TÜRK KÜLTÜRÜNDE VE ALEVÎ-BEKTAŞÎ İNANCINDA TURNA

0 77

Doç. Dr. Mehmet TEMİZKAN

Bilindiği gibi turna, Türk halk kültürü ürünlerinde, özellikle de tür­külerde ve halk hikâyelerinde, adı çok sık geçen bir kuştur. Hacı Bektaş Velî Vilâyetnâmesi’nde de ilk Müslü­man Türk mutasavvıfı olan Ahmed Yesevî’nin “turna donuna girdiği ka­yıtlıdır. Turna, Yesevî’den günümü­ze kadar geçen yaklaşık sekiz asırlık zaman zarfında, hem halk hem de di­van edebiyatı ürünlerinde çok yaygın olarak kullanılmıştır. Ayrıca, İslam dinini kabul etmemiş olan bazı Türk topluluklarının folklorunda da önemli bir yere sahiptir. Yesevîliğin Anadolu ve Balkanlar’daki devamı olan ve Hacı Bektaş Velînin piri olması dolayısıyla Ahmed Yesevî’nin büyük etkisi altında bulunan Bektaşîlikte turna, Hz. Alî ile ilişki kurularak yüceltilmiştir. Semah­lardan birine turna adı verilerek kut- sallaştırılmıştır. Eski Türk kültürüne ait ögelere diğer tarikatlere göre daha fazla yer veren Bektaşîliğin turnayı kutsallaştırmış olması önemlidir.

Bu kuş niçin turnadır? Bu soruya cevap verebilmek için, her şeyden önce eski Türk kültüründeki gökle ilgili inançların ve gök ile turna arasındaki münasebetin ortaya konulması lazım­dır. Daha sonra da, eski Türk kültü­ründe ve bütünlüğü sağlamak için de İslamiyeti kabul etmemiş olan bazı Türk topluluklarında var olan turna algısının karşılaştırmalı olarak ince­lenmesi gerekmektedir. Bu çalışmada, Türk kültüründeki turna inancı (ya da motifi), önce eski Türk kültürü sonra da Türk halk kültürü ürünlerindeki -özellikle Bektaşîlikteki- ve Müslü­man olmayan bazı Türk boylarındaki turna tasavvuruyla birlikte değerlen­dirilecektir.

II. Turnayla İlgili Önemli Ça­lışmalar

İrene Melikoff’un, turnayla ilgili olarak -bildiğimiz kadarıyla- müstakil bir çalışması bulunmamaktadır. An­cak Melikoff, çeşitli çalışmalarında bu kuş hakkında bilgi vermiş ve bazı de­ğerlendirmelerde bulunmuştur. Ona göre turna, Çin’de her şeyden önce ölümsüzlük kuşudur (Melikoff, 2006: 121). Çin, Kore, Japon gibi bazı Uzak Doğu uluslarında Ebedî Yaşamın kar­şılığıdır ve Türkler tarafından göçle birlikte Batı’ya getirilmiş olmalıdır (Melikoff, 2006: 104). Turna yine, Tan­rısallığın yeryüzü tecellîleri içindeki timsalidir. Öncelikle de Allah’ın beşer suretinde tecellîsi olan Alî’yi temsil eder (Melikoff, 2006: 120).

Şükrü Elçinin “Türk Halk Ede­biyatında Turna Motifi” başlıklı bir çalışması bulunmaktadır. Hoca, bu konuda yapılmış çalışmalar arasında özel bir yeri bulunan bu makalesinde, önce turna hakkında kısa ve tanıtıcı bilgiler vermekte ve turnanın şahıs ve yer adlarındaki kullanımından ör­nekler sunmaktadır. W. Eberhard ve Masao Mori’yi kaynak göstererek eski turnanın Türk kültüründeki yerine kısaca temas etmektedir. Daha sonra, turnanın Türk halk şiiri ve Türk halk hikâyelerindeki yeri üzerinde genişçe durmakta, ayrıca Alevî-Bektaşî şair­lerin bu kuşa yükledikleri anlamlara işaret etmekte ve turnanın bir motif olarak kullanıldığı örnekler sunmak­tadır. (Elçin, 1997: 63-75)

