TÜRKİYE SELÇUKLULARI MİMARLIĞI

0 9

Prof. Dr. Ara ALTUN

Onbirinci yüzyılın sonlarında Türk boylarının Anadolu’ya yerleşmeleri 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu kentlerinin çehresinde değişikliklere yol açmıştır. Daha önce Güney ve Doğu Anadolu coğrafyasında Erken İslam mimarisi formları ve yapı programı ile tanışmış olan Anadolu kentlerinde yeni gereksinimler doğrultusunda değişik bir şehircilik anlayışı ve yapı tipleri siluetin değişmesine yol açmıştır. Tümüne Türkiye Selçukluları Çağı diyebileceğimiz XI-XIV. yüzyıllar içinde, başlangıçta yeni yapı programının Anadolu’ya yerleşmesinde Artuklu, Danişmentli, Saltuklu, Mengücekli Dönemi mimarisinin etkin olduğu bir gerçektir. Büyük camiler doğal olarak yeniliğin ilk işaretidir. Ancak bayındırlık yapıları arasında öğretim kurumları olarak Medreseler ve Şifahaneler (hastahaneler) hemen dikkati çeker. İslam Mimarisi programına Türklerin katkısı olan Mezar Anıtları ve yol şebekelerine güven sağlayan Kervansaraylar ise merkezler dışındaki Anadolu coğrafyasına dağılmış egemenlik sembolleri oldukları kadar, Asya içlerinde başlayan mimari geleneğin Anadolu’ya taşındığını ve devamlılığı gösteren kanıtlardır. Özellikle malzemenin değişmesi, tasarımdaki gelişmelerin hızını kesememiş, Türkiye Selçukluları Çağı’nın mimar ve ustalarının, ortak yaratma heyecanı gelişme çizgisi üzerinde Orta Çağ’ın anıtsal yapılarında sergilenebilmiştir. Özellikle cami mimarisindeki gelişmeler tasarım esaslarındaki devamlılıkla dikkati çekmekte, diğer bayındırlık yapıları yanında sivil mimaride mütevazi ölçüler içinde gelenek sürdürülmekte, ancak sürekli geliştirilmektedir. Anıtsal Osmanlı mimarlığına hazırlık olan bu dönemi bir bütün içinde değerlendirmek gerekmektedir. Anadolu’da ilk Türk devletlerinin yarattığı mimari eserler, Türkiye Selçuklularının Batı’da Haçlı seferleri ve Bizans ile olan askeri-siyasi uğraşları sırasında ön plana çıkmakla birlikte, özellikle XIII. yüzyılda Anadolu’nun siyasi birliğinin Konya merkezli Türkiye Selçukluları idaresinde toplanmasıyla bayındırlık alanında da kuvvetli bir gelişme ivme kazanmıştır.

Anadolu’da Türk Birliği ile Birlikte Mimarlık Sanatında Yeni Bir Uslup

XIII. yüzyıl Anadolu’da Selçuklu sanatının muhteşem üslubunun yaratıldığı devirdir. Kesme taş anıtsal mimari ve yaratılan mekân etkisini zenginleştiren ölçülü çini mozaik mihrap ve kubbe içleri, geometrik ve bitkisel süslemeli ağaç minber ve kapı-pencere kanatları bu devrin mimarisine ayrı bir özellik, mimari tarihi içinde seçkin bir yer kazandırır. Konya’da Alaeddin Camii, XII. yüzyıl ortasından muhteşem ağaç minberinden anlaşıldığı gibi Sultan Mesud ve Kılıçarslan Devri’nden başlayıp, 1220’de İzzeddin Keykavus’tan sonra Alaeddin Keykubat tarafından tamamlatılmış bir yapıdır. Anadolu Selçuklularının siyasi ve askeri faaliyetlerinin en yoğun devrine işaret eden bu süre içinde yapı, geniş ve iki ana bölümlü olarak ortaya çıkmıştır. Doğuda çeşitli sütunlara dayalı düz çatılı bölüm vardır. Ortada iki paye ve duvarlara dayalı kemerler üzerinde Türk üçgenleriyle geçilmiş kubbeli bölümün arkasında düz çatılı bir eyvan yer alır. Bunun batısında ise, bir kısmı düzgün örme payelere oturan yine düz çatılı fakat sivri kemerli bölüm görülür.

Bunun güneybatı köşesinde payeler arasındaki sivri kemerler iki katlıdır ve burada yanındaki kapısıyla bir “özel mahfil” söz konusudur. Kuzeyde, kubbeli bölümün hemen arkasında avluda yer alan iki kümbet vardır. Piramit çatısı ile dışardan da yapıya hakim bir görünüşü olan on kenarlı kümbet, mimar Hocendli Yusuf bin Abdülgaffar tarafından yapılmış olan II.Kılıçarslan Kümbeti’dir. Diğeri ise, tamamlanmamıştır ve muhtemelen İzzeddin Keykavus için yapılmaya başlamış sekizgen bir mezar anıtıdır. Avlunun kuzeyinde, iki portali, üst kısmında sütunlarla elde edilen galeri görünümüyle yüksek bir duvar, batıdan, doğudaki çok sütunlu bölümün başlangıcına kadar devam eder. Burası, hareketli portalden başka, çeşitli nişler içindeki kitabelerle adeta bir kitabeler müzesi halinde olmakla birlikte, yapım sırasına kesin açıklık getirilememektedir. Dört Selçuklu sultanı ve dört ustanın isimlerini veren kitabelere bakınca: Minberde Sultan Mesud ve II. Kılıçarslan ile usta, Ahlatlı el-Hac Mengümberti ve 1155 tarihi görülür. Kılıçarslan Kümbeti’nde Yusuf bin Abdülgaffar el Hoceni adı vardır. Kuzey avlu duvarının doğusunda yıldız biçimli kitabe nişinde, Alaeddin Keykubat’ın camiyi tamamlatma emri görülür. Bunun yanında iki satırlı bir kitabede, mütevelli olarak Atabek Ayaz ve mimar olarak Muhammed bin Havlan el Dımışki (Şamlı) adı vardır. Zigzaglı kemerli kitabe nişinde, 1219 tarihiyle birlikte İzzeddin Keykavus’un emri ve Mütevelli Atabek Ayaz adı tekrarlanır. İki renkli taş geçmeli portaldeki üç satırlık kitabede, caminin Alaeddin Keykubat’ın Atabeyi ve Mütevelli Ayaz eliyle tamamlandığı yazılıdır. Batıda üç dilimli niş içinde, İzzeddin Keykavus’un “mescit” ve “türbeyi” Atabek Ayaz’a 1219’da emrettiği şeklinde bir kitabe vardır. Batıdaki daha basit portalde çini üzerinde Alaeddin Keykubat’ın adı ile birlikte muhtemelen çini ustası olarak Kerimeddin Erdişah adı ve 1220 tarihi görülür. İçteki şahane çini mozaik mihrap ile üçgen geçişlerin çini mozaik kaplamaları Alaeddin Keykubat Dönemi’ne uygundur. Kitabelerde adı tekrarlanan Atabek Ayaz, Artuklu bölgesinden Selçuklu hizmetine gelmiş, Konya Alaeddin Camii’nden başka, Alaeddin Keykubat’ın Sultan Hanı’nda ve Sinop Kalesi’nin onarımında da mütevelli olmuştur. Şamlı mimar ve Zengi bölgesi özelliği olan iki renkli taş geçmeler ile Sinop Ulu (Alaeddin) Camii’nin plan özelliklerinde bu bakımdan çeşitli ilişkiler bulmak mümkündür.

