TÜRKÇENİN SÖZ VARLIĞINDA YABANCILAŞMA

TÜRKÇENİN SÖZ VARLIĞINDA YABANCILAŞMA

Prof. Dr. Hamza ZÜLFİKAR

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi / Türkiye

Türk dili, tarih boyunca ilişki kurduğu ülkelerin dillerinden kelimeler almış, o dillere kelimeler vermiştir. Kelime alış verişindeki ilişki, komşu ülkeler arasında olduğu gibi uzak ülkeler arasında da kurulmuştur. Bu alış veriş, aynı sınırlar içinde de cereyan etmiştir. Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları sınırları içinde bulunan millet ve toplulukların dillerinden alınan, kelimelerin pek çoğu bugün bile günlük dilimizde yaşamaktadır. Liman, sınır, körfez, marul Yunanca (Rumca); soba, varoş Macarca, çete Bulgarcadır.

Tarih sırasına göre konuyu ele alacak olursak, önceleri Çinceden daha sonra Sanskritçeden, Soğdcadan, Farsçadan, Arapçadan kelime ve terim alınmıştır. Ön Asya’ya, Anadolu’ya gelindikten sonra Yunancadan (Rumcadan), Ermeniceden, İtalyancadan, Fransızcadan ve son olarak da İngilizceden alınan kelime sayısı küçümsenmeyecek kadar çoktur. Daha az sayıda kelime alımı ise, Macarca, Bulgarca, Rusça, ve Arnavutçadan yapılmıştır.

Bir medenî yapıdan bir başka medenî yapıya geçiş, bir dinî inanış terk edilip bir başka dini kabul etme, siyasî tercihler, ticarî bağlar, askerî alandaki gelişmeler, üretilen birtakım yeni mal ve hizmetler, çeşitli sosyal ilişkiler, kelime alış verişinde etkili olmuştur. Yabancı dillerden çevrilen kanunnameler, seyahatnameler, sözlükler çeşitli bilim dalları ve sanat kollarıyla ilgili kitaplar aracılığı ile de yığınla yabancı kelime ve terim Türkçeye geçmiştir.

Dilimiz yalnızca kelime almakla kalmamış doğu ve Batı dillerinden ek de almıştır. Önceleri yabancı kökenli kelime içinde Türkçeye geçen eklerden zamanla bağımsız olarak da yararlanılmıştır. Örnek olarak harekat, mevzuat, iktisadiyat örneklerindeki Arapça kökenli -at çokluk eki zamanla gidişat, varidat gibi Türkçe kökenli kelimelere de getirilmiştir. Aynı durum Farsçadan alınan kelimelerde de görülür. Farsça kökenli namdar, payidar, perdedar örneklerindeki -dar eki emekter, bayraktar, sancaktar örneklerinde görüldüğü gibi Türkçe kökenli kelimelere de eklenmiştir. Bu tür Farsça ekler manidar, minnettar, tahsildar örneklerinde görüldüğü gibi Arapça kökenli kelimelere de getirilmiştir. Ancak bunların daha önce Farsçada oluştuğu ve bu biçimleriyle Türkçeye geçtiği de gözden uzak tutulmamalıdır.

Arapça soyut isimler yapan -iyet eki için aidiyet ciddiyet, cinsiyet örneklerini, zarf yapan -en eki için atfen, esasen, fikren, takriben örneklerini, sıfat yapan-î nispet eki için vatanî, ticarî, ilmî örneklerini gösterebiliriz. Alınan bu tür ekler aynı zamanda isim, sıfat ve zarf görevlerini yerine getirmek amacıyla kullanılmış, böylece dilimiz, dolaylı olarak Arapçanın gramer kurallarından da etkilenmiştir.

Farsçadan alınmış eklerin sayısı ise, çok daha fazladır. Zarf yapan -ane eki için cahilane, dostane, şairane, sıfat yapan -kâr eki için cefakâr, günahkâr, itaatkâr, yer isimleri yapan -gâh eki için namazgâh, ikametgâh, ziyaretgâh örneklerini gösterebiliriz. Yer bildiren -istan eki gülistan, kabristan gibi örnekler yanında Lehistan, Hırvatistan, Bulgaristan gibi kelimelere de getirilmiş ve o yıllarda ülke toprakları bu ekle adlandırılmıştır. Farsçadan alınan hane kelimesini yazıhane örneğinde olduğu gibi Türkçe kelimelere telgrafhane örneğinde olduğu gibi Fransızca sözlere bile getirildiğini söyleyebiliriz.