Konuyla ilgili bir başka çalışma, Gıyasettin Aytaş tarafından kale­me alınmış olan “Türkülerde Turna” başlıklı makaledir. Yazar, turnanın “Gök Tanrı’yı temsil ettiği için kutsallaştırüdığını” belirttikten sonra, söz konusu kuşun bu kutsallığını Alevî-Bektaşî folklorunda da sürdürdüğünü ve Hz. Ali’yi temsil ettiğini söylemek­tedir. Daha sonra, haber getirip ve haber götürme gibi işlevleri olan tur­naları konu alan türkü metinlerinden örnekler sunulmaktadır. (Aytaş, 2003: 13-33)

Diğer bir çalışma Ömür Ceylana aittir ve “Klâsik Türk Şiirinde Turnaya Dair” başlığını taşımaktadır. Bu çalışmada, turnanın Islamiyettten önceki Türk inançlarıyla Alevî-Bektaşî geleneğindeki yerine işaret edilmiştir. Bazı divan şairlerinin içinde turna geçen beyitlerinden örnekler sunul­makta ve söz konusu kuşun hangi çerçevede ele alındığı tespit edilmeye çalışılmaktadır. (Ceylan, 2003: 35-42)

Konuyla ilgili önemli ve kısa bir süre önce yapılmış bir çalışma da Meh­met Kara ve Ersin Teres imzalarını ta­şımaktadır. “The Crane as a Symbol of Fidelity in Turkish and Japanese Cul­tures” (Türk ve Japon Kültürlerinde Sadakat Sembolü Olarak Turna) baş­lıklı bu makale, İngilizce’dir. Maka­lede, turnanın Türk ve Japon kültür­lerindeki yeri karşılaştırmalı olarak incelenmekte özellikle benzerlikler veya paralellikler üzerinde durulmak­tadır. (Kara vd. 2012: 194-201)

Bu çalışmalardan ilkinde, turna­nın kökeni ve Alevî Bektaşî gelene­ğindeki yeri üzerinde durulmakta ve turnanın Uzak Doğu kültürlerinden gelmiş bir sembol olduğu ısrarla vur­gulanmaktadır. Diğer çalışmalarda da, turnanın eski Türk kültüründe­ki yerine kısaca temas edildiği, Alevî Bektaşî geleneğindeki yerinin de kıs­men ele alındığı, halk şiiri ile halk hikâyeleri ve klâsik şiirimizdeki yeri üzerinde ise daha genişçe durulduğu görülmektedir.

Yukarıdaki çalışmalarda, – ele alınan konuların bir gereği olarak – turnanın kökeni pek tartışılmamış ve özellikle İslam dinini kabul etmemiş bazı Türk topluluklarındaki yerine de hemen hemen hiç temas edilmemiştir. Halbuki, turnanın eski Türk kültü­ründeki ve halen Müslüman olmamış Türk topluluklarındaki kimliği ile Alevî-Bektaşî geleneğindeki kimliği arasında paralellik ve bütünlük var­dır.

III. Eski Türklerde Gök Tanrı İnancı ve Turna

Bilindiği gibi “Üze kök tengri asra yagız yir kılındukta ikin ara kişi oglı kılınmıştır. Buradaki “tengri” kelime­si “gökyüzü” anlamındadır. Ancak, ke­limenin bu dönemde “ilah” anlamı da bulunmaktadır. Kelime, daha sonra “gökyüzü” anlamını kaybetmiş ve sa­dece “ilah” anlamında kullanılmıştır. Bu semantik daralma, muhtemelen Allah’ın mekanının gökyüzü olduğu inancıyla ilgilidir. “Tengri teg tengri- de bolmuş olmak”, söz konusu inancın açık bir ifadesidir.

