TANZİMAT REFORMLARI VE ÇELİŞKİLERİ

TANZİMAT REFORMLARI VE ÇELİŞKİLERİ

Tanzimat’tan önceki yenilik girişimleri, doğrudan padişahlardan geldiği halde, Tanzimat reformlarını tamamen Batı etkisinde yetişen bürokrat-aydınlar sınıfı yönlendirdi. Yenileşme döneminde yetişen bürokratların köşe başlarını tutmasıyla, bağlı bulundukları güç merkezlerinin etkisi elle tutulur şekilde görülmeye başladı. O dönemde devleti zorda bırakan Mısır sorununun çözümüne Batı’dan destek aranmasını fırsat bilen İngilizler, Reşit Paşa aracılığı ile reformları yönlendiriyordu. İngilizler, 1938’de imzalanan ticaret antlaşmasının sağladığı ekonomik imkânları daha iyi kullanabilmek için, özellikle korumacılığın kaldırılmasını tavsiye ediyorlardı.

Dönemin İngiltere Büyükelçisi Lord Strantford Canning, Reşit Paşa ile ilişkiler konusunda şunları yazmaktadır. “Nazırlar arasında politika ve ruhça en iyi anlaştığımız devlet adamı, Reşit Paşa idi. Sultan yakınlığımızı kıskanıyor olmalıydı. Yahut fitnecinin biri sultanın zihnini bulandırmış olacak, ‘Reşit Paşa ile pek sevişiyorsunuz’ dedi bana bir gün. ‘Öyle efendim’ dedim, ‘sevişiriz kendisiyle, Majestelerinin en sadık, en elinden iş gelir hizmetkârlarından biri olduğu için tabii…’ Reşit Paşa daha sonra sultanın elçisi olarak Londra’ya geldi, orada tanışıklığımızı ilerlettik. Türkiye’deki devrim hareketleri konusunda bana açıldığını iyi hatırlıyorum. Yeniçeri ocağının yıkılmasıyla açılan yeni politika vadisinde faal bir rol oynama kararında olduğu belliydi. Bana işin neresinden başlanılması gerektiğini sormuştu. Ben de ‘ta baştan’ diye cevap verdim. ‘Nasıl baştan?’ diye sorusunu tekrarladı: ‘Tabii can ve mal emniyetinden’ dedim. ‘Şeref ve haysiyetin de emniyet altına alınması gerekmez mi?’ diye sordu. ‘Şüphesiz’ dedim. Yalnız haysiyetten, şereften ne anladığını kavrayamamıştım. Gelgelelim, açıkta bir devlet adamı, Türkiye’de ayağını denk almayı bilmeliydi; yabancı bir diplomatla birlikte görülmesi şüpheye yol açacağından başka birinin evinde gizlice buluşuyorduk. Bu görüşmelerin sonucu olarak kabinede değişiklikler yapıldı. Reşit Paşa’nın her vesileyle dost, güçlü bir yardımcı olduğuna aklım yattı. Devrim meselelerinin çoğunda kafa birliği ettik.”[28]

6. Değerler Çatışması ve Çelişkiler

Gerek padişah ve gerekse öteki devlet adamlarının büyük umutlarla yürürlüğe koyduğu 1839 Fermanı’nın uygulanmasından beklenen yarar sağlanamadı. Yapılan yeniliklerden, fermanın en fazla gözettiği gayrimüslimler bile fazla memnun olmadılar. Batılıların, devletin iç işlerine müdahalesi azalacağına daha da arttı. Gülhane Hattı Hümayunu, yapılacak yeni reformları konusunda Batılılara verilen bir tür güvence niteliğindeydi. Sondan bir önceki maddede, “fermanın bütün elçiliklere bildirileceği” belirtilerek, uygulama konusunda denetim yetkilerinin olduğu mesajı verilmişti. Bu durum, devleti gönüllü olarak Avrupalıların vesayetine soktu ve elçilikler yeni reformları yönlendirme konusunda nüfuz yarışına girdiler.

