ŞİBAN HAN SÜLALESİ VE ÖZBEK ULUSUNUN TEŞEKKÜLÜ

Doç. Dr. Abdullah GÜNDOĞDU

A. Şiban Han Sülâlesi’nin Cuci Ulusu İçerisindeki Yeri

Moğol Devleti’nin dört ulusundan ilk tesis olanın Cuci (Coçi) Ulusu olduğundan bahsetmiştik. Cuci Han’ın 1227 yılında ölümünden sonra, ikinci oğlu Batu (Sayın) Han’a Akordu Hânedanı’nı (1227-1360), büyük oğlu Orda-İçen Han’a da Gökordu Hânedanı’nı (1227-1329) kurdurmak suretiyle Cuci ulusunun Cengiz Han tarafından yeniden teşkilatlandırıldığını görüyoruz.[1] Bu ise Türk devlet geleneğindeki sağ ve sol kol düzenine göre yapılan ikili teşkilatlanmadan başka bir şey değildir.[2] Çünkü, Cengiz Han, Orda-İçen Han’ı Batu (Sayın) Han’a tâbi kılmıştı.[3] Daha sonra Akordu Hânedanı, Altınordu (Ordu) diye şöhret kazanacak ve bu isim, Cuci ulusunda üstün hâkimiyeti temsil eden siyasî teşekkülün adı olacaktır.[4]

Orda-İçen Han neslinden Mübârek Hoca, 1328-1329 yıllarında, Sığnak şehrinde kendi adına paralar bastırmak suretiyle istiklâlini ilân edince, Sayın Han neslinden gelen Altınordu hükümdarı Özbek Han (1313-1340), bu isyan hareketini çok şiddetli bir şekilde bastırarak, Gökordu Hânedanı’nı ortadan kaldırmıştır. Ancak, 1360 yılında Berdi Bek Han’ın (1337-1360) ölümü ile de Sayın Han Sülâlesi sona erecektir. Bu tarihten sonra Cuci Han’ın beşinci oğlu olan Şiban[5] Han ile on üçüncü oğlu Togay Timur neslinden gelenler güç kazanmışlardır. Altınordu tahtı için yoğun mücadelelerin yaşandığı 1360-1369 yılları arasındaki Bulkak adı verilen fetret devresinde, Şiban Han’ın üçüncü oğlu Kadak neslinden gelen Hızır Han’ın fasılalı olarak iki defa saray tahtını ele geçirdiğini görüyoruz. Ancak, Urus Han ile birlikte (1369-1379), Togay-Timur nesli, Sayın Han Sülâlesi’ne halef olacaklardır. Daha sonraki asırlarda, Kazak’da, Kırım’da, Kazan’da, Astarhan’da ve XVII. asırdan sonra Buhara’da hanlık makamında gördüğümüz hanların tamamı yine Togay-Timur neslindendirler.[6]

B. Şiban Han Sülâlesi

Şiban Han, Cuci Han’ın ölümü üzerine yapılan söz konusu düzenlemede Sayın Han’ın maiyyetine verilmişti. Cengiz Han, Sayın Han’a Altın Busagalı Akordu’yı, Orda-İçen Han’a Gümüş Busagalı Gökordu’yu kurudururken Şiban Han için de Pulat Busagalı Bozordu’yu kudurmak suretiyle bu durumu sembolik olarak ifade etmek istemişti.[7] Deşt-i Kıpçak fethinin tamamlanmasından sonra Batu (Sayın) Han, gösterdiği yararlılık karşılığında yeni alınan Kürel yurdu ile onbeş bin evlik il beraberinde eski ilinden dört uruğu -Kuşçu, Nayman, Karluk ve Beyrek- Şiban Han’a vermiş ve “senin oturduğun yurdun ağabeyim İçen ile benim aramda olsun, yazın Irgız, Savuk, Ur ve İlek ırmaklarından Ural Dağlarına kadar, Yayık Irmağı’nın doğusunda yayla ve kışın Ara-Kum, Kara-Kum sahası ile Sir Derya boyu, Çu ırmağı ve Sarı-Su ayağında kışla” diyerek bu ülkeleri de ona bırakmıştır.[8] Böylece, Şiban ulusunun teşekkülünden sonra Şiban Han ve halefleri, uzun yıllar kendilerine bırakılan Doğu Deşt-i Kıpçak’ın batısındaki yurtlarında hâkimiyet sürmüşler ve bu süre zarfında Altınordu tahtına bağlı kalıp gerektiğinde sadâkatle hizmet etmişlerdir.

Şiban Han’ın ölümünden sonra yerine ikinci oğlu Bahadır geçmiştir. Bahadır Han’dan sonra büyük oğlu Cuci-Buka, onun ardından Cuci-Buka’nın büyük oğlu Badakul han olmuştur. Onun ölümü ile Özbek Han ile muasır olduğu tahmin edilen[9] Ming (Mengü, Münge) Timur, Şiban ulusunun başına geçmiştir ki, cengâverliği ve akıllığı sebebiyle kendisine Külük lakabı verilmişti.[10]

Külük Ming-Timur’un İlbak (İlik), Hanta (Canta), Fulad (Pulat veya Pusat), Sevinç-Timur, Tönge ve Big-Kondı adlarında altı oğlu bulunuyordu. Bunlardan Fulat, babasının ölümüyle onun yerine geçecektir.[11] Onun, 1360 yıllarında ve Berdi-Beg Han’ın ölümünden sonra Altınordu tahtına oturan Hızır Han zamanında Şiban ulusunun başında olduğunu biliyoruz.[12] Arab-Şah (Arab-Oğlan) ve İbrahim (Ayba) Oğlan adında iki oğlu bulunan Fulat Han’ın ölümünden sonra Şiban ulusunun başına bir müddet Ming-Timur büyük oğlu İlbak’ın (İlik) oğlu Kan-Bay geçmiştir. Togay-Timur neslinden ünlü Toktamış Han, 1381 yılında bütün Cuci ulusu üzerinde hâkimiyet kurmasından sonra, yardımını gördüğü Arab-Şah’ı Kan-Bay’ın yerine geçirmiştir.[13] Arab-Şah, kardeşi İbrahim Oğlan’la iyi geçinerek Şiban ulusuna beraber hükmetmişlerdir. İki kardeş, babalarının yurdunu aralarında bölüşerek Yayık ırmağının başında yaylayıp, Sir Derya’nın ayağında (döküldüğü yer) kışlamaktaydılar. Mâveraünnehir Şîbânîleri olarak bilinen Ebulhayr Han Sülâlesi, bunlardan İbrahim Oğlan neslinden gelmektedir. İbrahim Oğlan’ın oğlu Devlet Şeyh (Tuğlu-Şeyh), Ebulhayr Han’ın babasıdır.[14]

Fulat Han’ın küçük oğlu Arab-Oğlan, Hârezm Şîbânîleri’nin ceddi olan Yâdigâr Han’ın babası Timur-Şeyh’in dedesidir. Yâdigâr Han, Arab-Oğlan’ın oğlu Hacı-Tüli (Tuğlı)’nin torunudur ve Hârezm Şîbânîleri, onun adıyla, Yâdigâr Han Sülâlesi diye bilinmektedir. Arab-Şah’dan sonra Hacı- Tuli (Cuci Tolu), ondan sonra da yerine tek oğlu Timur-Şeyh han olmuştur.[15]

Timur-şeyh’in beklenmedik ölümü üzerine Şîbânîlerin başına Kan-Bay’ın oğlu Mahmudek Hoca geçmişti. Kan-Bay, mezkur Ming-Timur’un büyük oğlu İlbak’ın (İlik) oğludur. Hanlığı zamanında, Tura bölgesinde oturan Kongirat ve Secut uruğlarını mağlup ederek bu bölgede tam bir hakimiyet kuran Mahmudek Hoca, Şiban ulusunda hâkimiyeti ele geçirmek için mücadele eden Ebulhayr Han tarafından mağlup edilerek öldürülecektir.[16] Ebulhayr Han, hâkimiyetini bütün Deşt-i Kıpçak’a yaymayı başarmıştır. Onun Devri (1428-1468), Özbekler olarak adlandırılan Deşt-i Kıpçak ahalisi göçebelerin, büyük bir ulus hâline geldikleri bir devirdir. İcabı vechile bu mevzu üzerinde biraz duracağız.

C. Özbek Ulusunun Teşekkülü

Altınordu Hanlığı’nın dağılmasının ardından XV. asırda, Orta Asya Türk kavimleri arasında büyük kavmî birliklerin ortaya çıktığını görüyoruz. Bunların başlıcaları Özbek, Kazak ve bunlardan bir müddet sonra teşekkül eden Nogay uluslarıdır. Özbekler, XIV. asırda ortaya çıkmış olmasına rağmen ulus yapıları XV. asrın başında tekemmül etmiştir. Yine, bu asırda Moğol kavimleri arasında da Oyrat ve Kalmuk gibi yeni ulus teşekküllerine tesadüf etmekteyiz.

Togan, bütün Deşt-i Kıpçak göçebe ahalisinin Moğollar çağında İslâmiyet’in daha pek yayılmadığı zamanlarda umumen Toğmak diye adlandırıldığını belirtmekte ve bu adın Özbek Han Devri’ne (1313-1340) kadar varlığını koruduğuna inanmaktadır. Togan’a göre; aslı, nesebi belli olmayan; bende, yerli kul, köle demek olan Toğmak,[17] bu gibi menfi manalarını yine İslâmiyet’in yayıldığı bu devirden sonra kazanmış olmalıdır.[18]

Cuci ulusunda kullanılan etnik tâbirlerden biri de Tatar adıdır. Toğmak’tan farklı olarak, Tatar adı Cuci ulusunda başlangıçta yalnız doğudan gelen Türk ve Moğollardan mürekkep hâkim unsura denilirken Kıpçak tâbiri de onlara tâbi Deşt-i Kıpçak’ın göçebe Türk ahalisine itlâk olunmuştur.[19] Ancak, zamanla bu tâbirler Altınordu halkının tamamını ifade edecek şekilde, geniş manalarda da kullanılmışlardır. Ruslar, Altınordu’yu ve onun yerini alan bütün hanlıkları -Kazan, Kırım, Ejderhan ve Sibir- Tatar diye adlandırırıken[20], Memlûkler Altınordu’ya Kıpçak Sultanlığı adını vermekteydiler.[21] Yine, Osmanlıların Kırım Türklerini bu tâbirle adlandırdıkları herkesçe malumdur. Özbek Han’dan sonra Tatar ve Kıpçakları da içine alacak şekilde Toğmak’ın yerini Özbek adı alacaktır.

