TANZİMAT REFORMLARI VE ÇELİŞKİLERİ

TANZİMAT REFORMLARI VE ÇELİŞKİLERİ

3. Sened-i İttifak’tan Beklenen

III. Selim’in yaptıklarının doğruluğuna inanan devlet adamlarından biri olan Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa, padişahın şahsına karşı büyük saygı besliyordu. Alemdar, III. Selim’i tekrar tahta çıkararak başlanan yeniliklerin tamamlanmasını sağlamak üzere emrindeki askerlerle İstanbul’a geldi. Fakat, bu durumu haber alan IV. Mustafa’nın tahrikiyle ayaklanan yeniçeriler Selim’i öldürdüler.

Alemdar İstanbul’a geldiğinde III. Selim öldürülmüştü. Bunun üzerine Alemdar, IV. Mustafa’yı tahttan indirerek yerine II. Mahmud’u çıkardı; kendisi de sadrazam oldu. Alemdar Mustafa Paşa, taşradaki muhalif güçleri denetime alarak, merkezi yönetimin ülkede hakimiyeti yeniden ele geçirmesini istiyordu. Merkezin emirlerinin ülkenin her yerinde geçerli kılınmasının İstanbul’daki en büyük engeli ise yeniçerilerdi. Bu nedenle önce yeniçerilik kaldırıldı. Daha sonra da, taşrada güçlenerek merkezin otoritesini tanımaz hale gelen ayanları padişaha bağlama yolları arandı.

Ayan, geleneksel Osmanlı yönetiminde halk tarafından seçilen bir tür taşra yöneticisiydi. Osmanlı şehir ve kasabaları, hükümetin merkezden tayin ettiği vali, sancakbeyi, subaşı ve kadılar ile ayanlar tarafından birlikte yönetilirdi. Memleketin zengin ve nüfuzlu halkı arasından seçilen ayanların görevi, askeri, idari, mali, ve iktisadi kamu hizmetlerinin yürütülmesinde devlet ile halk arasındaki ilişkileri ayarlamaktı. Eyalet ve sancakların yönetilmesine ilişkin olarak, buralardaki görevlilere merkezi idare tarafından yazılan ferman ve talimatların bir nüshası da ayanlara gönderilirdi.[11]

Gerileme döneminde, devletin merkezi otoritesinin zayıflamasına paralel olarak güçlenen ayanlar, halk üzerinde kendi otoritelerini kurmaya başladılar. Öyle ki, merkezden gelen vali ve kadılar görevde kalabilmek için ya ayanların halkı ezmesine göz yumdular ya da ayanlarla beraber olarak halka birlikte zulüm yaptılar. Giderek devletle pazarlık edecek kadar güçlenen ayanlar, merkezi otoriteden bağımsız hareket eden derebeyleri haline geldiler.

18. yüzyılın sonlarına doğru, Anadolu’nun her tarafındaki güçlü aileler arasında ayan olma mücadelesi alıp yürümüştü.[12]

Geleneksel Osmanlı siyasi-idari sisteminde, merkezi otorite ile taşradaki güçler arasındaki ilişkiyi, tek yanlı olarak devlet tayin ediyordu. Merkezi iktidar, güçlü olduğu dönemlerde, taşrada huzursuzluk çıkaranları katı şekilde cezalandırarak hükmünü sürdürdü. Ancak, merkezin zayıflamasına orantılı olarak taşrada güçlenen ayan, mütesellim ve voyvoda gibi yöneticiler, denetimden çıkarak bölgelerinde kendi hükümlerini geçirir hale geldiler. Osmanlı taşrasında, Batı’da olduğu gibi devlet ve halk arasında yer alan mahalli sivil örgütlenmeler yoktu. Taşradaki yöneticiler de merkezdekiler gibi, devletin emrinde çalışan ve onun çıkarlarını kollayan memurlardı.

Devlet zayıflayınca ortaya çıkan güçler merkezin emirlerini hiçe sayarak halk üzerinde baskı uygulamaya, bulundukları bölgede sözlerini geçirebilmek için kendi ordularını kurmaya başladılar. Taşrada dengelerin merkezi idare aleyhine bozulduğu böyle bir dönemde, İstanbul’da kontrolü ele geçiren Alemdar, padişahla görüşerek yeniden devlet otoritesine bağlanmalarını sağlamak için ayanları İstanbul’a davet etti. Ayanlar, bu davete uyarak İstanbul’a gelirken, tedbir olarak ordularını da beraberlerinde getirdiler. İstanbul’a gelince de güvenliklerini düşünerek, şehre girmeyip, İstanbul dışında konakladılar.[13] 29 Eylül 1808’de yazlık Kağıthane Köşkü’nde padişah tarafından kabul edildikten sonra, Alemdar’ın öne sürdüğü reformları görüşmek üzere kendi aralarında toplantılar yaptılar. Bu görüşmelerde hazırlanarak padişah ve ayanlar tarafından imzalanan metne “Sened-i İttifak” adı verilmektedir.

