TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI

TÜRKİYE SELÇUKLULARINDA TOPRAK HUKUKU, MÎRÎ TOPRAKLAR VE HUSUSÎ MÜLKİYET ŞEKİLLERİ

Prof. Dr. Osman TURAN

Selçukluların İslâm ülkelerine hâkim olmalarıyla İslâm medeniyeti ve Müslüman kavimlerinin tarihinde yeni bir devir açıldığı, siyasî bakımdan olduğu gibi içtimaî, iktisadî ve kültürel bakımdan da büyük değişiklikler vuku bulduğu halde bu büyük hâdise, maalesef, henüz tarihî ehemmiyetiyle mütenasip bir araştırma mevzuu olmamış, hattâ yalnız Türk ve İslâm kavimlerinin değil, dünya tarihinin de dönüm noktalarından biri olan Selçuk istilâsı ve bunun neticeleri ancak pek yeni kavranılmaya başlanmıştır.[1] Büyük Selçuk İmparatorluğunun kurulmasıyla başlayan ve Osmanlı İmparatorluğunun son asrına kadar, her sahada devam eden devletçilik siyaset ve zihniyetinin en bâriz ve hayrete şayan tecellileri, şüphesiz toprak idaresi ve hukukunda vuku bulmuştur. Eski Türk askerî teşkilât ve an’aneleri üzerinde kurulan Selçuk İmparatorluğu, kendinden önceki İslâm d askerî esaslarına göre teşkilâtlandırırken askerî iktâları ihdas etmek suretiyle askerlikte ve toprak idaresinde yeni bir sistem vücuda getirdi. Esası, muayyen toprak parçaları üzeinde, devlete ait vergilerin kısmen veya tamamen, hizmet karşılığı olarak, ordu mensuplarına terk edilmesinden ibaret olan bu ikta sistemi İslam ülkeleri toprakları için hukuki değil sadece idari bir değişikliktir.

Toprak idaresinde askeri hizmet esaslarına göre tatbik edilen bu yenilik, ilim âlemince az çok malum olmakla beraber henüz ciddi bir şekilde tetkik edilmiş değildir.[2] Burada, Selçuklu iktâsı ile meşgul olmayacak, sadece Selçuklu Türkiyesi’nde bu iktâ sistemiyle birlikte tatbik edilen ve bugüne kadar ilim âleminin dikkatini çekmemiş olan toprak hukukundaki değişikliğin yani bütün memlekete şâmil mîri toprak sisteminin mevcudiyeti üzerinde duracak ve devletin bazı kayıt ve şartlara göre tanımış olduğu hususi toprak mülkiyeti şekillerini meydana koyacağız.

Askerî iktâlar, mahiyeti icabı, hukuki durumu öşri ve harâcî tanınmış bulunan veya mülkiyeti doğrudan doğruya devlete ait olan topraklar üzerinde kurulabileceğinden, Büyük Selçuklu İmparatorluğu, hüküm sürdüğü eski İslâm ülkelerinde, şeriatın kuvvetle müdafa ettiği hususî toprak mülkiyetine dokunmadı ve yeni fethedilen Anadolu topraklarında olduğu gibi, buralarda da toprakları devletleştirme imkanını bulamayarak veya buna lüzum da görmeyerek sadece yeni bir idari sistem, askeri iktalar, kurmakla iktifa etti.

Bundan dolayı elimizde bulunan çok mütenevvi kaynaklarda toprakların Selçuklular tarafından devlet mülkü (mîrî) haline getirildiğine dair bir kayda rastlanamaz. Bu münasebetle Nizâmülmülk’ün “Bütün mülk ve reâyâ sultanındır”[3] ifadesi ancak yüksek murakabe sultana yeni devlete ait olduğu tarzında anlaşılmak icap eder. Halife Nâsır Lidinillah’ın veziri Müeyidüimülk’ün, belki de Türkiye’de tatbik edilen mîrî toprak sisteminden ilham almak suretiyle, Ahvaz taraftarlarında, halife namına hususî toprak mülkiyetine yapmak istediği müdahelenin şiddetli bir infiale sebebiyet vermesi de böyle bir hâdisenin Müslüman ülkelerinde ne kadar yabancı telâkki edidiğine bir delil olsa gerek.[4] Hâtta Osmanlı devrinde Kürtlerle meskûn bazı Şark vilâyetlerinin mîrî topraklar rejimine tâbi tutulması keyfiyetini de biz buraların daha önce İslâm hudutları içerisine girmiş olmaları dolayısıyla İslâm hukukuna gire taayyün etmiş bulunan hukukî durumların daha Selçuklular zamanında kabul edilmiş olması ile izah etmek istiyoruz. Tabiatiyle burada Abbasi Devri’nde teessüs eden İslâm hukukunun toprak ahkâmının Selçuklular Devri’nde de câri olduğunu kabul etmekle iktifa edeceğiz.

İslâm ülkelerinde askeri iktâlar hususi toprak mülkiyet hakkını muhafaza ederek kurulurken BizanslIlardan yeni fethedilen ve binaenaleyh İslâm hukukuna göre hukukî vaziyetleri daha evvel taayyün etmemiş bulunan Türkiye’de topraklar devlet mülkü (mîrî) haline getirildikten sonra iktâlar bu topraklar üzerine kurulmuş ve aşağıda belirteceğimiz hudut ve şekiller dışında, husushî toprak mülkiyetinin tanınmaması fiili bir güçlüğe maruz bulunmadan tatbik edilmiştir. Eski İslâm ülkelerinde türlü menşelerden gelen ve mülkiyeti devlete ait (mîrî) bulunan birtakım topraklar mevcut olmu ise de, bunlar devletin hususi toprak mülkiyetine müdahale eden bir siyasetinin neticesi olarak teşekkül etmemiş ve bu gibi toprakların miktarı azalıp çoğalmakla beraber hiçbir zaman, Türkiye’de olduğu kadar, memlekete şâmil bir nispeti bulmamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda, Anadolu ve Rumeli topraklarında hususî mülkiyet ahkâmının câri olmayıp bütün memleket topraklarının devlet mülkü (mîrî) esasında bir hukukî duruma tâbi olduğu, nazarî İslâm hukukuna (fıkıh’a) karşı örfi hukuk sahasındaki teşrii faliyetlerin XV ve XVI. asırdan itibaren tedvin edildiği malûmdur. Osmanlı pâdişahları namına tedvin edilen ve fakat, şüphesiz daha evvelki devirlerden beri örfi hukuk sahasındaki faaliyetlerin metin haline geldiğini gösteren Osmanlı kanun-nâmeleri ile zamanın şeyh ül-islâmlarının, hususiyle bunların başında, Ebussuûd Efendi’nin fetva’ları mîrî toprak rejiminin mahiyet ve esaslarını, nazarî İslâm hukukiyle bu örfi hukukun telifi gayretlerini meydana koyan başlıca vesikaları teşkil eder. Osmanlı tarihiyle uğraşanlar için az çok bilinen ve Netâyicü’l-Vukuât müellifi tarafından esasları kısaca tespit edilen mîrî toprak sistemi ancak son zamanlarda, bazı mühim neşriyat, mevzuun ehemmiyetiyle mütenasip, araştırmaları sâyesinde anlaşılmaya başlamıştır.

II.

Böyle olmakla beraber mîrî toprak rejiminin Osmanlılarda nasıl vücut bulduğu, hiç olmazsa, daha önce Türkiye Selçuklularında bu rejimin câri olup olmadığı ve menşei hakkında ciddî bir fikir veya tetkik ilmî edebiyatta henüz yer almış değildir. Bu, Selçuklu Türkiyesi tarihine ait kaynakların kifayetsizliği ve araştırmaların da henüz pek iptidaî bir safhada bulunmasıla ilgilidir. Eldeki birkaç kroniğin, bunun sathında ve siyâsi şahsiyetlerle alâkası dolayısıyla iktâlar hakkında verdikleri mahdut malûmatı bile, siyasî vak’alarla alâkası olmayan ve daha hususu bir mahiyet arz eden toprak hukukunda bekleyemeyiz. Osmanlı devri gibi bu devrinde bu türlü meseleleri hakkında en mühim kaynak olması icap eden ve bizce mevcudiyetleri bilinen arazi tahrir defterleri ve bunlarla ilgili kanunların, herhalde Osmanlılardan çok önce, Selçuklu arşivinin mahvolması dolayısıyla, elimize geçmemiş olması bizi en esaslı kaynaklardan mahrum bırakmıştır. Bundan başka bu devirde Türkiye’de yazılmış fıkıh kitaplarının, toprak hukukunda yapılan bu mühim değişiklikten bahsetmeleri ve kaynak bakımından daha iyi bir durumda bulunmamız beklenebilirdi. Fakat bizim tetkik etmek imkânını bulduğumuz bu gibi eserlerde, maalesef, bu hususa dair bir malûmata rastlayamadık. Bu keyfiye, herhalde, fıkıh ulemâsının bu yeni sistemi nazarî İslâm hukukunun çerçevesi içerisinde kabul etmemiş olmalarıyla kabili izahtır. Filhakika Karahanlı Pîr Mehmed, Zübdetü’l-fetâa adlı eserinde (Hicrî 964) mîrî toprakların Türkçe “tapu” ile beyini câiz gördüğü halde zamanın ulemasının bunu fadis telâkki ettiğine dair kaydı bu bakımdan dikkate şayandır.[5] Bu münasebetle bu türlü kaynaklardan pek ümitli olmayacağımızı söylemek mümkündür. Bununla beraber eldeki vesikaların, teferruattan sarfınazar, Selçuklu Türkiye’sinde mîrî toprak sisteminin câri olduğunu ispata ve esaslarını meydan koymaya kafi geleceği kanaatindeyiz. İleride, her an elde edilmesi mümkün olan, yeni vesikalar ile yeni araştırmaların bizi iyi neticelere görütebileceği de muhakkaktır.

