ÖTÜKEN VE ÖTÜKEN ADI ÜZERİNE

Âdem AYDEMİR

Türklerin kutsal mekânı Ötüken, matematiksel konum olarak 47° ku­zey paraleli ile 101° doğu meridyenlerinin çakıştığı yer olarak tarif ediliyor.[1] Matematiksel konumu bu şekilde tarif edilen Ötüken, Türkolog A. Von Gabaın’in dediğine göre, güneyinde Hangay (Hsün-chi) Dağı, kuzey­de ise Tamır ırmağı ile çevrelenmiş doğal savunma kalesi durumunda olan bir yayladır.[2] F. Sümer ve Fuzuli Bayat’a göre ise Ötüken, şimdi Mo­ğolistan’da Hangay sıra dağlarının doğu kesiminde Orhun ve Tamır Ir­maklarının kaynaklarının bulunduğu yerde, Uygurların başşehri olan Ordu Balık’ın az güneyinde bulunmaktadır.[3] Bu konuda son zamanlarda görüş beyan eden Saadettin Gömeç’e göre de, ‘il idare edilecek yer’ ola­rak gösterilen bu yerin tek bir nokta olmaması, bunun geniş bir coğrafî mekânı ifade etmiş olması gerekir.[4] Ötüken’in yeri konusundaki en yeni çalışmayı yapmış olan Erhan Aydın geniş bir kaynakça ve yazıtlardaki bilgilerin dikkatli bir incelemesi ile konu üzerinde yeni önerilerde bulun­muş, Ötüken’in yerini de, bugünkü Moğolistan’ın Zavhan-Aymak sınırla­rı içerisinde bulunan ve 4021 m. yükseklikteki Otgon Tenger dağı civarı olarak tespit etmiştir.[5]

Gök Türklerin başkenti olan Ötüken bölgesinde başlıca üç ırmak var­dır. Bunlardan Orhun Irmağı, şehrin güneyine bitişik dağlardan çıkıp kuzey-doğuya doğru, Tamır Irmağı, şehrin batısından geçerek kuzeye doğru, Kurban Tamır Irmağı ise kuzey doğuya doğru akardı. Bu ırmakla­rın her üçü de, başkentin yaklaşık 48 km (30 mil) kadar kuzeyinde bulu­nan bir yerde birleşerek büyük Selenga nehrini oluştururdu.[6] Orhun ve Tamır ırmaklarının baş kısımları, Türklerin ve hattâ bütün Orta Asya halklarının en kutsal yeri sayılan Ötüken bölgesini çeviriyordu.[7] Kitabe­lerde yalnız ‘Iduk Ötüken’ ve ‘Tamıg Iduk Baş’ kutsal olarak görülüyor. Bunlardan ilki, kağanlık merkezi, diğeri ise Tanrıya kurbanlar sunulan ve bir ziyaretgâh durumunda olan Tamır suyunun kaynağıdır.[8]

Güneyinden Hangay Dağı, kuzeyden de Tamır ırmağı ile sarılmış olan Ötüken yaylaları, tabiî ve yüksek bir kale vaziyetinde idi. Yaylanın bu va­ziyeti, müdafaasını kolaylaştırdığı gibi, orada hâkim olan kuvvetin etrafa nüfuz ve tesirini de kolaylıkla temin ediyordu. Onun için bu dağ diğer bütün uruğ ve milletler için daima önemli bir devlet merkezi, yaz için ga­yet iyi bir yayla ve tehlikeli zamanlarda da mükemmel bir korunma yeri idi. Ötüken dağının bu fevkalâde vaziyeti buraya eller gözünde tarih bo­yunca süren büyük ehemmiyet kazandırmış ve Türklerde bu dağın kut­siyet ocağı ve mukaddes ruhun ikametgâhı olduğu kanaâtini doğurmuştu.[9] Yani Ötüken, Çin’e taarruz eden bozkır orduları için bir üs ve mü­himmat merkezi olması sebebiyle olduğu gibi, burasının savunulması için de önemli olmuştur.[10]]

Ötüken, iktisadî ve stratejik konumu sebebiyle Hun devletinin başkenti olmuş, hem birinci hem de ikinci Gök Türk İmparatorluğunun başkenti ve kutsal vatan sembolü durumuna gelmiş, ayrıca Uygur Türk devleti ile Cengiz devletine de başkentlik yapmıştı. Orhun-Yenisey yazıtlarında or­manlık ve dağlık bir yer olarak belirtilen Ötüken Aşina boyunun tözü olmalıdır.[11] Gök Türklerde, tabiat ruhları yazıtlarda görüldüğüne göre ‘yer-su’lar diye anılıyordu. Bu tâbir ‘yer-suv’ şekliyle Uygurlarda da vardı ve bu ‘yer-sular’ kutsal ‘ıduk’ yani mübarek ve mukaddes sayılıyordu.[12]

Orhun ırmağının kaynağına yakın yerdeki Ötüken yöresi anlaşıldığına göre, sulak, çayırlık, her bakımdan hoş bir yerdi.[13] Bahaeddin Ögel’e gö­re ise asılında Gök Türklerin başkenti olan Ötüken bölgesi ıssız, tabiat şartları bakımından çok verimsiz dolayısıyla çok sayıda insanın barınamayacağı bir yerdeydi.[14] Ötüken’in bulunduğu yerler, Batı Gök Türkleri­nin Tanrı Dağları’ndaki yaylaları ve ovaları ile karşılaştırıldığında, bu ünlü başkentin çok verimsiz bir yer olduğu açık olarak görülebilir. Hattâ bu sebeple Ötüken etrafındaki yerlerde, büyük şehirlerin ve medeniyetle­rin kurulmuş olmasını beklemek yersizdir. Ancak, başkent Ötüken Bölgesi’nin, askerî strateji bakımından önemli bir yeri vardı. Ötüken Bölgesi Büyük Gök Türk devletinin Çin ile olan bağları bakımından çok önemli bir bölgedir. Ötüken’in güney-doğusundan Gobi çöllerinin içlerine doğru uzanan Altay Dağları’nın bir ucu, Çin’e gitmek için güzel bir sıçrama tahtası vazifesi görüyordu. Özellikle abidelerin bulunduğu Koşo-Çaydam bölgesi, geçmişte olduğu gibi, bugün bile stratejik bir öneme sahiptir. Burası Orhun Havzasının doğudan giriş kapısı olduğu gibi, Çin’den gele­cek tehlikelere karşı da ilk engelin oluştuğu yer durumundadır.[15] Belki bu stratejik önemi Ötüken’e bütün tarih boyunca önemli bir yer kazan­dırmıştır.[16]