1223 yılında Alaeddin Keykubat, Başere bin Abdullah’a, Sıddık ve Gazi bin Mahmud adındaki iki kardeş mimara Niğde Alaeddin Camii’ni yaptırdı. Kesme taştan yapı, mihrap duvarına dikey üç neften meydana gelir. Plan üzerinde görülen bu özellik, yapının içine girildiğinde çok farklı algılanır. Mihrap önünde yanyana üç değişik çapta kubbe ile örtülü bölüm, silmeli kemerlerle diğer kısımlardan ayrılıp enine bir nef meydana getirmiştir. Diğer bölümler, üzeri açık bırakılarak küçültülmüş bir iç avlu niteliğini kazanan merkezin etrafında yer almıştır. Sadece bu örnek bile, Anadolu Türk mimarisinde yapıları yorumlarken, planlarla sınırlı kalmamak gerektiğini ortaya koymaktadır. Anadolu Türk mimarisinin devamlılık çizgisi içindeki arayışlarını kavrayabilmek için yapıları, içlerine girerek yaşamak gerekir. Ana portal doğu yanındadır. Süslemeleri, taş işçiliğinde figürlü kabartmalarıyla yapının yüksekliğini aşar. İlk orijinal Anadolu Selçuklu minarelerinden biri olan kesme taştan silinidir biçimindeki minarenin arakasında, kuzeyde, özel mahfile açılan ikinci giriş yer alır. Yine Alaeddin Keykubat’ın yaptırdığı Malatya Ulu Camii ise, kesme taş ve tuğla bir yapı olup, 1224’te tamamlanmış, daha sonra onarımlar görmüştür. Malatyalı usta Yakup bin Ebubekir’in bu eseri, şaşılacak bir biçimde İran Büyük Selçuklu camilerine benzemektedir. Mihrap önünde kubbe ve arkasında revaklı iç avluya açılan eyvan dışında diğer taraflar tonozlarla örtülüdür. Bu yapı ve mimarı, Anadolu Türk ustalarının İran Büyük Selçuklu mimarisine yabancı olmadıklarını, fakat yepyeni bir yaratma heyecanı ile yeni denemeleri tercih ettiklerini gösteriyor. Yapıda, eyvan ve revaklardaki çini mozaik ve sırlı tuğlanın ayrı bir önemi vardır. Çeşitli devirlerde onarım ve eklemeler görmüş olmakla beraber ana hatları ile orijinal görünümünü korumuş bir yapıdır. 1247 tarihli batı portalinde geometrik süslemeler, 1273 tarihli doğu portalinde ise, bitkisel süslemeler taş işçiliği olarak dikkati çeker. Bu portallerde usta Hüsrev adı görülür. Çini mozaik kitabelerin dibinde ayrıca mimar adı ile birlikte Hattat Ahmet bin Yakup adı da iki kez tekrarlanır.

Külliyelere Doğru

Alaeddin Keykubat’ın hanımı Mahperi Huand (Hunad-Hondi) Hatun’un 1238’de Kayseri’de yaptırdığı Huand Hatun Külliyesi, cami, medrese, hamam ve kümbetiyle ilk Anadolu Selçuklu Külliyeleri arasındadır. H. Karamağralı’nın son araştırmaları, yapıların bir arada tasarlanmamış olduğunu ortaya çıkarmakla birlikte, bu niteliğini geniş anlamda korumaktadır. Cami, mihrap önü kubbesi, eyvan, küçük açıklıklı orta nef gibi özellikleriyle bir bakıma Malatya Camii’ne benzer. Yanlara doğru genişletilen mihrap bölümü ile de Kayseri ve Erzurum Ulu Camilerine yakındır. Kesme taş yapılardan cami ve medrese, kümbeti de içine alan bir kale görünüşündedir. 1249 tarihli Kayseri Hacı Kılıç Camii Medresesi ise, iki portalli cephesi, ortak revaklı avlu etrafında kaynaşmış medrese ve mihrap önü kubbeli cami planıyla, cami-medrese kompozisyonunun başarılı bir örneğidir. 1237 tarihli Amasya Burmalı Minare Camii, minaresiyle olduğu kadar dikine gelişen üç nefli yapıdaki denemelerle de dikkati çeker.