İşaret ettiğimiz Osmanlı devri hukuki vesikaları, Rumeli ile birlikte Anadolu topraklarının da hususî mülkiyet değil devlet mülkiyeti (mîrî) hükümlerine tâbi olduğu ifadede müttefiktirler. Büyük Selçuklu İmpatarorluğu’nun İslâm ülkelerinde müteber bulunan toprak hukukunu kabul etmeleri mecburiyeti gibi Osmanlıların da, kendilerinden önce bir İslâm ülkesi haline gelen, Anadolu topraklarında kurulmuş içtimai ve hukukî esasları alt üst edecek bir harekete girişmiş olacaklarını düşünmek imkansızdır. Filâkika, hocam Fuad Köprül’nün tetkikleriyle esasları ispat ve bizim araştırmalarımızla da daha birçok hususlarıyla teyit edildiği, üzere, Selçukluların bir devamı olduğu anlaşılan Osmanlıların, Anadolu’da yaptıkları fetihlere dair tarihi kaynaklar onların bu taraflarda ilhak ettikleri memleketlerin mevcut kanunlarını, toprak idaresini ve tımarlarını aynen eski nizamında bıraktıklarını veya bunları iktibas ettiklerini müttefik olarak göstermektedir.[6] Osmanlı İmparatorluğu’nun mevcut içtimai nizamı muhafazada ne kadar itina gösterdiğinin bariz bir delili de ilhak edilen bu topraklarda, sadece, mevcut olan tımar idarelerini değil, çok kere, halkın alışkın olduğu eski tımar sahiplerini bile yerlerinde bırakmış olmasıdır.[7] Binaenaleyh bu zihniyetle hareket ettiğini daha birçok misalleriyle bildiğimiz imparatorluk, miri toprak rejimini kendisi icat etmemiş; bilâkis bu rejime tâbi topraklar üzerinde kurulmuş ve bu gibi topraklar eski teşkilâtıyla bünyesine almış ve Selçukluların Anadolu’da kendilerine mîras bıraktığı bu sistemi, yeni fethedilen, Rumeli topraklarına nakil ve teşmilden başka bir şey yapmamıştır. Esasen kanun-nâmelerin Rumeli gibi Anadolu topraklarının da “Hind-i fetihte ne öşriyye ve ne de harâciyye kılınıp temlik olunmuştur; arz-ı mîrî demekle marûftu” ifadesi de dikkate şayandır. Gerçekten “Hin-i fetihte” ibaresiyle, Müslüman bir ülke olması dolayısıyla, Osmanlıların Anadolu’daki arazi ilhaklarının bahis mevzuu olmaması, bununla Selçuk fetihlerinin kastedilmiş bulunması icap eder. Uçlarda teşekkül eden ve yeni fetihlerde bulunan beyliklerin de mîrîleştirme hususunda aynı tarzda hareket ettiklerini söyleyebiliriz. Bu muhakeme tarzı bizi, mîrî toprak rejiminin Osmanlılara Selçuklulardan geçtiği kanatine ve bu hususu araştırmaya sevketti.

Filhakika Selçuk vakfiyelerinde sultana mahsus arazi (arz us-sultanî), iktâ arazisi (arazî al- iktâiyye), Büyük Divân arazisi (arazi divân al-kebîr) Aksarayî’nin gösterdiği üzere, Moğol Devri’nde dalay arazisi adıyla zikredilen topaklar mülkiyeti devlete ait bu mîrî topraklardır.[8] Kronik ve vakfiyelerde sultanlara ait haslar (arzal-hasa as-sultanî) adıyla gösterilen yerler de bu mîrî topraklardan saltanat ailesine tahsis edilen yerlerdir. Gerçekten vakfiyelerde şehir ve kasabalar civarında yapılan vakıfların hudutları tespit edilirken, hususî mülk olan topraklar mülk sahiplerinin adlarıyla zikredildiği halde şehir ve kasabaların uzaklarında yapılan vakıf arazi hudutlarının Sultan arâzisi, İktâ arâzisi ve Büyük Divân arâzisi adıyla gösterilmesi dikkati çekicidir ve bu toprakların hususî şahıslar değil devlet mülkiyetine (mîrî)ye ait olduğunu ifade eder. Aşağıda hususî mülkiyet şekillerinden bahsederken burada meydan çıkan hususî mülkiyet üzerinde ayrıca duracağız.

Türkiye’de mîrî topraklar üzerinde kurulan iktâ sistemi Moğol istilâsıyla önce sarsıldı ve 1276 tarihinden sonra da Selçuk ordusunun ortadan kalkması bu ordunun esasını teşkil eden iktâların yıkılmasını intaç etti. Devlete halk arasında mutavassıt bir mevkide bulunan iktâ sahiplerinin vazifelerinden mahrum kalması mîrî toprakların idaresinde de birtakım sarsıntılar ve değişiklikler vücude getirdi, ki bu münasebetle butakım hadiseler kroniklerde yer alarak mîrî topraklar hakkında bir takım bilgiler edinmek imkânı hasıl oldu.

Bundan önceleri normal şartlara göre idare edilen ve memleketçe mâruf bulunan bu sistemden kaynakların bahsetmelerine bir sebep yoktu. İktâ idaresi bozulduktan sonra İlhânlı Devleti bir tarafta içtimaî nizâmı muhafaza etmek, öte yandan devlet hazinesine zarar vermemek için Mîrî toprakların idaresiyle bir hayli meşgul oldu ise de hiçbir zaman bu meseleyi halle muvaffak olmadı. Nitekim II Amdullah Kazvini’nin Olcaytu zamanında (1304-1316) Anadolu’ya vezirlikle gönderilen Ahmed Lâkûşhi’nin divâna ait mülkleri mansıp sahiplerine sattığı, bu suretle Rum’un çok yerinin mülk olduğu bu sâyede memleketin mâmûr bir hale geldiği, arâzi divânın mülkiyetinde kalsaydı hâkimlerin yerlerinde kalmakta itimatları olmayacağı için memlekette harabînin yüz göstereceği[9] tarzındaki ifadesi, mîrî toprakların bütün Türkiye’ye şâmil bulunduğunu, İlhanlıların eski nizamı idameye muvaffak olmayarak memleketin bu yüzden harap ve devlet hazinesinin mutazarrır olduğunu göstermektedir.

İlhanlıların, Muinüddin Pervâne’nin ölümünden (1277) sonra, Anadolu’da devlet işlerini, gönderdikleri, umumî valilerle, ellerini aldıkları zaman dalay adıyla kurdukları toprak idaresini bu mîrî topraklarına ait olduğu şüphesizdir. Bizim metinlerde incü karşılığı olarak geçen bu ıstılahın Türkçe ve Moğolcada deniz, okyanus ve büyük çöl ifade eden ipdai manasını genişleterek umumî ve Anadolu’da umuma mahsus arâzi mefhumunu karşılamış olduğu anlaşılıyor.[10] Filhakika Gazan Han’ın Selçuklu modeline göre askerî iktâ sistemini ihlayıs dolayısıyla bilhassa Reşidüdin ve Nahçevânî gibi toprak meselelerinin İran’da dalay adıyla bir toprak rejiminden bahsetmemeleri bu ıstılahın Anadolu’ya has bu mîrî topraklara alem olmasıyla kabili izahtır.[11]