Türk kültüründe gökyüzü gibi onun rengi olan mavi de kutsaldır. Yeryüzünün rengi olan karada (yağız­da) ise olumsuzluk anlamı daha bas­kındır. Yerin ve göğün bu vasfı, bura­larda bulunan tanrıların vasıflarıyla paralellik arzetmektedir. Bundan do­layıdır ki, ışık ve iyilik tanrıları gök­te bulunur. Başlarındaki Ülgen Ata, herkesin iyiliğini ve dirliğini ister. On yedi veya otuz üç kat olarak tasavvur edilen göklerin ve bulutların üzerinde altın bir tahtta oturur. Karısı ve do­kuz oğluyla birlikte kendisine yardım eden dokuz kızına “Ak Kızlar” denir (Yörükan, 2006: 55-56). Karanlık ve fenalık tanrıları ise yerin altında bu­lunurlar. Başlarındaki Erlik Ata da Ülgen Atanın aksine herkesin kötülü­ğünü ister ve dünyada fesadın çoğal­ması için çalışır. Dokuz kat yer altında oturan Erlik Ata’nın yüzü de, tahtı da, bindiği beygir de karadır. (Yörükan, 2006: 56)

Gökyüzünün kutsal, buna karşı­lık yeryüzünün kötü kabul edilmesiy­le ölüm arasında da bir ilişki vardır. İnsanların iyi ve kötü olmalarının tabiî bir sonucu, insan ruhunun da “yaruk” (parlak, aydınlık) ve “kararıg” olmak üzere iki yönünün bulunduğu­na inanılmaktaydı (Esin, 2001: 51). Ölümden sonra, “kararıg” ruh yeral­tına giderken “yaruk” ruh, buhar olup gökyüzüne uçmaya çalışmaktaydı. Ruh, bazen de “turna” şekline girerek göğe uçuyordu (Esin, 2001: 51). Kutsal olan ata ruhunun kaplan gibi bir güç tarafından kapılmasını önlemek için, ölümün simgesi olan kuzeye doğru dö­nülerek ruh geri çağrılmaktaydı. Bu tören, uzakta ölenler için de yapılmak­taydı (Esin, 2001: 51). “Buhar olup” ya da “turna şekline girip” gökyüzüne uçan ruh, geri çağrıldığında da muhte­melen yine “buhar” veya “turna” ola­rak dönmekteydi.

Ruhun iki yönünün bulunması ve ölümden sonra gittikleri yerlerle ilgi­li bilgilerin en eski kaynağı, Çin’deki Çu dönemiyle ilgili kayıtlardır. Emel Esin, Eberhard’ın Çuların çoğunlu­ğunu proto-Türk kabul ettiğini kay­dettikten sonra, “… Kâinatın çeşitli tezahürlerini, mekan ve zaman içinde tüm evreni kapsayan bir düzen olarak açıklama girişimi, proto-Türk sanılan Çulara atfedilmektedir ya da Çular bu kozmolojiyi anavatanları olan İç Asya’dan getirmişlerdi.” (Esin, 2001: 19) demektedir. Bu ifade, söz konusu inancın Türklere ve İç Asya’ya ait ol­duğunu düşündürmektedir.

Pek çok araştırmacının kay­nak olarak kullandığı İbn Fadlan Seyâhatnâmesi’nde, “Başkurtlardan bazılarının ayıya, bazılarının balık­lara, bazılarınında turna kuşlarına taptıklarına dair” kayıtlar bulunmak­tadır (Roux 2005: 90). Seyyah, Baş­kurtların “turna kuşlarına tapındıkla­rını” söylemekte ve nedenini de şöyle açıklamaktadır: “Başarısız bir dövüş­ten sonra Başkurtlar tam bir bozguna uğramışken turna kuşları çığlıklar atarak galiplerin ardından gider. On­lar da pusuya düştüklerini sanıp kaç­maya başlar…” (Roux, 2005: 131)

Bazı kaynaklarda 849 yılın­da öldüğü belirtilen, ancak Roux’un 840’ta öldüğünü söylediği El Medinî de, “Türklerin becerikli bir ordu ön­derinde on hayvanın özelliklerinin bulunmasını istediklerini, bu on hay­vanın arasında da turnanın uyanıklığı temsil ettiğini” söylemektedir. (Roux, 2005: 228-229)

