TANZİMAT REFORMLARI VE ÇELİŞKİLERİ

TANZİMAT REFORMLARI VE ÇELİŞKİLERİ

II. Mahmud, iktidarının özellikle 1826’da yeniçerilerin kaldırılmasından 1839’da ölümüne kadarki döneminde, Büyük Petro’nun Rusya’da gerçekleştirdiklerinden daha kapsamlı bir reform programını yürürlüğe koydu. Bernard Levis’e göre, “padişah Petro’nun yaptıklarından haberdardır. Ama onun örnek aldığı Petro değildi: hayran olduğu ve eserini tamamlamaya karar verdiği Selefi Selim ile, nefret ettiği ve bu yüzden verdiği her örneğin faha iyisini yapmaya azmettiği rakibi Mısır Paşasını örnek alıyordu.”[20] Petro gibi II. Mahmud da otoriter mizaçlıydı. Fakat onun işi Petro’dan daha zordu. Çünkü reformlarını yaparken Petro’ya çok sayıda Batı Avrupalı uzman yardım etti. II. Mahmud ise merkezdeki ve taşradaki muhaliflerini ezdikten sonra bile kendisine yardım edecek uzmanlara sahip olamadı. Herşeyden önce kendisi, yaptıkları hakkında yeterli bilgi sahibi değildi. Avrupa kökenli herşeyi, “kâfire karşı nefretinin ifadesi” olarak reddeden bir toplumda, yabancı uzman bulundurmanın sakıncaları sayılamayacak kadar çoktu. Batı dillerini bilen yok denecek kadar az olduğundan, örnek alınan uygulamalar hakkında doğrudan bilgi edinme yolları da tıkalıydı.

II. Mahmud döneminde, devletin içinde bulunduğu krizden çıkabilmesi için Avrupa’nın örnek alınması daha yaygın bir kanaat haline geldi. Ancak Sultan, Avrupa’nın izlenmesinde, özden çok biçime önem veriyor, siyasi ve idari kurumlara Avrupa kurumlarının görüntüsünü vererek Batılı gözlemciler üzerinde olumlu izlenimler bırakmayı umuyordu. Daha sonraki dönemlerde de başvurulan bu yöntem umulan etkiyi göstermedi. Avrupalı gözlemciler, sadece dış görünüşü değişen, fakat gerçekleri eskisi gibi duran yeniliklere küçümser gözle baktılar. Lewis’in belirttiği gibi “sadrazam ve çalışma arkadaşlarına Redingot giydirmek ve nazır adını vermek, yeni bürolar ve masalar sağlamak, onları bir gecede modern bir devlet haline getirmedi. Çünkü sadece dış görünüşü değişen fakat özde eski pozisyonunu koruyan bu kurumlar, yerleşmiş hak ve imtiyazların yüzyıllardan gelen prestijini taşıyordu. Bu prestijin kaynağı ise padişaha bağlılıktı. Dış görünüşleri değişmekle kendi başlarına irade kullanan bir güce dönüşemeyip eskiden olduğu gibi yine padişahın iktidarının sağlamlaştırılmasını kollamaya devam ettiler.”[21]

II. Mahmud’un reformlarından sonra ortaya çıkan rejimde işler, eskisi kadar bile iyi gitmedi. Eskiden hiç olmazsa insanların ahlâken sürdürmeye gayret ettikleri bir geleneksel yükümlülükler ve sosyal bağlılık düzeni vardı. Batı’dan alınan kanunlarla kurulan yeni düzen ise, halk için bir anlam taşımıyordu. Belki bu yeni düzenin, onu yürüten memurlar için bir anlamı vardı. Ama memurlar da Batı tarzı yaşantılarının artan maliyetini karşılamak için yolsuzluk yapıyorlar ve bu nedenle ahlâk bozuluyordu. Reformları bizzat yüklenmiş olan uygulayıcıların ahlâk yapısı, işlerin olumlu sonuçlar vermesine engeldi. Yönetenlerle halk arasında öteden beri varolan uçurum, bu ahlâki zaaf yüzünden daha da açıldı. Üstelik halk kendisinden farklı giyinen, beslenen, düşünen ve yaşayan bu yeni yönetici sınıfa karşı eskilerine olduğu kadar bile sempati göstermiyordu.

