TÜRKÇE KIBRIS BASININDA MİLLİ İKTİSAT-MİLLİ BURJUVAZİ YARATMA ÇABALARI

TÜRKÇE KIBRIS BASININDA MİLLİ İKTİSAT-MİLLİ BURJUVAZİ YARATMA ÇABALARI

Kıbrıs’ta Milli İktisat ve Milli Burjuvazi konusunda yapmış olduğum çalışmada kullandığım malzemenin, bu güne kadar Kıbrıs tarihi üzerine yapılmış araştırmalara hiç yansımamış olduğunu belirtmek durumundayım. Çalışmada, eski harfli Türkçe basında yer alan makale ve haberlerden yola çıkarak, Kıbrıs’ta Milli İktisat ve Milli Burjuvazi, daha doğru bir anlatımla, adada Türk Milliyetçiliğinin oluşturulması çabalarını işleyeceğim. Bu konuda KKTC Ulusal Arşivi’nde yer alan malzeme, oldukça önemli bir külliyat oluşturmaktadır ve bu malzemeyi dönemsel olarak tasnife tâbi tuttuğumuzda, dört ana evreye ayrılmaktadır.

  1. 1878’de Kıbrıs’ın İngiltere’ye teslimi sonrasında 1891’de yayınlanmaya başlayan ilk Türkçe gazetelerden 1908’e kadar gelen ve İstibdat olarak adlandırılan dönem.
  2. 1908 sonrası II. Meşrutiyet’ten 1919’a kadar gelen dönem.
  3. Türk Milli Mücadele döneminde Kıbrıs basını.
  4. 1923 Osmanlı sonrası dönem.

Yukarıdaki sınıflandırmada, özellikle üçüncü ve dördüncü döneme ilişkin malzemede önemli yoğunluk yaşandığı, bu zengin malzemenin bir bildiri kapsamında değerlendirilmesi mümkün olmadığı için yalnızca İstibdat ve Meşrutiyet Dönemi’nde Milli İktisat’ın oluşturulma çabalarını işleyeceğim.

Millet ve Milliyetçilik, tanımlanması oldukça zor kavramlar olmasının yanı sıra, çok farklı biçimde tanımlamalar da yapılabilmektedir. Millet ve Milliyetçiliğin oluşumu genelde iki formda açıklanmaktadır. Bunlardan ilki, kendiliğinden oluşan, tarihsel süreç içinde ve belli bir amaçtaki gelişmelerin sonucunda meydana gelen ve daha çok iktisadî temele oturan, ikincisi ise siyasal yönlendirmelerle, yukarıdan empoze edilen oluşumdur.[1] Ulus devlet, sosyologların belirttiği gibi kapitalizm ile gelişen bir süreçtir.[2] Kapitalizm yaşayabilmek için kendisine ait iktisadî alanlar inşa eder ve kurallar oluşturur. Yarattığı iktisadî alanda aynı ölçüde, aynı paraları geçerli kılarak, sabit kur sistemi yaratmaya başlar ki, burası ulusal bir pazar haline gelir. Yani daha ulus dediğimiz sosyal oluşum gerçekleşmeden önce ulusal pazar meydana gelir ve sonuçta ulusal pazar dediğimiz alanda iktisadın zorunlu birleştiriciliği ulusu inşa eder.[3]

Gerçekleştirdiğim çalışmanın coğrafi mekanı olan Kıbrıs, 18. yy.’ın sonlarından başlayarak, tüm 19. yy. boyunca devam eden ve günümüzde hâlâ süregiden Milliyetçi çatışma ve tartışmaların yaşandığı bir arena konumunu sürdürmektedir. 1571’de adanın Osmanlı Devleti tarafından fethedilmesinden, İngilizlere devredildiği 1878 yılına kadar üç yüz yılı aşkın bir süre birlikte yaşayan Türk ve Rum nüfus, ortak bir bilinç geliştirmekten uzak oldukları gibi, tarihsel birlikteliklerinde önemli fark ve ayrılıkların oluştuğu görülmektedir. Her şeyden önce yapılması gereken en önemli tespit, tüm Osmanlı coğrafyasında olduğu gibi, Kıbrıs’ta da Rum nüfusun kapitalistleşmeye en yakın millet olduğu, Müslüman Türklerin ise toprağa bağımlı ve feodal yaşam biçimine daha yakın olmaları nedeniyle kapitalizmden uzak olduklarıdır.