Alemdar’ın ayanları İstanbul’a davet etmekten amacı, padişaha bağlılıklarını ve merkezi yönetimin denetimine girmelerini sağlamaktı. Yapılan görüşmelerde ise bunun tam tersine kararlar alındı. Mevcut statüleriyle yetinmeyen ayanlar, daha fazla bağımsızlık ve güvence istediler. Padişah ise geleneksel otoritesini kısıtlayan Sened-i İttifak’ı istemeyerek imzalamak zorunda kaldı. Türk Anayasa Hukuku literatüründe yerleşmiş kanaat olarak, “padişahın halka karşı keyfi uygulamalarını önleyici bir denetim ve güvence mekanizması kurduğu” söylenen bu belge; aslında “taşrada halkı ezen ayanlara, devlet otoritesi karşısında daha fazla bağımsızlık vererek, bir tür derebeylik düzeninin yasallaşmasına yol açmıştır.”

Sened-i İttifak bir anayasa değildir, fakat padişahla ayanlar arasında imzalanan ve karşılıklı taahhütleri içeren bir anlaşma olması nedeniyle, Türk Anayasacılık tarihinde önemi büyük olan bir siyasi belgedir. Başlangıç kısmında, bozulan düzenin yeniden kurulması ve devlet otoritesinin sağlanması amacıyla ve tarafların ittifakıyla aktedildiği belirtilen senedin, altısı esas, biri ek olmak üzere yedi şartı bulunmaktadır. Bu şartlarda yer alan siyasi ve idari hükümler şöyle özetlenebilir:[14]

  1. Ayanlar padişahın emirlerine mutlak surette sadakat gösterecek, padişah da onların mallarını ve canlarını güvenceye alacak. Ayanlardan padişaha karşı harekete geçenler olursa, öteki ayanlar padişahın yanında yer alacaklar.
  2. Ayanlar, devletin asker toplamasına yardımcı olacaklar; bu konuda itiraz edenler olursa, taraflar elbirliği ederek itiraz ve muhalefet edenleri bastıracak. Devletin düşmanlarına karşı ayanlar padişahla birlikte mücadele verecekler.
  3. Devlet hazinesi için eyaletlerden toplanacak vergilerin tahsil edilmesine ve güvenlik içinde merkeze ulaştırılmasına ayanlar yardımcı olacaklar.
  4. Devletin egemenlik yetkisi padişahın şahsında temsil edilecek, padişahın mutlak vekili olan sadrazamın emirlerine de padişahın emirleri gibi uyulacak. Sadrazam, kanunların ve verilen sözlerin dışına çıkarsa, ayanların buna karşı direnme hakkı olacak.
  5. Ayanların mevcut hakları ölümlerinden sonra hanedanlarına geçerek aynen korunacak. Ayanlar kendi bölgelerinin dışında güç kullanamayacak, halka zulüm yapamayacak, kanunların uygulanmasına muhalefet edemeyecekler.
  6. İstanbul’daki ocaklardan ya da başka bir güç tarafından padişaha karşı gelenler, fitne ve fesat çıkaranlar olursa, ayanlar İstanbul’a gelerek bunun bastırılmasına yardımcı olacaklar.
  7. Ülkede düzenin sağlanması ve zulmün önlenmesi için, devlet görevlileriyle ayanın birlikte aldıkları kararlar uygulanacak. Vatandaş her türlü zulüm ve kötü muameleye karşı korunacak.

Klasik dönem Osmanlı yönetim anlayışına aykırı olan bu hükümlerden dolayı Sened-i İttifak’ı, İngilizlerin Magna Carta’sı gibi “hükümdar ile ayan arasında yazılan bir anayasa belgesi, Türkiye’de hukukun üstünlüğüne ve demokratik yönetime atılan ilk adım sayanlar vardır. Oysa Sened-i İttifak, şekil bakımından bir anayasa belgesi olmadığı gibi, öz bakımından da Magna Carta’ya benzemez. Senet, her şeyden önce İngiltere’de olduğu gibi, taşradaki güçlerin isteği ve merkezi iktidarı zorlamaları ile değil, merkezi iktidarın isteği ve taşradaki güçleri zorlamasıyla hazırlanmıştır.