Benzeri bir durumu da Batı dillerinden Türkçeye geçen kelimelerde görmekteyiz. Fransızcada ve İngilizcede sıfat yapmaya yarayan ve yaygın bir ek olan -ik eki birçok Batı kökenli kelime ile birlikte Türkçeye geçmiştir. Aroma yanında aromatik, ansiklopedi yanında ansiklopedik, arkeoloji yanında arkeolojik örneklerini verebiliriz. Dilimize son yıllarda geçen medya kelimesin sıfatı olan medyatik sözünü de bunlara canlı bir örnek olarak ekleyebiliriz. Ancak bu tür Batı’dan geçen eklerin yukarıda olduğu gibi Türkçe köklere getirilmesi, yıkamatik gibi son yıllarda türetilen birkaç örnek dışında pek görülmez. Bugün Batı kökenli kelimeler aracılığıyla Türkçeye geçen ekleri bir araya getirecek olursak, bunlar ön ve son ekler olarak büyük bir yekûn tutar. Diktatör, animatör, prodüktör kelimelerindeki -ör (-eur) eki, anarşit, feminist, finalist örneklerindeki -ist (-iste), ambalaj, avantaj, averaj örneklerindeki -aj (-age) eki, ajitasyon, aksiyon, aplikasyon örneklerindeki – syon (-tion) ekini son eklere örnek olarak verebiliriz. Normal, anormal, politik apolitik, metal ametal gibi örneklerde görüldüğü gibi kelimeler hem ön ekli hem de ön eksiz biçimleriyle Türkçeye geçmişlerdir.

Bu genel değerlendirmeden sonra şimdi tarih sırasını takip ederek Türkçenin söz varlığındaki yabancılaşma sürecini ele alalım.

Çinceden alınan ilk örnekleri Köktürk (Göktürk) Anıtlarında ve Uygur metinlerinde görmekteyiz. Köktürkçeye giren az sayıda kelime daha çok yer, şahıs veya unvan adıdır. Budizm ve Manihaizm dinlerini kabul eden Uygurların dilinde Çince, Sanskritçe ve Soğdca kelimelere rastlanır. Bu kelimeler daha çok dinî, ticarî veya kültürel kelimelerdir. Ahmet Caferoğlu’nun Eski Uygur Sözlüğü adlı eserinde (Enderun yayınları İstanbul 1993), 40 kadar Çince, 174 Sanskritçe ve 9 Soğdca kelime bulunmaktadır. Çinceden Uygurcaya çevrilen Kalyanamkara ve Papamkara adlı eski bir hikâyede “prenses” anlamında kunçuy, “zincir” anlamında sua kelimeleri Çince, “kıymetli maden” anlamındaki çintemeni Sanskritçe, “teselli, öğüt” anlamındaki humaru kelimesi ise Soğdcadır.

Günümüze gelen Çince kelimeler için çay, mantı ve inci örneklerini verebiliriz. Şehir anlamında kent, cehennem anlamında tamu, cennet anlamında uçtmah gibi kelimeler ise bugüne kadar gelen Soğdcadan kalma sözlerdir.

İslâmiyet’ten önce Türk söz varlığının yabancı kelimeler açısından bir istatistiği çıkarılacak olursa yabancı kökenli kelimelerin sıklık oranı %5’i bulmaz. Türk dilinin söz varlığının yabancılaşması asıl İslâmiyet’in ve Arap harflerinin kabulünden sonra başlar, Doğu kökenli yabancı kelime sayısı XVI., XVII. ve XVIII. yüzyıllarda giderek artar. Ama hemen eklemek gerekir ki, bu dönemde sayısı giderek artan Doğu kökenli pek çok kelimenin üreticileri Türklerdir. Kullandıkları kök ve ekler doğu dillerinin kök ve ekleridir.

Daha önce Müslüman olmuş komşu Farslar aracılığı ile Türk diline giren Farsça kelimeler yanında pek çok da Arapça kelime Türkçeye Farsça kanalıya girmiştir. İslâmî bazı kelimelerin Arapçası değil, Farsçası Türkler arasında yayılmıştır. İslâmın beş şartından ikisini ifade eden savm, salat kelimeleri doğrudan dilimize geçmemiş, namaz ve oruç olarak Farsçaları Türkçeye mal edilmiştir. Kelimeişahadet terimi de Arapça değil, Farsça bir tamlama biçimidir.