Cephesine bitişik bir de kümbet vardır. Amasya’da cephesinin yanında yer alan kümbetinin kıvrımlı çatısı yanında geniş bir eyvan şeklindeki cephesi ve mihrap duvarına dik gelişen neflerin kuzeyinde medrese görevindeki mekânlarıyla Gök Medrese Camii de önemli bir basamak yapıdır (1266). Dışa açık eyvanın iki yanındaki pencereler, içe açık iki büyük eyvana işaret eder. Bu bölüm, önündeki enine koridorla, güneydeki cami bölümünden ayrılan medrese kısmıdır. Yapının adı da bu iki işlevin bir arada tasarlanmasından kaynaklanmaktadır. 1256’da Emirülümera (?) emriyle yaptırılmış olan Bünyan Ulu Camii, ana mekânı dört kalın paye ve mihraba dik sivri kemerlerle üç nefe ayrılmış, düz çatılı bir yapıdır. Son yıllarda onarılmış olan yapı, köşelerinde kuleleriyle, kesme taştan anıtsal bir cepheye sahiptir. Küçük bir eyvan biçimindeki portal nişinde, on iki hayvanlı eski Türk takviminden esinlenmiş figürlü bir bordür yanında dikkati çekici bir usta kitabesi vardır. Bu usta kitabesiyle, ünlü Selçuklu mimarı Kaluyan “Kaluyan bin Karabuda” şeklinde baba adı ile birlikte görülmektedir. XIII. yüzyılın başlarında ilk şekliyle Alaeddin Keykubat tarafından ele alınmış olması ihtimali bulunan Sinop Ulu Camii de 1267’de Süleyman Pervane’nin onarımına sahne olmuştur. Güneydoğu Anadolu’dan Artuklu camileri ile yakın ilişkiler görülen bu yapıda, mihrap önünde, yanyana üç kubbe enine gelişen mekânda dikkati çekmektedir. Anadolu Selçuklu camilerinin gelişme zinciri 1281’de Göçer Arslan ve kardeşi Sivasti Hatun tarafından yaptırılan Develi Ulu Camii ile gelişmesini tamamlamış görünür. Aynı prensipleri tekrarlayan beş nefli yapı, mihrap önü kubbesi ve orta açıklığıyla Anadolu Selçuklu camilerinin karakterini devam ettirmekle birlikte, mihrap önü kubbesi yanındaki tonozların enine gelişmesi dikkati çekici bir örtü özelliği olarak kabul edilmelidir. Vakfiyelerde XIII. yüzyılın başlarında Alaeddin Keykubat tarafından onarıldığı şeklinde kayıtlara rastlanan Akşehir Ulu Camii mihrap önü kubbesi ve nef düzeniyle Develi’deki camiyi hatırlatmaktadır. Ancak onarımlarla şekli oldukça bozulmuştur. Minarede ise 1213 tarihi ilgi çekicidir. Akşehir gibi Bayburt Ulu Camii de kısmen düz örtülü ve mihrap önü kubbeli Selçuklu Dönemi Anadolu camilerindendi. Son yıllardaki yenilemede bu karakterini kaybetmiştir.

Sivri kemerli, çoğunlukla mukarnas dolgulu ve çeşitli taş işçiliği gösteren portalleri yanında, küçük eyvanlar biçiminde girişleri de görülen Selçuklu camileri, kesme taş mimarinin Anadolu’da yeni bir araştırma örneğidir. Geleneksel formların değiştirilerek yeni bir sentez içinde kaybolmadan yaşatıldığı bu yapılar yanında, “Ağaç Direkli Anadolu Selçuklu Camileri” ikinci bir grubu meydana getirirler.

Ağaç Direkli Camiler Eski Bir Geleneği Anadolu’da Yaşatır

Çok eski bir Türk mimari geleneği yaşatan bu camilerin en güzel örnekleri, kesme taş muhteşem portalle birleştirilmiş olan Konya’daki 1258 tarihli Sahip Ata Camii ile başlatılabilir. Hanikâhı ve türbesi ile hamamı bir arada bir külliye meydana getiren yapılardan ağaç direkli cami harap olmuş, sadece çini mozaik mihrabı yeniden yapılan camide korunmuştur. Çifte, yivli minareli portal ve sebillerle bu giriş mimar Kölük bin Abdullah’ın imzasını taşımaktadır. 1272 tarihli Afyon Ulu Camii’nde ağaç direklerin orijinal mukarnas işli yüksek başlıkları ve yan mahfiller dikkati çeker. Kırka yakın bu tür başlıktan bir bölümünde renkli kalemişi izleri vardır. XIII. yüzyılın ortalarına tarihlenen Sivrihisar Ulu Camii ise, mihrap duvarına paralel altı nef şeklinde düzenlenmiştir. Burada nefleri meydana getiren altmıştan fazla başlık ağaç direk değişik özelliklere sahipti. Korunabilenlerin üst kısımları ilgi çekici oyma bezeme ve renklendirmeye sahiptir. Minberi de ayrıca önemlidir. 1244 tarihli ve Hasan bin Mehmed adındaki ustanın kitabesini taşır. Minare kapısında 1232 tarihli bir kitabeye rağmen, kendisi XV. yüzyıla aittir. Kuzeydeki kapıda 1274/75 tarihli “el sultani” yazılı bir kitabe ve aynı yılda III. Gıyaseddin Keyhüsrev’in naibi Emir Mikail bin Abdullah’ın onarımına işaret edilir. Ankara Arslanhane (Ahi Şerefeddin) Camii ise, mihraba dik kirişli beş nefli bir yapı olarak karşımıza çıkar. Burada açıkça, orta nef daha yüksek tutulmuş, yan nefler kademeli olarak alçalmıştır. 1289/90 tarihinde Hüsameddin ve Hasan adlı iki kardeşin onarttığı bu yapı, kesme taş anıtsal portalinin üst mahfile açılmasıyla mimari bakımdan dikkati çektiği gibi, çini mozaik-alçı karışımı ünlü mihrabı ve ağaç minberiyle de tanınır. Ağaç direkler üzerinde ahşap konsollara oturtulan kirişleri düz çatılı ve toprak damlı, değişik bir iç mekân etkisine sahip bu yapıların en gelişmişi yüzyılın sonunda, 1299’da tamamlanmış olan Beyşehir’deki Eşrefoğlu Camii’dir. Mihrap önünde mozaik çini kaplamalı kubbesi, orta nefte altına kar kuyusu açılmış avlu fikrini yaşatan açıklığı ile heriki geleneği birleştiren yapının yüksek taş portali ve çini mozaik mihrabı ile girişte hazırlık bölümünün duvarını kaplayan çini mozaik kaplamaları, kaliteli ağaç işçiliği dikkati çeker. Yanındaki kümbetin kubbe içini süsleyen çini mozaik ayrıca dikkate değer. Altı sıra halinde 48 mukarnas başlıklı ağaç direğin taşıdığı tavan yedi nefli yapıyı örter. Güneybatı köşesinde yüksekte yer alan ahşap korkuluklu özel mahfil ile mihrap önünü ana mekândan ayıran ağaç şebekeler üzerinde durulacak özelliklerdendir. Diğer ağaç direkli camilerde olduğu gibi, burada da kitabeli ağaç minber önemli kısımlardandır.