Toplumların, kendilerinden üstün gördükleri kültürlerin, daha pratik ve kullanışlı olan giyinme, barınma, beslenme gibi alışkanlıklarını yeni biçimler vererek benimsedikleri görülmüştür. Ancak bu benimsetme, devlet otoritesi kullanılarak zorla veya yasa gücüyle yapıldığı zaman tepkiyle karşılanmıştır. II. Mahmut aynı zamanda, halkın giyimini düzenleyen, memurlar ve askerler için fes giyilmesini zorunlu tutan bir nizamname yayınladı. Askerlere ve devlet erkânına, nizamnamede öngörülen biçimde Avrupa tipi üniformalar giydirilmesi halkın tepkisine yol açtı.[22]

Sanayi öncesi toplumlarda insanların giysileri, özellikle de başlıkları mensubu bulundukları toplumsal grubun dinini, sosyal statüsünü gösteren önemli simgelerden biriydi.

İslamiyet belli ölçülerde uyulması dışında özel bir giyinme biçimi getirmemiş, giyinme toplulukların kendi örf ve geleneklerine bırakılmıştı. Ancak yüzyıllarca uygulanan bu örf ve geleneklerin doğal sonucu olarak Müslümanların kendilerine özgü giyim-kuşamları oluştu. Bu konuda Müslüman olmayanlara tam olarak benzemek hoş karşılanmadı. Geleneksel Osmanlı toplumunda esnaf, yeniçeri, ilmiye, kalemiye gibi statülerden her birinin kendine özgü kıyafet ve başlıkları vardı. Böyle bir alışkanlıktan gelen Müslümanların, can düşmanları gözüyle baktıkları Hıristiyanların giysilerine sıcak bakmaları beklenemezdi. Özellikle şapka sembol kabul edildiği için daha fazla tepki gördü. Türkiye’de yenileşme ya da modernleşmenin temelleri, bu yolu açan III. Selim ve II. Mahmud tarafından şekilcilik ve dış görünüme önem veren bir anlayış üzerine kuruldu. Bu anlayış Cumhuriyet döneminde daha da ileri götürülerek sürdürüldü.

5. Tanzimat ve Batı Etkisinin Artması

Osmanlı toplumunda III. Selim’in başlattığı yeniliklerin II. Mahmud tarafından daha katı ve kararlı şekilde yürütülmesiyle, ülkenin kapıları Batı’ya açılmış oldu. Devletin öncelikle askeri, idari ve mali alanlarda yaptığı değişikliklerle, merkezi idarenin güçlenmesi ve otoritesinin ülkenin her yerinde hakim kılınması isteniyordu. Ancak açılan kapıdan sadece askeri, idari ve mali alandaki kurum ve fikirler gelmiyordu. Avrupa’da köklü bir değişimin ateşini körükleyen Fransız İhtilali’nin devrimci fikirlerine de ilgi fazlaydı. Bu fikirlerin yurda girişini sağlayan başlıca faaliyetler, yeni kurulan askeri okullardaki Fransız öğretmenlerin çalışmaları ile Fransız hükümetinin İstanbul’daki propaganda girişimleriydi. Ayrıca Batı ülkelerine gönderilen öğrenciler, diplomatik görevliler, Batı dillerini bilen ve bu dillerde yazılanları okuyan genç bürokrat ve aydınların faaliyetleri de Batılı fikirlerin tanınmasını sağlıyordu.[23]

Askeri okullarda ve Tıbbiye’de ders veren Fransız öğretmenler, derslerinde sadece askerlik ve tıpla ilgili bilgileri öğretmekle kalmıyorlar, Fransız İhtilali’ni ve dayandığı fikirleri de anlatıyorlardı. Ayrıca Fransız hükümeti, devrim fikirlerinin yayılmasına özen gösteriyor ve bunu kolaylaştırmak için İstanbul’daki vatandaşlarını Türklerle daha sıkı ilişkiler kurmaya teşvik ediyordu. Fransızların bu girişimleri sonucunda, zengin ve mevki sahibi insanlar arasında, ihtilal düşüncelerinin konuşulup tartışıldığı geniş bir sosyal çevre oluştu.

İhtilal fikirlerinin önemli taşıyıcılarından birisi de öğrenim için Batı’ya gönderilen öğrencilerdi. Bu öğrenciler Batı’da gördükleri sosyal düzen ve maddi gelişmişlik karşısında heyecanlanıyor, Türkiye’de de böyle bir düzen kurulmasını sağlamak için, sadece ders kitaplarından yazılanlarla yetinmeyip, dönemin etkili siyasi görüşleriyle ilgileniyorlardı.