Türk dilinin uzak lehçelerinden biri, bilindiği gibi Yakutçadır. Yakutça ana dilden tarihin bilinemeyen devir­lerinde ayrılmıştır. Bu durum Yakut­ların da ana kitleden (yani Türk mille­tinden) çok eski zamanlarda ayrılmış olmasının sonucudur. Yakutlar, bu­gün İslam dinine geçmeyen Türk boy­larından biridir. Yakutlarda, turnanın eski Türk kültüründeki konumunu muhafaza ettiği anlaşılmaktadır. Me­sela, turnanın “Saha Cumhuriyeti Mom rayonu armasında yer aldığı” bi­linmektedir (Duranlı, 2010: 148). Aynı şekilde, “Bir Saha için turna kuşunu öldürmek veya yuvasını bozmak trajik sonuçları olabilecek büyük bir günah olarak görülmektedir” (Duranlı, 2010: 149). Saha (Yakut) büyü masallarında da “Kahramanın düşmana kurduğu tuzaklarda, turna balığıyla birlikte turna yumurtası da kullanılmaktadır” (Duranlı, 2010: 156,180) Yakutlarda, turna-şamanlardan da söz edilmekte­dir (Roux, 2005: 95).

Altay Türkleri arasında kutsal kabul edilen kuşlardan biri, turnadır. Eşli ve eşine sadık kuşlardan biri olan turnanın öldürülmesi kesinlikle ya­saktır (Yamaeva vd. 1994: 353).

Çular döneminde ruhun gökyüzü­ne “buhar” yanında “turna” olarak da uçtuğu inancı, biraz değişikliğe uğra­yarak “turna bedenine, turna donuna girmek” şeklinde, Müslüman olmayan bazı Türk topluluklarında da, İslami- yeti kabul edenler arasında da devam etmiştir. Mesela, “Yakutlar, üçüncü gökte bir tanrının göçmen kuşları top­layıp bir topluluk kurduğunu anlatır­lar. Yedi genç kadın ve kızları, insan olmak ve çocuk doğurmak üzere tur­na kuşu biçiminde dünyaya inerler” (Roux, 2005: 336-337). 1822 yılındaki bir kayda göre, Yakutlarda, boyların hem koruyucusu hem de atası olan kutsal varlıklar arasında turna da bu­lunmaktaydı (Roux, 2005: 375).

IV. Alevî-Bektaşî Geleneğinde Turna

Bu konuyla ilgili olarak yapılan çalışmalarda, turnanın sadece Hz. Alî’yi temsil etmesi özelliğiyle söz ko­nusu edildiği dikkatimizi çekmekte­dir. Mesela, Esat Korkmazın verdiği bilgi, sadece “Hz. Ali ile ilişki içinde ol­duğuna inanılan ve bu nedenle kutsal kabul edilen kuş.” Şeklindedir (2003: 439). Bedri Noyan, turnanın en hayırlı kuş ve sesinin Hz. Ali’nin sesi gibi ka­bul edildiğini kaydetmektedir (1987: 217). Bu tespitler, doğru olmakla bir­likte oldukça eksiktir.

İslam dininin kabulünden son­ra “donuna girilen” varlıklardan biri, belki de ilki ve en önemlisi, “turna”dır. Vilâyetnâme’de Hacı Bektaş Velî ile olan bağı nedeniyle yer alan ilk Türk mutasavvıfı Ahmed Yesevî’nin “tur­na donuna girme”si şu şekilde tasvir edilmektedir: “Horasan erenleri, bir toplantı yapmak ve Ahmed-i Yesevî’yi de davet etmek istediler. Yedi er gön­derdiler. Bu yedi er, turna şekline gi­rip Türkistan’a uçtu. Bu hâl, Şeyh’e malum oldu. Halifelerine, Horasan erenleri dedi, bir topluluk yapacaklar; bizi davet için yedi er gönderdiler. Bun­lar, turna şekline girdiler, tez durun, onlar gelmeden biz karşı varalım. He­men bunlar da turna şekline girdiler, Türkistan’dan kalkıp Semerkand sını­rında Amû denen taşkın akar suyun üstünde Horasan erenleriyle buluştu­lar. Horasan erenleri, Şeyhin ayağına baş koyup siz erenlere ne malûm değil dediler, dâvete geliyoruz. Tam bu sıra­da Ahmed-i Yesevî aşağıya, suya baktı. Gördü ki bir tâcir, Semerkand tarafın­dan bunca kumaş ve davarla gelirken Horasan tarafına geçmek için Amû su­yuna girmiş. Ortasına gelince su bun­ları almış, götürüyor, tâcir de atından düşmüş… Ahmed-i Yesevî derhal hava­dan vilâyet elini uzatıp o tâcirin bütün malını Horasan tarafına çıkardı. Sonra erenlerle yeryüzüne inip insan şekline girdiler.” (Vilayetname, 1990:14-15)