Bir mekânın iktisadı veya stratejik ya da her ikisi bakımından isteni­len bir yer olması o mekânı tek başına kutsal yapmaya kâfi değildir. Bu bakımdan Ötüken bölgesinin kutsal bir yer sayılmasının, Orta Asya inanç ve mitolojisine dayanan birçok nedenleri olmalıdır. VII. asırda bü­tün Türk boyları ve Gök Türk imparatorluğuna bağlı yabancı boylar için Ötüken dağının ve ormanlarının kült olduğu gerek Gök Türk yazıtların­dan gerekse daha sonraki Uygur yazıtlarından[17] anlaşılmaktadır. Gök-Türkler gerçekten zamanımıza öyle yazıtlar hediye etmişlerdir ki bunlar yalnız onların hayat düzenini öğrenmek bakımından çok önemli olmakla kalmamış, birbirini takip eden fikir ritimleri halinde, âdeta sanatkârane bir surette kendi âlemlerinin hayata, ölüme, muharebeye ve teşkilâta ait tasavvurlarını ve düşüncelerini dile getirmişlerdir. Ancak Orhun Bölge­sinde Bilge Kağan, Kül Tigin ve Tonyukuk adına dikilmiş olan bu yazıt­lar, daha çok ‘İl Bengüsü’ yani devlet yazıtları olduğundan bunlarda halk inanışlarının ve geleneklerinin izlerini aramak doğru bir yaklaşım değil­dir. Bu yazıtlar zaman zaman Türk milletinden söz açarken bütün Türkler için ‘Ötüken Yış Budun’ (Kutsal Ötüken Ormanının Milleti) diyorlardı. Orhun Bölgesi’nin Orta Asya’nın en kutsal yeri olduğundan şüphe yok­tur. Yazıtlarda görüldüğü gibi Gök Türkler bu bölgeye Ötüken adını veri­yor. Hunların başkenti ‘Ejderler’ şehri, Gök Türklerin ‘Ötüken’i, Uygurla­rın ‘Ordu-Balıg’[18] ve Avarlar’ın başkenti, Cengiz İmparatorluğunun ‘Kara Kurum’[19] adlı başkentleri hep bu havza içindeydi. Uygur başkenti Ordu-Balıg uzun zaman Orta Asya tarihindeki büyük ününü kaybetmemişti.

Yazıtların ifadesinden anlaşıldığına göre Ötüken cihanın bir merkeziy­di. Bir cihan devleti olma amacında olan Türk devletinin merkezi de ci­hanın merkezinde olmalıydı. Dolayısıyla Orta Asya’yı hakimiyeti altına alan bir devlet başkent olarak Ötüken’i seçmek zorundaydı. Çünkü, bu­rası kutsal bir yerdi. Tanrı’nın dünyaya, dünyanın da Tanrı’ya en yakın olduğu yer burasıydı.[20]] Orta Asya egemenliği ancak bu görevi yerine ge­tirmekle tamamlanabilirdi.[21]

Sibirya ve Çin mitolojisine göre, ‘yerin, gökle birleştiği’ bazı kutsal böl­geler ve dağlar vardı.[22] Dağ ve daha eski çağlarda orman, hayat ile ölü­mün birleştiği, sonsuzluğun tahakkuk ettiği yer olmuştur.[23] Gökle yerin birleştiği nokta olması dolayısıyla ‘dağ’ dünyanın merkezidir ve büyük bir ihtimalle dünyanın en yüksek yeridir. Bu nedenle kutsal bölgeler, kutsal yerler, tapınaklar, saraylar, kutsal şehirler dağlarla özdeşleştirilmiştir ve merkezdirler.[24] Dağ kültü çok eski çağlardan beri muhtelif uluslarda bulunduğu malûm olan cihanşümul bir külttür. Eski Yahudiler Sina dağını, Araplar Arafat dağını, Yunanlılar Olimpos’u, Hintliler Himaliya’yı, Moğollar Burhan-Haldun’u takdis etmişlerdir.[25] Bu bakımdan kutsal yerler, Türk toplulukları için de sadece sıradan taşlar, kaya, pı­nar, dağ, çay değildir. Bunların özellikleri kutsal dinî merkez olmaların­dan gelir.[26] Üç bölge prensibi, kökünü üç zaman kanunundan almıştır. Bu üç bölge, Gök, Yeryüzü ve Yeraltıdır. Ötüken evrenin merkezinde bu­lunmakta olup, üç zaman, geçmiş, şimdi ve gelecek, üç kozmik bölge ya­ni, yer, gök ve yer altı burada kesişmektedir.[27]

İnsanlar hangi inanç sistemine mensup olurlarsa olsunlar tarihin her döneminde Tanrı’ya ulaşmak, Tanrı’yla ilişki kurmak, dua etmek, yakar­mak amacıyla belirli mekânları kendilerine vasıta kılmışlar ve bu alanla­rı da kutsal saymışlardır. Yazıtlardan ‘yoğ’ yâni ölülere yapılan merasi­min ancak Ötüken dağ yaylalarında yapılmış olduğu anlaşılıyor. Eski Türk inanç sistemine göre Tanrı’ya yakın olarak kabul edilen yerler ha­yatın başladığı yerler olarak kabul edildiği gibi, aynı zamanda mezar ala­nı olarak da kullanılmıştır.[28]

Kutsal olarak algılanan alanlar, yaşanan dünya ile ruhanî dünya ara­sında bir geçiş bölgesi[29] olarak kabul edilmiş, buralar dünyadan ziyade diğer dünyayı temsil eden mekânlar olmuştur. Bu dünyada öbür dünya­yı hatırlatan, Tanrı’ya ulaşmada vasıta olarak kullanılan bu alanlarda yı­lın belirli dönemlerinde Tanrı’ya bağlılık göstermek ve Tanrı’ya ulaşmış (ölmüş) ataların ruhları için kurbanlar kesilmiş diğer dinî faaliyetler ger­çekleştirilmiştir.