Camilerde Merkezi Tasarım Denemeleri

Selçuklu Mescitleri

XIII. yüzyıl Anadolu Selçuklu mimarisinde “cami mimarisi”nin üçüncü grubunu “tek kubbeli mescitler” meydana getirir. Akşehir ve Alanya’ da da örnekleri bulunmakla birlikte, Konya ve çevresindekiler daha çok tanınır. Tek kubbeli, küçük ölçüde ele alınmış yapılardır. Özelliklerinin orta yanı, bir kısmında kapalı, bir kısmında açık revak şeklinde hazırlık mekânlarına sahip olmalarıdır. Bu hazırlık mekânlarının hepsinin kıble yönünün karşısında bulunmadığı, bazılarının yanda bulunduğu dikkati çeker. Bir kısmında da bu mekânların bir bölümünde türbe niteliğinde mezarlar bulunur. Bu yapılar, kubbeye geçişlerde çeşitli sorunları ele alarak çözmeye çalışan deneme yapıları olarak da değerlendirilebilecek özelliklere sahiptir. Çini mozaik mihrapları ve süslemeleri de ayrıca üzerinde durulmaya değer yanlarıdır. 1215 tarihli Taş Mescit, kapalı son cemaat yeriyle olduğu kadar, hem dış hem iç portalleriyle ve buradaki geometrik taş işçiliği ile de üzerinde durulan bir yapıdır. XIII. yüzyılın son yarısından tek kubbeli Sırçalı Mescit ise, üç kemerle yandan açılan son cemaat yeri ve minaresiyle dikkati çeker.

Anıtsal minaresiyle Hoca Hasan Mescidi, Alanya’da 1230 tarihli Akşebe Sultan, Akşehir’de devşirme malzemenin değerlendirildiği 1235 tarihli Küçük Ayasofya, 1250 tarihli Taş Medrese Mescidi, İnce Minareli Medrese’nin (Konya) yanındaki Yıkık Mescit gibi örnekler çoğaltılabilir. Buralarda denenen merkezi mekân anlayışı ve hazırlık mekânları, XIV. yüzyıl içinde gelişerek Osmanlı döneminin klasik “tek kubbeli ve üç bölümlü son cemaat yeri bulunan cami” tipine temel olacaktır.

Anadolu Selçuklu Medreseleri, “avlulu” ve “avlusunun üzeri örtülü”, her ikisini de geliştirmiş ve uygulamıştır. Avlusunun üzeri açık olan medreselere “avlulu”, avlusunun üzeri örtülü olan medreselere ise kısaca “kubbeli” demek yaygınlaşmıştır. Her iki tip yapı, ayrı bir gelişme çizgisi içinde, ama, aynı zaman dilimi içinde uygulanıp gelişmiştir.

İlk Bayındırlık Eserleri Arasında İki Tıp Medresesi ve Hastane

Kayseri’de 1205/06 tarihli Çifte Medrese, şifahane ve tıp medresesi olarak ele alınmıştır. Gıyaseddin Keyhüsrev I’in medresesi ve kardeşi Gevher Nesibe’nin şifahanesinden oluşan her iki yapı eyvanlı, revaklı avlulu şemaya sahiptir. Piramit çatılı kümbet buradadır. 1217’de Sivas’ta Sultan İzeddin Keykavus I tarafından yaptırılan Şifahane de anlaşıldığı kadarıyla, bugünkü yapıya ek bir bölümde şifahane ve medresenin birlikte ele alındığı bir örnekti. Dört eyvanlı, revaklarla çevrili avlusunda ocaklı medrese odaları bulunan en büyük ölçülere sahip Selçuklu medresesidir. Güney eyvanını on kenarlı ve piramit çatılı kümbet biçiminde üst örtüye sahip türbesi kaplar. Çini mozaik süslemeli türbe cephesi ve kasnaktaki tuğla işçiliği dikkati çeker. Ustası Marandli Ahmed’dir. Ana eyvanın iki yanında ay ve güneş şeklinde sembolik figürler yer alır. Vakfiyede ayrıca mimar Bedreddin adına rastlanır. Çorum/Alaca, Kalehisar Medresesi ve Antalya, İmaret Medresesi XIII. yüzyılın ilk yarısından iki ve dört eyvanlı açık avlulu uygulamalardır. Konya’da Sırçalı Medrese iki katlı revaklı avlulu ve eyvanlı bir medresedir. 1242 tarihinde medreseyi yaptıran, Alaeddin Keykubat’ın lalası, Bedrettin Muslih’in türbesi giriştedir.

Ana eyvanı kaplayan çini mozaik süslemelerden adını alan medresede, portalin taş işçiliği de dikkati çeker. Eyvan kemerinde Tuslu Muhammed ustanın kitabesi vardır. Sahip Ata’ nın Akşehir’deki Taş Medresesi, dışa açık mescidi ve çift şerefeli tuğla minaresiyle üç eyvanlı bir yapıdır. Minare gibi, revaklarda da tuğla kullanılmıştır. Sırçalı medresede de olduğu gibi, burada da türbe medresenin bir bölümünü kaplamakta, ana eyvanın iki yanındaki kubbeli odalar görülmektedir. Kısmen harap durumundaki mermer kaplamalı portal anıtsal cephe etkisini arttırmakta idi. Açık avlulu medreseler yönünden Kayseri önemli bir merkezdir. Avgunu (XIII. yüzyıl ortaları), Seraceddin (1238/39), Huand (1237/38), Sahibiye (1267/68) medreseleri hep bu tipin gelişmesini sürdürürler. Sinop’ta kaynaklardan bilinen altı medreseden sadece 1262/63 tarihli Pervane Medresesi günümüze ulaşabilmiştir. İki eyvanlı revaklı avlulu yapının eyvan kemeri mermer kaplamalıdır.