Bilindiği üzere, kapitalistleşmenin, yani sermaye birikiminin ilk adımı ticaret sermayesi sayesinde atılmaktadır. Osmanlı devlet düzeninin sonucu olarak, Türkler çoğunlukla tarım, Rumlar daha çok ticaretle uğraştıkları için, bu devlette ilk önce kapitalistleşen, doğal olarak ulus kavramı ile tanışıp, ulusal devletlerini kurma yolunda ilk girişimde bulunanlar Rumlar olmuştur.

1571’de adanın Osmanlı egemenliğine girmesinin ardından Latin kökenli Katoliklerin adadan uzaklaşmasının hemen sonrasında, ticari ve ekonomik yaşamda Ortodoks Rum toplumuna çeşitli ayrıcalıklar verilmiş, bu sayede ada Rumları Larnaka’da kurdukları ticari ilişkiler sayesinde, kısa sürede dinamik bir nitelik haline gelmişlerdir.[4] Ayrıca Osmanlı yönetimi 1573 yılında önce Vendiklilere, ardından da İngiltere ve Fransa’ya kapitüler haklar tanıyarak, yabancılara adada yerleşme ve serbestçe ticaret yapma iznini vermesiyle, aracılık rolünü üstlenmeye başlayan Rumlar kısa bir süre içinde adanın faal tüccarları arasına girmişlerdir.[5]

Bu arada Osmanlı Devleti’nin 1571 sonrası adaya gönderdiği Türklerin çoğunluğu, fakir köylüler ve göçebelerden oluşmakta, bu kitle arasında bir miktar esnaf ve zanaatkâr ile memurlar yer almaktaydı. Adadaki iki toplumun birlikte yaşamaya başladığı andan itibaren, iktisadî etkinlik açısından aralarında önemli bir fark olduğu sonucu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Ancak farklılaşma yönündeki en keskin ayrımı 1838 tarihli Osmanlı-İngiliz ticaret antlaşması hazırlamıştır. Bu antlaşmanın yabancılara sağladığı kolaylıklar, başta İngilizler olmak üzere yabancı tüccarların Osmanlı liman kentlerine akmasına zemin hazırlamıştır. Osmanlı liman kentlerinin canlanması ve gelişen ticaret ortamında yabancılarla kolay ilişki kuran başta Rumlar olmak üzere, Osmanlı gayri müslimleri, önemli avantajlar elde ederek, Müslüman Türk kitle karşısında ayrıcalıklı bir konuma ulaştılar. Bu gelişmeyi Kıbrıs özelinde değerlendirdiğimizde; yabancı tüccarlar, tüm Osmanlı coğrafyasında olduğu gibi, Kıbrıs’ta da Rumları doğal işbirlikçi tarzında hazır bulup, hemen onlarla ilişkiye girmişlerdir. Adadaki bu oluşumlar, nüfusun farklılaşmasını hazırlamış, 19. yy. ortalarından itibaren Müslüman-Türkler siyasi egemenliği elinde tutup, bürokratlar geniş topraklarıyla yetinirlerken, Rumlar iktisadî zenginlik ve egemenliği ele geçirmişler, Kıbrıs’ta Rum, Ermeni ve Museviler ticari faaliyetleri denetlemeye başlamış ve bilinçli bir burjuvazi sınıfı oluşmuştur.[6]

Kıbrıs’ta üst düzey yönetici ve memur konumunda bulunan Türkler, geniş topraklara sahip iken, Kıbrıs Türklerinin büyük çoğunluğu küçük topraklı çiftçi ailelerden ibaretti. 1838 sonrası kapitalistleşmenin hız kazanmasıyla, değer birimi doğal olarak topraktan paraya doğru yönelince, ada Türkleri süratle fakirleşmeye başlamışlardır. İngilizlerin adanın yönetimi ele geçirmesinden hemen sonra, The Times gazetesi muhabiri Thomas Brassey, yayınladığı bir yazıda Rumların refah düzeyinin Türklere oranla çok yüksek olduğunu belirterek, gözlemlerini şöyle aktarmıştır:

“…Rumlar endüstri ve ticarette hızla ilerlemekte, zenginleşmekte ve aslında istedikleri her şeyi satın alabilecek bir durumda bulunmaktadır.”[7]

Kapitalizmin dünya lideri İngiltere, 1878’de adayı ele geçirince, doğal olarak ticarette bir gelişme sağlandı ki, bu da burjuvazi ile birlikte Rum milliyetçiliğini daha da pekiştirdi. İngiliz yönetiminin adaya gelmesiyle birlikte, Kıbrıs artık Osmanlı Devleti’nin pre-kapitalist ekonomik yapısının etkisinden çıkarak, kapitalist sisteme dahil olmuş, Türkler ise yeni yapılanmanın dışında kaldığı için, fakirleşmeleri hızlanmıştır.