Ch’i-tan’lar Kuzey Çin’deki Hei-shan dağını bir ölüm dağı olarak ka­bul ederlerdi. Onların inançlarına göre insan ölünce ruhları bu dağa gi­dermiş. Bunun için her yıl bu dağa kurban adarlarmış.[30] Gök Türklerin de, Ötüken’in batısında 500 li (267 km) mesafede kutsal Po-teng-ning-li (Budin inli) adlı dağı var ki anlamı ‘ilin koruyucu ruhu’ demekti. Bu dağın üzerinde ağaç ve ot yoktur. Hakanın çadırı Ötüken dağında olup, kapısı doğuya bakardı. Gök Türkler, Tanrı’ya kurban merasimini işte bu ‘Bu­dun inli’ dağının yakınındaki nehir kıyısında yaparlarmış.[31] Bu ‘Budun inli.’ dağı bütün vatanı ve milleti koruyan Tanrı’nın makamı olan dağ de­mek olmalıdır.[32] Gök Türklerin menşe mağarası olan Ergenekon ile Ötü­ken’in 500 li (267 km) batısında ata ruhlarına kurban sunulan yer ile aynı yer olduğu söylenir.[33]

Kurt efsanesi yalnız Gök Türkler için değil, fakat bütün Türkler için tipiktir. Gök Türk yazıtlarında sık sık adları geçen Sir Tarduşlar kabilesi­ne ait bir kurt efsanesi vardır. Bunda, bu kabileye başı kurt başı olan bir adam görünmüş ve mahvolacaklarını bildirmiş. Bu vaka Şa-do-mi’nin başına Yü-du-cün dağının (=Ötüken) civarında gelmiş. Bu dağ Türklerin kutsal bir dağıdır. To-balar’ın da bir kurt dinine sahip olmuş olmaları pek muhtemeldir. Çok kere kuzey Çin’de kurt dağları, kurt nehirleri ve kurt dağının bir Tanrısına ait bir mabet zikredilmektedir.[34] Gök Türklerde ise kurt bayrakların üzerinde, üst kısmında tasvir olunmuştur.[35] Hat­tâ Çinliler, kurt adlı bir yıldızın durumuna bakarak, kurt ongunlu Kuzey Asya kavimlerinin geleceği hakkında hükümler de çıkarırlarmış.[36] Orta ve merkezi Asya dağlarının çoğuna Türkçe veya Moğolca mukaddes, mü­barek, büyük ata ve büyük hakan anlamına gelen adlar verilmiştir. Gök Türkler de, aynı inanç sistemi çerçevesinde ‘Iduk Ötüken, Iduk Baş, Tamug Iduk Baş’ gibi dağları takdis ederek hepsine “ıduk yer-su” demişler.[37

Eski Çin kaynaklarına göre, yirmi dört Hun kabilesinin başkanı, yılın beşinci ayında Lunk-Çenk şehrinde toplanarak, Gök-Tanrı’ya, Yer ve Su­lara kurban veriyorlardı.[38] Güney Hunlarının başkent ve mukaddes bir merkez mahiyetinde inşa ettikleri Kut-lang şehri bugünkü Kansu’nun Li-ang-chou mıntıkasında bulunuyordu. Bir dörtgen şeklindeki bu şehrin doğu-batı mihveri kuzey-güney mihverinden daha uzundu. Hunlar Kut-lang’da, yer mabudu sayılan ejdere ibadet ederlermiş. Hunların ve Türklerin yer ve gök mabudu sıfatı ile ejder ibadeti hem Kut-lang’da hem de Orhun Bölgesi’ndeki başkentte, mevsimlerin değiştiği devirlerde, bilhas­sa yaz başlangıcında yer alırmış.[39] Hunlardan sonra Türk Devletinin ba­şına geçen Tabgaç sülalesi zamanında da bu inançlar devam ettirilmiş, onlar da baharın ilk ayında kutsal Atalar Mezarlığında Gök Tengri’ye kurbanlar sunmuşlardı. Onlar kurbandan sonra kayın ağaçları dikerler, böylece kutlu ormanlar meydana gelirdi. Çin kaynaklarının dediğine gö­re, Gök Türk asilzâdeleri, her yıl atalarının çıktıkları mağaraya gidip tak­dis merasimi yapıyorlardı. Bundan başka halk, yılın beşinci ayının yir­misinde Ötüken’e giderek Semânın ruhuna ibadet ediyordu. Erken Çin kaynaklarından gelen haberler Türklerin ruhlara inandıklarını ve büyü­cüleri saydıklarını haber veriyor.[40] Sonuçta başkentleri kutlu Ötüken olan Gök Türkler, tıpkı kendilerinden önceki Türkler gibi, Kutlu Atalar Mezarlığında da kurban keserlerdi.[41] Bu dinî törenleri ‘baş-rahip’ duru­munda olan kağan kendisi yönetirdi. Devlet ile din işleri reisliği birbirin­den ayrılmamıştı.[42] Hunlarda bile en büyük rahibin devlet reisleri olduğu anlaşılıyor.[43]

Türk mitolojik tasavvuruna göre, yaratılış ve sonun dünyanın merke­zinde gerçekleşmesi, kutsallığın dışa vurulmasıyla bağlantılıdır. Merke­zin en yüksek değerlere sahip olması da yaratılışın ve başlangıç noktası­nın orada olmasındandır. Türk cihan devletinin başkentinin Ötüken ola­rak belirlenmesi de kutsal merkez anlayışına dayanmıştır. Ancak kutsal merkezin zamanla taşınması, yani başka bölgelere götürülmesi de pekalâ mümkündür.[44] Abakan nehrinin sol tarafındaki ‘Tiy’ (Tüü) çayı sahi­linde meskûn olan Beltirler, Tanrı’ya kurban sunulan dağa bir kadının ayak basması sonrasında, kurban sunma vazifesini diğer bir dağda yap­maya başlamışlar, önceki dağın fonksiyonunu bu dağa icra etmişlerdi.[45]

XI. asır müelliflerinden ve Isığ Göl muhitinden Balasagunlu Yusuf Has Hacib, eski devrin büyüklerinden pek çok vecizeler, tavsiyeler ve na­sihatler naklediliyor. Bunlar arasında Peygambere isnat edilen hadis ve ünlü İslâm ahlâkçılarından, mutasavvıflarından vecizelere rastlanmıyor.