Turnanın, Alevî-Bektaşî gelene­ğinde Hz. Alî ve Hacı Bektaş Velî ile bütünleşmiş, başka bir ifadeyle onla­rın timsali haline gelmiş olması, ta­nıtmaya çalıştığımız kimliğinin bir sonucudur. Öncelikle, Hz. Alî sesini bu kuşa vermiştir. Bektaşî edebiyatının “yedi ulusundan biri olan Pir Sultan Abdal’ın herkes tarafından bilinen mıs­raları, bu inancın veciz bir ifadesidir:

Turnaya vermiş sesini
Aşıklar tutsun yasını (Öztelli, 19Y1: 1Ü5)

Hazret-i Şâh’ın avâzı
Turna derler bir kuştadır (Öztelli, 19Y1: 1Ü4)

Özellikle halk hikâyelerinde tur­na, haber getiren, kendisinden haber sorulan, dertleşilen bir kuştur. Sıladan veya sevgiliden haber getirir. Alevî- Bektaşî inancında ise Hz. Alî’den de haber vermesi beklenir ve istenir. Yine Pir Sultan Abdal’ın “Turnalar Ali’mi görmediniz mi” dizesinin nakarat ola­rak yedi kez tekrarlandığı ve bu yolla turna-Alî ilişkisinin vurgulandığı bir şiiri bulunmaktadır. Bu şiirin ilk iki dörtlüğü, hem Hz. Alî’nin hem de tur­na kuşunun ölümsüzlüğü inancını dile getirmesi bakımından önemlidir:

Yemen ellerinden beri gelirken
Turnalar Ali’mi görmediniz mi
Hava üzerinde semâ ederken
Turnalar Ali’mi görmediniz mi

Şah’ım Heyber kalesini yıkarken
Nice Yezit halka olup bakarken
Muhammed Mustafa Mi’rac’a çıkarken
Turnalar Ali’mi görmediniz mi (Öztelli, 19Y1: 95)

Bilindiği gibi son imam Muhammed Mehdî ile ilgili ölümsüzlük inancı bulunmasına rağmen, diğer imamlar ve tarikata adını vermiş olan Hacı

Bektaş Velî hakkında böyle bir inanç yoktur. Bilinmektedir ki, turna ile diğer imamlar ve Hacı Bektaş Velî arasında da münasebet kurulmuş­tur. Başka bir ifadeyle turna onları da temsil etmiştir. Buradan hareketle ölümsüzlük inancı yanında, bir kişiyi sevip saymanın da o kişi ile turna ara­sında ilişki kurma vesilesi olduğunu söylemek, herhalde yanlış olmayacak­tır. On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru vefat eden ve Seyyid Gazi der­gahı postnişinliği de yapan Pir Meh­met Dedenin de oğlu olan İlhamî’nin şu şiiri, turnanın sadece Hz. Alî’yi değil başka diğer imamları da tem­sil ettiğini gösteren tipik bir örnektir ve temsil ettiği kişilerden biri de Hz. Muhammed’dir:

İki turnam gelir başı cıgalı
Eglen turnam eglen Ali misin sen
Birisi Muhammed birisi Ali
Eglen turnam eglen Ali misin sen

Yoksa Hacı Bektaş Veli misin sen
İki turnam gelir rengi yemyeşil
Biri İmam Hasan ol pâk nesil
Biri İmam Hüseyn cennette bir gül (Koca,1990: 581-582)

Bütün imamların tek tek sayıldı­ğı şiirde Takî, Nakî ve Askerînin adı geçmemektedir. Bu durum, muhteme­len birbirini takip eden bu üç imamın birlikte zikredildiği bendin, buraya herhangi bir sebeple alınmamasının sonucudur. Nitekim, bu eksik bent “Bektaşiliğin İçyüzü” adlı eserde ka­yıtlıdır:

İki turnam gelir rengi beyazdır
Biri Taki, Naki zikri niyazdır
Biri de Askerî merd-i Hicaz’dır (Oytan, 2007: 223)