İktâ idaresinin kalkmasıyla İlhanî Devleti’nin kurmuş olduğu Dalay teşkilâtı mîrî topraklarının muhafaza ve idaresinde güçlüklere maruz kalıyordu. Bu vaziyet hususî toprak mülkiyetinin gelişme istidadını arttırmaya sebep oluyordu. Halbukî İlhanlı Devleti Selçuklulardan miras aldığı bu toprakları kendi mülkiyetinde tutmayı hazinenin menfaatine uygun buluyordu. Bu münasebetle ekserisi eski iktâ sahipleri olduğu anlaşılan şahısların bu toprakları hususî mülk haline getirmelerini zaman zaman önlemeye çalıştı. Filhakika Argun Han zamanında (1284-1291) hususî mülk haline gelen yerlerin geri alınması için İran’dan birtakım maliyeciler gönderildi; fakat Samagar Noyan halk arasında uyanan hoşnutsuzluğu yatıştırmak maksadıyla bu hâdiseyi önledi.[12] Bununla beraber bu mümanaat muvakkat olduğundan Anadolu dört malî bölgeye ayrıldığı zaman bu geri alma işine tekrar teşebbüs edildi.[13] Gazan Han, Kör Timür Yarguçı’yı aslı mîrî topraklar olan bu hususî mülklerin eski hale ifrağı için Anadolu’ya gönderdi. Bu hâdisenin mülk sahiplerinin isyana sevketmesi Gazan Han’a arz edilince bu topraklar altmış tümen yani 3.600.000 dirhem (İkinci Cihan Harbinden önceki kıymetiyle takriben miş milyon Türk Lirası)[14] para mukabilinde mülk olarak bu kimselerin elinde bırakıldı ve bu meblağ vilâyetlere taksim edilerek bir kısmı hazineye, bir kısmı da Anadolu’daki idarecilerin maaşlarına tahsis edildi.[15] Bu kayıt mîri halinden mülk haline geçen topraklaren ehemmiyetini göstermek bakımından dikkate şayandır. Bununla beraber bu kayıtlarla Anadolu’daki mîrî toprakların tamamıyla hususî mülk haline geçtiğine veya mîrî toprak meselesinin halledildiğine hükmetmelidir. Gerçekten 1298’de müstevfî Şerefeddin Osman’ın, Anadolu’da mîrîden gasp edilerek, mülk haline konan ve bin çift öküzün işleyebileceği bir araziyi, ordunun ihtiyaçları için 30.000 tagar karşılığında iltizama almak maksadıyla Gazan Han’a yaptığı müracaat bu bakımdan mühimdir.[16] Bir çiftlik (bir çift öküzle işlenen) toprak, arâzinin verim kabiliyetine göre, 80-150 dönüm itibar edildiğinden, bu miktar ortalama 300.000 dönüm demektir. Toprağın verimini de ortalama bire on kabul edersek bu topraklardan 150.000 ton mahsul alınacaktı ki bizim hesabımıza göre 300.000 tagar 50.000 tona tekabül ettiğinden 10.000 tonu, yani 263’ü bu topraklarda çalışanlara bırakılıyordu demektir.[17] Yukarıda kaydettiğimiz üzere daha sonra Olcaytu zamanında, Ahmed Lâkûşî’in divâna ait yerleri yani mîrî toprakları sahiplerine sattığı ve böylece Anadolu’da toprakların çoğunun hususî mülk haline getirildiğine dair Hamdullah Kazvînî’nin ifadesi de hususî toprak mülkiyetinin inkişafına rağmen mîrî toprak rejiminin devam etmekte olduğunu göstermektedir.

Böylece Moğol hâkimeyeti Anadolu’daki iktâ sistemini yıktıktan sonra mîrî toprak rejimi de bundan müteessir olarak nasıl sarsıldığını ve hususî toprak mülkiyetinin bunun aleyhinde gelişmekte olduğunu tespit etmiş bulunuyoruz. İlhanîler Anadolu’daki kuvvetlerini muayyen mıntıkalarda toplu olarak garnizonlar halinde bulundurmuşlar; kendi askerlerini Selçuk iktâlarına tevzi etmedikleri gibi bu iktâlar üzerinde yaşayan Selçuk askerlerinden de faydalanmışlardır. Hattâ Gazan Han İran’da Selçuk modeline göre iktâ sistemini ihya ettiği halde Anadolu’da ne iktâ sahiplerini yerlerinde bırakmak ve ne de kendi askerlerine tevzi etmek suretiyle muhafaza etmedi. Birinci şık onların askerlikte Moğol unsuruna dayanmış olmalarıyla alâkalı olsa gerek. Bu suretle askerlik vazifeleriyle birlikte geçim vasıtalarını da kaybeden iktâ sahiplerinin, 1276’dan sonra, memlekette yer yer vuku bulan birçok isyan hareketlerinin başlıca âmili olduğu, Aksarâyî’nin sık sık yerli beylerin isyanlarına dair haber verdiği hâdiselerin bu sebepten ileri geldiği şüphesizdir. Doğrudan doğruya İlhanlıların idare ettiği Orta Anadolu’da bu siyasî ve içtimaî hâdiseler cereyan ederken daha ilk Moğol darbesiyle Selçuk Devleti sarsıldıktan itibaren Türkmen beyleri uçlarda birtakım küçük devletler kurmaya başlamışlardı ki bunların Selçuk veya İlhanlı Devleti’yle bağlılıkları pek zayıf ve lafzî idi. Kısmen eski Selçuk toprakları ve onun her türlü devlet teşkilât ve an’aneleri üzerinde kurulan bu beylikler, askerî iktalarla birlikte mîri toprak rejimini de aynen almışlar veya muhafaza etmişler ve hâkimiyetlerini genişlettikleri Hıristiyan topraklarına da bu sistemi götürmüşlerdir. Esasen, aşağıda mîrhi toprak rejiminin menşeiden bahsederken de temas edeceğimiz üzere, göçebe an’anelerine daha fazla bağlılık bulunan bu böylelikler, herhalde, daha menşelerden beri bu rejimin esasına yabancı değillerdi. Bu suretle askerî ikthalarla birlikte mîrî toprak sistemini de yaşatan bu Türkmen devletleri, Moğol hâkimiyetinin Orta Anadolu’da zevali üzerine bu tarafları da idareleri altına aldılar ve buralarda henüz yaşamakta olan mîrî rejimini eski şekilde kuvvetlendirmiş oldular. Böylece daha başlangıçta toprakları mîrî rejimine dayanan Osmanlı Devleti Anadolu’da ilhak ettiği memleketlerde de aynı rejim ile karşılaştı ve bu hususta bir güçlüğe maruz kalmadı.

III.

Selçuk Türkiyesinde toprak mülkiyetinin devleti ait (mîrî) olduğunu böylece meydana koyduktan sonra bu topraklar üzerinde çalışan reâyânın bunları ne gibi hukukî esaslar dairesinde işlediğini, toprak ve devletle münasebetlerini, hiç olmazsa ana hatlarıyla, tespit etmek icap eder. Kaynakların bu husustaki nedretini, esaslardaki ayniyete dayanarak, Osmanlı devrinin zengin vesikalarıyla giderme yolu bugün için zarurîdir.

Burada umumî esaslarını tespit etmekle iktifa edeceğimiz mîrî toprak sisteminde devletin mülkiyet hakkı, toprakların yüksek murakabesinden ibaret olup ona bizzat tasarruf köylünün hakkı olarak tanınmakta yani devlet toprakların mülkiyet hakkını elinde bulundurmak suretiyle amme menafati için takip etmekle olduğu geniş ziraî ve içtimaî siyaseti tatbike her türlü serbestiyi elinde tutmaktadır. Aşağıda mîrîleştirme faalietinin hangi sebep ve şartların neticesi olarak vücut bulduğunu tespit ederken söyleyeceğimiz üzere bu sayade devlet kendi salâhiyetlerine dayanarak yeni fethedilen topraklarda mütemadiyen Orta Asya’dan göçen Türk kabilelerini iskân etmek imkânını bulurken öte yandan, eskiden olduğu gibi fetihten sonra da, büyük bir toprak aristokrasisinin zuhuriyle vücut bulacak olan içtimaî tezatlara da fırsat vermemektedir. Reâyâya tanıdığı bazı haklar sayesinde de onu yarıcı veya serf vaziyetine sokmamaya dikkat etmektedir. Filhakika köylü işleyebildiği (bir çiftlik) miktardaki toprağa kendi mülkü gibi tasarruf etmekte ve fakat bu toprağı satmak, vakıf ve hibe etmek haklarına sahip bulunmamaktadır. Yalnız umumiyle, iktâ sahipleri gibi, köylünün de elindeki toprağı ziraat etmek şartıyla oğluna mirâs bırakması hakkı teâmül olarak tanınmaktadır. Köylü mülkiyet hakkına mâlik olmadığı için vakfiyelerde reâyâya ait arâzinin vakıf edildiğine dair bir kayıt mevcut değildir. Çiftçi, toprağı devlet namına idare etmekle mükellef, iktâ sahibine tapu[18] bedeli vererek tasarrufuna geçirdiği bir toprağı boş bırakmak veya terk etmek hakkına malik değildir.[19]

Köylü işlediği toprak için onun verim kabiliyetine ve bulunduğu bölgenin arâzi tahriri yapıldığı zaman tespit edilen kanuna göre, istihsalinin bir kısmı devletin mümessili olan iktâ sahiplerine vermekle mükellef olup gerek bizzat devlet ve gerekse onun mümesilleri reâyadan kanun tayin ettiği toprak kira’sından (vergi) fazla talepte bulunamaz. Böylece devlet de bu kayıtlar dahilinide reâyânın toprak üzerindeki bu tasarruf hakkına riayete kendini mecbur hissetmektedir. İbn Bîbî’nin “İktâ sahiplerinin çiftçiden bir kuş kanadı fazla taleple bulunmalarına imkân yoktu” tarzındaki ifadesi de bunu gösterir.[20] Köylünün mahsulâtının ne kadarını vergi olarak ödediği kat’i olarak tespit edilemiyorsa da, herhalde yerine göğe değişmekle beraber, bu miktar şer’i olan onda birden fazla idi.