1271’de Sivas’ta yapılan üç medrese, birbirleriyle yarışırcasına açık avlulu medreselerin gelişmesini sürdürürler. Çifte Minareli Medrese’nin yalnız anıtsal cephesi bütün taş süslemeleri ve köşe kuleleri ile ayaktadır. İlhanlı Veziri Şemseddin Cüveyni’nin belki de Kölük bin Abdullah’a yaptırmış olabileceği yapının, iki katlı ve dört eyvanlı olduğu sondajlarla kesinleşmiştir. Gök Medrese ise, dört eyvanlı şeması yanında mermer kaplama anıtsal çifte minareli portali, yanda yer alan çeşmeyi dengeleyen mescit penceresi ve köşe kuleleriyle kesme taş mimarisinin önemli örnekleri arasındadır.

Çifte Minareli portalinde oniki hayvanlı eski Türk takvimine bağlanan kabartmalar yanında, eyvanındaki çini mozaik kaplamalarla da dikkati çeker. Sahip Ata’nın bu yapısı, Bünyan Ulu Camii’nde adı tam olarak Kaluyan bin Karabuda şeklinde okunan Konyalı Kaluyan ustanın eseridir. İki katlı olarak planlanmış olması mümkündür. Aynı tarihten Buruciye Medresesi’nde dört eyvanlı avlu şemasında mekânların dağılışı, iyice durulmuş bir kompozisyona sahiptir. Sivas’daki bu medreselerde, kubbeli birimler olarak mescit ve türbe gibi bölümlerin süsleme detaylarıyla ele alınmış olduğu görülür. Adını firuze çini kaplamalarından alan Tokat Gök Medrese, açık avlulu tipin iki katlı uygulanmış ilgi çekici bir örneğidir. Son araştırmalarla yanında diğer bir bölümle birlikte, şifahane-tıp medresesi şeklinde planlanmış olabileceği kuvvet kazanmış görünüyor. Eyvanın güneyindeki bölümde türbenin yer aldığı, bugün çukurda kalmış portali pencereli bu yapının 1265’ten sonra Pervane tarafından 1279’da Moğollar tarafından idam edilmeden önce yaptırıldığı düşünülmektedir. Sivas’taki Çifte Minareli Medrese gibi İlhanlı egemenliği devrine bağlanmak istenen Erzurum Çifte Minareli (Hatunuye) medresenin 1277’den önce tam bir Selçuklu üslubu ile yapıldığı anlaşılıyor. Sonunda, eyvana bağlı büyük kümbetle birlikte, planı biraz uzayan yapı, dört eyvanlı, iki katlı revaklı muhteşem bir yapıdır. Mimari boyutları kadar süslemelerdeki dengesiyle de dikkati çeker. Portal, eyvanlar, payeler ve mekân dağılışıyla Anadolu Selçuklu Medrese Mimarisi’nin bütün özelliklerini ve plastik anlayışını aksettiren bir yapıdır. Portalde bitkisel süsleme arasında damarlı palmiyeler, ejder ve çift başlı kartal kabartmaları dikkat çeker.

Anadolu’da Danişmentlilerle başlayan “kapalı medrese” tipi, Selçuklularda ele alınarak gelişmesini sürdürmüştür. 1210 tarihli Afyon, Boyalıköy Medresesi haraptır. İskân bölgesi dışında bir “hanikâh” karakteri gösteren yapıda simetrik ve dengeli bir plan vardır. 1224’ten Isparta Atabey’de Ertokuş Medresesi, bitişik kümbeti ve ortada ayrıca dört sütuna oturtulan merkezi kubbesiyle değişik bir uygulamadır. Selçukluların en zengin anıtsal mekân yapılarından birine sahip olan Konya’da 1251 tarihli Karatay Medresesi’nde dengeli ve simetrik bir plan şeması görülür. Ortadaki büyük kubbenin ortasında bir aydınlık feneri vardır. Eyvanın iki yanındaki kubbeli odalar bütün medreselerde kaçınılmaz uygulamalar olacaktır. Kubbe ve duvarları kaplayan zengin çini ve mozaik süslemeler, mimari ile tam bir denge içindedir ve mekânın etkisini kuvvetlendirir. Prizmatik Türk üçgenleriyle yelpaze gibi açılarak ortası havuzlu avluyu kubbenin yıldız biçimi geometrik örtüsüyle örter. Portalde Zengi özelliği olarak görülen geometrik renkli taş geçmeler dikkati çeker. Sahip Ata’nın mimar Kölük bin Abdullah’a 1260-65 tarihinde yaptırdığı Konya’daki İnce Minareli Medrese, anıtsal portali, yanında dışa açık mescidi ve çifte şerefeli minaresiyle apayrı bir görünüşe sahiptir. Minarenin üst kısmı ve mescit yıkılmıştır. İri plastik taş işçiliği yanında, düğümlü geniş şeritler halinde değerlendirilen kitabeler, yüksek ve derin bir niş halindeki portale ayrı bir özellik katar. Tek ve başeser olarak değerlendirilir. Firuze çubuk yivli tuğla minarenin üst kısmı yıkılmıştır. İçte tuğla örtünün sade mekân etkisi, çıplak tuğla ile elde edilmiştir. Kubbe, Karatay kubbesini aşağı yukarı tekrarlayan bir konstrüksiyona sahiptir. Bu devrin bir diğer ünlü mimarı Oğul Bey bin Mehmed’in imzasını taşıyan Çay’da Taş Medrese durulmuş bir plana sahiptir. Portaldeki aslan kabartması ile içteki zengin mozaik çini kaplamalar dikkati çeker. Gözlemevi olarak kullanılan Kırşehir Cacabey Medresesi, iki renkli taş potali, geniş cephesinde beliren kümbeti ve ekli minaresiyle bu kapalı medreselerin diğer bir uygulamasıdır. 1272 tarihli yapının kümbeti ve ekli minaresinde çini süslemeler görülür.

