TANZİMAT FERMANI SONRASI HUKUKİ DÜZENLEMELER VE HUKUK DUALİZMİ

TANZİMAT FERMANI SONRASI HUKUKİ DÜZENLEMELER VE HUKUK DUALİZMİ

Sultan Abdulaziz[39] döneminde, Divan-ı Ahkam-ı Adliye (DAA) ve Nizamiye Mahkemeleri (NM) kurulduğu gibi, ünlü Mecelle-i Ahkam-ı Adliye’de (MAA) bu dönemin eserlerindend1ir.[40] Nizamiye mahkemelerinin vermiş olduğu kararları temyiz yoluyla denetleyecek bir mahkemeye ihtiyaç duyulması, Divan-ı Ahkam-ı Adliyenin (DAA) kurulmasının başlıca nedenini oluşturmuştur.[41]

İlk Adalet Nazırı (Bakanı) olan Ahmet Cevdet Paşa (1823-1895),[42] aynı zamanda temyiz mahkemesi başkanıydı. Osmanlı Devleti’nde, Tanzimat’tan önce Adalet Bakanlığı’na ait işler, devletin ilk dönemlerinde daha çok kazaskerler, Şeyhülislamlığın önem kazanmasıyla da Şeyhülislâmlar tarafından görülmekteydi.[43] Temyiz Mahkemesi başkanlığında bulunanlardan biri de, Büyük Ali Haydar Efendi’dir (1837-1903). Mecelle üzerine yazdığı şerhle ünlenen Küçük Ali Haydar Efendi[44] (1853-1935) de Temyiz dairesi başkanlığı ve İstinaf dairesi başkanlığı yapan ünlü hukukçulardan biridir.

Batı, gayrimüslimleri maddi ve moral açıdan güçlendirmek yanında, hukukunu ihraç ederek itibar kazanmak istiyordu. II. Mahmut devrinde kurulan Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye (MVAA) (The Supreme Council of Judicial Ordinance)[45] ikiye ayrılmıştı; Meclis-i Vala (MV) ve yasal düzenleme yapmak üzere kurulan Meclis-i Tanzimat (MT). Sonra bu iki Meclis, birleşti; ama sonra yine ikiye ayrıldı: Divan-ı Ahkam-ı Adliyye (DAA) ve Şura-yı Devlet. Bu meclisler bu dönemdeki hukuki yapının belirlenmesinde önemli rol oynamış ve yarı yasama meclisi gibi bir görev üstlenmişlerdir. Arazi Kanunnamesi (AK), Mecelle-i Ahkam-ı Adliye (MAA) ve Hukuk-ı Aile Kanunnamesi (HAK), Tanzimat döneminde çıkarılan ulusal kanunlar oldu. İlk iki kanunu hazırlayan heyetin başkanı Ahmet Cevdet Paşa’ydı.

Osmanlı Devleti’nde asıl olan kadı mahkemeleri olmakla birlikte, belirtildiği gibi, başka yargı mercileri de bulunmaktadır. Divan-ı Hümayun ve diğer divanlar; Vezir-i azam ve vezirlerin sefer esnasında kurdukları divanlar ve belirli yargısal görevleri olan Beylerbeyi başkanlığında toplanan eyaletlerdeki Paşa divanları vardır. Bunların dışında sınırlı yargısal yetkileri olan, daha çok hakem mahiyetindeki bir tür yargılama yerleri de söz konusudur: Lonca ve benzeri meslek organları, nakibü’l- eşrafın seyyid ve şerifler üzerindeki yargısı, defterdarın ve muhtesiplerin yargısı gibi. Osmanlı Devleti’nin İslâm adliye teşkilatına getirmiş olduğu en önemli fark, çeşitli isimler altındaki yargı yerlerinin sayısını ve etkisini azaltarak yargıçları en etkili yargı mercii olarak ortaya çıkarmak olmuştur.