Yukarı daki bir hesabımıza göre üçte birinin alandığı anlaşılıyor. Aşağıda belirteceğimiz üzere menşei mîrî toprak iken sonradan mülk ve vakıf haline geçen ve hukûkî vaziyeti sâbit kalan diğer bu gibi yerler gibi Karatay’a ait iki vakıf köyün çiftçilerinden mahsullerinin beşte biri alınacağı kaydı vergi nispetini göstermek bakımından ehemmiyetlidir.[21] Fakat bugün vergiler bundan ibaret değildi. Karatay vakfiyesi adı ve mahiyeti bilinmeyen diğer vergilerden de mevcudiyetine işaret eder. Nitekim İbn Bîbî, Osmanlı devrinde olduğu gibi Selçuklu Devri’nde de, miktar ve zamanı muayyen olmayan, “avârız, vergisinin alındığına işaret eder.[22] Bundan başka Osmanlı devrinin çift akçesine tekabül eden bir verginin de mevcut olduğu Aksakâyî bildirmektedir. Filhakika 699’da bir çiftlik arâzisinden bir dinâr (6 dirhem) alınması kararıyla Nizammeddin Hoca Vecîh Anadolu’ya gönderilmişti.[23] Bundan başka köylü, Moğol Devri’nde kopçuk denilen, bir hayvan vergisi de vermekte idi.

Böylece köylü fiiliyatta bu kayıt ve mükellefiyetlere tâbi olarak işlediği toprağın mülkiyetine sahip imiş gibi bir netice hasıl olmakta idi. Devlet boş veya yeni fethedilen yerleri iskân ve imâr maksadıyla istediği zaman reâyâyı bu topraklara nakleder ve onları müstahsil vaziyetine getirmek için de lâzım olan çift öküzleri, tohumluk ve ziraat aletleri tevziinde bulunur.[24] Reâyânın tasarrufunda bulunan toprağa tam bir mülkiyet hakkıyla sahip olmaması ve ödemekle mükellef olduğu vergilerin miktarı çitçilerin pek iyi bir durumda olmadıklarını göstermekte ise de; devletin herkesi topraklandırmak ve ondan faydalandırmak ve bütün memleket topraklarını işlemek gayesi göz önünde getirilirse, başka memleketlere nazaran, cemiyet bakımından sistemin daha âdil ve musavatçı bir vaziyetli yalnız Garbî Avrupa’nın feodal cemiyetiyle değil, İslâm memleketleri reâyâsiyle de mukayese edildiği takdirde daha iyi bir durumda olduğunu söyleyebiliriz. Filhakika İslâm memleketlerinde hususî toprak mülkiyeti esas olmakla beraber onlarda bulunan reâyâ toprak mülkiyetini haiz bulunan aristokrat sınıfın elinde ve mîrî toprak rejiminin bahşettiği bütün haklardan mahrum idi. Hattâ bazı bölgelerde toprak köleliği (servage) sisteminin câri olduğuna dair de elimizde vesikalar mevcuttur. Büyük mülkiyet sahipleri elinde çalışan rehayânın toprak üzerinde hiçbir hakkı yoktu ve bir amelden başka bir şey değildi. Öte yandan Bizans idaresindeki Anadolu halkının feodaller elinde Selçuklu Devri’ne nazaran çok daha kötü ve sefil bir durumda olduğuna dair kafiderecede malumata sahibiz.[25] Bugün Türkiye’nin birçok memleketlere nazaran toprakların tevziinde, daha ahenkli ve mütecanis bir bünye arz etmesi Selçuklu devrinde konan ve Osmanlı devrinde muvaffakiyete tatbik edilen bu tarihî esasların bir neticesidir.

IV.

Selçuklular, memleketin bütün topraklarında, devlet mülkiyeti esasını kabul ve tatbik etmekle beraber, bazı maksatlarla mahdut bir nispette, hususî toprak mülkiyetine de müsaade etmişlerdir. Hususî şahısların mülkü halinde bulunan topraklar hukuki mahiyetleriyle başlıca iki kısma ayrılmaktadır. Birincisi, o zaman İslâm memleketlerinde câri olan bugünkü mânasıyla, mülkiyet şeklidir. Yâni böyle bir toprak mülkiyetine sahip olan devlete muayyen ve kanunî vergilerini vermek şartıyla ona tam mânasıyla temellükte serbesttir; toprağını satar, vakıf ve hibe eder, ölünce şer’i mîrâs hukuku hükümlerine göre vereselerine intikal eder.

Bu türlü mülk topraklara şehir ve kasabalar civarında bulunan sulak tarla, bahçe ve meyvalıkların dahil olduğunu gösteren türlü kayıtlar elimizde mevcuttur. Filhakika Alâeddin Keykubâd kardeşi İzzeddin Keykavüs’a mağlûp olarak Ankara Kalesi’ne kaçarken Niğde’ye uğrayan Zahîreddin İli, şehir halkını kendine bağlamak ve İzzeddin’e karşı mukavemetlerini temin etmek maksadıyla, halkın mülkiyetinde bulunan şehir civarındaki bağ ve bahçelerini satın alarak onlara “Eğer Keykavüs’un askerleri şehri muhasara ederken bağ ve bahçeler harap olursa benim mülküm harap olur; eğer be galip veya mağlûp olursam mülkler tekrar sisin olur)[26] dediğine dair İbn Bîbî’nin kaydı bu bakımdan mühimdir. Evvelce Melikşah zamanında vergileri tespit edilen Diyarbekir’in, halkın mülkiyetinde bulunan nehir kenarındaki tarla, bağ ve sebzeliklerinin II. Gıyaseddi Keyhusrev tarafından, teslim şartları mucibi, vergiden muaf kılındığına dair kayıt da burada zikredilebilir.[27] Bu hususa dair mebzul kayıtlar Selçuk Devri vakfiyelerinde şehir ve kasabalar civarındaki yerlerin hep Müslüman ve Hıristiyan reâyânın mülkü olarak gösterilmesiyle meydana çıkmakta ve bu mülkiyet hakkı dolayısıyla da buralardaki yerlerin vakıf edildiğine pek çok misaller bulunmaktadır. Devletin, şehir ve kasabalar civarında halka bu türlü ve mahdut mülkiyet hakkını tanırken, mîrî toprak rejiminde olduğu gibi, yine memleketin imarını temin ve istihsalin arttırılmasını teşvik gibi yüksek bir gâye ile hareket ettiği şüphesizdir. Filhakika mülkiyet hakkı tanınmadıkça, hususî çalışmalara ve uzun vâdeli itinalara muhtaç olan bağ, bahçe ve meyveliklerin yetişmesine imkân olmadığı düşünürse, Selçuklu Devleti’nin bu mülkiyete neden cevaz verdiği anlaşılır. Bu topraklardan Devlet, arazinin verim kabiliyetine, nehir, kanal ve dolapla sulanma vaziyetine göre değişen, örfi ve şer’i vergiler almakta idi ve zaman zaman bu vergilere esas olan tahrirler yapılıyordu, ki Geyhatu zamanında Yavlak Arslan oğlu Konya civarında bulunan bağ, bahçe halindeki mülkleri ehl-i hibrenin tahminleri esnasına göre yazarak vergilerini tespit etmişti.[28]

Bu mülkiyet yanında devletin köy ve mezraa gibi muayyen toprak parçaları üzerinde kendisine ait hak ve salâhiyetleri hususî şahıslara terk etmesinden ibaret olan ikinci nevi bir mülkiyet şekli daha vardı, ki bunun menşei Selçuklu sultanlarının, kendilerine fevkalâde hizmet etmiş olanlara, iktâ vermekten daha büyük bir ihsan olduğu için, bu gibi yerleri temlik etmesidir. Filhakika IV. Kılıç Arslan’ın Erzincan köylerini maiyetinde bulunan beylere iktâ ederken kardeşi Keykâvüs’ün elinde bulunan memleketlerin idaresini kendi emrine aldığı takdirde buraları onlara temlik edeceğini vaad etmesi de bunu gösterir.[29] Selçuk sultanları türlü vesilelerle ve bilhassa tahta çıktıkları zaman güzide beylere bu türlü temlikler yaptıklarına dair kaynaklarda bir hayli malûmat vardır. Bu temliklerin bazan birkaç köyü de aşarak bir vilâyeti içerisine alan bir genişliğe kadar vardığı müşahede edilmektedir. Selçuklu devlet adamlarına ait birçok büyük vakıfların menşei de bu suretle temlik edilen malikleri tarafından vakfedilmesidir. Mîrî topraklardan ayrılarak yapılan bu temliklerde mülkiyet, birinci nevide olduğu gibi, toprağa tasarruf şeklinde tam mülkiyet olmayıp devletin mîrî topraklarındaki vergilerinin şahıslara terki’nden ibarettir. Nitekim İbn Bîbî Kir Fard’a temlik edilen birkaç köyden her birinin bir şehir kadar vergi verdiğini kaydederken bunu kastetmiş olmalıdır.[30] Menşei bu türlü mülklere dayanan vakıf köylerin vakıf hissesi de vaktiyle iktâ sahibine, sonra da mülk sahibine verdiği vergilerin aynıdır. Nitekim Karatay’ın vakfettiği köylerin vakıf hissesinin vergileri olduğunu yukarıda zikretmiştik. III. Gıyaseddin Keyhusrev, 672’de, Horosanlı Şeyh Behlül Dâne’nin zâviyesi için vakfettiği köyün vakıf hessesinin de “eski, yeni ve bütün divâna ait vergilerinin” olduğu vakfiyesinde kaydedilmiştir.[31]