Mezar Anıtları Anadolu’ya Dağılmış Egemenlik Sembolleridir

Kümbet ve Türbeler şeklinde ele alınan “Mezar Anıtları”ndan medrese, külliye, ve diğer yapılara bağlı olanlar yanında tek başına yapılmış olanlar da önemli yer tutar. XII. yüzyıl içinde Selçuklu kümbetlerinin ilki olarak görülebilecek Konya Alaeddin Camii avlusundaki II. Kılıçarslan Kümbeti 1192’den önce yapılmıştır. Sade, on kenarlı, piramid külâhlı, Hocendli Yusuf bin Abdülgaffar ustanın bu kümbetinde, kabartma çini kitabeli lahitlerde sekiz Selçuklu sultanı yatmaktadır. Keykavus I’ın Sivas’taki şifahanesinde hazırlanan türbesinin cephesi Marendli Ahmet Usta’nın eseridir. Üsteki on kenarlı ve piramit çatılı kümbet ise, Karagan kümbetleriyle yakın benzerlikler kurulabilecek tuğla süslemeye sahiptir. 1206 tarihli Kayseri’deki Çifte Medrese’de yer alan Gevher Nesibe Kümbeti, içteki kubbe trompları dışarıya akseden piramit çatılı görünüşü ile ayrı bir yere sahiptir. Selçuklu ailesine ait bu türbelerin dışında, genel tipolojiden ayrılan bir XIII. yüzyıl başı eseri Tercan’daki Mama Hatun Kümbeti’dir.

Ahlatlı Ebul Nema bin Mufaddal adındaki ustanın imzasını taşıyan yapı, mumyalık üzerinde yükselen külâhlı bir kümbeti çevrelemektedir. On bir nişli çevre duvarı, geometrik taş işçiliği gösteren bir potalle, ortadaki kümbeti daire biçiminde çevirmektedir. Aradaki bağlantılar kopuk olmakla birlikte M.Ö. III. yüzyıldan Hunlara mal edilen Aral gölü çevresindeki mezarlara benzer planlanması, özelliğini arttırmaktadır. Kayseri’deki kümbetler arasında, üslubuna göre 1276 yıllarına mal edilen, Şah Cihan Hatun adına tarihsiz kitabeye sahip Döner Kümbet, on iki köşeli, konik külahlı bir yapıdır.

Figürlü plastik süslemelerin bolca kullanıldığı anıtsal bir çadırı andırır. XIII. yüzyılın ortalarında Orta Anadolu’da diğer kümbet ve türbelerin çoğunlukla medrese camilere bağlı olduğu görülüyor. Kayserisonra mezar anıtları ve özellikle kümbetleriyle tanınan Ahlat, önemli yapı ustalarını yetiştiren bir merkezdir. 1222 tarihli kare planlı Şeyh Necmeddin, 1275 tarihli Hasan Padişah, 1279-81 tarihli Çifte Kümbetler gibi burada mezar taşları da dikkati çeken özellikler gösterir. Özellikle figürlü olanları dikkati çekerler. Ahlat’ın ve Selçuklu mezar anıtları klasik üslubunun temsilcisi sayılabilecek Ulu Kümbet, burada 1273 tarihinden beri 7 m. çapındaki silindir biçimi gövde üzerinde konik külahlı anıtsal bir çadır gibi durur. Köşeleri pahlı kübik alt yapı mumyalığa işaret eder. Gövdede hareketli taş işçiliği ince detaylar gösterir. Orta Çağ Anadolu Türk mimarisinin bu önemli merkezinde H. Karamağralı’nın kazıları önemli veriler sağlamıştır. Amasya’da kırık piramit çatısı ve sırlı tuğla kaplamalarıyla Gök Medrese Kümbeti (1266) gibi değişik bazı uygulamalar yanında, yine burada 1278 yılından kalma Turumtay Türbesi, düz örtüye yaklaşan tonozlu mumyalığı, kalkan duvarı, taş süslemeleriyle değişik bir uygulamayı gösterir. Anadolu mezar anıtları içinde türbe ve kümbetlerden farklı olarak “eyvan tipi türbeler” adı verilen yapılar vardır. Tonozlu bir mumyalık üstünde, merdivenlerle çıkılan bir eyvan esasına dayanan bu tip mezar anıtları, Afyon-Konya çevresinde yaygın olarak saptanabildiği gibi, Kütahya’da da değişik uygulamaları XIV. yüzyıl içinde görülebilmektedir. Seyitgazi’de Alaeddin Keykubat’ın annesine bağlanan Ümmühan Hatun Türbesi en erken örnekler arasındadır. Afyon Osmanköy Herdena Bahar Baba Türbesi, Afyon Gazlıgölakviran Saya Baba Türbesi XIII. yüzyıl ortalarına ait örneklerdir. Akşehir/Reis Emir Yavtaş Türbesi (1256), Afyon/Sincanlı-Boyalıköy Eyvan Türbesi, Kastamonu’da XIII. yüzyıl sonlarından Aşık Sultan Türbesi, Kütahya-Afyon yolundaki örnekler hep aynı özellikleri küçük farklarla tekrarlarlar. Bu tipin en anıtsal örneğini ise Konya’daki Musalla Mezarlığı içinde XIII. yüzyıl sonlarına tarihlendirilen Gömeç Hatun Türbesi’dir. IV. Kılıçarslan’ın hanımı olan Gömeç Hatun’un kaynak bilgilere göre XIV. yüzyıl başlarında henüz sağ olması gerekmektedir. Taş yanında tuğlanın da kullanıldığı büyük ölçüdeki yapı üst kısmındaki dendenler ve çini mozaikleriyle de dikkati çeker. Bu tip mezar anıtlarının XIV. Yüzyıl içinde de dikkate değer bir gelişmesi izlenebilir.