Özbek Adı

Ebulgazi’nin nakline göre; il ve ulusunu İslâm’a sokması sebebiyle Özbek Han devrinden başlayarak bütün Cuci iline Özbek ili denilmiştir.[22] Ebulgazi’nin takipçisi olan Munis ise bu yeni adlandırmanın bizzat Özbek Han’ın kendi arzusu olduğunu ilâve eder.[23] Timurîlerden Mirza Uluğ- Beğ’in (1409-1440), “Tarih-i Erba’ Ulus” adlı eserinde de aynı mealde bilgiler bulunmaktadır.[24]

XIV. asır Farsça tarihi kaynaklarda da Özbek Han’dan sonra Cuci ulusuna Özbek ulusu denilmeye başlandığını gösteren kayıtlara rastlanılmaktadır. Bunlardan ilki olan Hamdullah Kazvinî’nin Tarih-i Güzîde’sinde Özbek Han’ın 1335 yılı ahirindeki Kafkas seferi’nden bahisle onun askerlerine Özbekiyan, Cuci iline de memleket-i Özbekî tâbirleri kullanılmaktadır.[25] Tarih-i Güzîde’ye zeyl yazan Kazvînî’nin oğlu Zeyneddin[26] ile Altınordu, özelikle Bulkak Devri, hakkında kıymetli bilgiler veren Mu’îniddîn Natanzî[27], açık bir şekilde Özbek Ulusu tâbirini, yeri geldikçe Özbek Han Devri’ne münhasır olmamak üzere, kullanmışlardır. Timur Devri tarihçisi Nizameddin Şâmî, doğrudan Özbek adını kullanmakla beraber o bu adla Cuci ili ve ulusunun belirli bir kısmını kastetmektedir ki, bu kısım ise Şiban ulusudur.[28]

İşte, Özbek adını Özbek Han ile irtibatlandıran yaygın görüşe yapılan itirazlar bu noktada olmaktadır. Bu hususta en ciddî tenkidin sahibi A. A. Semenov’a göre; Özbek adı Akordu çevresinde doğmuş ve kullanılmıştır. Özbek-Han ise Gökordu yani Altınordu hanıdır. Adı geçen Farsça kaynaklardaki Özbekî tâbiriyle Özbek adının bir alakası yoktur.[29] Bu konuda Semenov’a katılmayan Yakubovskiy, onun görüşünü de bütünüyle reddedemez. Bunun sebebi Yakubovskiy’in Semenov gibi Akordu ile Gökordu’yu birbirine karıştırmış olmasıdır.[30] Çağdaş Özbek tarihçiler arasında da biraz da Sovyet Dönemi’nde Sun’î bir Özbek milleti teşkil etme gayretlerinin bir neticesi olarak, Semenov’un görüşünü paylaşanlar bulunmaktadır.[31]

Özbek adının Özbek Han ile irtibatlandırılamıyacağını ilk iddia edenlerden olan N. Veselovskiy, Hive Hanlığı tarihine ait eserinde buna, sanki Kazak adı ile Özbek adının izahlarının aynı olması gerektiği gibi bir yanlış kanaatle; hangi han şerefine Kazakların bu adı aldıklarını sorarak itiraz etmekte ve bu adı; kendi başına buyruk, müstakil demek olan kelime manasıyla izaha çalışmaktadır.[32]

Vamberi ise; Türklerde devletin ve bazen de halkın, Selçuklu, Timurlu ve Osmanlılarda olduğu gibi, büyük işler beceren hükümdarın adıyla anılabildiğini belirtmesine rağmen iki görüşü telife çalışmaktan da geri durmamaktadır. Vamberi, Şiban ulusunun hangi mühim icraatı sebebiyle Altınordu’nun dört büyük hanından -Batu, Berke, Toktamış- biri olan Özbek Han’ın adıyla anıldığını sormaktadır.[33] Özbek Han’ın Sayın Han sülâlesinin hayatta kalan tek ferdi olarak Altınordu tahtına çıkması suretiyle devam eden siyasî kargaşanın yerine nizam getirmesi, Cuci ulusunda merkeziyetçi bir idare tesis edip, Gökordu Hânedanı’na son vermesi[34] yanında bütün kaynaklarda belirtildiği gibi ulusunun İslâmiyet’i kabul etmesine vesile olması, yeterince mühim icraat olarak kabul edilmelidir. İslâmiyet, onun zamanında İtil (Volga) havalisinde kat’î surette yerleşmiştir.

Başlangıçta Cuci ulusunun tamamını ifade eden Özbek adının nasıl Şiban Ulusu’na inhisar ettiği hususunda Kafalı, Şiban neslinin gerek Özbek Han’ın tahta çıkışında, gerekse Orda-İçen neslinden Mübarek Hoca’nın isyanında, Özbek Han’a bağlı kalmaları ve yardımları sebebiyle Özbek Han’ın çok yakın iltifatlarına nail olduklarını ve Doğu Deşt-i Kıpçak’da büyük nüfuz kazandıklarını belirtir. Bu devirde Şiban Han ulusunun başında Ming-Timur’un bulunduğunu ve Külük lakabının da bu muhâtaralı dönemde Özbek Han yanında yer almak suretiyle akıllı bir siyaset izlemiş olması sebebiyle verilmiş olması gerektiğini kaydeder. Ona göre; bu birbirini takip eden hadiseler neticesinde Şiban ulusuna Özbek lakabı verilmiş ve o bölgede başsız kalan iller de bu yeni teşekküle dahil olmuşlardır.[35] Zaten, Berdi Bek’in ölümünden sonra (1360), Özbek Han neslinden gelen kimsenin kalmaması ve böylece Sayın Han Sülâlesi’nin de son bulması, Şiban Han neslini Özbek Han’ın varisleri durumuna getirmiş olmalıdır. Şiban Han neslinden gelen Ebulhayr Han’ın XV. asrın ikinci çeyreğinde hâkimiyetini Deşt-i Kıpçak’ın tamamına yaymaya muvaffak olması da bu hususta etkili olmuştur.

Barthold, “Özbek” tâbirinin kavim adı olmak itibariyle, Orta Asya’da Çağatay tâbirine karşı tutulmuş olduğunu ve Özbek ulusunun bütün askerî halkının, XV. asırda Altınordu’nun gittikçe çöküp ayrı parçalarının istiklâllerini kaybetmesine kadar, tek bir kavim olarak bu adla anılmış olduklarını kaydeder.[36] Bu görüşe katılan Yakubovskiy ise; Altınordu askerî kuvvetlerinin esas kısmını teşkil eden askerlere başlangıçta Özbekiyan (Özbekliler) dendiğini, zamanla Özbek şekline dönüşen bu adla Doğu Deşt-i Kıpçak’taki Türk-Moğol kabilelerin kastedildiğini, Özbek ulusu tâbirinin de bütün Altınordu’yu ifade ettiğini belirtir.[37] Gerçekten de kaynaklardaki bilgiler bu görüşü desteklemektedir. Hatta, XVI. asrın başlarında Kazak ve Mangıt (Nogay) uluslarının teşekkülünden sonra da Özbek adının umûmî bir ad olarak bütün Deşt-i Kıpçak ahalisini ifade edecek şekilde varlığını koruduğunu görüyoruz. Rûzbehân’ın ifadesine göre Şiban Han zamanında Özbekler üç taifeye bölünmüş idiler: 1) Şeybânîler, yani Cuci Han’ın beşinci oğlu Şiban Han nesline tâbi olan uruğ ve kabileler, 2) Kazaklar, 3) Mangıtlar.[38] Bunlardan Kazaklar Özbek umumî adını da kurumak suretiyle bir müddet daha Özbek Kazakları adıyla anılmışlardır.[39]

Ancak, bu teşekkül eden Özbek ulusu ile XVI. asırdan sonra Maveraünnehir ve Hârezm’de nüfusun ekseriyetini oluşturan Özbeklerin aynı olmadığını belirtmek gerekir. Bunlar, Deşt-i Kıpçak’tan göçüp gelen göçebe Özbekler ile bunların hâkimiyetlerine aldıkları bu bölgelerin yerli ahalisi olan Türk ve Türkleşmiş medenî unsurların halitasından meydana gelmiştir. XV. asrın ikinci yarısında bünyesinden Kazak ve Mangıtların (Nogay) koparak ayrı birer ulus teşkil edeceği Deşt-i Kıpçak ahalisi göçebe Özbekler, Ebulhayr Han Devri’nde parlak bir dönem yaşamışlardır.

Ebulhayr Han Devri

Ebulhayr Han, yukarıda da belirtiğimiz gibi İbrahim Oğlan’ın torunu ve Devlet Şeyh’in (Tuğlu Şeyh) oğludur. 1412 yılında doğan Ebulhayr Han’ın çocukluk devresi, Şiban ulusunda pek çok han namzedinin mücadele ettiği bir döneme rastlar. Ebulhayr Han, önce Şiban Ulusu’nda hâkimiyeti ele geçirmiş olan Ming-Timur neslinden Mahmudek Hoca’yı mağlup ederek öldürmüştür. Bu başarısıyla büyük bir prestij kazandığı anlaşılan Ebulhayr Han, 1428 yılında Tura (Sibirya) ülkesinde Özbek ulusunun bütün uruğ beylerinin iştirakiyle han ilan edilmiştir. Tura’yı 1446 yılına kadar hanlığının merkezi olarak koruyacak olan Ebulhayr Han, bu süre zarfında hâkimiyetini bütün Deşt-i Kıpçak’a yaymaya muvaffak olacaktır.[40]

Altınordu tahtındaki rakibi, Urus Han’ın torunu Barak Han’ın ölümünden sonra (1427), Timurîlerin kontrolündeki Sır-Derya ve Amu Derya havzalarına yönelecek kudrete kavuşmuş olan Ebulhayr Han, 1430/31 yılında payitahtı Ürgenç ile beraber Hârezm’i zabt ve yağma etmiş, fakat rivayetlere göre, gerek buranın ikliminin iyi olmaması, gerekse Şahruh’un ona karşı büyük bir ordu hazırlaması sebebiyle buralardan çekilmek zorunda kalmıştır.[41]

Han olduktan kısa bir müddet sonra Togay-Timur neslinden hanların idaresinde olan Altınordu tahtına karşı müstakil hareket eden Ebulhayr Han, üç defa taht vilayetini (Saray şehri) ele geçirmiş ve Orda-yı Bazar’da adına hutbe okutmuştur.[42] 1440’lı yıllardan itibaren Sir Derya havzasında istilâ faaliyetlerine girişen Ebulhayr Han, kısa sürede bozkır ile tarım alanlarının hududundaki stratejik önemi büyük, başta Sığnak olmak üzere, Suzak, Ak-Kurgan, Özkend gibi şehirleri hâkimiyetine dahil etti.[43] Bu hadise, güçlü özbek kabilelerinin yağma ve talan dışında medenî bölgelere yerleşme temayüllerini göstermesi açısından önemlidir.