George Young gibi bazıları Tanzimat dönemine “legislation=yasama” işlevi yüklerler ki bu, doğrudur. Tanzimatçılar, yargı örgütüne büyük bir ciddiyetle el attılar. Bu dönemde beş tür mahkeme ve şer’i yargılama devam ederken Ticari Yargılama Usulü ve Nizami Yargılama Usulü’nde yeni düzenlemeler yapılmıştır.

Osmanlı’da, kadı tarafından verilen bir hükmün yeniden görülmesi üç halde mümkündü:

  • (1) Gıyaben verilen bir hükme itiraz edilirse dava yeniden ele alınır,[46]
  • (2) Fetvahane-i Aliye veya Meclis-i Tetkikat-ı Şer’iye’den (MTŞ) temyiz yoluyla bozulması üzerine, dava, istinafen görülür.[47]
  • (3) İade-i Muhakeme yolu ile de dava yeniden ele alınırdı.[48]

Osmanlı hukukunda içtihat ile içtihat bozulamayacağı için, kadı’nın kararında kesinlik asıldı. Ancak kutsal metinlere (nass), icmaya, ana kurallara, açık ve kapalı (celi ve hafi) kıyasa aykırı olan kararlar bozulabilirdi. Osmanlı Devleti’nde şer’iye mahkemelerinden çıkan kararların ne suretle bozulabileceği, kanunen belirli yöntem ile düzenlenmişti.[49] Mecelle, istinaf ve temyiz yollarını kabul etmişti; Fetvahane ile Meclis-i Tetkikat-ı Şer’iye (MTŞ) ve daha sonra bunlar yerine kurulan Temyiz Mahkemesi Şer’iye Dairesi, bu kararları tetkik ederek, gereğine göre bozar veya onaylardı.[50]

1838 yılında Sadrazam unvanı Başvekil olarak değiştirilmiş; Başvekil, yargılama yetkisini Şeyhülislama devretmiş, şeri davaların temyiz mercii de Şeyhülislamlık olmuştur. 1838 sonrasında Huzur Murafaaları da Şeyhülislam başkanlığında yapılmıştır. Sonraları Şeyhülislamlıktaki fetva dairesinin adı Fetvahane olarak değiştirilmiş, şeri davaların temyizi de Fetvahanede kurulan Meclis-i Tetkikat-ı Şer’iye (MTŞ) isimli kurula bırakılmıştır. Osmanlı’da sistematik temyiz usulü, Divan-ı Ahkam-ı Adliye (DAA) ile kabul edilmiş, bu daire, istinaf ve temyiz diye iki mahkeme halinde teşkilatlanmıştır.

Tanzimat sonrasında Osmanlı’da beş tür mahkeme vardır: Kadı mahkemeleri, Ticaret Mahkemeleri, Nizamiye Mahkemeleri, Konsolosluk Mahkemeleri ve Cemaat mahkemeleri. Kadı mahkemeleri, başlangıçtan Tanzimat’a kadar, tek hakimli genel mahkeme olarak görev yapmış; Tanzimat’ta yetkisi azalarak devam etmiştir. Önceleri kazaskerlik dairesine bağlı iken, II. Mahmut zamanında, Meşihat (Şeyhülislâmlık) dairesine bağlanmıştır. XIX. yüzyılda kadı’nın yetkileri sınırlanmıştı.[51]

1848 yılında, yabancı devletlerin baskısıyla kurulan Karma Ticaret Mahkemeleri, Adalet Bakanlığı’na bağlanmıştı. Ticaret mahkemeleri, Batı’dan ilk gelen mahkemelerden biridir; gayrimüslimler bu mahkemede etkin idiler. Tanzimat’tan sonra şer’iye mahkemeleri yanında kurulan ilk mahkemelerin ticaret mahkemesi olması ve Batı’dan ilk defa ticaret yasasının alınması rastgele değildir ve bunun, kapitülasyonlarla ilgisi olduğu gibi, Osmanlı ticaret ve maliyesini zayıflattığı da belirtilebilir.[52] 1278/1861 tarihli Usul-i Muhakeme-i Ticaret Nizamnamesi (UMTN), 1278/1861 tarihli Ticaret Usul Kanunu, 1296/1879 tarihli Usul-i Muhakeme-i Hukukiye Kanunu (UMHK) ile ticari yargılama usulünde, şer’i yargılama usulü terkedilmiştir.[53]