Ahmet Cevdet Paşa’nın belirttiğine göre, “İngiliz elçisi Caninng öteden beri devletin iç işlerine müdahale ediyordu. Bunu kabullenmeyen Fransızlar daha hızlı bir yarışa girdiler. Reşit Paşa İngiliz eğitimi aldığı için İngiltere politikasına eğilimliydi. Ali ve Fuat Paşalar ise Fransız politikasına bağlandılar.”[29] Bab’ı Ali üzerinde değişik dönemlerde bu devletlerden biri diğerinden daha etkili oluyor ve elçilerin belirttiği politikaların dışına çıkanlar görevi bırakmak zorunda kalıyorlardı. Padişah, dış etkilere göre ya İngiltere’ye ya da Fransa’ya yakın olan birini sadrazamlığa getiriyor, reformları tamamen elçiler yönlendiriyordu. Elçilerin gönlünü almak için gerekirse sadrazam değiştiriliyordu. Buna rağmen, Avrupalılar memnun edilemiyor, reformların yapılmasına karşılık olarak beklenen dış destek sağlanamıyordu.

Tanzimat reformlarından umduğunu elde edemeyen ince ruhlu padişah Abdülmecid, 1845’de yayınlandığı bir fermanla istenilen hedeflerin gerçekleştirilmesi için bazı yeni talimatlar verdi. Buna rağmen Batılı devletler, fermanlarla verilen hakları yetersiz, sözleri ise tutulmamış sayarak 1856 Paris Konferansı öncesinde, Osmanlı Devleti’ni Batılı devletler ailesine kabul etmediler. Rusya’nın müdahalesine karşı Osmanlı’nın yanında yer almalarının bedeli olarak, yine çoğu Hıristiyan teb’a ile ilgili olan bir takım isteklerde bulundular. Artık tamamen Avrupalıların emir ve talimatlarına göre yönetilen Osmanlı Devleti bu istekleri derhal kabul etti. O kadar ki, 1856’da yayımlanan fermanın esasları, Ali Paşa ile İstanbul’daki İngiliz ve Fransız elçileri tarafından müştereken kararlaştırıldı.[30]

1856’da yayımlanan Islahat Fermanı’yla yabancılara taşınmaz malları kullanma hakkı tanındı. Kalkınmada Avrupa sermayesinden yararlanılmasına karar verildi. Müslüman olmayanların can, mal ve namus dokunulmazlıkları ile dini ayrıcalıkları bir kez daha pekiştirildi. Kiliselerin topladığı vergilerin kaldırılması, azınlıkların kendi okul ve ibadethanelerini açarak bir tür özerklik kazanmaları sağlandı. Hıristiyanların, kamu hizmetlerine, askeri okullar da dahil tüm eğitim kurumlarına alınmalarına izin verildi.

Gerek 1839, gerekse 1856 Fermanlarıyla sağlanan hakların ağırlık noktasını, Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arasında eşitliğin sağlanmasına yönelik hükümler oluşturuyordu. Bu hakların verilmesinde yukarıda sözü edilen dış baskılar önemli olmakla beraber yöneticilerin kendileri de devletin geleceği için eşitliğin sağlanması gerektiğine inanıyorlardı. Tanzimatçılar Batılı devletlerin baskısından yakınıyor ve kendi iradeleriyle hareket etmelerinin daha inandırıcı olacağını savunuyorlardı. Bu durumu Fuat Paşa, yabancı elçilere yaptığı bir toplantıda, “bize suflörlük ediniz, fakat sahneyi ve rollerin ifasını bize bırakınız”[31] diyerek açıkça ifade etmiştir.

Tanzimat yöneticilerinin kendileri de reformlar konusunda istekliydi. Yoksa sadece dış müdahalelerle bu kadar geniş boyutlu düzenlemeler yapılamazdı. Üstelik yapılan düzenlemeler, dış müdahaleyi azaltmadığı için aynı yolda ısrar etmenin yararı yoktu. Diğer yandan, Osmanlı devlet adamları istemeseler Batılı ülkelerin azınlıklar için bu kadar hak talep etmeye yüzleri tutmazdı. Çünkü eşitlik talebinde bulunanların ülkelerindeki azınlıkların bile bu kadar geniş hak ve hürriyetleri yoktu. Rusya’da yaşayan Yahudilerin ve Katoliklerin bu tür haklarından söz bile edilemezdi. Meternich Avusturyası, Osmanlı’dakine benzer eşit hakları kendi ülkesi için tehlikeli buluyordu. Fransızları ise, Osmanlı ülkesinde yaşayan azınlıklardan sadece Katoliklerin hakları ilgilendiriyordu. Belki İngilizlerin bu konuda daha samimi ve ısrarlı oldukları söylenebilirdi. Fakat onların da sömürgelerindeki yerli halkların kendi milletleriyle eşit olduğunu kabul etmeleri söz konusu değildi.