25 Haziran 1894 tarihinde yayınlanan Kıbrıs[8] gazetesindeki bir haber, on altı yıllık İngiliz idaresinin tablosunu yansıtmaktadır: “İdarenin değişmesinden itibaren ada Müslümanları her açıdan mahrumiyete düşerek, sefalete giriftar oldukları gibi, hiçbir yerden de yardım alamamaktadırlar ve halkın eski hakları zayi olmaktadır. Öncelikle Meclis-i Kavanin oluşturuldu ve Rumların nümayişleri sonucunda Meclis, nüfus oranı gözönüne alınarak, 9 Rum, 6 İngiliz ve 3 Türkten meydana getirildi. Seneden seneye İslam nüfus azaldı, memuriyetle geçinen yüzlerce ahali mahrum edildi, bir çoğu göç etmeye başladı ve bir çoğu da fakr ü zarurete duçar oldu. Maarif-i İslamiye tamamen çöktü. Müslümanlar için memuriyet kapısı tamamen kapatıldı, işine son verilen Türklerin yerine Rumlar getirildi. Bütün evraklar İngilizce ve Rumca yazılmaya başlandı. Belediye idaresinde Müslüman nüfus istihdam edilmedi. Polis idaresinde Müslümanlar can siperane hizmet etseler de hiçbir mükafat ve terakkiye ulaşamadılar.”[9]

Adanın İngiliz egemenliğine girmesi sonrasında yaşanan değişimler, adada yaşayan Müslüman- Türk kitle için katlanılması güç sonuçlar yaratmıştır. Öncelikle siyasal açıdan değerlendirdiğimizde, kira yoluyla adanın emperyalist bir ulusa devredilmesi, Osmanlı tarihi içinde benzeri görülmemiş bir vakıaydı ve adada kalan nüfus ne yapacağını bilememekte ve saf dillikle eninde sonunda bir gün adanın Osmanlı Devleti’ne iade edileceğine inanmaktaydı. Ada Türkleri için öteki olan Rum nüfus ise, burjuvalaşmanın getirisi ile tarihsel ideali olan Yunanistan ile birleşme tutkusunu arttırması ve İngiliz yönetimi sayesinde bu idealine daha rahat ulaşabileceğine inanmasıyla, bu isteklerini daha kuvvetli dillendirmeye başlamışlardı ki, Rumların bu istenci Türkler için kabul edilemez bir şeydi. Bunlardan başka ada Türkleri için zor olan bir şey daha vardı; Yönetim Müslümanlardan Hıristiyanlara geçmişti. Adanın gerçek sahibi ve mutlak yöneticisi iddiasındaki Türklerin yönetimi yitirmeleri ile kendilerinin yok edilmek istendiği psikolojisine kapılmışlardır. Çünkü çok kısa bir sürede topraklarını, zenginliklerini ve yöneticilikten kaynaklanan ayrıcalıklarını yitirmeye başlamışlardı.

Adanın Müslüman-Türk halkının içine düştüğü yılgınlıktan, umutsuzluktan kurtarılarak, onlara yeni bir hayat görüşü aşılamak gerekliydi, ancak bunu kim yapacaktı? Bunu II. Abdülhamit’in istibdadı nedeniyle Osmanlı sınırları dışında örgütlenen Jön Türkler, diğer bir deyişle İttihatçılar üstlenecekti. Bir kere Kıbrıs adası Osmanlı topraklarına çok yakın olmakla birlikte, Osmanlı Devleti’nin denetiminin olmadığı bir yerdi, bu yüzden İttihatçılar düşüncelerini burada olgunlaştırıp, uygulama sahasına koyabilirlerdi.

Adada yaşayan Jön Türkler, kendileri için rakipleri olan Rumların zenginliğini ve bu zenginlikten de Milliyetçiliğin kaynaklandığını fark etmişlerdi. Bu yüzden rakipleriyle mücadele edebilmek için zenginleşmek gerektiğini, toprağın artık tek başına servet kaynağı olmaktan çıkıp, onunla birlikte ticaret ve sanayiye büyük önem verilmesi gerektiğini yaşayarak anlamışlardı. Çalışmaya esas olacak belgelerin değerlendirilmesine 20 Ekim 1920 tarihli Ankebut gazetesinde yayınlanan bir şiir ile başlamak istiyorum.

