TÜRKÇEDE BATI KAYNAKLI KELİMELERİN YOĞUNLUĞU VE YABANCILAŞMA SEBEPLERİ

TÜRKÇEDE BATI KAYNAKLI KELİMELERİN YOĞUNLUĞU VE YABANCILAŞMA SEBEPLERİ

Her konuda olduğu gibi, dilde de doğru teşhisler koymak ve hiçbir ölçüye dayanmayan sübjektif tartışmalardan kurtulmak için bütün ilim dallarının ortak yönü olan veriye ve analize dayanmak kaçınılmazdır. Uygun metotlarla elde edilmiş sayılardan İstatistik ve matematik formüller kullanmaksızın sadece akıl yürütme ile doğru sonuçlara varılamayacağı gibi, sadece sayıları ustalıklı kullanmaya dayanan İstatistik metot da aklıselimin yerini tutamaz. Dolayısiyle hem verilerin konuyu aydınlatacak ve ilgilenilen ana kütleyi iyi temsil edecek şekilde seçilmesi, hem bunlara uygulanan analitik metotların doğru olması hem de yorum yapılırken sağduyu ve mantıktan uzaklaşılmaması gerekir. Dilimiz üzerinde daha önce değişik yazarlar tarafından yapılmış sayıma dayalı araştırmalar vardır. Ancak bunlar çoğu dilin sadeleştiğini ispata yönelik olup Batı kaynaklı yabancılaşma çoğu zaman gözden kaçmıştır. Ayrıca sonuçların yorumunda hipotez testleri ve İstatistik değerlendirmeler yapılmamış, sayıların tablolar ve yüzdeler halinde dökümüyle yetinilmiştir. Örneklemede metot hataları dolayısıyla bazı araştırıcıların seçtiği metinler değişik alanlara ve türlere ait olduğundan kıyaslanmaları güvenilir olmayan sonuçlara yol açmaktadır.

Bu çalışma Türkçeye giren Batı kaynaklı kelimelerin zaman içindeki yoğunluğunu sayılara dayalı olarak ele almaktadır. Bu amaçla öncelikle uzun bir etimoloji çalışması yapılmış, sonra da otuz yıla yakın bir süre devam eden incelemeler sonunda 82 romancımızın 561 eserinden alınan örnek metin parçaları incelenmiştir. Bu yönüyle şimdiye kadar bu konuda yapılan en kapsamlı çalışma özelliğindeki bu araştırmadan elde edilen Batı kaynaklı kelimeler, rastlandıkları metinlerin ait olduğu yazar, yıl ve esere göre kotlanarak bilgisayara aktarılmıştır. Bu hacimdeki bir verinin analizi ancak bilgisayarla mümkün olmuştur. Ayrıca İstatistik analizler yapılarak gerek topluca gerekse belli başlı Batı dillerine göre, zaman içinde meydana gelen artış veya azalışlar uygun denklemlerle ifade edilmiştir.

Aşağıda önce Batı kaynaklı kelimelerin tarih içindeki seyri ele alınarak Anadolu’ya yerleşmemizden itibaren ortaya çıkan durumun genel bir değerlendirmesi yapılmaktadır. Bu bölümde yoğunluğun belirgin bir biçimde artmaya başladığı Tanzimat sonrası dönem ayrıntılı olarak ele alınmış ve 1872’den günümüze kadar Türk romanındaki yabancı kelime yoğunlukları tablolar ve grafiklerle izah edilmiştir. İkinci bölüm ise, yabancılaşmanın sebepleri üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmaktadır. Bu sebepler, rastlanan yeni eşya ve kavramlara ad verme ihtiyacından başlayıp, medeniyet alanı değiştirmeye, Batı’ya karşı duyulan meraka, alafrangalıkta ifadesini bulan özentiye, çeşitli meslek ve ilim dallarının özel terimlerinden ayak takımının kullandığı argoya kadar uzamaktadır.