Sultanların bir hizmet karşılığı olduğu gibi, beylere veya zenginlere para karşılığı olarak temlik ettiği köyler de vardır. Satış suretiyle yapılan bu türlü temliklere dair selçuk mahkemelerinden çıkmış birtakım resmî ve orijinal vesikalar bugün elimize geçmiş bulunmaktadır. Meselâ İzzeddin Keykâvüs, 657’de, Seferihisar’a bağlı Boğus köyünü Emîr İsmail bin Artuk’a elli sultanî altun’a ve 660’ta, Amasya’da İlarslan köyünün Emir Esedüddin bin Yağı-basan’a üç yüz sultâni altun’a satıp temlik ettiğini eldeki şer’î mahkeme vesîkaları ifade etmektedir.[32] Satış suretiyle yapılan bu temliklerde de mülkiyetin devlete aid vergilere mahsus olduğu bizzat bunların satış fiyatlarıyla da tespit edilebilir. Filhakika Hamid oğulları zamanında, 780’de, Akşehir’de bulunan Subaşı bağının elli altın flori (Frenk sikkesi) ile satıldığını gösteren temlik-nâmede dikkati çekmektedir.[33]

Şehir civarında bulunan, binaenaleyh birinci nevi yanı tam mülkiyet olan bir bağın bir köy fiyatında satılması hâdisesi, köy satışlarının sadece vergilerine ait mülkiyet üzerinde cereyan ettiğini gösterir. Bu gibi köylerin vergilerine tasarruf manasını tazammum eden temliklerde mülkiyet hakkı tamdır. Yani satılabilir, vakıf, hibe ve irs edilebilir. esasen bu husus bizzat temliknâmelerde de tasrih edilir. Meselâ IV. Kılıç Arslan’ın kadı Ebulmuhsin bin Ahmed bin El-Merendî’ye, Lârende’ye tâbi Sıdırga mezrasını şer’i temlik ile temlik ettiğini gösteren temliknâme bu mülkün sahibi tarafından satılabileceği, vakıf, hibe ve irs edilebileceğini kaydetmektedir.[34]

Zamanla hemen ekseri vakıf haline gelen bu mülk köyler tamamıyla veya kısmen satılmak suretiyle elden ele geçiyordu. 700 tarihinde Alp Arslan bin Mehmed Amasya’da bulunan Ortaköy’ün dörtte birin Ebu Bekir bin Ali bin Arabşâh’dan üç bin dirhem gümüşe satın almıştır.[35] Satış suretiyle yapılan bu temlikler, mîrî topraklardan yapıldığı için[36] devlet kendi hakkını terkeder ve reâyânın hukukuna riayete mecbur olarak, toprağın bizzat tasarrufunu satamaz veya temlik edemez. Bu münasebetle mîrî halinden mülk haline ve mülk halinden vakıf haline gelen bu gibi köylerde çalışan reâyânın hukukî durumunda bir değişiklik bahis mevzuu olamaz. Reâyâ eskiden devlete veya onun mümessili iktâ sahibine verdiği şer’i ve örfî vergileri bu sefer aynen mâlikâne sahibine veya vakıf haline gelmiş ise, vakfın mütevellisine verir. Mülk sahibi veya vakıf mütevellisi, devletin evvele mîrî iken reâyâya kanuna göre tanıdığı haklara riayete mecburdur. Devlet evvelce iktâ sahipleri idaresinde olduğu gibi mülk sahipleri veya vakıf mütevellileri idaresinde geçen reâyânın bunlarla münasebetlerinin kanun çerçevesniden çıkmamasını teşkilâtıyla kontrol eder. İktâ sahipleri arasındaki fark, mülk sahipleri ellerindeki toprakları satmak, vakıf, hibe ve miras yapmak hakkına tamamiyle mâlik oldukları halde, iktâ sahipleri ancak teamül ve birtakım şartlar mucibince elindeki toprağın idaresini ölümünden sonra oğluna bırakabilir. Devletin bazı malikânelerde, Osmanlı devrinin mâlikâne-dîvânî sisteminde olduğu gibi, vergilerin bir kısmını kendisinde bırakmak üzere yaptığı temliklerin de bulunduğu anlaşılıyor, ki bununla feodalleşme hareketlerine mani olmak istediği zannedilebilir.[37] bu nevi temliklerde birinci nevi yani bizzat toprağa tasarruf şeklindeki tam mülkiyet bahis mevzuu olmayacağı için eldeki temlik-nâmelerin, çok defa, nazarhi İslam hukukunun tanıdığı esaslar dairesinde, meselâ temlik edilen köyün “bütün hudut, hukuk, muzafitiyle, tepe ve düzlükleri, sulak ve kır arazisi, ağaçlar, harman yerleri, meskenleri, suları…” ile temlik edilmesi köyün birinci nevimülkiyete ait hakların, köyün bütün cüzlerine şamil bulunduğu tarzında anlaşılmak icap ettiğini gösterir.

V.

Askerî iktâlarla birlikte Selçuklulardan Osmanlılara geçen ve Türkiye’de asırlarca cemiyetin hukukî, idarî ve askerî temellerinden biri olan mîrî toprak rejiminin hangi menşe’den geldiğini aydınlatmak ve Selçukluların bunu ne gibi gayelerin tahakkuku için tatbik ettiklerini meydana koymak, şüphesiz, üzerinde durulması gereken bir meseledir. İslâm dünyasındaki toprak idaresi ve feodalizm meselelerine dair bazı tetkiklerde Selçuk iktâı ve onun menşei hakkında da, hususî bir araştırma mahsulü olmayan, bazı fikirlere rastlanmakta ve onun üzerindeki bazan Abbâsî, bazan eski İran’ın tesirleri aranmakta; hattâ, Selçuklu iktasının bir devamından başka bir şey olmayan, Osmanlı tımarının da Bizans’tan geldiği hakkında birtakım fikirler ileri sürülmekte idi. Bu menşe nazariyeleri arasında bunun Selçuklularla Orta Asya’dan getirildiğine, binaenaleyh menşei Türk olduğuna dair, yine bir tetkike dayanmadan, beyan edilmiş fikirler de mevcuttur.[38] Selçuklu askerî iktası hakkında malûmat veren kaynakların bunu doğrudan doğruya Nizâmülmülk’ün icâdı olarak göstermeleri bu sistemin İslâm dünyasınca meçhul olduğunu, İslâm müelliflerinin bunu Abbâsi iktâ’ı ve İran tesirleriyle alâkalı görmediklerini ifhade etmektedir. Bütün imparatorluğun askerî iktâlara ayrılması gibi büyük bir değişikliği gösteren bu sistemin, sırf Nizâmülmülk’ün dehâsıyla vücut bulmasına dair kaynakların izahı, bunun İslâm dünyasında ilk defa Selçuklularla birlikte tatbik edilen askerî iktâların menşei hakkında fikirler ileri sürülürken bunun tarih sahnesine yeni çıkan bir kavmin, daha evvelki zamanlarda yaşadığı içtimaî, hukukî ve askerî hayat ve ananelerile münasebetlerini düşünmemek ve tamamıyla yeni olarak getirdiği bir müessesenin kaynaklarını kendi bünyesinde aramamak tarih tetkikleri usûlüne aykırıdır.

Halbuki bizce Selçukluların toprak mevzuunda yaptıkları yenilik toprak idaresinden yani askerî iktâların tesisinden ziyade toprak hukukunda yani toprak rejiminin yaşıyabilmesi istâ idaresini zarûrî kılmaktadır. Bundan dolayı mîrî toprak rejiminin menşeini izah ederken Selçuklu iktânın menşei de aydınlanmış olacaktır. Nitekim Selçuklu iktasıyla meşgul olanlar bunun Türkiye’deki mîrî toprak rejimiyle münasebetini düşünmüş olsalardı iktâlardan ziyade bu mîrî toprakların menşei ile alâkadar olurlar ve bu suretle bunun Türklerin İslâm dünyasına hâkim olmalarından önceki içtimaî ve hukukî hayatlarıyla alâkası olacağı üzerinde durmak lüzumunu hissederlerdi. Zira bazı zâhîri benzerlikleri dolayısıyla Abbâsî iktâ’ı ile Selçuk askerî iktâı arasında münasebet kurmak İslâm dünyasında mevcut olmayan mîrî toprak rejiminin menşeini izah etmekten daha kolay gözükür. Biz mîrî sistemi ve onunla bağlı olarak askerî iktâların menşeinin Selçukluların İslâm dünyasına hâkim olmalarından önceki içtimaî ve hukukî hayatlarında aramanın daha doğru olacağı kanaatindeyiz. Filhakika mîrî toprak rejimiyle askerî iktâların meydana çıkması sebeplerini, bugün henüz vesikaların kifayetsizliğine rağmen, eski Türk devlet telâkkisi, içtimai hayat tarzı ve Anadolu’nun fethini hazırlayan tarihî âmillerle izah edilebileceği fikrindeyiz.