Dikkatini Sır-Derya havzasından hiç ayırmayan Ebulhayr Han, o devir Timurîler arasındaki ihtilâflara karışacak kadar güçlenmişti ve hatta bizzat ordusunun başında yardımda bulunmak suretiyle, Ebu Said’in tahta geçmesini temin etmiştir (1451). Bu seferin maksadına ulaşmasının ardından Ebulhayr Han, Uluğ Beg’in kızını kendine hanım olarak almıştır[44] ki, bu hadise bir Al-i Cengiz’in yani Cengiz soyundan birinin küregân hânedânına damat olması bakımından ilgi çekicidir. Bir defasında da Ebu Said’e karşı, onun kardeşi Abdüllatif Mirza’nın oğlu olan Mirza Muhammed Cûki’ye yardım etmiş, bu iş için de mezkur Yâdigâr Han’ın oğlu Berke Sultan’ı vazifelendirmiştir.[45] Yine, Timurîlerden Hüseyin Baykara da onun yardımına müracaat edenlerdendir.[46]

Özbek Devleti, Gevşek bir siyasî birliğe sahipti ve bunun doğurduğu feodal çekişmelere ilâveten doğuda Kalmuk ve Oyrat gibi Moğol kabilelerinin kuvvetlenmesi de Ebulhayr Devleti için ciddî bir tehdit oluşturuyordu. Özbek Devleti’nin inkırazına sebep de yine bunlar olmuştur. 1457 yılı başlarında Sığnak yakınlarında Nûr-Tokay denilen yerde Ebulhayr Han’ı ağır bir mağlubiyete uğratan Öz-Timur kumandasındaki Kalmuklar, Sır-Derya’ya kadar olan bütün memleketleri de yağma etmişlerdir. Sığnak Kalesi’ne sığınarak canını güçlükle kurtarabilen Ebulhayr Han, bu mağlubiyetten sonra itibarını büyük oranda kaybedecektir.[47]

Buna bağlı olarak, Deşt-i Kıpçak’ta kabileler arasında büyük bir mücadele baş göstermiştir. Zaten, Ebulhayr Han’a karşı rekabet hâlinde olan mezkur Barak Han’ın oğulları Giray ve Canı-Beg Hanlar, mücadelelerini artırarak devam ettirmişler ve bunun üzerine 1466 yılında Özbek ulusu bünyesinden büyük çapta kopmalar baş göstermiştir ki, o zamandan beri bunlara Kazak adı verilmektedir.[48] Bir müddet sonra, bunların iştirakiyle Togay-Timur neslinden gelen mezkur Giray ve Canı-Beg Hanlar idaresinde, Çu ırmağı boyunda müstakil bir Kazak Hanlığı teşekkül etmiştir. Bu hanlığın ahalisinin tamamı başlangıçta, Muhammed Haydar’ın (1500-1551) Tarih-i Raşidî adlı eserinde bildirdiğine göre, ikiyüz bin kişiyi bulmakta ve ilk zamanlarda bunlara Özbek-Kazakları adı verilmekteydi.[49] Çok geçmeden, bunlara Nayman, Celayir, Duglat gibi kabilelerin de iltihakıyla bir milyonluk bir Kazak ulusu ortaya çıkmıştır.[50]

Ebulhayr Han’ın devletini toparlamak uğrunda sarfettiği son gayretleri de başarısız kalmış, itaat altına almak istediği, Çağatay hanı Yunus Han’dan yardım gören eski tebâsı Özbek-Kazaklar karşısında mağlup olarak, aldığı yaralar neticesinde, 1468 yılında ölmüştür.[51] Onun ölümünden kısa bir süre sonra da devleti dağılacaktır. Ebulhayr Han’ın kırk yıl süren saltanatı boyunca, Maveraünnehir ve Hârezm’i yakından tanıma imkanı bulan göçebe Özbekler, onun torunu Muhammed Şibanî (Şeybak) Han idaresinde de buraları yerleşmek maksadıyla istilâ edeceklerdir.

Muhammed Şibanî Han ve Özbeklerin Maveraünnehir ve Hârezm’i Almaları

Muhammed Şibanî Han, Ebulhayr Han’ın on bir oğlundan en büyüğü Şah Budak’ın oğludur. Ebulgazi, onun adının Muhammed, lakabının Şah-i Baht olduğunu, ayrıca şair olarak da Şiban Han neslinden gelmesi sebebiyle Şîbânî mahlasını kullandığını bildirir.[52] Safevî müellifleri Kazvinî[53] ve İskender Beg Türkmân[54], onun adını Şâhî Big şeklinde yazmışlardır. İskender Beg Türkmân, Muhammed Şiban Han’ın halk arasında bu isimle meşhur olduğunu da ilâve eder. Onun adının Babür ve Muhammed Salih gibi daha çok çağdaşı yerli müelliflerce kullanılan Şaybaq şekli ise Şâh-Baht’tan bozulmuş olmalıdır.[55]

Şeybak Han’ın babası Şah-Budak Sultan, Ebulhayr Han’ın 1468 yılındaki mağlubiyetinde Yunus Han tarafından ele geçirilerek öldürülmüştü. Bir müddet sonra Ebulhayr Han’ın da aynı yıl içinde ölümünden sonra Deşt-i Kıpçak’ta kabileler arasındaki mücadeleler daha da kızışmıştır. Kazak hanları Giray ve Canı-Beg Hanların, Ebulhayr’ın veliahdı Şeyh Haydar Han’a karşı savaşıp onu ortadan kaldırmalarıyla, Ebulhayr Devleti’nde Şiban Han’ın gelişine kadar büyük bir kargaşa baş göstermiştir. Pek çok hanın tahta inip çıktığı bu dönemi Mes’ud ibn Osman Kûhistânî, Tarih-i Ebulhayr Hanî adlı eserinde; “o devirde büyüğünden küçüğüne Özbeklerden hanlık tahtına çıkmayan kalmadı” diye anlatmaktadır.[56]

Babasını kaybettiği zaman onyedi yaşında olan Şeybak Han, bundan sonraki kötü günlerinde babasının hizmetçisi Karaçin Beg’in insan üstü gayretleri sayesinde aile düşmanlarının eline düşmekten kurtulabilmiştir. O, daha sonra Astrahan hanı Kasım Han’dan gördüğü destekle, dedesinin kuvvetlerinden arta kalanların bir kısmını etrafında toplamayı başaracaktır.[57]

İlk olarak hanedan içindeki rakiplerini bertaraf etmekle işe başlayan Şeybak Han, Yâdigâr Han’ın oğlu Berke Sultan’ı ortadan kaldırdı.[58] Ancak, Canı-Beg’in oğlu İrançi tarafından Sayran yakınlarında mağlup edilmesi teşebbüslerini geçiktirmiş oluyordu[59] ki, aile düşmanları olan Kazak sultanları, hükümdarlığı zarfında onun için bu şekilde sürekli bir tehdit oluşturmuşlardır.

Düşmanlarının takibinden kurtulmak için önce Buhara, ardınan Semerkand’a sığınan Şeybak Han, hanlığı ele geçirmeden iki yıl kadar Maveraünnehir’de Timurîler huzurunda yaşayıp Buhara medreselerinde de tahsil görmüştür.[60] Belki de, onda Türkistan’ın medeni bölgelerine hâkim olma arzusunu uyandıran, Şeybak Han’ın göçebe bir devlet için fazla sayılabilecek bu hususiyetidir.

Şeybak Han’ın taht mücadelesi yaptığı XV. asrın son çeyreği, daha sonra Nogay adını alacak olan Mangıt ulusunun teşekkül ettiği dönemdir. Ebulhayr zamanında Özbek Fedarasyonu dahilinde yer alan Mangıtlar, kabile bünyelerinin yeni iltihaklarla güçlenmesiyle ulus yapısı kazanmışlar ve böylece yeni ulus teşekküllerinin ortaya çıktığı XV. asrın son teşekkülü olmuşlardır. Bu dönemde Mangıtların başında bulunan Musa Mirza, Şeybak Han’a dedesinin tahtını elde etmesi hususunda yardım vaad etmesine rağmen emirlerinin muhalefeti sebebiyle bu gerçekleşmemiştir.[61]

Bu muhataralı dönemde Kazak hanlarından Burunduk’u yenmesine rağmen, Canı-Beg’in oğlu Cızak hâkimi Mahmud Sultan tarafından mağlup edilen Şeybak Han’ın, ancak Çağatay Hanı Mahmud’un hizmetine girdiği 1488 tarihinden itibaren şansı açılmıştır. Hizmeti karşılığında kendisine manevî değeri büyük Yesi şehri verilen Şeybak Han, burada nüfuz ve kudretini artırarak Türkistan’ın içişlerine karışacak duruma gelmiştir. Bir ara, bu dönemde Hüseyin Baykara adına Abdulhalık Firuzşah tarafından idare edilen Hârezm üzerine bir sefer düzenleyen Şeybak Han, Ürgenç’i kuşattı ise de başarılı olamamıştır.[62]

Şeybak Han, o dönemde daha önce ifade ettiğimiz Timurîler arasındaki mücadeler ve siyasî bölünmüşlük sebebiyle ciddî bir mukavemet görmeden Semerkand civarına kadar ulaşmıştır. O vakit Timur’un payitahtı Timurîlerden Sultan Ali Mirza tarafından idare edilmekte idi. Şehri kuşatan Şeybak Han, Buhara emiri Muhammed Baki Tarhan’ın şehre yardıma geldiğini öğrenince kuşatmayı kaldırıp Buhara’ya yöneldi. Kuvvetlerinden mahrum kalan Buhara 1500 yılında Şeybak Han’a teslim oldu.[63]