Türkçede Batı Kaynaklı Kelimelerin Tarih İçindeki Seyri

Dilimizdeki Batı kaynaklı kelimelerin tarih içindeki seyrini ele alırken, Türklerin Anadolu’ya yerleşmeye başladıkları ilk dönemlerden itibaren günümüze kadar geçen dönemleri incelemek gerekir. Ancak sözlü kültür geleneğinin ağır bastığı toplumumuzda eski metinler oldukça sınırlıdır. Bu bakımdan sayılara dayalı değerlendirmeleri amaç edinen bir çalışmada ilk dönemlere inmek mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla bu devirler hakkında sadece tasvir edici bazı ifadeler kullanmak gerekmiştir. Ancak matbaanın kullanılmasıyla analitik çalışmaların kolaylaştığı söylenebilir. Dolayısıyla son dönemlerde hangi kelimenin ilk olarak hangi yılda metinlerde görünmeye başladığı, hangilerinin kullanımdan düştüğü belirlenebilir. Çalışmamızda tarih içindeki gelişim, İlk dönemler, Duraklama Sonrası Osmanlı dönemi ve Cumhuriyet dönemi olmak üzere üç başlık altında toplanmıştır.

İlk Dönemler

On birinci asırda Doğu Anadolu’ya yerleşimle birlikte Bizans İmparatorluğu içinde yer alan Rum ve Ermenilerden birçok kelime dilimize girmeye başlamıştır. Böylece göçebe hayatta bulunmayan birçok eşya ve kavramın adı dilimize yerleşmiştir. Bunu takip eden asırlarda yerleşik hayat tarzının mimari ve çevreyle ilgili kelimeleri yanında yeni karşılaşılan birçok meyve, sebze ve diğer gıda maddelerinin adları alındı. On dördüncü asırda Osmanlı Devleti’nin kurulmasıyla Rumeli’ye geçiş sonucu bu ve bunu takip eden asırlarda Sırplar, Slavlar, Macarlar, Cermenler ve Romenlerle; Karadeniz ve Akdeniz kıyılarına ulaşılınca Cenevizliler, Venedikliler, Portekizliler ve İspanyollarla karşılaşıldı. Bütün bu kavim ve milletlerden, dilimize kelimeler geçti. Gemicilik ve ticaretle ilgili birçok kelime, Ceneviz ve Venediklilerle olan ilişkiler sonucu İtalyancadan alınmıştır. Bu kelimelerden işlek olanlar, asırlarca dilimizde öylesine özümlenmiş ve birçoğu dilin ses yapısına o kadar uydurulmuşlardır ki yabancılıkları ancak etimolojilerinden anlaşılır. Bu dillerden girenlerin bir kısmı Yunanca veya Latinceden, önce Arapça veya Farsçaya geçmiş, daha sonra dilimize ulaşmıştır. Bu bakımdan etimolojileri ihtilaflıdır.

Yahudilerin İspanya’dan Osmanlı Devleti’ne göç etmeleri sonucu 16. yüzyıldan sonra tıp ve ticaret alanlarında İspanyolca ve İtalyanca birçok kelime geçmiştir. Aynı asırda, kapitülasyonlar dolayısıyla Fransa ile kurulan dostça ilişkiler sonunda bu dilin Türkçe üzerinde ciddi etkileri belirmeye başlamıştır. Tanzimat’tan sonra bile Batı denince çoğunlukla Fransa anlaşılmıştır. Birçok aydın ve eşraf bu ülkenin dil ve kültürü ile yakından tanışmıştır. Bugün bile Batı dillerinden alınan kelimelerin çoğu Fransızcadaki telaffuzuna göre kullanılmaktadır. Ancak Amerikan etkisinin kendisini yoğun bir şekilde hissettirmeye başladığı günümüzde bu kural bozulmaya başlamıştır.

Halk, Divan ve Tasavvuf edebiyatları işledikleri konular itibariyle Batı kaynaklı kelimeler kullanmaya elverişli değildi. Mesela Yunus Emre’de Türkçeye mal olmuş ve artık yadırganmayan kandil, mermer, poyraz, Rum, sınır ve Farsçadaki ‘bade’ye benzeyen badya gibi Yunanca asıllı birkaç kelimeye rastlanmaktadır. Karacaoğlan dünyevî konuları daha çok işleyen bir halk ozanı olduğundan onda rastlanan Batı kaynaklı kelimeler daha çoktur: Ağustos, avlu, billur, çerez, efendi, elmas, fener, fındık, fırtına, furun, fidan, firenk, hoyrat, kandil, karanfil, kıral, kiraz, kutu, mermer, Nemse, patrik, portakal, poyraz, tavla, tavus, tül. Burada tül kelimesi Fransızca olup diğerleri Latince, İtalyanca, Yunanca ve Slavcadan gelmektedir.