III. Selim döneminden itibaren Batı başkentlerinde açılan düzenli temsilciliklerde görevlendirilen genç memurlar, Avrupa’daki gelişmeleri ve bu gelişmeleri sağlayan fikirleri yerinde tanıma imkânı buldular. 1821’de Bab-ı Ali’de kurulan tercüme odasında Batı dillerini öğrenen genç kuşaklar, Avrupa’da çıkan yayınları izleyebiliyorlardı. Tercüme Odası’nda yetişen ve Batı’yı daha yakından tanıma imkânı bulan gençler, devletin yeni bürokrat sınıfını oluşturdular. Tanzimat döneminin ünlü sadrazamları Ali, Fuat ve Reşit Paşalar da içinde olmak üzere pek çok yenilikçi aydın ve bürokrat ilk eğitimlerini Tercüme Odası’nda gördüler.[24]

Fransız İhtilali’nin devrimci ve milliyetçi fikirleri, etkisini ilk olarak Balkanlar’daki gayrimüslim halk arasında gösterdi. Osmanlı ülkesindeki ticaretini gayrimüslimler aracılığıyla yürüten Batı ülkeleri, yerli Hıristiyan tüccarları destekliyor, bunlar da halkı devlete karşı kışkırtıyorlardı. Kışkırtılan halka karşı uygulanan güvenlik önlemlerine, hem Batılılar hem de Rusya, Hıristiyanların hamiliğini öne sürerek müdahale ediyordu. Bu müdahaleler nedeniyle, Batılı fikirler imparatorluğun diğer bölgelerinden önce, Balkanlar’daki Hıristiyan teb’a üzerinde etkisini gösterdi.

Abdülmecid’in Dışişleri Bakanı Mustafa Reşit Paşa, Batı uygarlığına hayran bir devlet adamıydı. Elçilik yaptığı Paris ve Londra’da bu ülkelerin yönetim sistemlerini inceleyip yakından tanıma imkânı bulmuştu. Mustafa Reşit Paşa, devlet yönetiminin her din ve mezhepten teb’anın hak ve hürriyetlerini güvenceye alacak ve kanun hakimiyetinin tesis edecek şekilde yeniden düzenlenmesini istiyordu. Bu düzenlemeleri öngören bir ferman yayınlanması halinde, Batılı ülkelerin Hıristiyan teb’anın haklarını bahane ederek, Osmanlı’nın içişlerine karışmayacağına, düzenin yeniden sağlanacağına ve böylece çöküşün durdurulacağına inanıyordu.

Reşit Paşa, fikirlerini Sultan Abdülmecid’e açarak, fermanı yayınlamaya razı etti.[25] Hazırlanan ferman, 3 Kasım 1839 günü Gülhane Parkı’nda, padişah, yabancı devlet sefirleri ve halkın huzurunda Mustafa Reşit Paşa tarafından okundu. Gülhane Hattı Hümayunu adı verilen bu fermanla, Osmanlı Devleti’nde, İslam hukuku ve geleneksel kurumların kademeli olarak yerini Batı hukuku ve kurumlarına bıraktığı hızlı bir değişim süreci başladı.

Tanzimat Fermanı’nın giriş bölümünde, yayınlanış sebebi padişahın ağzından özetle şöyle açıklanmaktadır: “Devletin ilk dönemlerinde şeriat hükümlerine tam manasıyla riayet edildiği için devletin gücü ve teb’anın refahı yükseldi. Son yüzelli yıldan beri şeriat hakimiyeti kalmadığından, devletin gücü zayıfladı ve teb’asının refah seviyesi düştü. Bu gidişin durdurulabilmesi için devletin iyi idare edilmesi, vatandaşın can güvenliğinin sağlaması, halkın malının, ırz ve namusunun korunması, vergin ve askerlik konularında yeni kanunların çıkarılması zorunludur. Müslim ve gayrimüslim tüm teb’aya eşit şekilde uygulanacak bu kanunlarla devletin gücü ve halkın refahı yeniden yükselecektir. Osmanlı ülkesinin coğrafi durumu, toprağın bereketliliği, halkın yeteneği ve zekası göz önünde tutulursa, gerekli çarelere başvurulduğu takdirde; Allah’ın yardımıyla beş-on sene içerisinde istenilen sonuçlara ulaşılacağından kimsenin şüphesi olmasın.”[26]