İkincisi İngiltere’de Magna Carta, taşradaki asillerin haklarını güvenceye alan bir belgedir; sonraki dönemlerde krallara karşı verilen her mücadelede öne sürülmüştür. Sened-i İttifak ise, Alemdar Mustafa Paşa’nın saf dışı edilmesinden sonra unutulmuş ve bir daha uygulanmasını isteyen olmamıştır.

Bülent Tanör’ün belirttiği gibi “Türk hukuk sistemi, Sened-i İttfak’a gereğinden fazla bir önem vermiştir.”[15] Kanımızca anayasa niteliği olmayan ve hiç uygulanma şansı bulmayan belge, klasik Osmanlı devlet anlayışında köklü değişiklikler öngörmektedir. Ancak gerek hükümleri, gerekse hiç uygulamamış olması akımından Türkiye’nin demokratikleşme tarihinde ilk adım sayılması çok abartılı bir değerlendirmedir.

Sened-i İttifak’ı hazırlayanlar, Osmanlı Devleti’nde merkezi siyasi gücü şahsında toplayan padişahın mutlak otoritesinin sınırlanmasını istediler. Padişahın yetkilerinin sınırlanmasını isteyenler, bunu tamamen kendi kişisel çıkarları için gerekli görmekteydi. Ayanlar, İngiltere’de ve öteki Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, kendi içinde hiyerarşisi ve gelenekleri olan bir asiller sınıfı değildi. Bunlar devletin otoritesinin zayıflamasından istifade ederek, taşradaki halk üzerinde kendi kişisel otoritelerini kurmuş olan derebeyleriydi. Sened-i İttifak’la, ayanların o güne kadar zor kullanarak elde ettikleri hukuk dışı otorite meşruiyet kazanıyor; üstelik bu otoritenin çocuklarına geçmesine ve böylece hanedanlarını kurmalarına izin veriliyordu.

Osmanlı’da ayanların, hanedanlarını kurarak merkezden bağımsızlaştığı yıllarda, Avrupa’da çoktan tarihe karışan feodal otoritelerin yerine güçlü merkezi iktidarlar etrafında toplanan milli devletler kurulmaktaydı. Böylece devlet, tam Batı’ya yöneldiği bir dönemde, Batı’dakinin aksine, otoritesine her yerde boyun eğdiren merkezi gücünü kaybederek, derebeylerinin egemen olduğu feodal bir düzene doğru kaydı.[16] Ancak ayanların, merkez karşısında, müşterek çıkarlarını korumaya yönelik organik bağları olmadığından, “hiçbir zaman Batı’da olduğu gibi asiller sınıfı meydana getiremediler. Kendi aralarında örgütlenerek halk ile merkezi iktidar arasında ikincil bir otorite oluşturamadılar”[17]

4. Merkezi İktidarın Güçlenmesi

Sened-i İttifak’ta yer alan şartların uygulanmaması halinde, tarafları buna zorlayacak bir hukuk prensibi yoktu. Her yeni gelen sadrazam senedi mühürleyip imzalayacak, padişah da uygulamayı denetleyecekti. Oysa II. Mahmud, uygulamayı denetlemek bir yana, senedin varlığından bile rahatsız oluyordu. Padişah kendisi bir ayan olan ve öteki ayanları İstanbul’a davet ederek senedin hazırlanmasını sağlayan Alemdar Mustafa Paşa’dan hoşlanmıyordu. Öte yandan, ulema sınıfı itibarlarının sarsıldığı, yeniçeriler “Sekban-ı Cedid” ordusu kurulduğu ve yeni usullerle talim yapmaya zorlandığı için Alemdar’a kinleniyordu. Yeniçeriler 1808’de Ramazan’ının son gününe rastlayan 14 Kasım günü, Sekban-ı Cedid askerlerinin oruçlarını zamanından önce bozduklarını bahane ederek ayaklandılar ve Alemdar’ı öldürmek için Babı Ali’yi bastılar. Bu sırada mahzende bulunan barut fıçılarının patlaması sonunda, Alemdar ve muhafızları binayı saran yeniçerilerle birlikte öldüler.[18]

Alemdar’ın ölümünden sonra, yeniçeriler, padişahı da öldürmek için saraya yürüdüler. Fakat III. Selim’in başına gelenlerden tecrübeli olan padişah, yeni muhafızlarla sarayı güvenceye aldığı gibi, kendi yerine getirilme ihtimali bulunan devrik padişah IV. Mustafa’yı da öldürttü. Yeniliklere karşı olanlar, tahta geçirecekleri baş-ka birini bulsalar, ellerine geçen ilk fırsatta II. Mahmud’u öldürmekten çekinmeyeceklerdi. Fakat tahta geçirecekleri uygun bir aday bulamadıkları için bu niyetlerini gerçekleştiremediler.