Nakledilen vecize ve nasihatlerin hepsi Türk büyükleri, beyleri, hekimleri ve kumandanlarının sözleridir. Kendilerinden öğüt nakledilen bu Türk büyüklerinin Müslümanlıkları şüphelidir. Türklerin İslâmiyet’i kabulün­den sonra ve Orhun çevresinden çok uzaklarda yazılan Kutadgu Bilig’de ‘Ötüken’ beyinin hikmetli sözleri örnek olarak naklediliyor.

“Negü tir eşitgil Ötüken begi,
Sınap sözlemiş sözni yetrüp ögi”[46]

“İdi yakşı aymış Ötüken begi
Tilin tutzu birmiş sanga söz yigi”[47]

Yusuf Has Hacib’in Ötüken beylerinden naklettiği hikmetli sözler Kül Tigin’e mi, Bilge Kağan’a mı, Tonyukuk’a veya belki de Böğü Kağan’a mı aittir bu bilinmez. Fakat bu sözler bir Kırgız beyine veya bir Moğol hanı­na ait değildir. Ötüken geleneklerinin ve buraya hakim olanların hikmet­li sözlerinin XI. asırda çok uzaklarda uzun müddet devam etmesi mani­dardır. Yusuf Has Hacib’in çağdaşı olan ve eserini Bağdad’da yazan Kaşgarlı Mahmut da, Ötüken’i biliyordu. Orhun Abideleri yazılırken Türk hakanının ordugâhı olan ‘Ötüken’ onun çağında, ‘Tatar bozkırlarında Uy­gurların memleketine yakın bir yerde’ bulunuyordu.[48]

Yaşam, yerin rahminden bir çıkış, ölüm ise ‘yuvaya’ dönüştür. Vatan toprağına gömülme isteği kendi toprağına duyulan mistik aşkın, kendi öz yuvasına dönme ihtiyacının kutsal olmayan bir biçimidir.[49] Ergenekon ile örtüşen Ötüken’i atalarımız geçmişte niçin öyle görmesinler ve neden burasını baba ocağı, ana kucağı olarak görmesinler? İşte bundan dolayı Ötüken’in kutsiyetinin bilincinde olan Bilge Kağan, kardeşi Köl Tigin adı­na bu coğrafyada anıt mezar külliyesi inşa ettirmiş, yazıtını da buraya diktirmişti.[50] Gök Türklerin ‘ıduk’ ‘yer-sub’ (mukaddes yer-su) ile ifade ettikleri mefhum hem koruyucu ruhlar hem de vatandır. ‘Eçümiz apamız tutmış yer-sub’ = (atalarımızın idare ettiği yer-su) cümlesindeki yer-su vatan kültü olan yer-su’dur. Kült olan bu vatan ‘yer-suy’u, Ötüken ve ‘Budın inli’ dağları ile ormanları temsil ediyordu.[51] Çin’in ortasında Wei Irmağının kuzeyinde Yün-Yang’daki Kan-ch mabedinde Hunların göğe kurban verdikleri altın heykelin M.Ö. 124-119 yıllarındaki Türk-Çin sa­vaşlarında General Ho-Chü-P’ing tarafından ele geçirilmesi Çin hüküme­ti tarafından büyük bir başarı olarak değerlendirilmiş, Türkler için ise fe­lâket yıllarının başlangıcına işaret sayılmıştı.[52] Çünkü kutsal merkezin korunması, kutsal zamanın ve mekânın Tanrı himayesinde olması, Türk düşüncesinin en belirgin özelliğidir.[53] Ötüken bölgesini ele geçiremeyen ve başkentini burada kuramayan bir devlet, büyük bir teşekkül veya imparatorluk sayılmazdı.[54] Eski Türk tefekküründe bir devletin kuruluşu­nun zaman ve mekânın yenilenmesi olması Gök-Türk yazıtlarında da gö­rülüyor. Yazıtlarda zamanın ve kâinâtın başlangıcı Gök-Türk devletinin kuruluşu ile başlatılmakta; “Üze kük tengri asra yağız yir kılındıkda ikin ara kişi oğlı kılınmış, kişi oğlında üze eçüm apam Bumın Kağan İstemi Kağan olurmış”[55] denilmektedir. Burada aynı zamanda cihan şümûl bir ha­kimiyet ve devlet anlayışının ifadesi vardır. Ancak bu cihan şümûl devle­tin muayyen coğrafî hudutta tahakkuk ettirilmesi de icap ederdi. Bu hu­dutların merkezini Orhun havzasındaki mukaddes Ötüken Yış teşkil ediyordu.[56]

Kutsiyeti bakımından üç hak din için Kûdüs, Müslümanlarca Mekke ne ise Doğu Türk elinin Ötüken’i de odur. Birçok araştırmacı eskiden be­ri, “Şamanizm’de bir peygamber ya da kutsal bir kitap olmadığı için, Kam­lar toplum içinde sivrilmiş ve statü olarak önemli bir yer edinmişlerdir”[57] iddiasında bulunur. Ancak İslâmiyet’ten çok önceleri Türkler, müntesip olduğu bir hak dinin farzlarından olmak üzere Ötüken’de hac, Tamug Iduk Baş’ta kurban vazifesini ifa etmişlerdi.[58]