İlk İslâmî eserlerimizden olan Kutadgu Bilig söz varlığı açısından değerlendirilecek olursa, bu eserde 2861 kelime bulunmakta, bunların 319’u Arapça, 81’i Farsça, 2461’i ise Türkçe kökenlidir.

X. yüzyıldan XVIII. yüzyıla kadar Doğu dillerinden Türkçeye giren kelimeler dinî, edebî ve ilmî kelimelerdir. XVIII. yüzyıl birtakım yeni kavramlara karşılıklar bulma çağıdır.

XVIII.  ve XIX. yüzyılda Osmanlıların Arapça ve Farsça kök ve eklere dayandırılarak türettikleri pek çok kelime vardır ki, bunlar şeniyet, mefkure, meşrutiyet örneklerinde olduğu gibi köken olarak yabancı olmakla birlikte Farsların ve Arapların yabancı sözlerdir.

Dildeki yabancılaşma açısından meseleye baktığımızda XVII. yüzyıldaki gelişmeler ilgi çekicidir. Bu yüzyılda birçok şairimizin değişik bir ifade elde etmek üzere bütün güçleriyle eski lugatleri karıştırdığını, Arapçadan ve Farsçadan yeni alıntılar yaptığını görmekteyiz. Dilde yıldız, güneş, ay, baş, dudak, göz, yanak gibi kelimeler varken necm, hurşit, mah, veya kamer, ser, leb, çeşm veya ayn, ruh gibi kelimeleri tercih ettikleri görülmektedir. Farsça tamlama kuralına göre kurulmuş mah-ı nev, ceşm-i mahmur, çeşm-i siyah, leb-i handan, leb-i canan, ruh-ı dildar gibi yüzlerce örnek de bu dönemde yayılmaya başlamıştır. Batı medeniyetindeki ekonomik, askerî ve teknik gelişmeleri XVII. yüzyıldan beri takip eden Türkler, bu medeniyetle ilgilenmeye başlamış, öncelikle Fransızcadan tıp, askerlik ve çeşitli sanat dalları ile ilgili olarak çeşitli kelimeler almaya başlamış, bazen de point de view = nokta-i nazar örneğinde olduğu gibi bunlara karşılıklar bulmuşlardır.

Türkçenin Doğu dillerinden etkilenmesi XVIII. yüzyılda yavaşlamaya başlamıştır. Tanzimat Fermanı’nı yayımlayan Başbakan Reşit Paşa,”menafi-i halka yazılmış fenne ve sanata ait kitapların herkesin anlayabileceği bir dilde olmasını” ister. Tanzimat aydınlarından Şinasi, Ahmet Cevdet Paşa, Ahmet Vefik Paşa, Ali Suavi, Şemsetin Sami, Necip Asım sade Türkçeden yanadırlar. 1950’li yıllarda kurulan Encümen-i Daniş bir yandan dilin anlaşılır bir yapıya kavuşmasına çalışırken bir yandan da Arap harflerinin ıslâhının yollarını aramıştır. Bu dönemde Ahmet Cevdet Paşa’nın Kavid-i Osmaniye adlı eseri yayımlanmış, Türkçenin eğitimi ve öğretimi üzerinde ciddiyetle durulmaya başlanmış, okuma yazma oranını yükseltmek ve bu arada Türkçeyi daha kolay ifade etmek için çeşitli fikirler geliştirilmiştir.

II. Meşrutiyet’ten sonra dil ve edebiyat alanında isim yapmış ve Genç Kalemler dergisinin etrafında toplanmış olan Ömer Seyfettin, Ali Canip gibi Türk aydınları ise, dili yabancı kurallardan, ve yabancı eklerden arındırmak üzere yazılar yazmaya başlamış, daha sonra Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı kitabında “Lisanî Türkçülük” adlı bir bölüm yazarak işin teorisini ortaya koymaya çalışmıştır.

1900 yılının başında Kamus-i Türkî adlı ünlü sözlüğünü yayımlayan Şemsettin Sami’nin bu eserinde 29.000 civarında kelime bulunmaktadır. Sözlüğe o yıllarda kullanılmakta olan Batı kökenli kelimeler de alınmış ve Arap harfli bu sözlükte, Batı kökenli maddelerin karşılarına Lâtin harfleriyle orijinal biçimleri de verilmiştir. Adında Türk sözü bulunan Şemsettin Sami’nin Kamus-ı Türkî adlı eseriyle 1900’lü yılların başından itibaren Türkçe daha ciddî olarak incelenmeye, araştırılmaya başlanmıştır.