Esasen II. Mahmud, tahta çıktığı günden beri, Alemdar ve yeniçeriler hayatta olduğu sürece, yeniliklerini dilediği gibi yürütemiyeceğini biliyordu. Bu nedenle yeniçerilerin Alemdar’ı yok etmelerine seyirci kalan padişah, 1826’da uygun bir fırsat yakalayınca yeniçerileri de ortadan kaldırdı. Bu tarihe kadar devletin merkezi politik gücü, bürokrat sınıflar arasındaki dengelere dayanıyordu. Şeyhülislam ulema sınıfının, yeniçeri ve diğer askeri ocakların ağaları da kendi birimlerinin başını çekiyordu. Padişah, dengeleri ustaca kollayarak atamalarda fraksiyonlar arasında uyum sağlıyor, muhaliflerini kendisine karşı ittifak etmelerini imkân verecek kadar uzun süreli görevde tutmuyordu. Padişah önemli mevkilere yavaş yavaş kendi adamlarını getirerek, merkezi gücü elinde toplamaya çalışıyordu.

II. Mahmud, yeniçerileri ortadan kaldırdıktan sonra, Anadolu ve Rumeli’de veraseten gelen veya halk desteğinde varlığını sürdüren mahalli iktidarları ve ayanları etkisiz hale getirmeye çalıştı; ülkenin siyasal bütünlüğünü korumak için, her fırsatta ayanlar üzerine yürüdü. Resmi görevli bir ayan ölünce yerine oğullarından veya yakınlarından biri tayin edilmedi. Ölen ayanların çevresindeki etkili ilişkiler, hükümlerini geçiremiyecekleri uzak bölgelerde görevlendirilerek birlikte hareket etmeleri önlendi. Bir kısmı öldürüldü, bir kısmı da uzak yerlere sürüldü. Buna rağmen merkezin gücünün her yerde tam egemen kılınması mümkün olmadı. Merkezin taşradaki denetimini sağlayan tımar sistemi bozulduğundan, devlet denetimi tam olarak sağlayamıyor ve yok edilen ayanların yeri derhal yenileriyle dolduruluyordu.

Batı’yı örnek alınarak gerçekleştirilen reformların sürekli hale getirilebilmesi için merkezi yönetim örgütünün de yeniden düzenlenmesi gerekiyordu.[19] İlk olarak ordu, ulema ve diğer bürokrat sınıfının maaşlarına zam yapılarak statüleri yükseltildi. Harbiye nezareti kuruldu ve ordunun sivil bürokrasiden bağımsız olarak burada örgütlenmesi sağlandı. Kendi konağında hizmet yürüten Şeyhülislam için yeni bir büro açılarak ulemanın faaliyetlerinin kontrol edilmesi sağlandı. Okullar Maarif Nezareti’ne, mahkemeler Adliye Nezareti’ne, vakıflar da Evkaf Nezareti’ne bağlanarak devletin denetimine alındı. Bu düzenlemenin amacı ordu ile ulema sınıfının eskiden olduğu gibi padişaha karşı birleşmelerini engellemekti.

II. Mahmud döneminde yapılan bu düzenlemelerle, askeri, dini ve ilmi grupların devlet merkezindeki siyasi gücü zayıfladı. Buna karşılık yeni kurulan büroların ve bürolarda görev alan memurların rolü arttı. Merkezin artan yetkileri, güçlenen bu memurlar sınıfı tarafından kullanılıyordu. Ancak memurların egemenliği beklendiği kadar olumlu sonuçlar vermedi. Osmanlı’da zenginliğin kaynağı ve servet edinmenin yolu devlet memuriyetiydi. Fakat Batılılaşmadan önce, çok mal mülk edinerek gücünü artıran memurların malı uygun bir sebep gösterilerek müsadere edilirdi. Reform döneminde müsadere kaldırıldığı için, memurların malına artık eskiden olduğu gibi el konulamıyordu. Bu nedenle, görevlerini istismar ederek zenginleşen memurlardan lüks yalı ve konaklarında, halktan farklı bir hayat yaşayan yeni bir yönetici sınıf oluştu.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