Batılı ülkelerin talepleri topluca değerlendirildiğinde, Tanzimat reformlarının özünü, Müslüman olmayan halka verilen hak ve hürriyetlerin oluşturduğu açıkça görülmektedir. Bu açık talebin arka planında ise, Avrupalı devletlerin Osmanlı ülkesindeki hakimiyet alanlarını genişletme arzuları yatmaktadır.

Önemli bir sorun da, gayrimüslim halkın, sağlanan hak ve hürriyetlerden fazla memnun olmamasıdır. Çünkü Hıristiyan teb’a, siyasi haklar dışında zaten Müslümanlarla eşit şartlarda yaşamaktadır. Askere alınmadıkları için imparatorluğun geniş ticaret imkânlarından yararlanarak zenginleşen gayrimüslimler esasen durumlarından çok memnundur. Batılıların sürekli istismarına ve Tanzimat yöneticilerinin her fırsatta göze girmek için Müslüman olanlarla olmayanlar arasında eşitlik sağlanmasını öne sürmelerine rağmen, Hıristiyanlar kendileri için yapılanlara sevinmemişler, özellikle askerlik yapmak istememişlerdir.

Tanzimat döneminin yeni iktidar eliti, eskiden olduğu gibi ordudan ve ulema sınıfından değil, Tercüme Odası’ndan ve elçilik katipliğinden geliyordu. Daha sonra açılan Galatasaray Sultanisi’nde de, zorunlu olarak Türkçe öğretileceklerin dışındaki tüm dersler Fransızca okutuluyordu. Bu okulları bitirenler, Batı kültürüne vâkıf oldukları için üst düzey memuriyetlere atanıyorlardı. Yabancı kültürüyle yetişen bu yönetici elitler, zaten çok uzağında bulundukları halktan iyice koptular. Tanzimat döneminde en önemli çatışma, halkın değerleri ve yaşama biçimiyle, yöneticilerin değerleri ve yaşama biçimi arasında ortaya çıktı.

Batı’dan alınan kurum ve değerler, toplumun yerleşik değer ve inançlarıyla çelişiyordu. Bazı okur-yazarlar ve devlet adamları dışında, halk Tanzimat yeniliklerine kuşkuyla bakıyordu.[32] Bu kuşku sonraki dönemlerde; devlet ile milletin dayandığı temel değerlerin çatışmasına dönüşerek kökleşti. Halktan kopan bürokratlar, alınan kararları hayata yeterince geçiremediler. Bab-ı Ali’den vilayetlere, halka işkence ve zorbalık yapılmasını yasaklayan fermanlar gönderildiği halde, sadece şekil değişti, fakat özde yıllardan beri halka karşı kökleşen olumsuz tutumlar sürdürüldü. İlber Ortaylı’nın belirttiği gibi, “geçiş döneminin bu garabeti; Türkiye bürokrasisinin yenilikçi ve hukuk üstünlüğüne yatkın zihniyetle uygulamadaki despot davranışından çelişik bir tutumdur ve halen devam etmektedir.[33]

Diğer önemli çelişki de, bir yandan Batı’dan alınan yasalarla laik bir düzene doğru gidilirken, öte yandan en üstün dini makam olan Şeyhülislamlığın bakanlık statüsüne yükseltilerek merkezi idare içindeki yerinin güçlendirilmesidir. II. Mahmud 1826’da yeniçerileri ortadan kaldırdıktan sonra, ulema sınıfını denetim altında tutabilmek için, ilmiyenin başı olan Şeyhülislamı Vekiller Heyeti’ne aldı. Tanzimat döneminde bakanlar kurulu üyesi olan Şeyhülislam, devlet organları arasında daha yüksek bir konum kazandı. Ancak ülkedeki en üstün dini-ilmi otorite tam olarak devletin denetimi altına girdiği için bağımsızlığını ve etkileme gücünü kaybetti.

Tanzimat döneminde, bir yandan Batılı kurumlar ve hukuklar alınırken, bir yandan da geleneksel kurumlar varlığını sürdürdü. Geleneksel kurumlar gözden düştüğü için ihmal edilirken, yeni alınan kurumlar da gereği gibi çalıştırılamadı. Hukuk ve yönetim alanında sistemli bir yenileşme sağlanamayıp, eski ile yeni kurumların çatıştığı bir ikililik ve tezat ortamı doğdu. Düşünce, dil ve sanatta Batı örnek alındı; fakat bu alanda Batılı düşünür ve sanatçıların taklidinden öteye gidilemedi, orijinalliği olan güçlü eserler ortaya konulamadı.