Batı tarafından kendini emniyete alan Şeybak Han, tekrar Semerkand üzerine yürüdü. Semerkand da aynı yıl içinde aynı kaderi paylaşmak zorunda kaldı.[64] Daha sonra Babür, şehrin ileri gelenlerinin iş birliğiyle yukarı mahallelerden de yardım alarak Semerkand’ı Şeybak Han’ın elinden kurtardı. Ancak birkaç ay sonra hücüma geçen Şeybak Han’ı Zarafşan boyunda, Sarı-Köl yakınında karşılayan Babür, ağır bir hezimete uğrayarak Semerkand’a sığınmak zorunda kaldı ise de savaşlardan bıkmış olan halk, Şeybak Han’ın kuşatmasına ancak dört ay dayanabilmiş, neticede şehir 1501 yılında teslim olmuştur. Ancak, kız kardeşi Hânzâde Begüm’ü Şeybak Han’ın eline bırakarak kaçabilen Babür, Taşkent’te dayısı Mahmud Han’ın yanına sığınmıştır.[65]

Sır-Derya’nın yukarı taraflarında yürüyüşüne devam eden Şeybak Han, 1503 yılında eski hâmisi Mahmud Han (Hanike) ile biraderi Ahmed (Alaça) Han ve Babür idaresindeki kuvvetleri dağıtmasından sonra Taşkent ve Şahruhiye şehirlerini işgal etti.[66] Timurîlerden Bediüzzaman Mirza’nın idare ettiği Belh muhasara edildi. Ardından Şeybak Han, Hisar ve Kunduz hâkimi Kıpçak sultanlarından Hüsrev Şâh’ı firara mecbur etti. 1504 baharında Fergana’ya girmesiyle de Maveraünnehir’in fethi tamamlanmıştır. Bu sırada, Andican ele geçirilmiş ve şehri müdafaa eden Şeybak Han’ın eski müttefiki Sultan Tenbel de idam edilmiştir.[67] Ele geçirdiği şehirlerin idaresini yakınlarına bırakarak devletinin merkezi olarak da Timur’un payitahtı Semerkand’ı seçen Şeybak Han, böylece Timurîlerin Türkistan’daki hâkimiyetinin sona erdiğini ilân etmiş oluyordu.

Şeybak Han, Timurîlerin ikinci büyük payitahtı Herat’a yürümeden evvel, Hüseyin Baykara’ya bağlı Hârezm’i ele geçirmek zorunda olduğunu bilmekte idi. Çünkü Hârezm’in her taraftan Şeybak Han’a tehdit oluşturması mümkün görünüyordu. Bir taraftan, Deşt-i Kıpçak’ta kendisiyle mücadele hâlinde olan kabileler, bir taraftan savaşçı Türkmenler, diğer taraftan da Hüseyin Baykara’nın Hârezm üzerinden saldırma ihtimâli bulunuyordu. Yine Hârezm, İtil (Volga) ırmağı üzerinden Rusya’ya, Doğu ve Güneydoğu İran’a ve Hindistan’a ulaşan ticaret yolunun Horasan gibi mühim bir güzergâhı idi.

Şeybak Han, 1505 yılında, Hârezm fethine başlamıştır. Türkistan şehirleri içinde ona karşı en uzun direnmeyi gösteren şehir, Hârezm’in merkezi Ürgenç olmuştur. Çin Sûfî tarafından müdafaa edilen şehir, ancak on aylık bir muhasaradan sonra ele geçirilmiş ve gecikmiş olarak yardıma gelmiş olan mezkur Hüsrev Şah da yedi yüz askeri ile birlikte kılıçtan geçirilmiştir. Şehir ağır tahribat görmüş, maiyyetiyle birlikte öldürülen Çin Sûfî’nin yerine, Kiçik-Bi (yahut, Köpek-Bi) daruga olarak tayin edilmiştir. Ürgenç’in müdafaasına çok sayıda Türkmen’in iştirak etmiştir. Bu sebeple, Şeybânînâme’de Hârezm kuşatması Özbeklerle Türkmenler arasında olan bir savaş gibi takdim edilmektedir.[68]

Şeybak Han’ın zuhurunda Timurîlerin en güçlü hükümdarı olan Hüseyin Baykara’nın, gelişen bu büyük tehlike karşısında ciddî bir gayreti olmamıştı. Babür’ün bu konuda haklı şikayetlerine muhatap olan Hüseyin Mirza, ancak tehlikenin kapısını çalması üzerine, isteksiz bir şekilde faaliyete geçer.

1506 yılında Amu Derya’yı geçip Horasan’ın fethine girişmiş olan Şibanî Han’ın doğrudan Herat’a yürüme ihtimalinin belirmesi üzerine yaşlı hükümdar, bütün Timurîleri yardıma çağırır. Kendisinin de yardıma çağrılması üzerine Babür, bu hususta ne kadar istekli olduğunu; Şiban han gibi bir düşman üzerine herkes ayakla giderse bizim başla gitmemiz lazım diye ifade etmektedir.[69] Ancak, Hüseyin Mirza’nın Murgab suyu taraflarına doğru Şeybak Han üzerine yürüdüğü sırada, Baba-İlahi’ye geldiği zaman yolda rahatsızlanarak ölmesi ile bu teşebbüs de akim kalacaktır (5 Mayıs 1506).[70]

Taht mücadeleleri ile devletin parçalanıp kolayca Şeybak Han’ın eline geçeceği endişesine düşen ümera, Hüseyin Mirza’nın yerine oğulları Bediüzzaman Mirza ile Muzaffer Mirza’yı birlikte Herat tahtına çıkarmayı uygun bulmuşlardır.[71] Babür; bu garip bir durum idi ki hiç bir zaman hükümdarlıkta ortaklık duyulmamıştı diye Timurîlerin Şeybak Han karşısındaki aczini ifade etmektedir.[72] Timurîlerin yardımına koşmuş olan Babür, isteksizlik ve kararsızlıklarını görünce onları kendi hallerine bırakıp Kâbil’e dönmüştür.[73]

Bu esnada, Şiban Han’ın Horasan’da olmasından faydalanan Kazak sultanları, hep yaptıkları gibi, Maveraünnehir’de yağma akınlarında bulunmuşlardı. Şeybak Han, bu eski ve fırsatçı düşmanlarını cezalandırmak maksadıyla tekrar Deşt-i Kıpçak üzerine yürüyerek mühim karagâhlarından olan Kara Abdal’a kadar ulaştı.[74] Şeybak Han’ın bu seferi, Kazak hanı Burunduk’a (1480-1511) büyük darbe vurmakla beraber, daha tehlikeli düşman olan Burunduk’un rakip kardeşi Kasım Han’ın (1511-1518) kuvvetlenmesine yol açmıştır.

Kazak gailesini bir süre için bertaraf ederek Maveraünnehir’de durumunu sağlamlaştıran Şeybak Han, yarım bıraktığı Horasan’ın fethine tekrar girişecektir. 1507 yılı başında Amu Derya’yı geçerek önce kendiliğinden teslim olan Andihûd’a girmiş, ardından Sistan hâkimi Şecâaddin Zünnûn Argun’u tahtan indirip katletmiştir. Badgis yakınlarında Timurî ordusunu yenilgiye uğratmasının ardından 1507 yılı 19 Mayısı’nda Herat’ı kolaylıkla ele geçirmiş ve şehir iki gün boyunca yağmalanmıştır. Payitahtın düşmesinden sonra kısa sürede Horasan’ın diğer şehirleri de ona teslim olacaktır. Yenilgi üzerine Bediüzzaman ve Muzaffer Hüseyin Mirza Cürcan taraflarına kaçmışlar, fakat bir müddet sonra Muzaffer Hüseyin Mirza burada hastalanarak ölmüştür. Bediüzzaman Mirza ise Şeybak Han’ın Cürcan’a yürümesi üzerine Azerbaycan’a kaçıp Safevîlere sığınmak zorunda kalmıştır. Daha sonra, Çaldıran zaferinin ardından Tebriz’e giren Yavuz Sultan Selim ile İstanbul’a dönen Bediüzzaman Mirza, 1517 yılında burada ölmüştür.[75] 1508 yılına gelindiğinde Timurîlerin bütün toprakları artık Şeybak Han’ın eline geçmiş idi ve Maveraünnehir, Fergana, Hârezm ve Horasan’ı içine alan bu çok geniş ülkenin yeni hâkimi, Özbek hanedanı oluyordu.[76]

Şeybak Han’ın Orta Asya’yı istila ettikten sonra da Kazak hanları ile münasebeti kötü olmuştur. Onun Deşt-i Kıpçak’tan uzaklaşması, genç Kazak Devleti’nin güçlenmesine zemin hazırlamıştır. Bu sahalarda meydana gelen boşluğu, Ural ırmağına kadar olan bölgeyi işgal etmiş olan, Kazak hanı Kasım Han doldurma çabasında idi. Ancak, onun devleti Ebulhayr Devleti’ni hatırlatmaktadır. Ona tâbi kabile ve uruğlar, reisleri idaresinde müstakil hareket etmekteydiler. Kasım Han, Maveraünnehir’i talan etmek yanında, Ebulhayr Han gibi, bol otlakları yanında Sır-Derya havzasındaki ticaret ve zanaatkârlık bakımından ehemmiyete sahip olan Otrar, Savran ve Yesi gibi şehirleri de ele geçirmeye çabalamaktaydı. Rûzbehân’ın ifadesine göre; Kazak sultanlarından Caniş Sultan, Taniş Sultan ve Ahmed Sultan’ın her birinin emrinde elli binden ziyade asker bulunmaktaydı.[77]

1508’den itibaren Türkistan siyasetini tamamıyla değiştiren Şeybak Han, önceleri şehirleri yağmalayan bir istilâcı hüviyetinde iken bu tarihten sonra, artık Türkistan’ın hâmisi gibi davranmaya başlamıştır. Gerek ilkin Moğol ve Kazakların Orta Asya’nın medeni muhitlerine tecavüzlerine karşı, gerekse bir müddet sonra Yeni Çağ Türk-İslâm tarihî seyrini derinden etkileyen Safevî Şiiliği’ne karşı Türkistan’ın hâmiliğine soyunmak, gençliğinde buralarda eğitim görmüş Şeybak Han için hiç de zor olmamıştır. Zaten, seferlerinde küçük kütüphanesini yanından ayırmayan, âlim ve fâzıllara hürmet eden, ilmî meselelere meraklı, ana dili Türkçe yanında Farsça ve Arapçaya vâkıf iyi bir şair olan[78] Şeybak Han’ın şahsiyeti ile bu yeni siyaseti daha mütenasib düşmekte idi. Babür’ün onun hakkında kullandığı; zevksiz beyitler söyleyen, kaba ve cahil adam gibi ifadeleri[79] ise gerçekleri yansıtmayan düşmanlıkla söylenmiş sözlerdir.