Eski Türk devletlerinin, kısmen yerleşik de olsa, göçebe hayat tarzı ve an’anelerine göre bir toprak mülkiyeti telâkisine sahip olacakları muhakkaktır. Göçebeler için toprakların ehemmiyeti hayvanlarına otlak vazifesini görmesindedir. Bu otlakları şahısların değil kabîle veye cemaatlerin mülkiyetinde bulunacağı, binaenaleyh cemâate mensup aileler için müşterek bir mülkiyet veya intifaın bahis mevzuu olacağı, bu hayat tarzının zarurî bir neticesi olarak, şüphesizdir. Yarı veya tam yerleşik bir hayata geçen bu göçebeler, üzerinde oturdukları toprakların bir kısmını ziraat ettikleri zaman bu müşterek mülkiyet esası, otlaklarda olduğu gibi, ziraat sahalarına da intikal eder. Filhakika Yedi-Su havalisinde oturan Kazak-Kırgızların ziraat ettikleri topraklarda hususî mülkiyet ve Cemâat mülkiyeti olmak üzere iki türlü mülkiyet ahkâmı câridir. Hususi mülkiyet halinde bulunan arazi, kabîlenin müşterek mülkiyetinde bulunan toprakların paylaşılması veya şahsa ve kabîleye ait olmayan boş yerlerin benimsenmesi suretiyle teşekkül etmiştir. Bu hususî mülkiyete sahibi tam manasıyla temellük eder; ölünce oğullarına miras bırakır; varis bulunmazsa cemâate intikal eder. Cemaat içerisinde yeni bir aile kurulunca cemhaat ona, idaresindeki araziden, bir hisse verir veya arazi yoksa yeni bir arazi tedarikine çalışır. Cemaat mülkiyetine ait arazi ise muayyen parçalara bölünerek bir kira mukabilinde şahısların muvakkat istifadesine terk edilir. Bu arazinin kiracılar elinde bırakılma müddeti muhtelif yerlerde toprak, su ve ekim şartlarına göre değişir. Bazı yerlerde cemaatin şahıslara vereceği arazi parçaları ilgililer arasında kur’a ile taksim edilir. Sulama ve kanal tesisleri de ferdî veya müşterek vücûda getirildiğine göre, mülkiyeti de ferde veya cemaate aittir. Arazi ve su hukukiyle ilgili olarak ortaya çıkan mesele cemâat teşkilâtı tarafından hal ve fasledilir. Gittikçe cemaat mülkiyetinden ferdî mülkiyete doğru bir tekamül de göze çarpmaktadır.[39] Öte yandan Selçukluların dahil bulunduğu etnik gruptan olan bugünkü Türkmenistan Türkmenlerinde toprakların ferdi bir mülkiyet ile birlikte Cemâat mülkiyeti esasına göre bir hukukî duruma tâbi olması ve Anadolu dışında bulunmaları, Selçuk mîrî sisteminin menşeini izah bakımından pek mühimdir. Gerçekten Türkmenlerde de, Kazak-Kırgızlarda olduğu gibi, hususî mülk ve sanaşık denilen cemaat mülkiyeti olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır.

Pek eski zamanlardan beri bir iskân sahası olan Murgab ovası, XII. XIII. yüzyıllarda Türkmenler taraından eşgal edilince burada da cemâat mülkiyesi esası cârî olmuştur. Cemaat mülkiyeti tamamıyla Türkmen urug-oymak teşkilatı esaslarına göre yapılmıştır. Meselâ Murgab havzası Toktamış ve Ötemiş urugları arasında paylaşılmış ve bu iki gruptan herbiri toprakları kendi teşkilâtına dahil cemaatler arasında derece derece (Toktamış urugunun hissesi 25, Ötemiş’in 13 avıl-cemhaat’e) taksim etmiştir. Evli olan veya, Yoltan obasında olduğu gibi, 16 yaşını bitiren her erkek cemâate ait araziden bir hise almak kaydıyla maliktir. Müşterek araziye ait sulama tesisleri de müşterek mülkiyeti tazammum eder. Mülk arazi sabittir; sanaşık arazi her sene köy reisi tarafından taksim edilir.[40]

Müşterek mülkiyetin ferdi mülkiyete nazaran daha eski ve iptidaî olduğu göz önüne getirilirse Türk göçebeleri ve hususiyle Türkmenler arasında cârî olan bu müşterek mülkiyetin, Selçuklular XI. yüzyılda İslâm dünyasına gelmeden önce de, Türkmenlerde ve binaenaleyh Selçuklularda mevcût olduğu kolaylıkla kabûl edilebilir. İşte bu suretle biz, Selçukluların Anadolu’yu fethettikten sonra hususî toprak mülkiyetini kabul etmeyip bütün memleketi devlet mülkü (mîrî) haline getireleri hâdisesini, eski Türk âmme hukukunda yer alan bu toprak mülkiyeti ananesinin bir devamı, İslam-Türk cemiyetine mütekamil bir şekilde intikali, olarak izah edilebileceği fikrindeyiz.

Kabîle teşekküllerinde toprak mülkiyetinin kabîlelere ait olmasıyla, mütekâmil siyâsi cemiyetlerde bunun devlete veya onun mümessili olan sultana ait olması arasında fark yoktur. Esasen eski Türk devlet telâkkisinde Kagan (hükümdar) bütün kavmi için hukukan baba vaziyetinde telâkki edilir.

Göktürk kitâbelerinde Türk kaganı kendisini aç ve çıplak halkı doyurmak ve giydirmek, az halkı çoğaltmakla mükellef saymaktadır.[41] Bu telâkki daha sonra Karahanlı ve Selçuklular devletlerinde de aynen mevcût bulunduğu için Selçuk sultanları ilk zamanlarda, hususî usul ve merasimlere göre, halka İranlıların hân-i yağma, Oğuzların toy ve şölen dedikleri umumî ziyafetleri vermekle mükellef idiler. Kabîle reisleri bu umumî toplantı ve ziyafetlerde örfî hukukun (türe) kendileri için tâyin ettiği mevkî’de (orun) ve ona göre tâyin edilen hisse’yi (üliş) almak hakkında malikti. Hakan kavminin bu haklarına riayet etmezse babalık vazifesini ihmal ettiği için halkın isyanına mâruz kalır. Nitekim gittikçe Türk kabîle an’anelerinden uzaklaşarak bir İslâm sultanı gibi hareket eden Melikşâh, Semerkant ve Özkend seferinde halka ziyfaet vermediği için bu vaziyet Mâveraünnehirlilerin ve hususuyla Çigillerin şikâyetlerini mucip olmuştur.[42]

Bu hukukî esasa riayetsizlikten dolayı İç-oğuz’un Dış-oğuz’a karşı isyanını tasvir eden Dede Korkut kitabının son hikâyesi bu bakımdan mühimdir.[43] Bu suretle eski Türk hükümdaları bütün kavminin babası gibi salâhiyet ve vazifeleri haiz olarak onun yaşayışı, maişeti ve iskanıyla yakından alâkalıdır. Gök Türk hükümdarı Kapağan’ın 698’de, vaktiyle Çin’e yerleştirilmiş olan birkaç bin çadır halkını kendi topraklarına nakledip onlara Çin’den aldığı üç milyon tohumluk ile üç bin ziraat âleti tevzii ederek iskân etmesi hâdisesi, Kağan’ın bu babalık vazifesi ile toprakların devlet mülkiyetine ait olmasıyla alâkalı olsa gerek.[44]

Kabîle teşekküllerinde kabîle reisi, kabîlelerin vücûda getirdikleri birlikde (devlet)de Kagan, velâyet-i pederâne vaziyeti dolayısıyla birlik ve ona ait müşterek mülkiyetin de mümessilidir. Her türlü işler gibi bu müşterek toprakların yüksek mülkiyet ve murakabesi de onun elinde olmalı ve örfi hukuk (türe) ahkâmına göre bunları idare etmek ona ait bulunmalıdır. Kabîle reisleri, askerî teşkilâta dayanan devlet işlerinin idaresinde, vergi tahsilinde, asker toplanmasında kaganın kabîleler nezdinde mümessillerdir. Muharebe veya umumî toplantı zamanlarında hükümdar onlara oklar gönderince maiyetlerindeki silâllı süvarilerden lüzumlu kadarıyla kagana giderler[45] ve mevki veya hizmetleri mukabili idare ettikleri kabilelerden aldıkları vergilerle geçinirler. 718’de Çin hükümdarının Türkeş Han Su-lu’ya, üç bin âilenin gelirini muhtevi bir dirlik (apagane) verdiğine dair kayıt da büyü bir iktâ ile mukayese edilebilir.[46]

Böylece Selçuklular, eski Türk devlet telâkkileri ve teşkilâtı an’anelerini İslâmi bir imparatorluğa naklederken, göçebe devrinin toprak idaresi ve mülkiyetini de ileri bir cemiyetin bünyesine uydurmak suretiyle bunu asırlarca sağlam bir nizamın temellerinden biri haline getirmişlerdir. İmparatorluğun yeni şartlarına göre kurulan askerî iktâların sahipleri eski kabile reisleri olan Türkmen beylerine ve Türk askeri sınıfına verilmiştir. Diğer taraftan henüz göçebe hayatını muhafaza eden Türk kabîle reislerinin sultana ve maiyetinde bulunan göçebelere karşı münasebetlerinde hiçbir değişiklik olmamış ve sultanlar tarafından kabile reislerine yapılan iktâlar da, göçebeler tarafından eski müşterek mülkiyet esasına göre tasarruf edilmiştir. Bu suretle Türk kaganı Selçuk sultanı olurken, eski Türk devlet telakkisine göre haiz olduğu vasıfları fazlasıyla muhafaza etmiştir[47]ki bütün memleketin sultanını mülkiyetine aid olması da bu hâkimiyet telâkkisinin bir devamında başka bir şey değildir. Bu arada Selçuk sultanlarının mirî topraklardan ayırarak temliklerle eski Türk kaganlarının beylere verdikleri tarhanlık yarlığları arasında da bir mukayese bahis mevzuu olabilir. Mîrî toprak rejiminin menşei meselesinden daha Orhon kitâbelerinden beri malûm olan tapu gibi ıstılahlar da göz önünde tutulmak icap eder.[48]