Kervansaraylar Selçuklu Dönemi Yollarının Güvenliğini Sağlamaktadır

Anadolu’da Selçuklu Devri mimarisinin bütün özelliklerini, mekân denemeleri ve portallerdeki taş süslemeleriyle sergileyen en önemli yapılar, Orta Çağ’ın en ilgi çekici kurumları halinde karşımıza çıkan kervansaraylardır. Karahanlı, Gazneli ve Büyük Selçuklu kervansarayları gibi Anadolu’daki kervansarayların bazılarında da “Ribat” deyimine kitabelerde rastlanması ilgi çekicidir. Anadolu’daki Selçuklu kervansarayları gerçekten sarayları andıran, kesme taştan, kale gibi yapılardır. Her türlü yol bakım ve hizmetinin vakıf olarak bir süre için ücretsiz yapıldığı bu yapıların dokuzu Selçuklu sultanları tarafından yapılmış Sultan Hanlarıdır. Diğerlerinin sayısı yüzü geçer. Anadolu’da bu yapıların genel adı “Han” dır. Ribat fonksiyonu belki erken devirler için düşünülebilir. Kervansaraylar ise daha sonra yakıştırılmış uygun bir terimdir. Anadolu Selçuklu Kervansarayları, mimarileri ve süslemeleri ile birlikte üç ayrı ciltlik bir yayınla etraflıca ele tanıtılmıştır. En eskisi II. Kılıçarslan’ın (1156-1192) Aksaray- Kayseri yolundaki Alay Hanı olan Sultan Hanlarının İzzeddin Keykavus tarafından yaptırılmış olan ikincisi, Antalya-Isparta yolundaki Evdir Han’dır. 1214-18 yılları arasında yapılmış olmalıdır. Genel şemaya uygun Avanos’ta Sarı Han’ın da onun tarafından yaptırılmış olması mümkündür. Kaynaklarda adı geçen, diğer sultanların yapırdığı hanlardan çoğu günümüze ulaşamamıştır. Buna rağmen özellikle Alaeddin Keykubat, İzzettin Keykavus ve Gıyaseddin Keyhüsrev (1236-46) döneminde pek çok hanın yapılmış olduğu kitabelerden anlaşılmaktadır. Günümüze ulaşan ilk Sultan Hanlarından Evdir Han ve Alay Han, avlu bölümü yıkılmış olmakla birlikte, kapalı bölümü ve portaliyle klasik şemayı taşıdığını göstermektedir. Geometrik taş süslemeleri yanında, portaldeki tek başlı ve iki gövdeli aslan kabartmasıyla da tanınır. Evdir Han ise, iki sıra revak şeklinde, dört eyvanlı bir avlu şeması ile değişik bir uygulamadır.

Alaeddin Keykubat’ın yaptırmış olduğu üç sultan hanından ilk ikisi, Anadolu Selçuklu Kervansaraylarının “klasik şemasını”nın anlaşılması için açık belgelerdir. İlki Konya-Aksaray yolunda 1229 yılında mimar Muhammed bin Havlan el Dımışki’nin eseri olan Sultan Han’dır. 4500 metrekarelik bir alanı kaplayan yapı iki bölümden oluşur. “Hol” adı verilen kapalı bölüm ile “avlu” birarada yapılmıştır. Revaklı avlu, avlu ve kapalı hol portalleri, kapalı bölümün ortasındaki kubbeli, mukarnaslı aydınlık feneri ve payelere oturan tonozlu düzen yanında, avlunun ortasında dört paye üzerinde yükselen “köşk mescit” önemli yapı özelliklerindendir. Portaller ile Köşk Mescid’in taş süslemeleri ise ayrıca üzerinde durulacak yanlarındandır. Alaeddin Keykubat’ın ikinci yapısı Kayseri-Sivas yolundaki (Tuzhisar-Palas) Sultan Hanı daha küçük ölçülerle aynı plan şemasını tekrarlamaktadır. Onun Antalya-Alanya yolunda 1232 yılında yaptırdığı Alara Hanı ise, değişik bir plan anlayışı ile ele alınmıştır. Ortaya alınmış bölmeli mekanlar, çepeçevre kapalı ahır bölümleri ile kuşatılmış, yapının tamamı kapalı tonoz örtüleri altına alınmıştır. Bir bakıma Tercan ve Afşin (Eshabı Kehf) hanları ile birlikte ayrı bir grubu (eş odaklı) meydana getirir. Gıyaseddin Keyhüsrev’in yaptırdığı İncir Han (1238/39); Sultan Han şemesında avlusu yıkık bir durumdadır. İstiridye kabuğu biçimindeki örtüsüyle eyvan şeklindeki portali ileri fırlamış olarak dikkati çeker. Eğridir Han ise,yine onun 1237/38’de yaptırmış olduğu klasik şemadaki bir yapı olup büyüklük bakımından dördüncü sırayı alır.

Antalya-Isparta yolunda Kırkgöz Han, Gıyaseddin Keyhüsrev’in yaptırdığı üçüncü sultan han olmakla birlikte klasik şemadan ayrılmaktadır. Evdir Han’la bazı benzerlikler gösteren avlu üç eyvanlı, revaklı düzene sahiptir. Kapalı tek nef halinde yatay bölüm buna eklenir.