Kaşgarlı, biri Buharalı, diğeri Nişaburlu sözüne güvenilir iki âlimi de­lil göstererek bir olay anlatır ve bir hadis nakleder: “Peygamberimiz, kı­yamet belgelerini, âhır zaman karışıklıklarını ve Oğuz Türklerin ortaya çıkacaklarını söylediği sırada ‘Türklerin dilini öğreniniz; çünkü onlar için uzun sürecek egemenlik vardır’[59] buyurmuş. Müellifimiz Kaşgarlı’nın ‘ad olarak Türk adını Ulu Tanrı vermiştir’ dedikten sonra, ravî silsilesiyle bir­likte, Yüce Tanrı “benim bir ordum vardır, ona ‘Türk’ adı verdim, onları doğuya yerleştirdim. Bir ulusa kızarsam Türkleri, o ulus üzerine musallat kılarım” şeklinde bir Hadis-i Kudsî naklediyor.[60] Allah’ın ve son resûlünün övdüğü Türklere, tebliğci olarak peygamber ve ilâhi hükümleri içe­ren bir kitap gönderilmiş olduğunun kabulü aklın ve İslâm itikadının bir gereğidir. Uzak olmayan bir gelecekte araştırıcıların çalışmalarının so­nuçları bu keyfiyeti tespit ve bu satırların beyanını teyit edeceğinden şüphe yoktur. Oğuz Kağan’ın bir Türk peygamberi olabileceği yönünde ciddi görüşler ileri sürülmüştür.[61] Dede Korkut’un da bir Türk peygam­beri olabileceği yönünde eskiden beri görüşler vardır.[62] Balasagun dağla­rındaki zaviyesinde yaşayan, henüz Müslüman olmamış Kulbak adlı ehl­i kerâmet bir Türk zahidinden bahsedilir.[63] Türk tefekküründe hakanla­rın gökte doğması[64] ve hakanlık görevini yedi veya dokuz kat gökte alması[65] ile, imam efendinin Cuma ve bayram hutbesini irât ettiği mahâllin dokuz basamaklı olması ve bu mahâlle dokuz tedbir ile çıkılması, ibret nazarıyla bakınca İslâmiyet öncesi Türk Dinine dair çok şeyler düşündü­rüyor. Bu bakımdan rahmetli hocamız Bahaeddin Ögel’in dediği gibi; “Türkler hiçbir zaman İslâmiyet’i aynen alamamışlar ve onu ancak kendi hislerinde yoğurarak kendilerine benzetmişlerdir”.[66] Anlaşılıyor ki, Türklerin İslâmiyet öncesi tabi oldukları gerçek Türk Dininin imân ve ibadet esasları aslında İslâmiyet’in tebliğ ettiği imân ve ibâdet esaslarından çok da farklı değildir.[67] Bu sebeple Türklerin Türkistan’da ilk İslâm fetihleri­ne karşı çetin mücadelesinin gerçek sebebi kuşkusuz İslâm dinine bir mukavemet değil, Orta Asya’da hakimiyeti elde tutmak ve fatihlerin gani­met hırsına karşı koymak için Arap devletine karşı gösterilmiştir. V.V. Barthold, Arapların Türklerle olan temasları konusunda; ‘hiç şüphesiz fatihlerin hareketlerinin tek sürükleyici gücü ganimet ve şeref arzusu olup umumiyetle hem onların ve hem de memleketin müdaflerinin nazarında dinin önemi azdı’[68] diyor.

Şimdiye kadar yapılan çalışmalar sonucunda Ötüken’in ifade ettiği coğrafya, burasının Türkler ve diğer Orta Asya halkları için kutsiyeti ve bu kutsiyetin sebepleri hakkında ittifak sağlanmış, bu konuda ciddi bir tereddüt kalmamıştır. Ancak bu adın ne manaya geldiği konusundaki tartışmalar henüz sürmekte olup tatmin edici bir sonuca ulaştırılmış de­ğildir.

Saadettin Gömeç’e göre, Ötüken adı en azından ifade ettiği coğrafya­nın genişliği kadar geniş bir mana ifade etmiş olmalıdır.[69] Ötüken adı hakkında görüş beyan eden Fuzuli Bayat, “Ötüken kelimesinin etimoloji­sini genellikle dua, talep, istek anlamını karşılayan ‘öt’ köküne bağlamak daha çok kabul görmüştür’”[70] dedikten sonra, “Ötüken sözündeki gan/ken eki Ülgen adındaki ‘gen’ eki ile aynı kozmogonik semantik işlevlidir. Nitekim, ilâhî menşe, kutsallık, töz anlamları bildiren ‘gan/ken eki ile ilgilidir. Gan/gen eki ilk başlarda akrabalık paradigması olan ‘ka’ kökünden türetebilirdi”[71] di­yor. Ancak bu durumda, mahlûk ile hâlık, yer değiştirmiş olmaktadır.

Ötüken’in yeri konusundaki en yeni çalışmayı yapmış olan Erhan Ay­dın aynı çalışmasında bu adın etimolojisi ile ilgili olarak; “Kadın şaman’ anlamına gelen idugan/idugen’in, Ötüken adı ile ilgili olması gerekir. Ger­çekten +kAn ekinin günümüz Moğolca’sında dişilik yapmada da kullanılı­yor olması önemli bir veridir” dedikten sonra; “Ötüken adının ‘ötü’ taba­nından, fiilden ad yapan +g ve addan ad yapan +kan (Mo.?) ekiyle kurul­duğu ve Kadırkan ile Tenrikan’deki +kan’ın aynı ek olduğu ve nihayet Mo­ğolca ‘kadın şaman’ anlamındaki idugan/ idugen’in de Ötüken kelimesiyle ilgili olduğu’”[72] önerisinde bulunmuştur. Bir başka araştırmacı Osman Karatay, ‘Ötüken Yış’ adlı makalesine[73] yaptığı ilâvede “Eski kaynaklarda Ötüken dışında başka yerler için de ‘yış’ kullanılır. Bahsedilen çalışma­mızda, kelimenin esas anlamını tespitte bize en fazla yardımcı olan da bu anlam çeşnisi olmuştur. Bizim sonuçlarımıza göre, Ötüken özelinde bu ke­lime ‘memleket’ anlamıyla kullanılmıştır”’[74] diyor. Görüldüğü üzere Ötüken adının manası hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüş olmakla be­raber, bu konuda henüz ittifak sağlanmış değildir.

Ötüken adının birinci kısmındaki ‘Ötü’ kelimesi hakkında araştırma­cılar arasında büyük ölçüde bir ittifak bulunduğu görülüyor. Buradaki ‘ötü’ bütün kaynaklarımızda, seslenmek anlamındaki Türkçe ‘öt’ kökün­den gelmekte olup, ‘rica, rica etmek, ibadet, ibadet etmek, dilek, dilekte bulunmak, hikâye, hakana sunulan dilek, arz etmek, büyüklerden bir di­lek istemek, dilemek, dua, dua etmek, hürmet etmek, takdim etmek’[75], ‘Şefâat istemek, niyaz etmek[76] anlamlarında kullanılmıştır. ‘Ötü’ kelime­sinin Gök Türk yazıtlarında[77] ve Eski Türk şiirlerinde[78] bu manada kul­lanıldığı görülüyor.