1508 yılında Timurîlerin siyasî varlığının yegâne temsilcisi sıfatıyla Kabil’de tutunmuş olan Babür’e son bir darbe vurmak için Afganistan’da faaliyetlerde bulunan Şeybak Han, Kandahar’ı almak üzereyken yokluğunu fırsat bilen Kazaklar, Caniş ve Ahmed sultanlar idaresinde Semerkand ve Buhara taraflarında yağma hareketlerinde bulunmuşlardır. Bunun üzerine 1508 yılı sonlarında Buhara’ya dönen[80] Şeybak Han, 1509 yılı başlarında bütün Şiban ulusu sultanlarını (şehzâdelerini) Buhara’ya toplayarak, Cengiz’in 1206 yılı kurultayını hatırlatan, bir kurultay düzenlemiştir. Kazak gailesinin görüşüldüğü bu kurultaydan daha önemlisi, Şeybak Han’ın Buhara ülemasından kendi soydaşları Kazak sultanları üzerine yürümek için cihat fetvası almış olmasıdır ki, ardından, Şiiliğin en şedit muârızı Nakşibendiye tarikâtının kurucusu Buhara yakınlarında medfun bulunan Bâhaüddîn Nakşibend’in kabrini ziyaretini[81] de onun bu yeni siyasetinin icabı olarak kabul etmek gerekir.

Neticede, ordusu ile harekete geçen Şeybak Han, 1509 yılı Martı’nda Kazak sultanlarından Câniş Sultan’ın karargâhı olan Kara Abdal’a ulaştı. Kaçan Caniş Sultan takip edilerek öldürüldü. Yine bir Özbek kuvveti Kazak sultanlarından Taniş Sultan’ın karagâhını basarak ağır kayıp verdirdi. Ancak, Kazak hanlarından Burunduk ve Kasım Hanların üzerine yapılan sefer, şiddetli kış şartları sebebiyle hedefine ulaşamamış, çok sayıda asker ve hayvanın telef olmasına yol açmıştır.[82] Şeybak Han, kuzeyde kalabilecek durumda değildi. Çünkü, güney komşuları Safevî Devleti, büyük bir tehdit oluşturmaktaydı.

Bu devlet adını Safeviye tarikâtının kurucusu Şeyh Safiüddîn’den (ölm. 1334) almıştır. Başlangıçta Sünnî karakter arz eden bu tarikat, Şeyh Cüneyd (ölm. 1460) zamanında tamamiyle siyasî gayeler taşıyan bir teşekkül hâline gelmiştir. Şiiliği bunun için en güçlü vasıta olarak gören Şeyh Cüneyd’in bu arzusu, ancak torunu Şah İsmail tarafından gerçekleştirilecektir. Önceleri, sâdece baba ve dedesi ile müritlerine karşı girişilmiş olan şiddet hareketlerinin intikamını almayı ve Akkoyunluların vârisi sıfatıyla Şii bir devlet kurmayı tasarlamış olan Şah İsmail, çok geçmeden isteklerinden fazlasına kavuşmuştur.[83] O, kısa zamanda Akkoyunlu ve Karakoyunlu bakiyesi ile çoğu Anadolu’dan gitme Rumlu, Ustacalu, Tekelü, Şamlu, Dulkadır gibi Türkmen boylarını[84] yeni bir dinî heyecan ile bir araya getirmek suretiyle İranda siyasî birlik kurmağa muvaffak olmuştu. XVI. asır başlarında, Şiban Han’ın Timuriler ile mücadeleleri devrinde Horasan ve Azerbaycan’dan başlayıp, Bağdat’a kadar olan yerleri işgal etmiş olan Şah İsmail, Horasan’ı da Şibânîlerin elinden çekip almaya gayret etmekteydi.[85] Tabii olarak, şimdiye kadar elde edilen büyük başarıların verdiği zafer sarhoşluğu içindeki Şiban Han’ın buna izin vermesi beklenemezdi. Bu sebeple, güneyde savaş kaçınılmaz hâle gelmiştir.

Orta Asya ahalisinin Sünnî olmasına mukabil, İran, Azerbaycan ahalisi ise Şiî idi. Uzun süredir, bu iki mezhep ileri gelenleri ile bunlara bağlı olan cahil çoğunluk arasında sert bir mücadele devam ediyordu. Timurîlerden Ebu Said devrinde, Nakşî şeyhi Hoca Ahrar’ın gayretleriyle, bu mücadele daha da şiddetlenmiştir. Şah İsmail, Şiîlerinin hâmisi sıfatıyla ortaya çıkıp, bütün siyasî faaliyetlerini bu temel üzerine inşa etmişti. Buna mukabil, Orta Asya’da Şiîliğe karşı mücadeleyi yürüten Hâcegân diye adlandırılan Nakşî tarikatının mensubu olan Şeybak Han da Sünnîliğin hâmiliğini üstlendi.[86] İşte bu sebeple, bu siyasî hakimiyet mücadelesi, bir mefkure mücadelesi şeklini alacaktır. Şah İsmail ile Şeybak Han arasındaki mezhebî rekabet o safhaya varmıştı ki; Şeybak Han, Şah İsmail’in on iki dilimli kızıl tacına karşılık başına yeşil sarık sardığından kendisine Yeşilbaş lakabı verilmişti.[87]

Bu sırada, Kazak seferinden dönmüş olan Şeybak Han, Türkistan ahalisinin kalbini kazanma faaliyetlerine hız vermiş olup, Savran, Yesi, Semerkand’da medrese ve vakıfları ihya etmekle meşguldü.[88] Daha sonra, ordusunun bir kısmına yurtlarına dönme izni veren Şeybak Han, ordusunun kalan kısmı ile 1509 yılı Mayısı’nda Horasan’a doğru yöneldi.[89] Şeybak Han, imar faaliyetlerine burada da devam etmiştir. Hatta Rûzbehan, onun Tûs şehrinin imaretlerini tamir ettirmesinden dolayı şehrin han yâdigârı diye anıldığını ifade eder.[90]

Şeybak Han, Şah İsmail’in mühim bir güç olarak belirmesinden sonra, onu Sünnî mezhebine davet eden tehditkâr mektuplar yazmaya başlamıştır. Bunların cevapsız bırakılmasını kendi kuvvetine yoran Şeybak Han, Horasan’ın güney taraflarında fetih hareketlerine girişecektir. Şah İsmail’in bu husustaki şikayetlerini ihtiva eden mektubuna karşılık Şeybak Han, daha da ileri giderek ona derviş kaşkülü ve asası ile birlikte atalarının yolu olan dervişliğe dönmesini, askerliği ise Cengiz soyunun temsilcisi kendisine bırakmasını tavsiye ettiği alaycı bir mektup göndermiştir. Savaşa hazır olan Şah İsmail; “dervişliğimin icabı olarak ceddim İmam Rıza kabrini ziyaret için Meşhed’e geliyorum’’ diyerek hemen taarruza geçmiştir.[91]

Bu esnada Firuzgûh’da bir isyanı bastırmakla meşgul olan Şeybak Han, Kırgız seferinde olan oğlu Muhammed Timur’un feci bir yenilgiye uğradığı haberini aldı. Böylece, bir anda üç taraftan – Firuzgûhdaki asiler, Kırgızlar ve Şah İsmail’in oluşturduğu- tehdit ile karşı karşıya kalmıştı. Ayrıca, mühim bir kısmından mahrum olduğu ordusu da uzun seferlerde yorulmuş bir durumda idi. Kendine bağlı sultanlardan kısa sürede yardım alma umudu da bulunmadığından, tek çare olarak, Şah İsmail’i Merv Kalesi’ne çekilmek suretiyle karşılamaya karar verdi.[92]

Bu durum karşısında bir netice alamayacağını anlayan Şah İsmail, Şeybak Han’a alaycı ve tahrikkâr bir mektup gönderip; Meşhed’e gelme hususunda kendi verdiği sözü tuttuğunu belirtmiş, ayrıca Özbek ordusunu kaleden çıkarmak için, Azerbaycan’daki gelişmeler üzerine dönmek zorunda kaldığını bildirmek suretiyle de askerî bir hileye başvurmuştur. Gerçekten de hile netice vermiş, çekilme görüntüsü veren Safevî ordusunu gafil avlamak isteyen Şeybak Han, hazırlıksız ordusu ile Şah İsmail’in peşine düşmüştür. Akıbetinden habersiz yürüyüşüne devam eden Şeybak Han, Murgab suyu kıyısında pusuda bekleyen ve geçiş noktalarını tutmuş olan on yedi bin kişilik Safevî ordusunun çemberi içinde kalmıştır. 2 Kasım 1510 yılında meydana gelen muharebede, kuvvetlerinin yarıdan fazlasını kaybeden Şeybak Han’ın canını kurtarmak için giriştiği huruç hareketi netice vermemiş, sadık adamları ile birlikte kısa sürede yakalanıp katledilmiştir.[93]

Şah İsmail, Şeybak Han’ın kafatasını içki kâsesi yapmakla iktifa etmemiş, Hasan Rumlu ve ondan naklen İskender Beg Türkmân’ın bildirdiği bir rivayete göre, bunun üzerine bir beyit yazdırdıktan sonra İstanbul’a Sultan II. Bayezid’e[94], Memluk tarihçisi İbn ‘İyas’ın verdiği diğer bir rivayete göre de; Memlük Sultanı Kansu Gavri’ye göndermiştir. İbn ‘İyâs; Memlük Sultanlığı’na gözdağı vermek maksadıyla Şiban Han’ın kafatasının Şah İsmail tarafından üzerine Arapça bir şiir yazıldıktan sonra süslü bir kutuya konarak Kansu Gavri’ye gönderildiğini, hatta, bu şiire Mısır’da iki yüzden fazla şair ve edibin nazire yazdığını bildirir. Kansu Gavri bu kafatasını bir merasimle Kahire’de gömdürmüştür.[95] Bu hususta Togan, İbn ‘İyas’ın verdiği ikinci rivayeti doğru bulur.[96] Vamberi tarafından da dile getirilmesi sebebiyle yaygınlık kazanan ilk rivayet, Osmanlı kaynaklarınca tasdik edilmemektedir. Ayrıca, o vakitte Şah İsmail’in Şeybak Han’ın kafatasını kendisine karşı ciddî bir muhalefet içerisinde bulunmayan hatta, bu tavırları sebebiyle oğlu şehzade Selim tarafından ikaz edilen Sultan II. Bayezid yerine, Sünnî Abbasî halifesinin hâmisi durumundaki Kansu Gavri’ye göndermiş olmalıdır. Ancak, bir Venedik elçisinin raporuna dayanarak Hammer’in naklettiği Şeybak Han’ın kafatası olmadığı halde yalnız başının İstanbul’a gönderilmiş olduğu iddiası[97] da mümkün görünmekte ve hatta, farklı rivayetleri izah eder mahiyettedir. Yani, Şah İsmail, Şeybak Han’ın kafatasını Kahire’ye göndermek suretiyle Kansu Gavri’ye meydan okurken, kafatası içinde olmadığı hâlde başını da İstanbul’a göndererek göz dağı vermek istemiştir.