Hatırlanacağı gibi, cem âyinlerinde semahların ve semahlar arasında da “turna semahı” nın özel bir yeri vardır. “Merasimler sırasın­da yapılan semahlardan biri, her biri On İki İmam dan birini temsil eden on iki genç kızın Turnalar Semahıdır” (Melikoff, 2006: 48). “Alevî semahının kökeni, aynen Çin’de olduğu gibi tur­naların gökteki dönüşleridir” (Meli­koff, 2006: 120). Müslüman olmayan Yakutlardaki “Yedi genç kadın ve kız­ların, insan olmak ve çocuk doğurmak üzere turna kuşu biçiminde dünyaya inmeleri” (Roux, 2005: 336-337) inancı ile turnaların gökteki dönüşleri olan ve kızlar tarafından icra edilen turna semahı arasındaki ilişki kayda değer bir benzerliktir. Bu benzerlik, aynı kökten gelmiş olmanın doğal bir so­nucudur. Önemli semahlardan birinin “turna semahı” olarak adlandırılma­sı ve bu semahı icra eden kızlardan her birinin bir imamı temsil etmesi kadar, turna semahı nefesinde dile getirilen inançlar da önemlidir. Kul Hüseyin adına kayıtlı nefeste, turnaya “Medine’de Fatma Ananın makamı­nı görüp görmediği, Necef deryasın­da İmam Ali’ye yüz sürüp sürmediği, Medâyin’de Selman’a varıp varmadı­ğı, Bağdat’ta İmam Kâzımın kabrini görüp görmediği, baş eğip yüzünü sü­rüp sürmediği, Hz. Eyüb’ün yarasın­daki kurtların sırrına erip ermediği, Behlül’ü, Veyselkaranî’yi ve Kırkları görüp görmediği” sorulmaktadır. Ay­rıca, ondan çok farklı bir şey de isten­mektedir: “İmam Mehdi’nin ne zaman ve nasıl ortaya çıkacağını sorup sor­madığını” bildirmesi. Şiir, şairin Hz.

Alî’yi görme arzusunun ifade edilme­siyle tamamlanmaktadır. Söz konusu nefesin birkaç dörtlüğü şöyledir:

Devredip gezersin dâr-i fenâyi
Bağdad diyarına vardın mı turnam?
Medine şehrinde Fadime Ana’yı
Makamı andadır gördün mü turnam?

Medâyin şehrinde Selman’a varıp
Bağdad’da Kazım’ın kabrini görüp
Baş eğip hem eşiğine yüz sürüp
İkrâre bend olup durdun mu turnam?

Veyselkaran gezer idi Yemen’de
Ser’in verdi On iki imam yolunda
İmam Mehdi, hangi vakt ü zamanda
Nasıl zuhur eder, sordun mu turnam? (Oytan, 2ÜÜY: 21Y-218)

Bu nefes, turnanın söz konusu edildiği diğer şiirlerden oldukça farklı unsurlarıyla dikkatimizi çekmektedir. Turna, burada “ölümsüzlük” sembolü olmaktan çok, “sevilenler den, “ulu bilinenlerden haber getiren bir varlık olarak tasavvur edilmektedir. Onun bu özelliği, Türk halk edebiyatındaki ve özellikle halk hikâyelerindeki kim­liğiyle paralellik göstermektedir. Son imam Muhammed Mehdî dışında, -Hz. Alî dahil- hiçbir imamın ölümsüzlüğü söz konusu edilmemiştir. Ayrıca, tur­naya sadece imamları değil, imamlar yanında “ulu” bilinen başka insanları ve “Kırklar” meclisini ziyaret edip et­mediği de sorulmaktadır; daha doğru­su turnadan onları da ziyaret etmesi ve onlardan da haber vermesi, haber getirmesi istenmektedir. Bu şiirin “turna semahı nefesi” olarak okun­ması, dile getirdiği inançların Alevî- Bektaşî zümreler arasındaki yaygınlı­ğına da bir işarettir.