Nizamiye Mahkemelerinin (NM) temelleri Abdülmecit devrinde atılmış, Abdülaziz devrinde teşkilatlanmış olup, Adliye Nezareti’ne bağlıdır.[54] Osmanlı Devleti’nde Nizamiye Mahkemelerinin kurulmasıyla belli bir zaman dilimi içerisinde Şer’iye Mahkemelerinin görev alanı, Kilise veya Havralara tanınan özerk alan kadar sınırlandırılarak, kişinin hukuku, aile hukuku ve miras hukuku (ahval-i şahsiye) ile sınırlı tutulmuştur.[55] Ahmet Cevdet Paşa, Ceride-i Mehakim isimli hukuk dergisi ile Nizamiye Mahkemesi yargıçlarına örnek ilamlar yayımlıyordu.[56] İlk kurulan Nizamiye Mahkemeleri, 1276 tarihli “Ticaret Kanunname-i Hümayununa Ek” ile Ticaret Bakanlığı’nın gözetim ve yönetiminde kurulan Ticaret Mahkemeleridir.[57]

1288/1871 tarihli Nizamname ile Nizamiye Mahkemeleri yurt çapında teşkilatlandırılıp, mesail-i şer’iye denilen konular dışındaki bütün yargı yetkileri Nizamiye Mahkemelerine devredildi. 1296/1879 tarihli Usul-i Muhakemat-ı Hukukiye (UMH) ve Usul-i Muhakemat-ı Cezaiye (UMC) Kanunları ile Nizamiye mahkemelerinin usul yasası ihtiyacı karşılanmaya çalışıldı.

Osmanlı ülkesi içerisinde oturan ve Osmanlı vatandaşı olan gayrimüslimler, kendi aralarındaki hukuk davalarında kendi yargı sistemlerine bağlıdırlar. Zimmilerin kilisesi içinde bulunan bu tür mahkemelere Cemaat Mahkemeleri denir ki bunlar, ruhani teşkilatlarına tabidirler. Bilindiği gibi Hıristiyanlıkta ruhban sınıfı benimsenmiştir ve Kilise bir örgüttür. Ruhani örgüt, Hıristiyanlıkta Kilise, Yahudilikte Havra ve diğer dinlerde kendi dini kurumlarıdır. İslam dininde ise ruhban sınıfı kabul edilmemiştir. Osmanlı yönetimi, bu dini kurumlara kendi dinine inanan cemaatinin hukukla ilgili sorunlarını çözmek üzere yetkili bulunduğunu kabul etmiştir. Yahudi cemaati kendi cemaati ile sorunlarını havrasında, Ermeni cemaati iç ihtilaflarını Ermeni kilisesinde, Katolik cemaati kendi cemaati ile ilgili sorunlarını Katolik kilisesinde çözmekteydi.

Kamu düzeni açısından Osmanlı’da, başlangıcından beri, hukukta birlik vardır. Osmanlı ülkesinde uygulanan hukuk, kural olarak Hanefi mezhebinin hukukudur. Kişinin hukuku, aile hukuku ve miras hukuku yani ahval-i şahsiye hukuku dini hukuk sayıldığı için gayrimüslimlerin İslam hukukuna uymaları istenmemişti. Bu nedenle İslam ve Osmanlı hukukunun “çok hukuklu sistemi” kabul ettiği söylenemez. Çünkü kamu düzeni söz konusu olduğunda hukukta birlik sağlanmıştır.[58] Ahval-i şahsiye hukukunda (şahıs-aile-miras) verilen otonomi de daha sonra Hukuk-i Aile Kanunnamesi (HAK) gibi hukuki tasarruflarla sınırlandırılmıştır.[59]

Kapitülasyonlar gereği yargılama yapan konsolosluk mahkemeleri,[60] konsoloshanelere bağlıdır. Kapitülasyonlar, ülkeyi açık pazar durumuna sokmuştu. Konsolosluk Mahkemeleri, turist olarak ülkeye giren gayrimüslimlerin yargılanmalarına, kapitülasyonlar gereği verilen ayrıcalıklar nedeniyle bakmaktaydılar.[61] Tanzimat döneminde, kapitülasyonlar oldukça artmış, azınlıklar adeta şımartılmış, borçlanmalar nedeniyle Osmanlı Yönetimi Galata sarraflarının, azınlıkların egemenliği alanına girebilmiştir.