Türkçe’mizde bir vazifeyi yerine getirmek, ödemek, ifa etmek anlamla­rında bir ‘öte’ kelimesi bulunmaktadır.[79] Arapça’da din’in borç anlamına gelen ‘deyn’den gelmesi gibi, her halükârda dinî bir tabir olarak gördü­ğümüz ‘Ötüken’ adının da bu ‘öte’ kelimesiyle münasebeti düşünülebilir. Kaldı ki dinin imân ve amele dair hükümleri mükellef üzerine bir borç ve dinin icrası bu hükümleri ifa meselesidir. Bu durumda ‘Ötüken’ adında­ki ‘ötü/öte’ kelimesi, ‘dua, rica, dua etmek, rica etmek’ anlamları ile ‘öde, ödeme’ anlamlarında bir köktür.

Türkçe’mizde, fonksiyonunda genellikle fiil kök ve gövdelerinden ‘kuv­vetli bir aşırılık’ sıfatları ile ‘Tanrı sıfatları’ türeten ve kendisinden önceki kelimenin ses durumuna göre Gan/gen>kan/ken eki durumunu alabi­len işlek bir ek vardır. XI. asır müellifimiz Yusuf Has Hacib;

“Bayat atı birle sözüg başladım
törütgen igidgen keçürgen idim”[80] diyor.

Yusuf Has Hacib’in çağdaşı Kaşgarlı da eserinde ‘gan/gen’ eki ile ya­pılmış çok sayıda sıfat örnekleri veriyor.[81] ‘Gan/gen’ ve g/k>0 ses değiş­mesi kuralına göre ‘ken/kan’ ile yapılmış olan bu sıfatların çoğunun bi­rer birer Tanrı’nın sinonimleri olduğu görülüyor.

Erhan Aydın’dan çok önceleri Türkolog Nikolai Poppe, ‘Ötüken’ adının Moğolca’da yer ilâhesi manâsına geldiğini iddia etmişti.[82] Moğolların Gizli Tarihi adlı eserde Cengiz Han’ın sözleri arasında ‘anamız Etugen[83] sözü geçiyor. B. Ögel’e göre, Moğolların Gizli Tarihi’nde Cengiz Han’ın sözleri arasında geçen bu ‘Etugen ana’nın Gök Türklerin mukaddes yeri sayılan ‘Ötügen’le ilgili olması çok muhtemeldir.[84] ‘Etugen’, ‘Ütigin’ veya ‘İtügen’ Moğollarda bir yer tanrıçasıdır. Çin’de Shang sülâlesi sonlarına doğru kuzey tesirli bir Toprak ana ilâhesinden söz ediliyor.[85] Eski toplumlarda aile reisinin adı ile mitolojik ana ve yerin adı aynıdır.[86] ‘Ötügen Kutu’nun çok uzun zamandır Türkler ve Moğollar için müşterek mukaddes bölge ve vatanı koruyan ruh-tanrının bulunduğu yer sayıldığı görülür. Hattâ, bazı araştırmacılara göre, ‘ötüken’ kelimesi ‘Od ana’ (ateş ana) kelimesi­nin değişik varyantı veya tercümesidir.[87]

Cengiz Moğollarının kökleri Alan-Kova adlı bir kadın-ata’ya dayanır.[88] Moğollardaki ‘Etugen ana’, ana tanrıça tasavvurunun ana etrafındaki aile düzenin bir görünümüdür. Moğollar Cengiz çağında bile ana ailesi­nin özelliklerini taşıyorlardı. Bunlarda ‘ana ata’ anlayışı egemen olup aile yapısında büyük bir rol oynamıştır. Halbuki Türklerde Hunlar çağın­da bile ana ailesinin en küçük bir izine rastlanmıyor.[89] Türklerde hiçbir kavmin dişicil isim taşımamış olması, Türk izdivaç şeklinin ‘exogamy’ ve aile yapısının kadim zamandan beri ‘pederi aile’ olduğunu gösterir. Kaş­garlı Gök Türklerin selefleri olan Tobalar (Tabgaç) konusunda çok tered­dütlüdür. Şöyle diyor; “Tavgaç: Türklerden bir bölüktür. Bu diyarda otu­rurlar; bu sözden alınarak, bunlara ‘Tat Tavgaç’ denir, ‘Uygur’ demektir; ‘Tat’tır, ‘Çinlidir. Bu ‘Tavgaç’tır.” “Tat Tavgaç; bu sözdeki ‘Tat’ kelimesin­den ‘Farslılar’, Tavgaç’ kelimesinden de ‘Türkler’ murad edilir”.[90] W. Eber­hard da Tobalar, “H’yung-nu boyundan bir kısımdır. H’yen-bi’lerden türemişlerdir. Bir Çin erkeği ile bir Hun kadınının evlenmesiyle üremişlerdir, fakat H’yung-nularda ana egemenliği mevcut olduğundan Çinli sayılmaz­lar’”[91] diyor. Müellif bir makalesinde de; “Toba’ların 119 kabilesini teşkil edenler Türklerden ve Moğollardan meydana gelmiş melezler değilseler bi­le içlerine Moğol kanı karışmış Türk olduklarından eminiz’”[92] diyor. Ger­çekte, Hunlar devrinde kuzeyde kurulan Siyenpi sülâlesi idaresindeki Proto-Moğollar ve Türkler din ve kültür bakımından Hunlardan farksız­dır. Eski çağlarda Çin’in kuzeyi baştan başa Türk ve Moğol kavimleri ta­rafından kuşatılmıştır.[93] W. Eberhard’ın dediğine göre; eski devirde Türk ve Moğol kavimlerinin kültürleri tabiatıyla aynı olmadığı halde bugünkü mevcut malzemenin yardımıyla neyin Moğol, neyin de Türk olduğunu anlayabilmek kolay değildir.[94]