Padişah fermanda devletin tüm eyaletlerinde iyi bir idarenin kurulması için mal, can ve namus emniyeti, vergi adaleti, askerlik hizmeti ve süresini yeni esaslara bağlayan kanunların hazırlanması konusuna titizlikle riayet edeceğine yemin ediyordu.[27] Esas nüshası padişah tarafından imzalanarak Hırka-i Saadet Dairesi’ne konulan Gülhane Hattı Hümayunu’nda kabul edilen siyasi ve idari prensipler şöyle özetlenebilir:

  1. Hangi din ve millete mensup olursa olsun bütün teb’anın, can, ırz ve namusu güvenlikte olacak.
  2. Herkesin mülkiyet hakkı olacak. Yasa dışı yollardan kimsenin malına el konulamayacak.
  3. Vergiler için âdil oranlar tayin edilecek, vergi yükünün dağılımında vatandaşlar arasında eşitlik sağlanacak.
  4. Askerlik hizmetleri belli bir süreye bağlanacak, beldelerden nüfusları ile orantılı miktarda asker alınacak.
  5. Suç ve cezalarda şahsilik kabul edilecek. Yargılama açık yapılacak, suçluların malları müsadere edilerek varisleri mirastan mahrum bırakılmayacak.
  6. Tüm devlet memurlarına maaş bağlanacak. Rüşvet kesinlikle yasaklanacak ve bu yasağa uymayanlar şiddetle cezalandırılacak.

Tanzimat Fermanı’nın amacı, çeşitli iç ve dış olayların etkisiyle işlemez hale gelen idareyi yenileştirerek, devlet otoritesini hakim kılmak, vatandaşa hak ve hürriyetler veren daha adaletli bir yönetim sistemi kurmaktır. Padişahın tek yanlı iradesini yansıtan bu, fermanla, devlet kendisini işler düzene girene kadar belli ölçülerde sınırlamaktadır.

Tanzimat Fermanı’nda sağlanan hakları, insanlar uğrunda mücadele vererek almadılar; padişah tarafından kendilerine “ihsanı şahane” olarak verildi. O günün şartlarında halktan, fermanda sözü edilen hakların talebi doğrultusunda bir hareketin gelmesi esasen mümkün değildir. Çünkü Batı’yı görmüş sınırlı bir grup bürokrat aydının dışında, vatandaşın uğrunda mücadele verilmeye değer hak ve hürriyetlerin varlığından bile haberi yoktu. Kitleler kendilerine geleneksel olarak eskiden beri sağlanan hak ve hürriyetlerden memnun olarak hayatını sürdürüyordu.

Gülhane Hattı Hümayunu da Sened-i İttifak gibi, teb’anın bir kısım hak ve özgürlüklerini güvenceye almıştır. Ancak bu iki ferman arasında, yürürlüğe konulma biçimleri ve düzenledikleri haklar bakımından üç önemli fark bulunmaktadır.

  1. Mahmud, Sened-i İttifak’ı taşrada güçlenen ayanların zorlaması üzerine istemeyerek ve bir beklentisi olmadan imzaladığı halde, Sultan Abdülmecid Tanzimat Fermanı’nı merkezdeki kendi memurlarının teklifi üzerine, isteyerek ve büyük ümitler bağlayarak imzaladı.
  2. Sened-i İttifak’la merkezi otoriteye karşı taşrada güçlenen ayanların bölgelerindeki hakimiyetleri onaylanırken, Tanzimat Fermanı ile başkentte padişahın emrinde çalışan bürokratların yetkileri arttırılarak, merkezi iktidarın otoritesi genişletildi.
  3. Sened-i İttifak’la ayan denilen belli bir seçkinler grubunun haklarının güvenceye alınması amaçlanırken, Tanzimat Fermanı’yla bir ayırım gözetilmeksizin tüm teb’anın hak ve hürriyetlerinin güvenceye alınması amaçlandı.

Tanzimat Fermanı, devletin esas yapısını, temel siyasi ve idari organlarını ve bu organlar arasındaki ilişkileri düzenleyen bir anayasa değildi. Buna rağmen fermanda yer alan teb’anın hayatını, canını, malını, inancını güvenceye alan; yargılamadan ceza verilemeyeceğini, suçluların malına el konulamayacağını ve kanun hakimiyetini öngören hükümler, çağdaş anlamda birer anayasa hükmü niteliğindedir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