Bilal Eryılmaz’ın ifadesiyle belirtecek olursak, “Gülhane Hattı ile başlayan değişme sürecinde, karşılaşılan Batılı kurum ve sistemlerle, geleneksel Osmanlı kurum ve değerleri zaman zaman uzlaşırken çoğu kez birbirine karşı direnip çatıştılar. Tanzimat’ın bu ikili yönü günümüzdeki siyasi kültürün oluşumunu ve Cumhuriyet’in temellerini oluşturan düşünce ve kurumları büyük ölçüde etkiledi. Günümüz siyasi kültürünün homojen olmayışının temelinde Tanzimat’ın etkileri yatmaktadır.”[34]

Doç. Dr. Şükrü KARATEPE

Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 14 Sayfa: 716- 726


Dipnotlar :
[1] Ahmet Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet C I., s. 49.
[2] Mustafa Nuri Paşa, Nefayiç’ül Vukuat C. I, II, Haz. Neşet Çağatay, Ankara 1979, s. 125.
[3] Katip Çelebi, Bozuklukların Düzeltilmesinde Tutulacak Yollar, Haz. Ali Can, Ankara 1982, s. 24.
[4] Yaşar Yücel, Osmanlı Devlet Teşkilatına Dair Kaynakları, Anakara 1988, s. 15.
[5] F. Reşit Unat, Osmanlı Sefirleri ve Sefaretnameleri, Ankara 1968, s. 154, 161.
[6] Ahmet Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, C. II, s. 1101.
[7] Stanford J. Shaw, “19. YY. Osmanlı Reform Hareketinde 1876 Öncesi Merkezi Yasama Meclisleri”, Çev. Püren Özgören, Tarih ve Toplum Dergisi. 76,77, İstanbul 1990.
[8] Ahmet Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet C. III s. 1441.
[9] İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul 1987, s. 19.
[10] Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi C. V. İstanbul 1954, s. 83.
[11] Yücel Özkaya, Osmanlı İmparatorluğu’nda Ayanlık, Ankara 1977, s. 141 vd.
[12] Özkaya, Ayanlık, s. 60 vd.
[13] Karal, Osmanlı Tarihi, C. V, s. 93; Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, C. V, s. 2240 vd.
[14] Suna Kili, A. Şeref Gözübüyük, Türk Anayasa Metinleri, Ankara 2000, s. 13, 17.
[15] Bülent Tanör, “Sened, i İttifak”, Bahri Savcı Armağanı, Ankara 1988, s. 481.
[16] Mümtaz Soysal, Anayasanın Anlamı, İstanbul 1986, s. 39.
[17] Metin Heper, “Osmanlı Siyasal Hayatında Merkez, Kenar İlişkisi”, Toplum ve Bilim s. 9,10.
[18] Karal, Osmanlı Tarihi, C. V. s. 83.
[19] Carter V. Findley, Osmanlı Devleti’nde Bürokratik Reform, Çev. Latif Boyacı, İzzet Akyol, İstanbul 1994, s. 103 vd.
[20] Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Çev. Metin Kıratlı, Ankara 1984, s. 104.
[21] Lewis, Modern Türkiye’nin… , s. 97.
[22] A. Lütfi Paşa, Tarih-i Lütfi, C. II, İstanbul 1984, s. 269.
[23] Lewis, Modern Türkiye’nin., s. 57, 65.
[24] Taceddin Kayaoğlu, Türkiye’de Tercüme Müesseseleri, İstanbul 1998, s. 49 vd.
[25] Reşat Kaynar, Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat, İstanbul 1954, s. 174.
[26] Kili, Gözübüyük, Türk Anayasa., s. 21.
[27] Kaynar, Mustafa Reşit., s. 176.
[28] S. Lane Poole, Lord Stratford Canning’in Türkiye Anıları, Ankara 1988, s. 89.
[29] Ahmet Cevdet Paşa, Tezakir (1, 12) Ankara 1986, s. 26.
[30] Poole, Lord Stratford. s. 166 vd.
[31] Engelhardt, Tanzimat, Çev. Ayda Düz, İstanbul 1976, s. 241.
[32] Recai Galip Okandan, Amme Hukukumuzun Anahatları C. I., İstanbul 1971, s. 109.
[33] Ortaylı, İmparatorluğun., s. 77.
[34] Bilal Eryılmaz, “Tanzimatın Türk Yönetim Tarihindeki Yeri”, Akademik Araştırmalar Dergisi, s. 1 İzmir 1987.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