Bazı Altay kavimlerinin destanlarında tabiatın dış yüzü kişiselleştiril­miş ve bir kadın gibi tasavvur edilmiştir. Bu kavimlerde, otları yolmanın büyük günah olduğuna inanırlardı. Çünkü, onlara göre, yeryüzü, otlar yolunurken, tıpkı saçları ya da sakalı yolunan bir insan gibi acı çekerdi.[95] Altay ve Buret karışımı bir ‘ateş duası’nda “Sen, ‘anamız Ötüken’ eteklerinden (ayağından) ortaya çıkmışsın” denir.[96] ‘Ötüken anamız’ anla­yışı, Şamanizm’in henüz yozlaşmadan önceki, temel bir düşünce olmalı­dır. Nitekim, ateş için yapılan dualarda, “Göğün yerden ayrıldığı zaman doğmuşsun! Sen anamız” Ötüken ayağından, ortaya çıkmışsın!…” denir. Bu düşünce gücünü, “Ebedî Gök Tanrı ve altın yüzlü Yer-su, Ötüken” anlayışından kaynağını alıyordu. Kutlu Ötüken veya Altay dağlarının ana, ata veya kayın baba oluşları, oldukça eski çağlardan gelen seslerdir. ‘Toprak ana’ derken, yalnız Orta Doğu düşünceleri yansıtılmıyordur. Bu söz çok eski Türk düşünce ve inanışlarını da içinde topluyordu.[97] Kara Hanlılarda hakan soyundan olan kadınlara ‘Tarım’, soylu kadınlara ‘Altun Tarım’ denirdi.[98] Burada toprağın bitirgenliği ile kadının doğurganlığı özdeşleştirilmişti.[99] Bu satırlar da herhalde ‘Ana-vatan’ın bir bucağından bahsediyor. Diğer yandan, Türk tefekküründe, insan ruhu (eski Türkçe’­de öz) ile vücudu (et-öz) bir çift teşkil ederek, biri semavî diğeri toprağa bağlı addediliyordu. Erkeklerde semavî öz, kadınlarda toprak unsuru ha­kim sayılıyordu.[100]

Sonuçta Moğolların Gizli Tarihi adlı eser XIII. asrın ilk yarısı sonların­da yazıldığına göre Moğolların ‘Etugen ana’sının Türklerin kadim kutsal başkenti ‘Ötüken’ ile bir ilgisi olmamalıdır. Diplomat ve tüccarların ziyaretgâhları olan Hakan ve Yabguların karargâhları zamanına göre birer kültür merkezi işlevi görmüştür. Buraları sürekli yabancı kültürlerin tesirlerine açık bulunmuş, kültürlerin karışma alanı veya bir ‘diffusion’ bölgesi olmuştur. Türklerde bilinen toprak tanrıçası olmadığına göre, Moğolların toprak tanrıçası ‘Etugen’ ile Ötüken’in bir ilgisi yoktur. Ateşin mucidi ve ocağın reisi Türklerde erkek olduğuna göre[101] Ötüken’in, Moğollarda kadın Şaman anlamına gelen ‘idugan/idugen’ ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Eski Çin kaynaklarının dediğine göre Kırgızlar, sihirbaz­larına ‘Gan’ diyorlardı.[102] Bunun ‘Kam’ demek olduğu muhakkaktır. ‘Od’ bütün Türk dili şubelerinden ‘ateş’ anlamında bir kelimedir. Od-gan, ‘ateşin sahibi’ demek olup, Türkçe ‘y+alavaç’ ile aynıdır. Bu bakımdan ‘od-gan>ud-gan, oda-gan>uda-gan’ müennes değil, müzekker olmalıdır. Anlaşılıyor ki, Ötüken bölgesi çok sonraları, Moğol tesiri ile bir Tanrıça itibar edilmiş, Moğolların ‘Etugen’i ile Ötüken adı örtüştürülmüştür.[103]

***

Ötüken adının Moğolların ‘Etugen’i ile bir ilgisi olmadığına göre, bu adın manası ve menşeî nedir sorusu ortaya çıkmaktadır. Gök Türkler[104] ve Uygurlar, sığınak, kale ve şehirlere ‘balık’ diyorlardı.[105] Kâşgarlı, ‘ba­lık’ kelimesinin eskiliğine ve kendi devrinde ancak Uygurlarca kullanıldı­ğına işâret eder. Balık kelimesi ‘çamur, çamurlu yer, bataklık’[106] anlamı­na geldiği gibi ‘yara, yaralı’[107] anlamına dahi gelirdi. Şehirlere çamur an­lamına gelen ‘balığ’ denilmesi herhalde şehirleri oluşturan evlerin inşa­sında daha çok çamurdan, ‘kerpiç kipi’[108] denilen kalıpla yapılan ‘ker­piç’[109] ile tuğla ve kiremit anlamındaki ‘pışıg kerpiç’[110] kullanılmış olma­sıyla ilgiliydi. Nitekim Çinliler VII. asırdan önce Taşkend şehrini ‘Che’ adı ile anıyorlarmış ki, bu ‘Che’ Çin dilinde ‘taş’ demekmiş.[111] Bu ad sonraki ‘Taş Şehir’[112] anlamındaki Türkçe ‘Taş-kend’ adıyla birleşmiştir.[113] Bazı araştırmacılar ‘ötüg’ kelimesinin de eski Türkçe’de ‘bataklık’ yer anlamı­na geldiğini söylemişlerdir.[114]

Türklerin tarihte en sıkı ilişki içinde bulunduğu milletlerden biri Soğdlar (Sogdak bodun)dır. Soğdlular Ak Hunların yıkılmasından sonra Gök Türk devletinin tebaası oldular. Bunlar daha erken zamanlarda Or­ta Asya’nın değişik yerlerinde şehirler kurarak oralara yerleşmişlerdi. Gök Türk çağında bilhassa şehirlerinde oturanlar Soğdlardı ve sayıları da Türklerden fazlaydı.[115] Soğdlu bürokratlar ilk zamanlarında Gök Türk kağanlarına müşavirlik etmişlerdi.[116] I. Gök Türk Kağanlığı döneminde 582 yılında, Moğolistan’da Arhangay Aymag’ın Bayrı Tsagaan Gol (Kutsal Beyaz Göl) bölgesinde dikilmiş olup, üç yüzü Soğd harfleriyle, bir yüzü de Brâhmî harfleriyle yazılmış olan Bugut yazıtı[117] ile daha sonra yine Moğolistan’da bu defa Gov-Altay bölgesinin yaklaşık 50 km güneydoğu­sunda Çandmani ilçesi sınırları içindeki Şaahar tepesindeki yazıt[118] bu kültür temasında Soğd dilinin Türk diline galibiyetine delil teşkil etmiştir.[119] Bu bakımdan Ötüken adının manasının çözümünde Soğd dili bize yardımcı olacaktır. Gök Türkler döneminde Türkler, kentler kurup yerle­şik yaşama geçmeye başlamakla birlikte, bir şehrin mekân organizasyo­nunu tanımlayabilecek ya da kurgulayabilecek düzeyde yerleşik yaşam kültürüne ulaşamamıştır. Bunun için Türk hakanları ordularının ve kentlerinin inşasını Soğd asıllı mimar ve sanatkârlara havale etmişlerdi.[120] Orta Asya Türk toplumunda tarımsal üretim faaliyetleri ve özel mülkiyet sahipliği gibi örgütlenmiş yerleşik yaşam düzenini gerçekleştir­miş olan Uygurların dahi şehir kurma işini Soğdlu ve Çinli mimar ve sa­natkârlara havale ettiği görülmektedir.[121] Ancak daha sonraki Uygur şe­hir ve konutları genellikle Çin mimarî tarzını göstermektedir.[122]