Katlinde altmış bir yaşında olan Şeybak Han’ın sağ eli de kesilerek, Safevîlere karşı kendisinden sürekli yardım talebinde bulunan Mâzenderân hükümdarı Aka Rüstem’e gönderildiği rivayet edilmektedir.[98] Cesedinin geri kalan kısımları, ölümünden birkaç ay önce Semerkand’da yaptırmış olduğu medresedeki türbesinde defnedilmiş ve burası da bir müddet sonra ziyaretgâh olmuştur.[99]

Orta Asyalı fâtihlerin sonuncusu olarak takdim edilen Şeybak Han, Özbeklere en güçlü devrini yaşatmıştır. Onun zamanında, Deşt-i Kıpçak’ta yaşayan göçebe Özbek kabilelerinin büyük çoğunluğu Fergana, Maveraünnehir ve Hârezm gibi medenî Türk bölgelerine gelip yerleşmişler, böylece buraların bu günkü etnik yapısının belirlenmesini sağlamışlardır. Ebulgazi ve Munis’in bildirdiğine göre; Şeybak Han’ın Maveraünnehir’i almasından sonra, Özbek kabilelerinin büyük çoğunluğu yeni fethedilen yerlere göçmüşler, hatta Şîbânî yurdunda Yâdigâr Han oğlanlarından başka kimse kalmamıştır.[100]

Muhammed Şiban (Şeybak) Han’dan Sonra Şibânîlerin Orta Asya’daki Siyasî Mücadeleleri

Şah İsmail’in Şeybak Han’ı beklenmedik bir şekilde mağlup etmesinden sonra, Şibânîler arasında ona karşı koyacak güç ve kabiliyette kimse bulunmuyordu. Bu sebeple şahın kuvvetleri hiç direnme görmeden Horasan ve onun merkezi Herat’ı ele geçirdiler. Çok geçmeden Hârezm de aynı kaderi paylaştı. Horasan’ın bir parçası durumundaki Hârezm bizzat Şah İsmail tarafından tayin edilen darugalar eliyle Timurîler devrinde olduğu gibi, vasıtasız olarak idare edilme yoluna gidilmiştir.[101]

Şah İsmail için Maveraünnehir’de de şartlar bundan daha uygun olamazdı. Ancak o, Horasan ve Hârezm’den farklı olarak, ahalisinin çoğunluğu Sünnî olan bu bölge için, vasıtalı bir hâkimiyet düşünmekte ve bunun için de Timurîler hakimiyetini yeniden tesis etme fikrini taşıyan mirzalardan faydalanmak arzusunda idi. Tabii olarak, bu fikrin en ısrarlı takipçisi olan Babür ile Şah İsmail’in ittifak kurması hiç de zor olmamıştır. Böylece, yapılan ittifaka göre; Şah İsmail, Babür’ün kuvvetlerini takviye edecek ve fethedilen yerleri ona bırakacaktı. Buna mukabil, Babür de ona tâbi olacak ve bulunduğu yerde Safevî Devleti’nin doğu hudutlarının emniyetini sağlıyacaktı.[102]

Şah İsmail’in ciddî yardımı ile Babür, 1511 yılında Maveraünnehir’e yürüyüp, bazı başarılar kazandıktan sonra Semerkand ve Buhara’nın da aralarında bulunduğu Maveraünnehir’in bir takım şehirlerini ele geçirdi. Bu durum karşısında çaresiz kalan Özbekler, Mavereünnehir’i istilâ etmeden önceki hareket üsleri olan Taşkent, Sığnak ve Yesi gibi güvenli bölgelere çekildiler.[103] Böylece, Şibânîlerin Maveraünnehir’deki hakimiyeti hemen hemen, tamamiyle yıkılmış oluyordu.

Babür, Şah İsmail ile yaptığı ittifak mucibince Türkistan ahalisinin nefret ettiği Şiî Şah İsmail adına hutbe okutturup, para bastırması yanında kendisi ile birlikte askerlerine on iki dilimli Kızılbaş külahı giydirdirmek zorunda kaldı. Bunun üzerine, Şibaniler ile başından beri birlikte hareket etmiş ve ahali üzerinde güçlü tesire sahip Sünni ülema -özellikle de bu devirde sayıları çok fazla olan tarikat dervişleri- halkı Maveraünnehir ve Fergana’da önemli bir güce malik olmayan Şah İsmail’in gölgesindeki Babür’e karşı mücadeleye çağırdılar.[104]

Aradaki dinî ihtilâfın yanı sıra, Türkistan ahalisi için Şibânîler, Safevîlere bakarak daha yakın görünmekteydiler. Ayrıca, Şeybak Han’ın 1508’den itibaren Türkistan’ın hâmisi sıfatıyla Kalmuk ve Kazaklarla mücadelesi yanında imar faaliyetleri ve ulema ile iyi ilişkilerde bulunması, onun halkın kalbini kazanmasını sağlamıştır. Bu durum, Şibanilerin bütün gücünü toplayıp Babür’e karşı hareket etmelerini kolaylaştıracaktır. Nihayet, 1512 yılında Şeybak Han’ın yeğeni Ubeydullah Sultan, Babür’e ağır bir darbe vurup, Semerkand’da Şibaniler hâkimiyetini yeniden tesise muvaffak olmuştur.[105] Garip bir tecelli olarak, daha önce halkın yardımı ile Semerkand’ı Şiban Han’ın elinden kurtarmış olan Babür, aynı halkın eski müstevli ile ittifakı neticesinde buradan kovuluyordu.

Bundan sonra Şah İsmail, meşhur kumandanı Necmî Sânî lakabıyla bilinen Emir Ahmed Isfahânî emrindeki altmış bin atlıdan mürekkeb Safevî ordusunu Babür’e yardıma gönderdi. Bunlar 1512 yılında Karşı şehrini alıp, Sünnî olan ahalisinin tamamını kılıçtan geçirdiler. Ancak, bu başarıları fazla sürmedi. Buhara üzerine yürüyen Safevî ordusu, aynı yılın sonunda Gücdüvan’da Ubeydullah Sultan idaresindeki güçlü Özbek ordusu tarafından karşılanmış, yapılan savaş Safevî ordusu ve Babür’ün yenilgisiyle sonuçlanmıştır. Safevî kumandanı da bu savaşta hayatını kaybetmiştir.[106] Bu galibiyet, Şibanilerin Maveraünnehir üzerinde Timurîler ile giriştikleri son mücadeledir. Babür’un hatıratında, Şah İsmail ile olan ittifakı ve devamla gelişen hadiselerden hiç bahsetmemesi, onun bu davranışından pişman olduğu şeklinde yorumlanabilir.9/1504 yılından itibaren Orta Asya’yı terkedip Kâbil’de hakimiyet kurmuş olan Babür, 1511-1513 yılları arasında Şibanilere karşı mücadelesinde başarısız olmasına rağmen 1513 ve 1514 yıllarını hep Kunduz’da son bir fırsat ümidiyle geçirecektir. Fakat o, Müttefiki Şah İsmail’in Yavuz Sultan Selim karşısında 1514 Ağustosu’nda Çaldıran’da uğradığı hezimet üzerine Maveraünnehir’i yeniden ele geçirmek maksadından vazgeçmek zorunda kalarak Kabil’e dönmüştür. Burada 1519 yılına kadar süren hazırlık döneminden sonra o, artık şansını denemek üzere Hindistan’a girecek ve 1524/25 yıllarındaki savaşlar sonucunda Dehli sultanını yenip, bütün Kuzey Hindistan’a hakim olacaktır.[107] Hindistan’da Babür’ün kurduğu devlet, Hindistan Türk Sultanlığı adıyla uzun yıllar yaşamıştır.

Böylece, bütün Maveraünnehir yine Şibânîlerin hâkimiyetine dönmüş oluyordu. Bir müddet sonra da bunu Hârezm takip edecektir. Ancak, buralarda hâkimiyeti yeniden tesis edenler, Şeybak Han’ın değil Maveraünnehir’de Ebulhayr Han neslinden, Hârezm’de ise Yâdigâr Han neslinden gelen Şibânîler olmuştur. Şeybak Han’dan sonra hanedanın en büyüğü olarak, Küçim Han diye kısaltılmış adıyla bilinen Köçküncü Han’ı görüyoruz. Ebulhayr Han’ın oğlu ve Şeybak Han’ın amcası olan Köçküncü Han, 20 yıl kadar (1510-1530) Maveraünnehir’in tamamına hükmetmiştir. Hatta, onun zamanında Ubeydullah Sultan’ın gayretleriyle Özbekler bir ara Meşhed ve Esterabad ile birlikte Horasan’ın bir kısmını ele geçirmeyi başarmış fakat, Şah Tahmasb, 1528 yılında buraları geri almıştır. Ancak, Şah Tahmasb’ın hükümdarlığı zamanında (1524-1576) Horasan Şibânîlerin saldırılarına açık bir durumda kalmıştır.[108] Köçküncü Han zamanında Merv faciasının yaraları büyük oran da sarılmış olsa da Hârezm’de müstakil bir Şibânî hanedanının zuhuruna mani olunamamıştır.

Köçküncü Han’dan sonra oğlu Ebu said Han, (1530-1533) dört yıl kadar Maveraünnehir Şibânîlerinin başında bulunmuştur. Ondan sonra Köçgüncü Han Devri’nde askerî faaliyetlerin başında gördüğümüz Şeybak Han’ın kardeşi Mahmud Sultan’ın oğlu Ubeydullah Han (1533-1539) Buhara tahtına oturmuştur. Safevîlere karşı bilhassa Horasan’da dinmek bilmeyen saldırıları ile ünlü olan Ubeydullah Han’dan sonra Köçküncü Han’ın oğlu I. Abdullah Han (1539-1540), ondan sonra da onun kardeşi Abdüllatif Han (1540-1551) hanlık tahtına geçmiştir.[109] Kendi aralarında taht mücadeleleri yapmak dışında zaman zaman Horasan’a yağma akınlarında bulunmak ve arada Hârezm Şibânîleri ile savaşmaktan başka bir icraatları olmayan Maveraünnehir Şibânîlerinin en büyük hükümdarı II. Abdullah Han’dır (1580-1598).

