TÜRK EDEBİYATINDA CEREYANLAR

0 13

Modern Türk Edebiyatı Bir Medeniyet Kriziyle Başlar

Bugünkü Türk edebiyatında mevcut cereyanları inceleyebilmek için birkaç büyük realite üzerinde durmak ve bilhassa, bu edebiyatın, bir medeniyet değişmesinin neticesi olarak doğduğunu göz önünde tutmak gerekir. 1826’da, Yeniçerilerin ortadan kaldırılmasıyla başlayan ve 1839’da Tanzimat Fermanıyla devlet müesseselerinin ve cemiyet bünyesinin yavaş yavaş Avrupalılaşmasına varan ve sırasıyla 1876’da Birinci Meşrutiyet, 1908’de İkinci Meşrutiyet devrelerini idrâk eden bu medeniyet krizi, 1923’te Cumhuriyet’in ilânı, Ankara’nın başkent oluşu, Atatürk inkılâpları gibi kesin manzaralı safhalarla Türk cemiyetinin bugünkü durumuna kadar gelir. Bu hâdiselerin ve tarihlerin yanı başında İmparatorluğun dağılması (1918), lâisizm ve halkçılığın devlet programlarında yer alması, kadın hürriyeti gibi mühim vâkıaları da saymak lâzımdır. Bütün bu hâdiselerde Modern Türk Edebiyatı aşağıdaki bahsedeceğimiz ideolojiler etrafındaki mücadeleleriyle mühim bir rol oynadığı gibi bazen de bizzat hazırladığı bu vâkıaların kuvvetle tesiri altında kalmıştır.

Ziya Gökalp’ın Türkçülüğün Esasları adlı kitabında Cumhuriyet’in ilânından sonra yeni bir terkip şeklinde verdiği bu ideolojiler, Medeniyetçilik, İslâmcılık ve Türkçülük cereyanlarıdır. Her biri cemiyetin ayrı bir realitesini karşılayan bu ideolojilerin etrafındaki mücadele belki de Modern Türk Edebiyatının asıl tarihini yapar. Alelâde hayat modalarından (kıyafet, yaşama tarzı ve eğlence) öğretime (yeni mektepler) ve bilginin şekil ve seviyesi (yeni ve müspet ilim) nihayet zihniyete kadar giden bu medeniyet değişmesinin doğurduğu bir yığın ayrılıkların ve meselelerin yanı başında, imparatorluğun dağılması neticesine varan ve belki de bu sosyal değişiklikleri çabuklaştıran büyük siyasî hâdiselerin ve harplerin de tesirini unutmamalıdır. Filhakika bu siyasî hâdiseler arasında 1911-1913 Balkan Harbi, o zamana kadar az sayılı bir zümrede taraftar bulan Türkçülük ve Milliyetçilik fikirlerinin gelişmesine ve yayılmasına sebep olduğu için saf Türkçe yazmak cereyanına yol açmıştır. 1914-1918 Cihan Harbi’nin tesirleri ise daha büyük olmuştur.

Bu harpte münevver sınıfın uğradığı büyük kayıp, Şark kültürüne ve eski dile bağlılık noktasından gelecek nesillerin terbiye şartlarını kökünden değiştirmiştir. Filhakika bu devirden sonra üç gramere (Türk-Arap-Fars) birden dayanan eski dil öğretimi sistemi bir türlü evvelki şeklini alamamıştır. Kadının büyük şehirlerde iş hayatına girmesi de bu muharebe ile başlar. Gerek bu muharebe, gerek onun sonunda başlayan İstiklâl Muharebesi yüzünden Türk münevveri ve dolayısıyla edebiyatı beş asırdan beri âdeta devamlı şekilde şehirlisi olduğu İstanbul’dan çıkar. Millî savaştan sonra Ankara’nın hükûmet merkezi olması ise edebiyatımızın gerek dil, gerek zihniyet bakımından değişmesine sebep olur. Edebiyatımıza bugün hâkim olan Anadolucu realizmi ve halkçılık mistiğinin başlıca âmillerinden biri bu hâdisedir. Bugünkü Türk şiirinin mühim bir sayısını Ankaralı şairler yapar. Atatürk inkılâplarıyla gelen değişiklikler yüzünden edebiyatımız şu veya bu fikir etrafında geniş bir anket halini almıştır. İyi bir dikkat bu edebiyatın mevzu itibarıyla hemen hemen bütün memleket coğrafyasına dağıldığını bize gösterir. Bütün bunlar bahsettiğimiz siyasî hâdiselere kendiliğinden bağlanırlar.