Turnanın Hz. Alî’nin timsali ola­rak düşünülmesinin en güçlü dayana­ğı, Hz. Alî’nin sesini bu kuşa verdiği inancıdır. Bu inanç, -bildiğimiz kada­rıyla- ilk defa on altıncı yüzyılda, adı daha önce de geçen Pir Sultan Abdal tarafından

Turnaya vermiş sesini
Aşıklar tutsun yasını (Öztelli, 1971: 105)

Hazret-i Şâh’ın avâzı
Turna derler bir kuştadır (Öztelli, 1971: 104)

şeklinde dile getirilmiştir. On doku­zuncu yüzyıl Bektaşî şairlerinden Mustafa Şükrü Metinin “Turnam se­nin sesin Ali sedâsı” (Koca, 1990: 728) dizesi ile yaşayan şairlerimizden olup mahlas olarak bu kuşun adını kulla­nan Mah Turna’nın da

Turnalardadır âvâzı
Dem demdedir Ali cemde (Akın, 2009: 119)

şeklindeki ifadeleri, söz konusu inan­cın varlığını ve canlılığını devam ettir­diğini ortaya koymaktadır.

V. Sonuç

Yukarıda yapmaya çalıştığımız incelemeye bağlı olarak turnanın menşei, Türk kültüründeki ve Alevî- Bektaşî geleneğindeki yeriyle ilgili olarak şunları söyleyebiliriz:

On bir veya on iki bin yıl öncesi­ne tarihlenen Göbekli Tepe tapınak­larında aslan, tilki, yılan ve yaban domuzu… ile birlikte bir figür olarak yer alan1, Hristiyan sanatında da “ih­tiyat, sadakat, uyumluluk ve başarı sembolü” (Ferguson, 1961: 14) turna­nın Uzak Doğu kültürlerine ait olup göçlerle birlikte Türkler tarafından Batıya taşınmış olduğu görüşü, ke­sinlik kazanmış değildir. Zaten, Çin kültüründe de “uzun ömürlülük” ya­nında, bilgeliğin de simgesidir. Turna, ayrıca “baba-oğul” ilişkisini de simge­ler. Uzun ömür simgesi olarak “çoğu zaman çam ağacı ve taşla beraber tasvir edilir” (Eberhard, 2000: 307). Türk kültüründe, sadece -uzun ömür değil- ölümsüzlük sembolü olması, tek başına kullanılması ve Batıya göçme­miş Türkler arasında da bulunması turnanın göçlerle birlikte Türkler ta­rafından Batı’ya taşındığı fikrini za­yıflatmaktadır. Bu kuşun eski Türk kültürüne ait olma ihtimali, -kanaa­timizce- Uzak Doğu kültürlerine ait olma ihtimalinden daha fazladır. Çu-lar döneminde veya daha öncesinde, Türkler tarafından Çin’e getirilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Bir kül­türün başka bir kültürden birtakım şeyleri alması gayet tabiîdir; ancak yabancı bir kültürden aldığı unsurları bir inanç sisteminin merkezine yerleş­tirmesi, oldukça zayıf bir ihtimaldir. Çok geniş bir coğrafyada ve yaklaşık iki bin yıllık bir zaman zarfında, İslam dinini kabul edenler ve etmeyenler ta­rafından hemen hemen aynı çerçevede kullanılmış ve kullanılıyor olması da turnanın kökeninin yabancı bir kültür olması ihtimalini zayıflatmaktadır.

Hz. Alî’nin sesini turnaya verdiği inancı, hiçbir şüpheye ya da yoruma fırsat vermeyecek kadar açık olma­sına rağmen, turnanın “ölümsüzlük sembolü” ve “Hz. Alî’nin timsali” olma­sından hareketle “Hz. Alî’nin ölümsüz­lüğü inancı” gibi bir sonuç çıkarılması zorlama bir yorumun mahsulüdür. Her şeyden önce, Hz. Alî’nin Allah’ın beşer suretindeki veya uluhiyyetin yeryüzündeki tecellisi olduğu inan­cı, Alevî-Bektaşîlik’in esaslarından ve Alevî-Bektaşî edebiyatının hâkim temalarından biri değildir. Hz. Alî’yi böyle bir çerçeveye yerleştiren şair çok azdır. Turna, örnek olarak bazı bö­lümlerini aldığımız şiirlerde de açıkça görüleceği gibi sadece Hz. Alî’yi temsil etmemektedir. Hz. Muhammedi, On İki İmamı, Hacı Bektaş Velîyi, Sel- man ve Veyselkaranî’yi de temsil et­miştir. Kısaca turna, “ulu” bilinen pek çok şahsı temsil eden bir varlık olarak ele alınmaktadır. Böyle olunca bütün “uluların ölümsüzlüğü” gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Böyle bir inancın varlığı ise söz konusu değildir. Ölüm­süzlük inancı, sadece son İmam Mu- hammed Mehdî için söz konusudur.