Köylü Ağzından;
Ne İsteriz!
Adam akıllı bir vaiz,
Malumat-ı Ticariyeyi haiz
Tetkik eylesin ahvalimiz
Bakalım neye muhtacız!

1893 yılında adada yayın hayatına başlayan ve bir anlamda İttihatçıların yayın organı konumundaki Kıbrıs gazetesi, Türklerin iktisadî zenginliğe ulaşabilmeleri için kılavuz rolünü üstlenmiş ve yayın hayatı boyunca bu politikayı izlemiştir. Burada şu tespiti de yapmak durumundayız; Kıbrıs gazetesinin 1890’lı yıllardaki yayınlarında ısrarla üzerinde durduğu Türklerin müteşebbis olması, liberalizm, zenginleşme, dayanışma, pozitivist eğitim gibi kavramlar, İttihat ve Terakki’nin 1908 II. Meşrutiyet sonrası Osmanlı Devleti’nde dile getirebildiği ve 1912 Balkan Savaşı sonrası uygulamaya koyabildiği Türk Milliyetçiliği politikasından başka bir şey değildir. Kıbrıs’ta yaşanan özel süreç ve yok olma korkusu, milli iktisada ihtiyaç duyulmasına ve bunun imparatorluktan daha erken yaşanmasına neden olmuştur. Ancak basının milli iktisat ve sonrasında milli burjuvazi yaratma gayretleri, tek boyutlu olduğu; Müslüman-Türk ahalinin bilinçsizlikten ötürü böyle bir talebi olmadığı, hatta tepki bile vermediği gibi bir durum yaşanmaktadır.

Milli İktisat

Milli İktisat konusunda Kıbrıs gazetesinde yayınlanan ve araştırmam sırasında ulaşabildiğim ilk yazı 24 Nisan 1893 tarihlidir. Bu yazıda; bir memlekette umumi servetin temininde ticaret ve ziraatın ne derece rolü varsa, sanayi dahi en az onlar kadar önemlidir ve bir mahalde ticaret ve ziraat ne kadar himaye olursa, sanayi dahi o nispette himaye ister görüşü savunulduktan sonra, himayenin ya hükümet ya da halk tarafından gerçekleştirilebileceği vurgulanarak aşağıdaki sonuca varılmıştır: “Bizde hükümet kendi üzerine düşen himayeyi esirgediği inkâr olunamaz. Fakat maatteessüf itiraf etmek iktiza eder ki, halkımız tarafından bu konuda sergilenen rağbet ve yardımın derecesi pek sınırlı, hatta yok denecek derecededir. Adada sanayiin himayesi için gereken gayret bittabii hükümetten ziyade ahali tarafından gösterilmelidir.”[10]

Aynı yazının devamında, Kıbrıs’ta üretilen zirai, dokuma ve dericilik gibi sınai ürünlerin geliştirilmesine ve üretiminin arttırılmasına hiç önem verilmeyip, köhnemiş sistemlerle üretim yapılarak, çok vakit ve emek harcandığından, maliyetin yükseldiği, bu yüzden herkesin Avrupa mamullerini tercih etmeye başladığı için Kıbrıs’ta üretimin tamamen çökme durumuna geldiği gibi doğru bir tespitte bulunulduktan sonra yazı aşağıdaki cümlelerle sona ermektedir:

“…El-hasıl bu terakkiyattan mahrumiyet hep ahalimizin tembel hallerinden ileri gelmekte olduğuna şüphe yoktur. Hele ahali-i İslamiye’nin bu yüzden kamilen bi-behre (kısmetsiz) kaldıkları izah edilmelidir.

Adadan hemen her sene evlad-ı vatandan birkaç kişiler tahsil için taşrada birer mektebe gidiyorlar. Bunlar mekteplerinde tahsilini itmam edince kimisi memuriyet, kimisi avukatlık ve bazıları da ticarete süluk ediyor. Acaba bunların içinden birisi çıkıp da mektep-i sanayiye giderek vatanına yardım edecek bir hizmette bulunuyor mu? Gariptir ki, adada bulunanlar sanata arzu etmeyi sakil bir yük veya daha doğrusu ayıp addederek ötede beride sefil ve rencide halde yaşamayı tercih ederler. Hele ahali-i İslamiyemiz yiyip içmekten maada bir meşguliyette bulunmamaları en azim teessüfleri dai değil midir? Cezirede Müslüman olarak kaç tüccar ve kaç sanat sahibi bulunuyor? Biz diyebiliriz ki, binde bir ancak bu işlerle meşguldür. Onlar da mükemmel değillerdir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