Dil Değişimi ve Doğurduğu Meseleler

Medeniyet değişiminin hakikî bir kriz halini aldığı saha şüphesiz dildir. Hakikatte, Türk edebiyatında İslâmlaşma devrinden başlayarak bütün tarihi boyunca devam eden bir dil meselesi vardı. Bilhassa 14. asırdan sonra Fars ve Arap edebiyatlarının ve bu dillerin gramerinin tesiri altında kalan ve şairden şaire çok keyfî bir şekilde bu dillerin lügatini kullanan Divan şiiri (Farslardan aldığımız şekilde kullandığımız aruzla yazılan ve medrese tahsili görmüş yüksek tabakaya mahsus bir zümre edebiyatı) teşekkül edince bu dil meselesi, Garp milletlerinin edebiyatlarında pek az görülecek şekilde birbirinden büyük farklarla ayrılan bir zümre ve tabaka edebiyatlarının doğmasına sebep olmuş ve hemen hemen Cumhuriyet devrine kadar süren bir zevk ayrılığını beslemiştir. Bu ayrılığın derecesini anlatmak için yüksek tabakanın Araplardan gelen aruz vezniyle şiir yazdığını, halk ve tekke edebiyatlarında ise İslâmlaşmadan evvelki vezin olan hece vezninin devam ettiğini söyleyelim.

Şifahî halk edebiyatıyla, yüksek tabaka arasında teşekkül eden bu zümre edebiyatlarını Garptaki Trubadourlara çok benzeyen ve onlar gibi Anadolu içinde kasaba kasaba gezen saz şairleriyle, tekkelerde halkın anlayabileceği dinî ilâhîler ve nefesler yazan mutasavvıf halk şairleri diye başlıca iki sınıfa ayırabiliriz.

Her Orta Çağ edebiyatında mevcut olan, bu zümrelere mahsııs edebiyatın asıl mühim tarafı, 19. asrın ortasına kadar gelmesidir. Hakikatte, eski medeniyetimiz birçok müesseselerde İslâm Ortaçağı’nı sona kadar devam ettirmiştir, demek yanlış olmaz.

Fakat asıl mühim olan şey bu zevk ayrılığı değildi. Yüksek tabaka edebiyatçılarının medrese kültürüne, İran zevkine bağlılıkları yüzünden Türkçe nesrin teşekkül etmemiş, hattâ Türk-gramerinin ve herkesçe kabul edilmiş bir lügatin tespit edilmemiş olmasıydı. 18. asrın ortasına kadar Türkçenin ilim dili olarak kullanılmaması da bu neticeyi doğuran âmiller arasındadır.

İşte Tanzimat’tan sonra evvelâ yeni mekteplerin açılmasıyla öğretimin Türkçe’ye dönmesi, sonra da gazeteciliğin başlamasıyla, bu dil meselesi günün meselesi olmuş; bir taraftan Garp dillerindeki edebî örneklerin tesiriyle düşünce ve hayat görüşü genişler ve değişirken, öbür yandan da memlekette yine Garp tesiriyle başlayan tarih hareketlerinin etrafında ve bahsettiğimiz hâdiselerin tazyiki altında millî şuurun yavaş yavaş uyanışıyla Türkçe değişmeğe başlamıştır. Öyle ki, hürriyet ve rejim meseleleri, halkçılık gibi büyük dâvalar istisna edilirse, hattâ bu dâvaların yardımcısı olarak Tanzimat münevverlerinin Garp düşüncesinin eşiğinde ilk karşılaştıkları büyük mesele bu dil meselesi olmuştur, denebilir.

Filhakika ilk büyük işareti veren Şinasi’nin (1826-1871), çıkardığı Tasvir-i Efkâr gazetesi, etrafında uyandırdığı halkçı dil hareketi, onun peşinden gelenlerin getirdikleri yeni edebiyat anlayışı, bütün gayretler daha ziyade dili İslâmî Şark medeniyetinden gelen, dışarıdan çok cazibeli, hakikatte açıklıktan ve eşya ile gerçek temastan mahrum, terbiyesini daha ziyade şiirle yapmış ve onun yarı cansız unsurlarıyla dolu, teşrifatlı bir yazı dilinin itiyatlarından, keyfî bir kelimecilik iptilâsından kurtarmakla hülâsa edilebilir. O kadar ki, istenirse bütün bu hareketler, insanı ve dünyayı dilin içinde yeni baştan aramak diye vasıflandırılabilir. Bu gün dahi muhtelif istikametlerde Türk düşüncesi kendi dilinin içinde yerleşmeye çalışmaktadır.

Söylemeğe hacet yok ki, dil meselesinin kültürümüz için en ehemmiyetli noktası ilmî ve bilhassa felsefî terimler meselesidir. Unamuno’nun “Metafizik metalinguistik’tir” sözü bugün için düşünce hayatımızın programını verebilir. Filhakika on üç asırdan beri muhtelif lügatlerin arasında dolaşan Türk düşüncesi ancak Türkçenin içinde kendisini bulabileceğine inanmıştır.

Bittabiî, bu kadar geniş ve köklü harekette lüzumsuz ve müfrit hareketler de olacaktır. Nitekim çok genç neslin bazı tecrübeleri dildeki yeniliği ve millîleşmeyi, millî hayatın kendisi olan süreklilik için bir tehlike addedilecek şekle kadar getirmişler, yâni halkın dilinin çok ötesine geçmişlerdir. Bunlar tabiatıyla zamanla durulacak aksülâmellerdir.

Prof. Dr. Ahmed Hamdi TANPINAR

TÜRK EDEBİYATINDA CEREYANLAR

TAM SAYFA GÖRÜNÜMÜ

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.