Batı, Tanzimat döneminde borçlandırma ile Osmanlı yönetimini ele geçirmiştir.[62] Halkın ve devletin yoksulluğu, oynanan satrancın bir başka sonucu olarak aşırı borçlanmayı gerekli kılmış, iktidar galibi bu kez ne sultan, ne de bürokrasi olabilmiş, aksine yönetime dış güçler (Batı) egemen olmuşlardır. Satranç oyunu sona doğru (Şah’a) yaklaşmaktadır. Tanzimat’ın önemli paşalarından çok ince ve zeki bir devlet adamı sayılan[63] Ali Paşa, 1852’de sultan ve sadrazamdan habersiz 50 milyon frank borç almış;[64] giderek ülke ipotek edilmişti. İlk resmi borç 1854’te, ikinci borç 1855’te alınmış; borçlandırma başlamış, Batı’dan alınan dış borçlar sonucunda yabancı ülke elçileri Babıali’den çeşitli isteklerde bulunmuşlardı. Örneğin İngiliz Elçisi Canning, gayrimüslimlere daha çok özgürlük istiyordu ki, Islahat Fermanı, gibi kimi fermanlar, bu nedenle ilan edilmişti. İmparatorluk son 50 yılını müflis bir maliye ile kapamıştı, dış borçların faizini ödemek için de dış borç alınmış, karşılığında İmparatorluğun gelirleri teminat olarak verilmişti. 1875 senesinde Maliye, iflasını ilan etmişti. 1881 Muharrem Kararnamesi ile, Düyun-ı Umumiye yani Uluslararası Haciz İdaresi kurulmuştu.[65] 1890 yılında alınan borçların son taksidi 1931 yılında, 1891’de alınan borçlarınki 1951’de, 1894’te alınanlarınki 1957’de ödendi. Abdülmecit, 16.540.700 Osmanlı Lirası, Abdülaziz, 250.273.924 Osmanlı Lirası, Abdülhamit, 113.000.000 Osmanlı Lirası borç para almıştı.[66]

IV. Tanzimat Fermanı’nın Hukuki Yansımaları

Osmanlı Devleti, 1595’te Kafkasya ve İran’ı kısmen fethetmiş, böylece 20 milyon km2‘lik bir devlet kurmuştu. Devlet-i Aliye, 1699 tarihli Karlofça Antlaşması ile toprak kaybına başlamış, Devlet üzerinde Batı etkinliği hızla yayılmıştır. Roma İmparatorluğu’ndan daha büyük olan Osmanlı İmparatorluğu, 1830’lu yıllarda, farklı din, dil ve ırka sahip, 1.720.916 km2 toprak ve 37 milyon nüfustan oluşuyordu. Bu dönemde Mecelle (MAA) örneğinde görüldüğü gibi kodifikasyon başlamış, hukukla ilgili yeni ürünler basılmış; özellikle Batılı bilim adamları, İslam Hukuku konusunda çalışmalar yapmış, İslam hukukunu öven veya yeren eserler yazılmıştır.