Türkçe kökenli kelimeleri yerleştirmek, Osmanlı Türkçesinden kalan, kök olarak Arapça ve Farsçaya dayanan kelimeleri tasfiye etmek üzere başlatılmış olan çalışmalar, l930’lu yıllara rastlar. Bilinçli ve teşkilâtlı olarak başlatılmış olan bu harekette özellikle terimlere ağırlık verilmiştir. Bu terimlerin pek çoğuna bizzat Atatürk nezaret etmiştir. Artı (zayit), eksi (nakıs), toplam (cem), bölü (taksim), çarpı (zarp, darp) gibi terimler onun eseridir.

Türkçe köklere dayanan karşılıklar bulma işi l980 yılına kadar sürmüştür. 1950’li yıllarda da bu iş bir komisyon aracılığı ile yürütülmüş ve Türk Dil Kurumunun yayın organı olan Türk Dili dergisinin sayılarında halka duyurulmaya başlanmıştır. Ayrıca Türk Dil Kurumu bu yolda çeşitli yayınlar yapmıştır. Önceleri Türk Dili dergisinin çeşitli sayılarında listeler hâlinde verdikleri karşılıkları daha sonra Sade Türkçe Kılavuzu adıyla kitap olarak yayımlamış, böylece isteyenlerin kolayca yararlanabileceği bir kaynak ortaya koymuşlardır. Bu kitapçık daha sonra genişletilerek Özleştirme Kılavuzu adı altında 1978 yılında yeniden çıkartılmıştır. Kılavuzda ara sıra Batı kökenli kelimelere de yer verildiği görülmektedir. Bilim dallarına ve sanat kollarına ait yabancı kökenli kelimelerin karşılıkları bu kılavuzda yer almamış, o tür kelimeler ise, terim sözlüklerine bırakılmıştır.

Türk Dili dergisinin 1950’li yıllarında yayımlanmaya başlayan listeler, 1959 yılının Mart ayına kadar devam etmiş ve 22 liste tutmuştur. Burada Osmanlı Türkçesinden kalan kelimelere önerilen karşılıklar için şu örnekleri verelim: Değer (kıymet), yeterlik (kifaye), yazıt (kitabe), açılış töreni (resmiküşat), sözlük (lûgat), tapınak (mabet), yetenek (kabiliyet), basamak (kademe), nicelik (kemiyet), saygınlık (itibar), saymaca (itibarî), güven (itimat), özen (itina), karşılık (ivaz), büyütmek (îzam etmek), iğrenme (istikrah), gensoru (istizah) ortam (vasat) vb.

Bu listelerde Doğu kökenli bir kelimeye birden çok karşılığın önerildiği de görülmektedir. Kail olmak için inanmak, kanmak, akılı yatmak, gönlü yatmak biçimindeki karşılıklar söz konusu kelimenin Türkçede anlam genişlemesine uğradığını dolayısıyla yan anlamlar kazandığını göstermektedir. Bunu gibi işgal etmek birleşik fiili uğraştırmak, vakti olmak, tutmak, kaplamak, el altına almak fiilleriyle karşılanmıştır.

Önerilen karşılıkların bazıları tutunmamıştır. Değim (liyakat), öz saygı (izzetinefis), kovumsamak (istiskal etmek), biçem (üslûp), saylav (millet vekili), izdem (tema) ısıdenetir (termostat) erim (vade) vb.

Önerilen öykü (hikâye), yazın (edebiyat), yargıç (hakim), izlence (program), dinlence (tatil), soyağacı (şecere), toplu görüşme (panel), yanıt (cevap) gibi kelimeler ise toplumun bir kesimince benimsenmiş diğer kesimince benimsenmemiş şekillerdir.

Yabancı kökenli kelimelere karşılıklar bulurken bazen bir kelimeye karşılık olarak iki öneride bulunulmuş ve bunlardan biri zamanla tutunmuş, diğeri tarihe karışmıştır. Bu duruma kanaat için önerilmiş olan kanış, ve kanı örneklerini verebiliriz. Bunlardan kanı daha yaygın olarak kullanılmaktadır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