Turna, kökeni -muhtemelen- eski Türk kültürü olan ve sahip ol­duğu özelliklerle kutsal kabul edilen bir kuştur. Kutsallığı, Müslümanlığı kabul eden veya etmeyen çok sayıda Türk boyu tarafından, hatta ana kit­leden ne zaman ayrıldıkları bilineme­yen Yakut Türklerince de devam etti­rilmiştir. Kutsallaştırılan bir varlıkla “ulu” bilinen kişiler arasında bağ ku­rulması son derece tabiî bir durumdur. Turnaya sorulan “Alî misin yoksa Hacı Bektaş Velî misin sen?” sorusu, bu şa­hıslara karşı beslenen sevgiyle ilgilidir ve bu sevginin abartılı bir ifadesidir.

Doç. Dr. Mehmet TEMİZKAN

Ege Üniversitesi, Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü Türk Halk Bilimi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, mtemizkan@hotmail.com

Alıntı Kaynağı: http://www.millifolklor.com Milli Folklor Dergisi, 2014, Yıl 26, Sayı 101


Dipnotlar :

1 http://www.derki.com/tarihteki item/2757
Kaynaklar :
♦  Akın, Bülent. Âşık Mah Turna. Ankara: Yol Bi­lim Kültür Araştırma Yayınları, 2009.
♦  Aytaş, Gıyasettin. “Türkülerde Turna”, Hacı Bektaş Velî 38 (Kış 2003): 13-33.
♦  Ceylan, Ömür. “Klasik Türk Şiiri’nde Turna’ya Dair”, Hacı Bektaş Velî 38 (Kış 2003): 35-42. Duranlı, Muvaffak. Saha (Yakut) Büyü Masalla­rı. Konya: Kömen Yayınları, 2010.
♦  Eberhard, Wolfram. Çin Simgeleri Sözlüğü. Çev. Aykut Kazancıgil ve Ayşe Bereket. İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2000.
♦  Elçin, Şükrü. Halk Edebiyatı Araştırmaları. An­kara: Akçağ Yayınları, 1997: 63-75.
♦  Esin, Emel. Türk Kozmolojisine Giriş. İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2001.
♦  Ferguson, George. Signs and Symbols in Chris­tian Art. London: Oxford Univ. Press. 1961.
♦  Gölpınarlı, Abdülbaki, haz. Vilâyetnâme.İstan­bul: İnkılap Kitabevi, 1990.
♦  Kara, Mehmet ve Teres, Ersin. “The Crane as a Symbol of Fidelity in Turkish and Japanese Cultures”, Millî Folklor 95 (Güz 2012): 194­201.
♦  Koca, Turgut. Bektaşi Alevi Şairleri ve Nefesleri. İstanbul: Maarif Kitaphanesi, 1990.
♦  Korkmaz, Esat. Ansiklopedik Alevilik-Bektaşilik Terimleri Sözlüğü. İstanbul: Kaynak Yayın­ları, 2003.
♦  Mélikoff Irène. Uyur İdik Uyardılar. Çev.Turan Alptekin. İstanbul: Demos Yayınları, 2006.
♦  Noyan, Bedri. Bektaşîlik Alevîlik Nedir. Ankara: Doğuş Matbaacılık, 1998.
♦  Oytan, Tevfik. Bektaşiliğin İçyüzü. İstanbul: De­mos Yayınları, 2007.
♦  Öztelli, Cahit. Pir Sultan Abdal. Milliyet Yayınları, 1971.
♦  Roux, Jean-Paul. Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar. Çev. Aykut Kazancıgil/ Lale
♦  Arslan Özcan. İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2005.
♦  Saroğlu, Aşkım Aycan. “Göbeklitepe: Dünyanın İlk Tapınağı” (25 Eylül 2011) 7 Ocak 2012.
♦  Yamaeva, E. E. ve Şincin, İ.B. Altay Kep- Kuuçındar. Gorno-Altaysk: Ak-Çeçek, 1994.
♦  Yörükan, Yusuf Ziya. Şamanizm. Turhan Yörükan. İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2006.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.