Tanzimat, Osmanlı hukukunda dualist bir dönemin adıdır. Osmanlı’da genelde 1839-1876 arasına Tanzimat Dönemi, 1876-1878 yıllarına I. Meşrutiyet Dönemi, 1878-1908 dönemine İstibdat Devri, 1908 sonrasına II. Meşrutiyet Dönemi denmekte ise de; Tanzimat hareketinin Cumhuriyet’e kadar sürmesi nedeniyle, 1839-1920 arasını Tanzimat olarak değerlendirmek de mümkündür. 1839’da başlayan Tanzimat’ın ne zaman sona erdiği konusunda dört görüş vardır; 1871’de Ali Paşanın ölümü ile bittiğini söyleyenler olduğu gibi, 1876 Anayasası ile, veya 1908’deki II. Meşrutiyet’le veya 1 Kasım 1922’de Osmanlının bitmesiyle sona erdiğini söyleyenler varsa da, tercih edilen görüş 1876 da sona erdiğidir.[67]

Tanzimat telifçilik, taviz ve ikicilik olarak kabul edilmelidir. Tanzimat, Doğu ile Batı’nın düşünce- hukuk ve uygarlıklarını birleştiren, farklı kültürleri bir araya getiren yeni bir dönemin adıdır. Bu dönemin oluşumunda Doğu, Batı’ya ödünler vermiş, parlak Batı uygarlığı, hakim uygarlık olarak Cumhuriyet’le birlikte istikrar kazanmıştır. Tanzimat iki ayrı hukuk sisteminin yani Batı hukuku ile Doğu hukukunun yan yana yaşadığı bir dönem olarak tarihteki yerini almıştır. Cumhuriyetle birlikte, yarışan bu iki hukuktan Batı hukuku yarışı kazanmıştır.

Tanzimat fermanları ile azınlıklara verilen hak ve özgürlükler, bir açıdan, Balkanlar’da devletin çözülmesine sebep olmuştur. Tanzimatçılar, bu açıdan başarısızdır. Ümmet bilinci yerine ulus anlayışı, çok ulusluluk yerine Türk ulusu,[68] İmparatorluk ve ümmetçilik yerine ulus devlet anlayışı Tanzimat’la birlikte giderek oturmaya başlamış, bunlar Cumhuriyeti hazırlayan değerler olmuş, Cumhuriyet bu değerleri adım adım uygulamıştır. ulus-devlet sürecine doğru giden Tanzimat bürokratları ve aydınlar, İmparatorluğun Balkanlar’da çözülmesini ve Arapların karşı çıkış eylemlerini durduramamışlardır. Tanzimat fermanları, hak ve özgürlüklerden bozulmuş veya bazen verilmemiş olanları kurmayı veya düzeltmeyi amaçlamıştır. Rusya Krallığı, Avrupa krallıkları ve diğer ülkeler karşısında Osmanlı ülkesi, insan hakları açısından pek geri düzeylerde değildi.

Tanzimat’ta, siyaseten katlin keyfiliği sona ermiş, belki de amacına ve hukuka elverişli bir hale getirilmiştir.[69] 1789 yılında ilan edilen Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ile gündeme giren milliyetçilik düşüncesi, 1830 ve 1848 ihtilalleri ile daha da güçlenmiş, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki azınlıkları derinden etkilemiştir. Ülke içindeki Ortodoksları Rusya sürekli takip etmekte himayesi altında görmekteydi; Katolikleri Fransa, Protestanları Almanya ve daha sonra Amerika planlı bir biçimde desteklemektedir. Fransa 1740’ta yapılan Kapitülasyon Antlaşması ile Katolikleri himaye etme hakkını elde etti. Bu durum diğer ülkeleri de teşvik edici oldu; Rusya 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması ile Ortodoksları koruma hakkını aldı. Bunun sonucunda Osmanlı’da birlik bozuldu, devlete karşı mücadele başladı. Bu nedenle III. Selim, “sadece ordu değil, tüm sistem çökmüş” diyordu.[70] Temel hak ve özgürlükler, -genelde- halk için değil, azınlıklara verilmişti ve – genelde- dış baskı sonucuydu. Özellikle gayrimüslimlere eşitlik, mal ve can güvenliği, yargılama güvenliği verilmiştir.[71] Sosyolojik açıdan Müslüman olmayan kesimin durumu fena değildi; örneğin Ankara’da XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Hacı Bayram-ı Veli mahallesi ve Haruni mahallesinde Müslümanların kurduğu nakit avarız vakıflarından kredi alanların %42.38’i Rum ve Ermenilerden oluşan zimmi kesim olmuştu.[72]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