaklardaki bilgilere istinaden Türklerin antropolojik özellikleri şu şekilde tasnif edilmektedir: Brekisefal kafatası, koyu renkli saç, hafif esmere çalan beyaz (buğday rengi) ten, orta boy (ortalama 167 cm.), uzunca beyzî (değirmi) yüz, hafif çekik, fakat mongoloid olmayan göz (badem), orta gürlükte sakal ve bıyıktır.[26]

Irk antropolojisinin sonuçlarına göre: Türklük, üç büyük ırk ailesi (Europid, Mongoloid ve Negrid) içinde Europid ırkına bağlıdır. Europid grubunun kuzey bölümünde pigmenti az olan açık saçlı ve açık tenli teuto-nor-dicus, dalo-nordicus ve Doğu Baltık ırkları; ortada, Orta Asya içlerine kadar uzanan bölümde esmer alpin, dinarid ve turanid ırkları; güney bölümünde siyah saçlı, koyu esmer tenli ve kara gözlü mediterran, taurid ve indid ırkları bulunmaktadır. Baltıklı, alpin, dinarid ve turanid ırklar brakisefal, diğerleri ise dolikosefaldirler.[27]

Dünya ilim alemince kabul edilen ve bizzat Moğolların temsil ettikleri ayrı bir ırk örneği vardır ki, buna doğrudan doğruya “Mongoloide” denmiştir. Bu ırk Türk ırkından büyük farklarla ayrılmaktadır. Mongoloid ırk tasvirine ilk defa Heredot’un eserinde rastlanır. O, İskitlerin ötesinde basık burunlu bir kavmin mevcudiyetini belirtmektedir.[28] IV-VI. asır Latin müellifleri, daha ziyade, Hunlar arasında çok miktarda mevcudiyetinden şüphe olmayan ve garplılara pek garip görünen Moğolları şöyle tasvir etmişlerdir: “Boyları kısa, vücutlarının alt yanı çelimsiz fakat üst kısmı kalın, omuzları geniş, başları haddinden fazla büyük, renkleri esmere yakın sarı, elmacık kemikleri çıkık, burun yassı, gözler küçük çukur fakat canlı, sakalsız…”.[29]

Moğollar XIII. asrın ilk çeyreğinde büyük istilâlarının başlangıcında dış görünüşleri itibarıyla Yakın Doğu müelliflerinin de dikkatini çekmişlerdir. Bu müellifler de Moğolları tarif ederken, Türklerden farklı olan taraflarını tespit etmişlerdir. Bağdatlı Muvaffakuddin Abdüllâtif bunlardan birisidir. Harzemşahların (Harezmşahlar) son günlerinde Yakın Doğu’da seyahatler yapan bu tabip gördüğü Moğollar hakkındaki müşahedelerini hatıratında kaydetmiştir ki, O’na göre; “Tatarlar Türklere nispetle daha yayvan yüzlü, daha geniş göğüslü, kol ve bacakları daha küçük, renkleri daha esmerdir.”.[30] Bu kayıtta Moğolların Türklerle mukayese edilmesi dikkat çekicidir.

Yine XIII. asırda Ermeni Grigor memleketine ilk defa gelen Moğolları şu şekilde anlatır: “Bunların başları öküz başı gibi büyük, gözleri kuş gözü gibi küçük burunları kedininki gibi yassı, çeneleri köpek çenesi gibi çıkık, belleri karıncanınki gibi ince, bacakları domuzunki gibi kısa ve sakalları hiç yok.”[31] Aynı farkları kaydeden başka bir müellif de İbnü’l-Furât’tır. İbnü’l-Furât, XIV. asırda, bir casusluk vakası münasebetiyle önemli rol oynayan Doğlat kabilesinden bir Moğolu şöyle tanıtmaktadır: “Büyük yüzlü, çekik dar gözlü, tüysüz, çenesinde hiç sakal yok”.[32] Bütün bu kayıtlar Moğolların antropolojisini ve Türklerden farklı taraflarını ortak noktalarla izah eden tarihî müşehadelerdir.

Anadolu Türkleri de turanid ırkının daha ziyade “taurid”, diğer bir tabirle Ön Asya unsurları ile karışmışlardır. Bazı nazariyelere göre münferit Türk oymaklarına da Moğol kanı karışmıştır. Moğollar ise europit ırktan olmayıp “sinid” ve diğer Doğu Asya kavimleri ile birlikte “mongoloid” ırkındandırlar. Türklerin arasında, batıdan doğuya doğru gidildikçe, bu ırkın vasıflarını gösteren gruplara rastlanır.[33]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