Eyvan biçimi portal ve kesme taş dışında süslemesiz oluşu dikkati çeker. Yine Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında tamamlanan Kayseri-Malatya yolundaki Karatay Han, plan şeması ile klasik hanları tekrarlayan, giriş eyvanındaki figürlü kabartmalar, sağlam kalmış hamam, mescit ve türbe gibi bölümlerle dikkati çeker. Mescit çoğu hanlarda olduğu gibi bir bölüm halinde ele alınmış, köşk mescit olarak uygulanmamıştır. Hoca Mesut’un 1237’de tamamlanan Aksaray-Kayseri yolundaki Ağzıkara Hanında ise klasik şema köşk mescitle birlikte uygulanmıştır. Portali yana alınmış, taş süslemelerde geometrik motifler kullanılmıştır. Alaeddin Keykubat zamanında yapımına başlanıp da Gıyaseddin Keyhüsrev Devri’nde tamamlanmış Karatay ve Ağzıkara hanlara karşılık, Alaeddin Keykubat’ın son yılında vezir ve mimar Sadettin Köpek tarafından 1236/37’de Konya-Aksaray yolunda Zazadin Han yapılmıştır. Enine gelişen yapının portali de yandandır. Cephede iki renk taş kullanarak hareket elde edilmiş, mescit portalin üstine alınmıştır. Hol kubbesi mukarnas dolgulu trompludur. 1206 tarihinden Konya-Beyşehir yolundaki Kızılören (Kızılviran-Yazı) Han, dışa taşan bir portal şeklinde düzenlenmiş girişin üstünde bulunan mescidiyle, bu uygulamanın küçük ölçüde olmakla beraber ilk denemelerinden sayılabilir. 1249’da Vezir Fahrettin Ali, Sahip Ata’nın Akşehir-Çay yolunda yaptırdığı İshaklı Han, klasik şemaya uyan ve avlusunda köşk mescidi bulunan bir handır. Şerefza Han, Antalya-Alanya yolunda şekli çok bozulmuş olmakla birlikte 1236-46 yıllarından kalma uzun tek nef halindeki bir uygulamadır. Antalya-Isparta yolunda, klasik şemada Susuz Han, Malatya Hekim Han, Konya-Akşehir yolunda Horozlu Han, Eğridir-Denizli yolunda Goncalı’da Ak Han, Boyabad-Vezirköprü yolunda Pervane Muineddin Süleyman bin Ali’nin mimar Gevherbaş’a yaptırdığı Durak Han (1266), 1268 tarihli Kırşehir-Aksaray yolunda Kesikköprü Han (Vezir Nureddin Cebrail bin Caca Bey) gibi üzerinde durulması gereken pek çok yapı, eski kervan yolları boyunca dağılmış durumdadır. Usta ve mimar kitabeleri yanında, yaptıranların kitabeleri de bazı problemlerin aydınlatılmasında belge niteliğindedir. Çeşitli geometrik ve bitkisel süslemelerin zenginliği yanında, figürlü süslemeler bakımından inanılmaz bir çeşitlilik göze çarpmaktadır. Akşehir-Afyon yolunda Çay Han aynı zamanda hanlar üzerinde son Selçuklu kitabesini taşır. Mimar Oğulbey bin Mehmed’in bu eseri 1278/79 yılında Ebul Mücahid bin Yakup adına yapılmıştır. Kapalı hol kısmı ayaktadır. Avlu duvarının izleri vardır. Yarım kubbeli nişi andıran portalde, kasetli büyük üçgenler ve kuyruğu ejder biçiminde yürüyen aslan kabartması dikkati çeker. Anadolu Selçuklu hanları, kale görünüşlü dış yüzlerini yaklaştıkça portallerindeki zengin taş işçiliği ile yumuşatan yapılardır. Avlu ve kapalı hol bölümleriyle yolcuların her türlü ihtiyacını gideren güvenli konaklar olmuşlardır. Bunun yanında, özellikle kapalı bölümlerindeki mekân etkisi tartışılmaz kuvvettedir.

Saray ve Köşkler Bayındırlık Yapıları Kadar Anıtsal Olmayan, İç Dünyaları Hareketli Yapılardır

Anadolu’da Selçuklu Saray ve Köşkleri, kervansarayların yanında çok mütevazi yapılar olarak ele alınır. Çoğu kaba taş ve tuğladan yapılan bu eserlerde, zengin ştuk ve özellikle çini kaplamalar dikkati çeker. Konya’da Kılıçarslan tarafından yaptırılan (1192’den önce) ve Alaeddin Keykubat tarafından onartılan köşkten yalnız tonozlu bir kısım kalmıştır. Figürlü, yerli hamurdan, minai tekniğinde çiniler, İran’da Rey ve Keşan Selçuklu çinileriyle aynı tekniği devam ettirir.

Beyşehir gölü kıyısında, 1236’da Keykubat tafından yaptırılan Kubad Abad ve Kayseri’de 1224¬26 tarihli Keykubadiye saraylarındaki kazılar sonunda birkaç saray yapısından meydana gelen küçük yerleşmelerin genel planı hakkında fikir edinilmiştir. Kubad Abad’da Alanya’da görüldüğü gibi küçük bir tersane bulunmaktadır. On altı kadar dağınık yapı ve av parkından meydana gelen Kubad Abad’da bulunan çiniler insan ve çeşitli hayvan figürleri, göl kuşları ve sembolik figürlerle bezenmiştir. Kubad Abad kazılarına R. Arık tarafından yeniden başlanmıştır. Keykubadiye’de ele geçirilen çinilerde ise geometrik örnekler önemlidir. Üç köşkten meydana gelen bu saray da diğerlerinde olduğu gibi, dinlendirici bir manzaraya hakim ve rahat yapılardan meydana geliyordu.

Bu, Gaznelilerden beri izlenebilen ortak bir görüşün sonucudur. Alanya-Antalya arasında Alara tepesinde 1224-25 yıllarından Alaeddin Keykubat tarafından ele alınmış hamamlı köşk, iç kalededir. Muhteşem bir manzaraya açık olan yapının iki bölümlü küçük hamamında figürlü duvar freskleri arasında, çini parçaları da dökülmüş olarak bulunmuştur. Aynı bölgede Aspendos tiyatrosunun sahne kısmında bir bölüm, Alaeddin Keykubat tarafından küçük bir köşk halinde onartılmıştır. 1241-42 tarihli Erkilet, Hızır İlyas Köşkü, tepe üzerinde küçük bir kale gibi, kesme taştan, mermer portalli bir yapıdır. Cami, mutfak, merdiven gibi ilgi çekici bölümleriyle Karatay Han’ın yan bölümlerine benzer bir planlamaya sahiptir. Yine Argıncık’ta Haydar Bey Köşkü, Aksaray’da tepede yer alan ve İbni Bibi’ye göre IV. Kılıçarslan’a ait olması gereken, türbenin yanındaki köşk, Antalya çevresindeki bazı köşk kalıntıları, Antalya Yanköy Hisarı (Silyon) Köşkü kısmen incelenmiş olan çok dağınık köşklerden bazılarıdır.

Anadolu’da sayısız Selçuklu Devri köprüsü kervan yolları üzerinde kervansaraylarla birlikte güvenli bir yol ve ulaşım şebekesi meydana getiriyordu. Türkiye Selçukluları dönemi mimarisi, XIII. yüzyılın son yarısı içinde kuvvetli İlhanlı baskısına rağmen çok önemli eserler yaratacak kuvvet ve canlılık göstermiştir. 1308’te tamamen egemenliğini kaybeden Selçukluların yerine XIV. yüzyılda Türkmen Beylikleri birer birer bağımsızlıklarını ilan ederek yirmiden fazla küçük devletin ortaya çıkmasına yol açmışlardır. İlhanlı baskısının giderek yön değiştirmesi ve batıda bu beyliklerden biri olan Osmanlıların güçlenmesiyle, Anadolu birliği yüzyılın sonunda yeniden sağlanmış ve bu temel üzerinde mimari yeni bir ivme kazanmıştır.

Prof. Dr. Ara ALTUN

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 7 Sayfa: 820-827

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.