Selçuk Devleti’ni Anadolu’da askeri iktâlarla birlikte mîrî rejimini tatbike sevk eden birinci âmil, toprak idaresi ve hukukundaki bu millî an’ane ise, ikinci mühim âmil de şüphesiz Andolu’nun fethini hazırlayan tarihi ve içtimai şartların bunu zaruri kılmasıdır. Filhakika Selçuk Türkleri daha Mâveraünnehir ve Horosan’da iken zengin arazi sahipler de sefil halk yığınları arasında mevcut bulunan içtimai ve iktisadi tezatları görmüş; Bizans idaresindeki Anadolu’nun büyük toprak aristokrasisi elinde sürüklendiği içtimaî buhranın ve feodalleşme hareketlerinn âkibetlerde sürüklendiği içtimaî buhranın ve feodalleşme hareketlerinin âkibetle de sürüklendiği içtimaî buhranın ve feodalleşme hareketlerinin âkibetlerini sezmiş olmalıdırlar. Fakat Selçuk Oevleti bu sistemi kendi geniş devletçi görüşlerine ve amme menfaati gayelerine uygun olarak tatbik ederken, şüphesiz daha büyük birtakım ameli maksatların tahakkukunu düşünüyordu.

Gerçekten Orta Asya’dan mütemadiyen göçebe ve İslâm ülkelerinde devlet ve yerleşik halk için bir kargaşalık âmili olan Oğuz kütlelerinin yerleştirilmesi Selçuk sultanları için büyük bir mesele ve meşgale teşkil ediyordu. Anadolu iktisadi zaruretle fethedildikten sonra devlet bir taraftan boşalmış bulunan Anadolu topraklarını bu muhacirlerle iskân edip Türkleştirirken öte yandan yeni gelenlere de toprak bulmak mecburiyetinde idi. Bu da şüphesiz devletin bu topraklara tam tasarruf edebilmesi yani toprak mülkiyetini, eski an’anesine uygun olarak, elinde tutmasıyla mümkün idi. Esasen bu fetihler dolayısıyla Anadolu’nun pek çok yerleri boş kalmış; yerli halkın bir kısmı, topraklarını bırakarak hicret etmiş, devam eden Bizans ve Haçlı muharebelerinde, Selçuklu ve Danişmendli devletleri arasındaki mücadelerde yerli halkın toptan tehcir ve iskânları vuku bulmuş[49] ve bu suretle birçok yerlerin mülkiyeti doğrudan doğruya devlete intikal etmişti. İlk zamanlarda bu gibi toprakların muhâcirlere tevzi edilmiş olduğu ve sonra da, devlet kendi mülkiyet hakkına dayanarak yerli toprak aristokratlarının mülkiyetine müdahale ederek Türklere toprak bulmak imkânlarına başvurduğu tahmin edilebilir. İşte Selçuk Devleti bir taraftan millî an’ane, öte yandan bu iktisadî ve içtimaî şartların zaruretine uyarak toprak mülkiyetini uhdesine almak suretiyle, büyük muhacir kütlelerini yerleştirmek ve müstahsil bir duruma sokmak imkânını bulmuş ve Anadolu’nun Türkleşmesi gibi büyük bir tarihî hâdisenin muvaffakiyetle başarılmasını temin etmiştir.

Anadolu topraklarının mîrî haline getirilmesi, an’ane ve tarihî zaruretlere uyularak, tedricî bir şekilde mi vuku bulmuş yoksa fütûhat esnasında sultanlar ile ilim adamlarının verdiği bir kararın tatbiki neticesi midir? Bunun bu gün için tayini imkânsızdır. İhtimal ki melikşâh zamanında imparatorluğun teşkilâtlandırması için cereyan eden idarî ve hukukî faaliyetler arasında Anadolu’nun mîrîleştirilmesi hâdisesi de vuku bulmuştur. Daha o zamanda Anadolu’da kurulan askerî iktâların mîrî topraklar üzerinde tesis edilmiş olması mümkündür. Bu takdirde sultanlara İslâm ülemasının ve İslam hukukunun fetih esnasında bahşettiği haklardan ve Hazret-i Ömer’in Irak taraflarında fetih sırasında kabûl etmiş olduğu mîrî sistemden,80 bir kıyas mevzu olarak faydalandıkları ve bu suretle İslâm hukukiyle örfî Türk hukukunun telifine çalıştıkları ihtimali mevcuttur. İlk fetihler esnasında bazı yerli toprak aristokratların ve hususiyle Ortodoks kilisesinden memnun olmayan Ermeni azilzâdelerinin mevki ve servetlerini korumak gayesiyle de Türklere yardımlarda bulunduktan ve bazen de İslâmiyet’i kabûl ettikten sonra Selçuklu sultanlarından mülkiyetlerini tanıyan fermanlar aldıklarına dair misalleri çoğaltmak mümkün olursa, diğer Türk ve yerli rehayâ gibi bunların da zamanla mülklerine müdahale edilerik topraklarının mîrîleştirildiği neticesi çıkar.[50]

Hülâsa olarak Osmanlılarda mevcut olarak mîrî toprak rejiminin onlara Selçuklulardan geldiğini, bunun eski Türk devletçiliği, toprak mülkiyeti an’anesi ve Anadolu’nun fethi esnasında karşılaşılan tarihî, içtimaî ve iktisadî şartlara uygun tatbik sahasına geçtiğini, bu tatbikatın dikkate şâyan bir şekilde cemiyetin iktisadî, hukukî, ve askerî bakır dan ihtiyaçlarına uydurulup Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin asırlarca dayandığı içtimai nizamın esası olduğunu söyleyebiliriz.

