TANZİMAT’TAN CUMHURİYET’E TÜRK DÜŞÜNCE TARİHİ

TANZİMAT’TAN CUMHURİYET’E TÜRK DÜŞÜNCE TARİHİ

Osmanlı’da düşünce ve özellikle felsefi düşünce var mı yok mu tartışmaları devam edecektir. Fakat, Osmanlı’nın, her halükarda İslâmî medeniyet havzasından, kadim medeniyetlerden ve Orta Asya’nın tarihi desenliğe sahip köklü geleneklerinden süzerek bir terkip (sentez) meydana getirdiği bir gerçek olarak kabul edilmektedir. Osmanlı yazarları, genellikle, aralarındaki görüş farkı ne olursa olsun, ele aldıkları konularda yenilikçi ve orijinal sayılabilecek çözümler üretmişlerdir. Osmanlılarda uygulamalı siyasi, idari ve ahlâki düşünce, günlük yaşayış ve güncel gözlemlerden gücünü alan en önemli düşünce şekilleridir. Çünkü burada devletin kurulması değil, kurulmuş devletin korunması, geliştirilmesi ve ömrünün uzatılarak insanlara huzur vermesi esastır. Bu bakımdan genellikle yazarlar, az veya çok, tarzı ne olursa olsun, kendi dönemlerini ve önceki dönemleri sorgulamışlardır. Bunun en önemli örneği Kâtip Çelebi, ondan yarım asır önce de Bergivi Mehmet Efendi’dir. Katip Çelebi (1609­1659), kendi döneminin, toplumsal, siyasî, dinî, ahlâkî, ilmî ve eğitsel meselelerini ele almış, bunları tartışmıştır. O, eserlerinde akılcı, yenileyici, eleştirici ve uzlaştırıcı çözümler ileri sürmüştür. Yine 17. asırda Hezarfen Hüseyin Efendi (ö.169) Batılılarla ilişki kuran ve onlarla bilgi alışverişinde bulunan, onlardan faydalanan ve onların da takdirini kazanmış bir bilim ve fikir adamıdır.

Onun “Tenkih-ı Tevarih-ı Mülük” adlı tarih eseri diğer tarih kitaplarından farklıdır. Burada olaylar, yıl yıl anlatılmamış, ele alınan konuların sistematik bir tasnifi yapılmıştır. Hezarfen Hüseyin Efendi, kitabının sonunda toplum ve devlet hayatıyla ilgili görüşlerini bildirmiştir. Ona göre “Dünya küfr-inkar ile yıkılmaz, zulüm ile yıkılır.” Bu söz, Osmanlı anlayışında geneldir ve inancından dolayı insanlar suçlanmamıştır; tâ ki bu inanç veya inançsızlık (küfr) toplumsal ve siyasi bir problem haline gelmemiş olsun.

1683’teki Viyana bozgunu ve arkasından başlayan mağlubiyetler, toprak kayıpları, Osmanlı’yı, bir taraftan askeriyeyi kuvvetlendirmeye, bir taraftan da Batı’ya yenilmeye sevk etmiştir. Yine bu asırda Evliya Çelebi’yi (1611-1682) de anmadan geçmemek gerekir.

18. yüzyılda Batı’ya yönelen Osmanlı, modernleşmeyi de belli bir ölçüde başlatmış olmaktadır. Bunun neticesi olarak askerlik ile ilgili yeni metotlar ve yeni teknikler alınmaya başlamıştır. Daha ileri birtakım kurumların, Batılı örneklere göre yeniden düzenlenmesi yoluna girilmiştir. 1729’da matbaa işlemeye başlamış, çeşitli kitaplar basılmıştır. Yazma eserden basılı eserlere geçilmesi okumayı hızlandırmış, bu da Batılı kültüre alakanın artması sonucunu doğurmuştur. Bilhassa Tanzimat Dönemi’nde gazete ve dergiler çıkmaya başlayınca kamuoyu yaratma gayretleri de artmıştır.

17. yüzyılın ikinci yarısında başlatılan tercüme faaliyetleri, 18. yüzyılda devam etmiştir. Doğu’dan ve Batı’dan birtakım eserler tercüme edilmiştir. Bu cümleden olarak Yanyalı Esad Efendi (ö. 1731), Aristo’nun Fizika’sını Klasik Yunancadan Arapçaya çevirmiş, Esad Efendi bu çevirisi ile öğünmüştür. Çünkü eski tercümeler Yunancadan Süryaniceye oradan da Arapçaya tercüme edilirdi. Fakat Esad Efendi’nin tercümesi bir işe yaramadı; çünkü milattan 350 sene önce yazılmış bir fizik kitabının 18. asırda hiçbir işlevi olamazdı. Ama bir arayış vardı. III. Ahmed, 1724’te Spatroti adlı Rum’a Aristo’nun eserlerini çevirmesi, bunun karşılığında ondan ve cariyelerinden dahi vergi alınmamasını isteyen bir ferman çıkarmıştı. Bu fermanı padişah, 1743’te yeniledi. Niyet halis, fakat tutulan yol ve metot yanlıştır. 18. yüzyıl, siyasî düşüncesi, batılılaşma gayretleri etrafında kendini göstermiştir. Bununla birlikte geleneksel siyasî anlayışı devam ettiren düşünürler de var. Bunlardan birisi, Defterdar Sarı Mehmed Paşa’nın (1658/60-1717), “Nesayih’ül-Vüzera ve’l Ümerâ” adlı eseri, şiddetli bir siyasî ve malî eleştiri siyasetnamesi ve uygulamalı siyasi düşüncenin örneklerindendir.

Bir diğer düşünür, Müteferrika İbrahim’dir. (ö. 1745). Erdelli bir Macar olan İbrahim Müteferrika, ülkede ilk defa matbaayı kurup çalıştırmış ve kitap basımını geliştirmiştir. O, aynı zamanda Yalova’da, Avrupa’daki makbul sayılan aslan damgalı kağıtlarla yarışabilecek, nitelikli kağıt üreten bir kağıt fabrikasının kurulmasını da sağlamıştır. Osmanlı’nın Batı’daki çağdaşlarını yakalaması hususunda önemli bir yere sahip olan İbrahim Müteferrika, düşünce tarihimizde de “Usûl’ül-Hikem fi Nizam’il- Ümem” adlı eseriyle yerini almıştır. Yazar bu kitapta, modern devletlerin yeni ve akli yöntemlerle idare edildiğini, devlet idaresinde bilimin, özellikle coğrafya biliminin önemini belirtmekte, Amerika’nın keşfiyle, Avrupalıların İslâm dünyasını kuşatmaya başladıkları uyarısını yapmakta ve geri kalışımızın sebeplerini saymaktadır: Kanunların uygulanmaması, idarenin ehil kimselere verilmemesi, alimlerin düşüncelerine tahammül edememek, askerin yeni tekniklerden yoksun oluşu, rüşvet alması, devlet parasını kötüye kullanmak ve dış dünyadaki gelişmelerden haberdar olmamak. İbrahim Müteferrika “Risale-i İslâmiyet” adlı risâlesinde İslâm’ın savunmasını yaparken, “Kitab-ı Mukaddes”in (Tevrat ve İncil’in) değiştirildiği tezini de ileri sürmektedir.

18. yüzyılda yenilikçi ve çağdaşlaşma için çalışanlardan Humbaracı Ahmed Paşa (1675-1747), Baron de Tott (1730-1793) gibi teknik elemanların yanında elçilik yapıp da sefaretname yazan kimseler de vardır. Bunlardan daha sonra bahsedilecektir.

Prof. Dr. Süleyman Hayri BOLAY

Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