Ebulgazi, ülkesini Şeybak Han devri hudutlarına yaklaştıran II. Abdulah Han’ın Berke Sultan soyundan geldiğini iddia eder. Buna göre; Berke Sultan Şeybak Han tarafından öldürüldüğü vakit, karısı Kuvaş Mirza’nın kızı Malay Hanzâde’yi Ebulhayr Han’ın oğullarından Hoca Muhammed Sultan nikahına almıştı. Ancak, Berke Sultan’dan iki aylık hamile olan Malay Hanzâde, yedi ay sonra bir erkek çocuk doğurmuştur. İşte, adını Canıbek koydukları bu çocuk, meşhur Abdullah Han’ın dedesidir. Ebulgazi, Malay Hanzâde’nin menfaati için doğrusunu söylemediği, ahmaklığı ile bilinen Hoca Muhammed Sultan’ın da Canıbek’i kendi oğlu bildiğini kaydeder.[110] II. Abdullah Han’ın oğlu Abdülmümin Han’ın Özbek emirleri tarafından katledilmesinden sonra, Maveraünnehir Şibânîleri son bulur. Bir müddet devam eden karışıklıklardan sonra Buhara’da Cuci’nin on üçüncü oğlu Togay-Timur neslinden gelen Astırahanîler veyahut Caniyan sülâlesi başlar.[111]