Prof. Dr. Osman TURAN

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 7 Sayfa: 354-364


Dipnotlar :
[1] Misal olarak J. Sauvaget’nin Introduction a I’historie de I’Orient Musulman Paris 1943, Osman Turan, Türkler ve İslâmiyet (D.T.C.F. Dergisi IV, s. 4)
[2] F. Köprülü “Bizans müessiselerinden Osmanlı müessiselerine tesir” adlı makalesinde Selçuk iktâ’ı hakkında kısa ve toplu bir malûmat vermişti. “Çıkaracağımız Türk siyâsi Feodalizmi tarihi” Osman Turan, İktâ (İslâm Ansiklopedisi), eserimizde incelemiş bulunuyoruz.
[3] Siyaset-nâme, nşr. Schefer, s. 28; nşr. Tahran, s. 22.
[4] Râvendî, Râaht us-sudûd, Gm neşri, s. 381; Nahçevânî, Tecâib üs Selef, nşr. Tahran, 1934, s. 331.
[5] Akulü yecûz el-bey’min el,karar fi’l-arâzi el-Mîriyye ve yekûn el-medfû” ellezi yukal lehu bi’t-Türkiyye Tapu semenen ve’l-mesmu’ min’ulemâ zamenâ innehu îcâretun fâsidetun (Veliyüddin ef. yazm. Nr. 1451, v. 104 a).
[6] Eski Osmanlı Kroniklerinde, Ö. L. Barkan’ın neşrettiği “Kanunlar” (İstanbul 1943) mecmuasında ve Osmanlı arazi tahrir defterlerinde bu husus için birçok misaller vardır.
[7] F. Köprülü, adı geçen makale, s. 231.
[8] Bu gibi misaller için bkz. Osman Turan, Selçuk Devri Vakfiyeleri III. Belleten XIV, s. 102-106; I. İ. Keykâvüs’ün Sivas’daki Dâr uş-şifâ vakfiyesi (Vakıflar U. M. arşivi, Deft. Nr. 584, s. 290); Cacaoğlu’nun Kırşehir’deki Vakıflarına Ait Vakfiye (Türk-İslâm Eserleri müzesi, Nr. 2189).
[9] Tarih-i Güzîde, GM. neşri, s. 486.
[10] Bu istılah hakkında benim “Cengiz adlı hakkında” adlı makeleme de bakınız. (Belleten IXI). D’Ohson bunu “Hasan ve Taycu idaresindeki mülk (incü)leri umumî irâd (dalay) halinde getirdi. tarzında tercüme etmekle oldukça isabet göstermiştir. (Historie des Mongols, IV, p. 97).
[11] Reşîdddin’in has-incü’lere karşı ancak bir kayıtla ve medlülünü tasrih etmeden bahsetmesi bu sistemin İran’da mevcut olmadığına ve işaret ettiğimiz gibi İslâm ülkelerinde pek mahdut bir mîrî toprak bulunduğuna bir delildir. (Cami üt-Tevârih, nşr. K. Jahn, s. 305).
[12] Aksarayî, 159.
[13] Aksarayî, 216.
[14] Para hesapları için “Ortaçağ Türkiye İktisadî Tarihi”nde malûmat verilmiştir.
[15] Aksarayî, 231.
[16] Hamdullah Kazvînî İlhanîlere tabi Anadolu’nun bütün vergilerini 330 tümen yani 33.000.000 dirhem olarak göstermesi (Nüzhet el-Kulûb) bir mukayese için burada kaydedilebilir.
[17] Aksarayî, 243.
[18] Bu gibi ölçülerin kıymet ve mahiyetleri adı geçen eserimizde tespit edilmiştir.
[19] Eski Türkçe diğer kitabe ve metinlerde olduğu gibi Kâşgarî’de de tapu (ğ) hizmet manasında kullanılmıştır (I, 311) ki hizmeti karşılığı iktâ sahibine verilen paraya ve bu muameleye bu münasebetle “tapu” denilmiştir.
[20] Yalnız Türkiye’de değil diğer İslâm ülkelerinde de çiftçinin hür olduğu halde daha İslâmın ilk çağından beri toprağa bağlı köylülere dair pek çok misaller mevcuttur (Bkz. I. Petrüşevskiy, Moğol Hâkimiyeti Devrinde İran’da Çiftçi Sınıfının Toprağa Bağlılığı Meselesi, Voprosi istorii, 1947, s. 59-70).
[21] Muktâ-ra behiç gûne imkân nebûdî ki yek per-i murg ziyâded ez fellhah mutalebe küned (İbn Bîbî, s. 477).
[22] Ve şarat el-vâkıf en lha ye’hezu min el-fellâhin bi’l-kayeteyn el-mezhûreteyn min hâsili zuru’ihim gayr el-hums (Selçuk Devri Vakfiyeleri, III, Belleten XIV, s. 96), ‘Avârız-ı divânî diğer İslâm devletlerinde de mevcut olmuştur. (Bahaeddin Bağdadî, et-Tavassul ila’t-tarassul, nşr. Tharan, s. 117; Nahçevânî, Düstûr el-Kâtib, Köprülü Ktp. Nr. 1241, 20a).
[23] Aksarayî, 258.
[24] Anadolu’ya gelen birçok Oğuz boyları bu suretle memleketin türlü bölgelerine yerleştirildiği gibi Hıristiyan reâyâ’nın muhtelif zamanlarda memleketin türlü bölgelerinde nakil ve is’han edilmiş, devlet imâr ve istihsali temine maksadiyle bunlara tohumluk, ziraat âletleri öküz ve tevzi etmiştir, ki bu hususta elimizde çeşitli kaynaklar mevcuttur.
[25] Ch. Diehl, Byzance, Paris 1934, p. 165-179. Bilhassa Ermeni kaynakları Selçuklular zamanında daha âdil ve müreffeh birhayata kavuştuklarını ifade ederler.
[26] İbn Bîbî, s. 119.
[27] İbn al-Azrak, Târih Mayyafârkin, Britsh Museum yaz. 1506, İbn Bîbî, s. 496.
[28] Anonim Selçuk-nâme, s. 80.
[29] Sümme inne’l-sultan Rukneddin faraka ziyâ Erzincan alâ umerâhi iktd’en ve va’adehun biennehu metâ istevlâ ‘alâ memleketi ahiyyihi ‘itahum zâlik el ziyd’ emlâken (‘Aynî, ‘İkd al-Cumân, Clit XIX, Veliyyüddin Ef. Ktp. Nr. 2391, s. 474). Baybars-ı Mansûri, Zubbed ül fikre, s. 52a.
[30] Ve mülkiyet-i cend pâre dhih-i şehere, ki her yek behre-i şehrî dadî (İbn Bîbî s. 248)
[31] Bicemi el-hukuk el-dîvâniyye ‘alâ ihtilâfi envâ’ihâ (Vakıflar U.M. arşivi, def, Nr. 582, s. 247).
[32] Bisemen min el-denânir el-humr el-Sultâniyye al -’azbet el- Keykâvüssiye hamsun dînharen (Vakıflar U. M. arşivi, Fihrist II, s. 609); Bisemen meblağuhu min el-zeheb el-gayr el-meskûk el-Sultanî bi 300 dinâr (Vakıflar U. M. Dolapta tomar halinde Nr. 243).
[33] İ. H. Konyalı, Akşehir, s. 400. Buna Hamidoğulları zamanında bir köyde 1000 dirheme satılmış (aynı eser. s. 395); 702 tarihinde Husrev Çelebi Hamid Bey’den (Hamidoğullarının ilki) Dedbend-ağzı mezraalarını 1120 altın flori’ye satın almıştır. (Vakıflar U. M. Defter No. 579, s. 399).
[34] Vakıflar U. M. Defter Nr. 384. s. 356.
[35] Selâse âlâf dirhem faddi talgami râyit fî bilâd el-Rûm. Elimde bulunan bu hüccette geçen “talgam” tabiri dikkati çeker (Bu hususta Orta Çağ Türkiye iktisadî tarihi adlı eserimizde malûmat vardır.) Mahkemelerde kadılar tarafından yapılan bu temlik vesikalarına ticari havale senetleri gibi, Farsça çek tabirinin Arapçası olan sakk (cemi: sukûk, sikâk); deniliyordu (İbn Bîbî, s. 40; Dustur al- kâtib, 202a); bunların tomar halinde bir sureti mülk sahiplerine veriliyordu. Vakfiye ve kitabe halindeki vergi kanunâmelerinde olduğu gibi bunların sonuna da “bunu değiştiren Allahın, meleklerin ve bütün insanların ihanetine uğrasın” formül ilâve edilirdi. Bunlar o mahallin vergi tahrirlerinde hulâsa olarak defterlere geçirilirdi.
[36] B’ad tahakkuk cumlet el-şerhait elleti yesûg l’eclihha bey’ el-mezkûr ve mâcerâ mecrâhu min el- ‘akarât el- munharita fi silk el -emvâl el- muzhafe ilha Beyt el- mâl el- Muslimin (Vakıflar V. M. Tomar Nr. 243.)
[37] Osmanlı devrinde Malikâne-Dîvânî Sistemi. Ö. L. Barkan’ın (Türk Hukuk ve İktisad Tarihi Mecmuası II, s. 119-184) makalesinde tetkik edilmiş ve Osmanlılardan daha önceki zamanların bazı izleri tespit edilmiştir.
[38] Bu fikirlerin hülâsası için Prof. Fuad Köprülü’nün yukarıda zikredilen makalesinde ve 1938’de Zürich’te toplanan “Tarihî İlimler Kongresi”ne sunduğu muhtırada verilmiştir. (Belleten XIX). Bu fikirlerin münakaşası ve Abbasî iktâ’ı ile mukayesesi mîrî toprak rejiminin menşeini izahta lûzumsuzdur.
[39] Rumyantsev, Yedi-su vilâyetinin yerli ve eski Rus muharciri işletmeleri ve arazi istifadesinde dair materyaller (Rusça), Petersburg 1912, III, s. 164-171.
[40] Auhagen, Die Landwirschaft in Transkaspien, Berlin 1905, s. 20-29, Kabile mülkiyetinin Kıpçaklarda ve Gürghan (İran) Türkmenlerinde de mevcûdiyetini de başka biryerde medana koyacağız.
[41] V. Thomsen, Inscriptions de I’Orkhon, helsingfors, 1986, s. 108.
[42] Nizâmülmülk, Siyâset-nâme nşr. Schefer, s. 115.
[43] Nşr. Orhan Şaik, İstanbul 1938, s. 114.
[44] St. Julien, Documents sur les Tou-kiue, JA 1864, s. 417.
[45] Benim “Eski Türklerde Okun Hukuki Bir Bembol Olarak Kullanılması” (Belleten, XXXV) adlı makaleme bak.
[46] Chavannes, Les Tou-kiue Occidentaux, T’oung Pao, s. 36.
[47] Selçuk istilâsından sonra, bilhassa Kommen’ler zamanında, Selçuk iktâ’ı gibi hususî mülklere ve kilise arazisine değil, sadece devlete ait topraklar üzerinde kurulan Bizans pronaya sisteminin Selçuk iktâı ve mîrî sisteminden gelmesi mümkündür ve bu hususta Bizanstinistlerin nazarı dikkati çekilebilir. Filhakika Türk istilâsı dolayısıyla sahipsiz kalıp devlete intikal eden toprakları, Bizanslıların, Selçukluların tesiriyle bu yerleri mîrî rejime tâbi tutmuş olmaları mümkündür. esasen Selçuklulardan önce Anadolu’da böyle bir şeyin mevcut olmaması bilakis küçük ve büyük bir hususî toprak mülkiyetinin hakim bulunması bu imkânı kuvvetlendirmektedir. Artık Osmanlı toprak idaresi ve hukukunun Selçuklulardan geldiği bedahati karşısında Osmanlı tımarının Bizans pronoyalarıyla münasebeti, tarihî realiteye aykırı olacağı dolayısıyla, bahis mevzuu olamaz. (Pronaya hakkında bak. F. Chalandon, Jean II. Commène et Maniel I. Comnène, Paris 1912, s. 614).
[48] Bu hususun iyi anlaşılması için.
[49] Bak, Kitab al-harâç, trad par. E. Fagnant, Paris 1921, p. 86-89
[50] Michel le Syrien, krad par. chabot, Paris 1905, s. 247, Laurent Byzance et I’Origine du Sultanat de roum, melanges h. diehl, I, s. 180 Byzance et les Turc Seldjoucides, s. 74. Ermenilerin Türk hâkimiyetini bu suretle tercihleri zamanın Hıristiyan müelliflerini, onları Hıristiyanlığa ihanetle ithama vesile olmuştur.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