Gerileme Dönemi ve Sonrası

Gerileme devrinin başlamasıyla Batı medeniyeti karşısında duyulan hayranlık ve eziklik duygusu, ecnebi dil bilmenin ve bu dillerden kelimeler kullanmanın bir meziyet olarak telakki edilmesine yol açmıştır. Önceleri Batı’ya kayıtsız kalan Osmanlı Devleti sonraları Avrupa ülkelerine sefirler yollamaya başlamıştır. Fransa, Almanya ve Rusya’yı anlatan sefaretnamelerde pekçok yabancı kelime geçmektedir. Bu sefaretnameler arasında Yirmisekiz Mehmet Çelebi, Resmî Efendi ve Nahifî Efendi’ye ait olanlar sayılabilir. Şimşir (1992), siyasi alanda başlayan ve zamanla kültüre doğru kayan bu ilişkiler hakkında toplu bilgiler vermektedir. Osmanlı Hariciye Nezareti’nde, Osmanlı dış temsilciliklerinde Latin yazısı kullanılır. Diplomatlarımız yalnız yabancılarla yazışmalarında değil, kendi aralarında da Fransızca kullanmaya başlarlar. Hariciyenin resmi dili Fransızca olur. 1856 Paris Antlaşması’yla Osmanlı Devleti’nin bundan böyle Avrupa hukukundan yararlanacağına karar verilince İmparatorluk resmen ve hukuken Avrupa devletleri arasına alınır. Artık Avrupa’da yapılan irili ufaklı, önemli önemsiz, hemen bütün toplantılara Osmanlı temsilcilerinin katıldığı görülür. Batı dilleri öğrenilir, öğrenciler gönderilir, oradan uzman ve teknisyenler gelir. Bu sıklaşan ilişkiler sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nda Fransızca ikinci bir dil gibi yayılır.

Tanzimat’ın ilanına yakın Babıâli’de Tercüme Odası kurulmuş ve Batı’nın edebiyat ve fikir eserleri dilimize çevrilmeye başlamıştır. Bu eserlerin birçoğu yazıldıkları dilden değil de Fransızca tercümelerinden dilimize aktarılmaktaydı. Kayaoğlu (1998), devlet eliyle ilk tercüme faaliyetinin başladığı III. Ahmet’ten günümüze kadar üç asra yakın dönemi ayrıntılı bir şekilde incelemiştir. Lâle Devri’nde tercüme faaliyetinin yönü Doğu’ya, Encümen-i Daniş’te hem Doğu’ya hem Batı’ya, 1865 Tercüme Cemiyeti’nden Osmanlı Devleti’nin son Telif ve Tercüme Dairesi’nin kaldırılmasına kadarki dönemde sentezci bir yaklaşımla Batı’ya yönelik olmuştur. TBMM ve Cumhuriyet Hükümetlerinin ilk dönemlerindeki tercüme çalışmaları milli bir çizgi taşımıştır. 1940’tan itibaren hümanizma ruhu ile hareket edilerek yapılan tercüme faaliyetleri ise tamamen Batı’ya yöneliktir.

Matbaanın kuruluş yılı olan 1727’den önce kelime aktarımları daha çok konuşma dili ile olmakta ve mahalli kalmaktaydı. Matbaanın getirdiği imkânlar sayesinde yabancı kelimelerin dile girme ve yayılmasında yazılı dil daha hakim bir rol üstlenmeye başladı. Yazı dili, Tanzimat’la birlikte birçok devlet kurumunun ve aydınların Batı’ya yönelmesi sonucu etkisini daha da güçlü bir şekilde hissettirmeye başlamıştır. Roman, hikâye, tiyatro ve tenkit gibi yeni edebî türler farklı duygu ve düşünceleri de beraberlerinde getirmekteydi. 1831’den itibaren toplumumuz gazete ile tanıştı. 1870’li yıllarda bir yandan gazete tefrikaları ile bir yandan da kitap halinde basılarak yayılan bu yeni edebî türler, toplumda Batı kültürüne karşı doğmaya başlayan hayranlıkla bir araya gelince dilde yeni bir yabancılaşmanın hızla yayılmasına yol açtı.

Prof. Dr. Fatin SEZGİN

Bilkent Üniversitesi / Türkiye

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