Doç. Dr. Abdullah GÜNDOĞDU

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 606-616


Dipnotlar :
[1] Ötemiş Hacı Tarihi, Zeki Velidî Togan nüshası, 17a; Kırımlı Abdulgaffar, Umdetü’t-tevârih, neşr. Necib Asım, TTEM ilâvesi, İstanbul, 1343, s. 18.
[2] Mustafa Kafalı, Altınordu Hanlığının Kuruluş ve Yükseliş Devirleri, İstanbul 1976, s. 19; Togan, Bugünkü Türk İli (Türkistan) ve Yakın Tarihi, İstanbul, 1942-1947, s. 34-35.
[3] ŞT, Dn., s. 170; Ötemiş Hacı Tarihi, aynı yer; Umdetü’t-tevârih, aynı yer.
[4] Bu mevzuda (Altınordu) müstakil bir eser vermiş olan A. Y. Yakubovskiy, H. Howorth, B. Spuler, Rene Grousset vb. Batılı meslektaşı gibi Altınordu Devleti’nin ulus yapısı, Cuci ulusunun Altın Orda adını alışı hususunda çelişkili neticelere varmıştır. Bizzat Yakubovskiy, bu müşkilatı, “Moğolların seferleri sonunda Deşt-i Kıpçak’ta ve ona bitişik bölgelerde büyük bir imparatorluk kurulmuştu. Doğu kaynaklarının Cuci Ulusu veya Gök Ordu dedikleri bu devlete, Rus kronikleri Altınordu adını veriyorlar. Lakin bu sonuncu adın bu devlete verilmesinin sebebi şimdiye kadar açıklanamamıştır’’ diye ifade etmektedir (a.g.e., s. 30). Yine aynı mevzuda monografik bir eser vermiş olan Mustafa Kafalı, Batılı meslektaşlarının yerli kaynaklara dayanmamalarından kaynaklanan hatalarını tashih etmiştir bk. Kafalı, a.g.e., 18 vd.; “Cuci Ulusu ve Akordu (Altınordu), Gökordu Hanlıkları”, İÜEFTD, sayı 24, İstanbul 1970, s. 63-65.
[5] “Şeyban” adının doğru okunuşunun “Şıban” veya “Şiban” şeklinde olması gerektiği hususunda bk. Barthold, Orta Asya., s. 225; Togan, a.g.e., s. 35; M. Kafalı, “Şiban Han Sülâlesi Ve Özbek Ulusu”, Atsız Armağanı, İstanbul, 1976, s. 295-306.
[6] Kafalı, a.g.e., s. 29-33.
[7] Ötemiş Hacı Tarihi, 17a; Umdetü’t-tevârih, s. 18; Kafalı a.g.e., s. 33.
[8] (Sayın Han) inisi Şiban Hanga cüldük tiyb onbiş ming üylik il birdi. Şiban Hanga gene ol seferde algan ülke ve vilayetlerdin Kürel yurtını birdi, bayrı ilindin Kuşçı ve Nayman ve Karlık ve Böyrek bu tört uruk ilini birdi, taki aytdıkim olturur yurtung akam İlçen (İçen-Orda) birlan mening aramızda bolsun, yazına Irgız, Savık’da Ur ve İlek ta Ural tağınaça, Yayık’nıng kün toğuş tarafını yaylagıl, kış bolganda Ara-Kum, Kara-Kum ve Sır Suyı’nıng boyı, Çu suyı’nıng ayakı, Sarı-Su’nıng ayakını kışlagıl teydi.”, ŞT., Dn., s. 181.
[9] Kafalı, a.g.m., s. 300-302.
[10] ŞT, Dn., s. 182; XVI. asrın başlarından itibaren Hârezm, Maveraünnehir ve Tura Şîbânîleri adıyla üç ayrı koldan sülâle teşkil etmiş olan Şîbânîler, bu Külük Ming-Timur neslinden gelmektedir. Bunlardan konumuz dışında kalan Tura Şîbânîleri adıyla bilinen sülâle, Ming-Timur’un oğlu Big-Kondı neslinden devam etmiştir. Esas Şiban yurdunda kalan bu sülâlenin nesebi şöyledir: Cuci Han oğlu Şiban oğlu Bahadır oğlu Cuci-Buka oğlu Badakul oğlu Ming-Timur oğlu Bik-Kondı oğlu Gali (Ali) Oğlan oğlu Hacı Muhammed oğlu Mahmudek (Şeybak) oğlu Külük Muhammed oğlu Aybak oğlu Murtaza oğlu Küçüm Han. Ötemiş Hacı Tarihi, 73a-b; Kafalı, a.g.e., s. 36.
[11] ŞT., Dn., s. 182.
[12] Kafalı, a.g.e., s. 34 ve a.g.m., s. 305.
[13] Ötemiş Hacı Tarihi, 47b; Umdetü’t-tevârih, s. 55-57; Kafalı, a.g.e., s. 34.
[14] ŞT., Dn., s. 182-184.
[15] ŞT., Dn., s. 184; Fİ., Bn., s. 102.
[16] Ötemiş Hacı Tarihi, 48b, 69b; Kafalı, Altınordu., s. 34 ve a.g.m., s. 305.
[17] Şeyh Süleyman Efendi, Lügat-i Çağatay, İstanbul, 1298, “Toğma”, s. 121.
[18] Togan, Bugünkü Türk İli (Türkistan) ve Yakın Tarihi, s. 31.
[19] Togan, a.g.e., s. 31-32.
[20] Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, s. 242; Nitekim, asrımızın başında ölen Rus âlimi Radlof, Tatar adıyla Osmanlı dışındaki Türkleri kastedmekteydi.
[21] Tiesenhausen, I, s. 368-371, 375, 389-391.
[22]  “il ulusnı din-i İslâmga kirgözdi barça halk ol sâhib-i devletning sebebidin şeref-i İslâmga müşerref boldılar andın song barça Cuci ilini Özbek ili teydilar ta kıyamet gaça hem aytgusı tururlar.”, ŞT., Dn., s. 174-175.
[23] “temâmet il ve ulusını din-i İslâmga teklif kılıb barça ol sâhib-i devletning şerâfetidin şeref-i İslâmga müşerref boldılar ve hüküm kıldı kim mecmû’ kalemrevim dağı müselman bolgan ilni mening atım bile atasunlar mundın song Cuci ilini Özbek deydiler ta kıyamet gaça hem aytgusıdurlar.”, Fİ., Bn., s. 99.
[24] Böribây Ahmedov, a.g.e., s. 13.
[25] W. G. Tiesen Hausen, Sbornik materyalof otnasiaşçihsia k istorii Zolotay Ordu c. II, neşr. A. A. Ramoskoviç-. S. L. Volin, Moskova-Leningrad, 1941, s. 221-222.
[26] A.g.e., s. 226.
[27] A.g.e., s. 233-235.
[28] N. Şâmî, Zafernâme, terc. Necati Lugal, Ankara, 1987, s. 67, 114, 151.
[29] A. A. Semenov, “K voprosu o proishojdenii i sostave Uzbekov Şeybani-Hana”, Raboçaya Hronika İnstituta vostokovedeniye, II, Taşkent 1944, s. 14-15.
[30] Yakubovskiy, a.g.e., s. 131-136.
[31] Misâl olarak bk., Özbekistan S. S. R. Tarihi, Özbekistan Fenler Akademiyası neşr., Taşkent, 1958, s. 213-216; 1970, c. I, s. 508-514.
[32] N. Veseloskiy, a.g.e., s. 89, not 2.
[33] H. Vamberi, Buhara Yahud Maveraünnehir Tarihi, s. 75-76.
[34] Kafalı, a.g.e., s. 24-29; a.g.m., s. 301.
[35] Kafalı, a.g.m., 301-302.
[36] Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, s. 242, 243.
[37] Yakuboskiy, a.g.e., s. 135.
[38] Fazlullah Rûzbehân, Mihmânnâme-i Buhara, neşr. Minûçihr Sütûde, Tehran 1341, s. 41-42.
[39] Fazlullah Rûzbehân, a.g.e., s. 211; H. H. Howorth, History of the Mongols, c. II/2, Taipei 1970, s. 627; B. Ahmedov, a.g.e., s. 54.
[40] Barthold, “Ebülhayr”, İA, s. 84; Böribay Ahmedov, a.g.e., s. 40.
[41] Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, s. 312-313; Uluğ Beg ve Zamanı, s. 141.
[42] Ötemiş Hacı Tarihi, 48b; Kafalı, a.g.e., s. 35.
[43] Barthold, “Ebülhayr”, s. 84; Yakubovskiy, a.g.e., s. 139; B. Ahmedov, a.g.e., s. 47-48.
[44] Mirhond, a.g.e., c. VI, s. 264, 265; Fazlullah Ruzbehan, a.g.e., s. 145; Barthold, Uluğ Beg ve Zamanı, s. 212-214; İ. Aka, Timur ve Devleti, Ankara, 1991, s. 84.
[45] ŞT., Dn., s. 186-188, Fİ., Bn, s. 103.
[46] Mirhond, Ravzatü’s-safâ, Luknov, 1332, c. VII, s. 11.
[47] B. Ahmedov, a.g.e., s. 53-54; Barthold, “Ebülhayr”, s. 84.
[48] Barthold, “Ebülhayr”, s. 84; R. R. Arat, ‘’Kazakıstan’’, İA, s. 499; Bu devre kadar, bu adla anılan başka bir kavim ve devlet görülmemiştir. Ş. Süleyman’ın bî-hânemân (ailesiz, evsiz) şeklinde izah ettiği bu kelime asi, serbest, hür manalarını taşımaktadır. Timur’un hükümdarlığa gelmeden önceki yılları Şerafeddin Ali Yezdî gibi Timur tarihçileri tarafından Kazaklık vakitleri olarak vasıflandırılmaktadır. Yine Babür Hatıratında, firarî ve yalınız olduğu zamanlarını kazaklık zamanları olarak yadetmektedir. Umdetü’t-tevarih’te Secut Ali Bey oğlu Hasan Beg’in, babasının katledilmesi ardından Hârezm valisi Kongirat Kangiday oğlu Ak Hüseyin’e ilticasını, kazak çıkub diye ifadesine bakılırsa, (s. 44) kelimenin deyim hâli olan kazak çıkmak şeklinde boyun eğmemek için ilticâ etmek, sığınmak manası kazandığını söyleyebiliriz. Kazak mefhumu hakkında etraflı bilgi için bk. Togan, Bugünkü Türk İli (Türkistan) ve Yakın Tarihi, s. 37.
[49] H. H. Howorth, History of the Mongols, c. II/2., Taipei, 1970, s. 627; B. Ahmedov, a.g.e., s. 54.
[50] R. R. Arat, “Kazakistan”, s. 499.
[51] Barthold, “Ebülhayr Han”, s. 84.
[52] ŞT., Dn., s. 183; İyi bir şair olan Muhammed Şiban Han’ın divanının yazma nüshalarından biri Topkapı Sarayı III. Ahmed Kütüp. Nu. 3436’da bulunmaktadır. Yine kendisini konu edinen eserlerde şiirlerinden numunelere raslanılmaktadır. Misâl: Elf dik toğrı bol her işde akıl/Anıng üçün bolubtur harf-i yekta, Rûzbehân, a.g.e., s. 63-70.
[53] Yahya b. Abdüllâtif Kazvinî, Lübbü’t-Tevârih, neşr. Seyyid Celâleddin Tehrânî, s. 232, 233.
[54] İskender Bey Türkman, neşr. Alem ârâ-yi ‘Abbâsî, İyrec Avşar, Tahran, 1334hş., c. I, s. 36, 37.
[55] Togan, Türkili (Türkistan) ve Yakın Tarihi, s. 123, dip not 64; L. Bouvat, “Şeybânî Han”, İA, s. 454.
[56] B. Ahmedov, a.g.e., s. 54.
[57] Hondmir, Habibü’s-siyer, neşr. Nasır Hüsrev, Tahran, 1333 hş., c. IV, s. 273; Vambery, a.g.e., s. 77, 78; H. H. Howorth, a.g.e., c. II/2, s. 691; L. Bouvat, “Şeybânî Han”, İA, s. 454.
[58] Ş. T., s. 191-193; F. İ., s. 104.
[59] Hondmir, a.g.e., c. IV, s. 273; Veselovskiy, a.g.e., s. 97; Howorth, a.g.e., s. 692; L. Bouvat, “Şeybânî Han”, İA, s. 454.
[60] Hondmir, a.g.e., c. IV, s. 273-274; Özbekistan S. S. R. Tarihi, Özbekistan Fenler Akdemiyası Neşriyatı, Taşkent, 1970, Tom I., s. 519.
[61] Hondmir, a.g.e., c. IV, s. 274.
[62] Hondmir, a.g.e., c. IV, s. 274, 275; Veselovskiy, a.g.e., s. 97, 98; Howorth, a.g.e., s. 92, 93.
[63] Mirhond, Ravzatü’s-safâ, Luknov, 1332, c. VII, s. 66; Hondmir, a.g.e., c. IV, s. 76, 77; Muhammed Salih, Şeybânînâme, Özbekçe neşr. E. Şadiyev, Taşkent, 1989, s. 39-46.
[64] Mirhond, a.g.e., c. VII, s. 66; Hondmir, a.g.e., c. IV, s. 77, 78; Muhammed Salih, a.g.e., s. 46-55; Babür, a.g.e., s. 120.
[65] Mirhond a.g.e., s. 66-67; Hondmir, a.g.e. c. IV, s. 79-91; Muhammed Salih, a.g.e., s. 73-94; Babür, a.g.e., s. 120-143.
[66] Şeybânînâme, s. 114-121, 125-136; Babür, a.g.e., c. I, s. 152-171.
[67] Muhammed Salih, a.g.e., s. 232-244, 247-255; Hasan Bey Rumlu, Ahsenü’t-tevârih, hazır. Abdülhüseyin Nevâî, Tahran 1357hş., s. 109, 115; Vamberi, a.g.e., s. 82-83.
[68] “Çin-Sûfîge çu bu sözler yetti/Tükmen cehli bile ayıttı: Her ne başımga yazıbtur takdîr/Körmayin anı menge yok tedbîr; Türkmenler uruşa almadılar/Han kaşıda Turuşa almadılar, Lek nusret keliban han sarı/Türkmen münhezim oldı barı.; Kal’a çün Özbek ile toldı tamâm/Türkman yüzi kara boldı tamâm”, Muhammed Salih, a.g.e., s. 299-316; Babür, a.g.e., s. 253.
[69] Babür, a.g.e., s. 252-253.
[70] Mirhond, a.g.e., c. VII, s. 77-78; Hondmir, a.g.e., c. IV, s. 368-375; Babür, a.g.e., s. 253; Hasan Bey Rumlu, a.g.e., s. 118-119.
[71] Mirhond, a.g.e., c. VII, s. 78, 79; Babür, a.g.e., s. 287.
[72] Babür, a.g.e., s. 288.
[73] Babür, a.g.e., s. 302, 303.
[74] Rûzbehân, a.g.e., s. 127-128.
[75] Mirhond, a.g.e., c. VII, s. 99-113; Hasan Bey Rumlu, a.g.e., s. 121-123, 129-134; Babür, a.g.e., s. 325, 326, 328, 329.
[76] Mirhond, a.g.e., s. 112.
[77] Rûzbehân, a.g.e., s. 205.
[78] Muhammed Salih, a.g.e., s. 23-37; Rûzbehân, a.g.e., s. 248, 258 vd.
[79] Babür, a.g.e., c. II, 326-327.
[80] Rûzbehân, a.g.e., s. 184-188.
[81] Rûzbehân, a.g.e., s. 42-47.
[82] Rûzbehân, a.g.e., s. 203-229.
[83] Walther Hinz, Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, terc. Tevfik Bıyıklıoğlu, Ankara 1992, s. 4-22, 62-86; Tahsin Yazıcı, “Safevîler”, İA, 53-59; “Şah İsmail”, İA, s. 275-279.
[84] Faruk Sümer, Safevî Devleti’nin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara, 1976, s. 1-49.
[85] Yahya b. Abdüllâtif Kazvinî, a.g.e., s. 235-241; Hasan Bey Rumlu, a.g.e., s. 147-148; İskender Bey Türkmân, a.g.e., s. 25-36.
[86] Özbekistan S. S. R. Tarihi, Taşkent, 1958, 221-222.
[87] Faruk Sümer, a.g.e., s. 31.
[88] Rûzbehân, a.g.e., s. 248, 253, 255, 306-307.
[89] a.g.e., s. 317, 322.
[90] “Nâm-ı o Yâdigâr-i hânî şod”, a.g.e., s. 349.
[91] Hasan Beg Rumlu, a.g.e., s. 147-149; İskender Beg Türkmân, a.g.e., s. 37.
[92] Hasan Beg Rumlu, a.g.e., s. 149-153; Vamberi, a.g.e., s. 89-90, H. H. Howorth, a.g.e., s 706, 707.
[93] Hasan Rumlu, a.g.e., s. 153-160; İskender Beg Türkmân, a.g.e., s. 37-38; Vamberi, a.g.e., s. 90; Howorth, a.g.e., s. 707.
[94] Hasan Beg Rumlu, a.g.e. s. 161; İskender Beg Türkmân, a.g.e., s. 38.
[95] İbn ‘İyâs, Bedâi’yü’z-zuhûr, c. IV, neşr. M. Mustafa, Kahire, 1984, s. 218-227.
[96] Togan, Bugünkü Türkili (Türkistan) ve Yakın Tarihi, s. 125.
[97] Hammer, Osmanlı Devleti Tarihi, terc. Mehmed Atâ Bey, İstanbul, 1984, c. IV, s. 1024.
[98] Hasan Beg Rumlu, a.g.e., s. 163; İskender Beg Türkmân, a.g.e., s. 38-39.
[99] H. Vamberi, a.g.e., 90-91; L. Bouvat, “Şeybânî Han”, İA, s. 455.
[100] ŞT., Dn., s. 194; F. İ., s. 104.
[101] Hasan Beg Rumlu, a.g.e., s. 163-164; İskender Beg Türkmân, a.g.e., s. 37-38.
[102] Hasan Beg Rumlu, a.g.e., 166; Halis Bıyıktay, Timurlular Zamanında Hindistan Türk İmparatorluğu, Ankara, 1989, s. 24-25.
[103] Hasan Beg Rumlu, a.g.e., s. 167; İskender Beg Türkmân, a.g.e., s. 39-40.
[104] Hasan Beg Rumlu, a.g.e., s. 166-167; İskender Beg Türkmân, a.g.e., s. 40.
[105] Hasan Beg Rumlu, a.g.e., s. 167; İskender Beg Türkmân, a.g.e., s. 40.
[106] Yahya b. Abdüllâtif Kazvînî, a.g.e., s 233; Hondmir, a.g.e., c. IV, s. 523-530; Hasan Beg Rumlu, a.g.e., s. 168-174; İskender Beg Türkmân, a.g.e., s. 40-41.
[107] Babür, a.g.e., s. 345 vd.; Halis Bıyıktay, a.g.e., s. 16 vd.; M. F. Köprülü, “Babür”., İA, s. 181-183.
[108] Yahya b. Abdüllâtif Kazvînî, a.g.e., s. 233-234; Hasan Beg Rumlu, a.g.e., s. 222-223, 256-273; İskender Beg Türkmân, a.g.e., s. 50-58.
[109] Yahya b. Abdüllâtif Kazvînî, a.g.e., s. 234.
[110] ŞT., DN., s. 193-194.
[111] H. H. Howorth, a.g.e., c. II/2, s. 733-743.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.