‘Kent’ kelimesinin aslı, Soğdça şehir anlamındaki ‘kanth’ kelimesi olup Türkçe’ye de geçmişti.[123] Ötüken adının manasının çözümünde bize Soğd dilinden başka, Türk kavimlerinin kültürlerini çok iyi bilen büyük dilci Kaşgarlı Mahmut yardım ediyor. Müellifimiz ‘ken’ kelimesinin doğu ülkelerinde şehir demek olduğunu, bu Türk ülkelerinde her şehrin adının ‘ken’ ile yapıldığını, bu ‘ken’ kelimesinin batı Türklerinde şehir adı yapımında kullanılan ‘kend’ kelimesinin kısaltılmışı olduğunu söylüyor.[124] ‘Ötüken’ gibi ‘Iduk’ olan bir başkentin kült olduğunu kabul etmek gerekir. Şehir hakkında ‘kent’ tabirinin önce Türk olmayan kavimlerde görünmesi, Türklerin bu anlamda ‘balık/balığ’ tabirini kullan­ması, Ötüken gibi mukaddes bir beldenin ‘balık’ gibi genel bir tabirden ayrılmasını zorunlu kılmış, bu mukaddes şehre ‘ken/kent’ denilmişti.[125] Burada taaccüp edilecek bir durum yoktur. Nitekim bu anlayışı tersinden, ‘kağan’[126] ve ‘katun’[127] unvanı yerine bu unvanları daha alt seviyedeki toplumlar kullandığından Türklerin, ‘Tan-hu=Şan-yü’ ve ‘Yen-Shih’ unvanlarını kullanılmasında görmek mümkündür.[128]

XI. asırda Kara Hanlı Türkleri ile Oğuz Türklerinin ‘balık’ kelimesi ye­rine ‘kend’ sözünü kullandıkları görülüyor. Bunlarda, şehir ismi yapılır­ken, şehrin özelliğini ifade eden kelimeye Soğdça şehir anlamındaki ‘kanth’ kelimesinden gelen ‘kend’ kelimesi ilâve ediliyor.[129] Kaşgarlı Sogdça olan ‘kent’ kelimesini benimsemiş ve Türkçe’ye mâl etmiştir. Mü­ellif, öz vatanı ve ordu merkezi Kaşgar’a, eski Uygur geleneğine göre Ordu-balık değil, Soğdca ‘kent’ kelimesini kullanarak, ‘Ordu-kent’[130] diyor. Müellifimiz ilâve ederek, Yenikend’den doğuya kadar Türk ülkesidir. Semer-kand’a ‘Semiz-kend’ denir. ‘Şaş/Taş’ şehrine ‘Taş-kent’ denildiği gi­bi, Öz-kent, Tün-kent adları da vardır. Bu şehirlerin hepsinin adı, Türk­çe olan ‘kend’ ile yapılmıştır. Bu şehirleri Türkler yaparak adlarını ken­dileri koymuşlardır[131] diyor.

Sonuçta, Ötüken adındaki ‘ötü’ kelimesi Türkçe ‘dua, rica, talep, ni­yaz v.b.’ anlamındaki kelime, ‘ken’ ise Kaşgarlı’nın Doğu Türk ülkelerin­de her şehir için kullanıldığını söylediği ‘ken’ kelimesidir. Dolayısıyla ‘Ötüken’ adı ‘dua şehri, dua edilen şehir’ anlamındadır. İslâmiyet’ten çok önceleri Türkler, Ötüken’de yıllık ‘hac’ ve ‘dualarını’ Tamug Iduk Baş’da kurban sunma vazifelerini ifa etmişlerdir.

Türkler, ata ruhlarının iktidar ve kuvvetlerine göre büyük su kenarla­rında, yüksek dağlarda, sık ormanlıklar ile gölgesi bol olan ağaç altların­da ikâmet ettiğine inanmışlardır. Bu inancın bir sonucu olarak da insa­na huzur veren el-ayak sürülmemiş ağaçlık alanları kutsal kabul ederek buraları takdis etmişlerdir.[132] Gök Türk ve Şine Usu yazıtlarında Ötüken’den ‘Ötüken Yış’ diye söz edilir. Kağan Ötüken halkına hitap eder­ken, ‘Iduk Ötüken Yış budun’ diye hitap ediyor. Bu ‘Ötüken Yış’ ile ilgili çok şeyler söylenmiş, çok şeyler yazılmıştır.[133] Gök Türklere orman kültü selefleri olan Tobalar’dan[134] geçmişe benziyor. Rivayette, bir Toba impa­ratorunun mezarından bir ormanın vücuda geldiği söylenir. Bir başka defa bir Toba imparatoru yeni doğduğu zaman annesinin sonunun gö­müldüğü yerde bir karaağaç ormanı yetişiyor. Yine başka bir rivayete gö­re bir Toba imparatorunun tükürdüğü yerde bir orman oluşmuş. Böyle bir orman kültü Tobalardan önceki Türklerde de mevcuttur.[135] Bu ba­kımdan en azından VII.-VIII. asırlarda Ötüken çevresinin geniş orman­larla kaplı olduğu çok şüphelidir. ‘Yış’ aslında ‘otlak, yayla, mera’ de­mektir. Burası belki Türklerde daha sonra da görülen ve kutsal tanınan[136] bir korudur.[137] Çu ırmağının kırk ‘li’ (20 km kadar) kuzeyinde, Sarı Su nehri yakınlarındaki Kie-Tan dağı denilen yer de herhalde Ötüken çevresindeki koruluk gibi bir yer olmalıdır. Batı Gök Türk hakanı 635 yıllarında burada on boyun beylerine birer ok vererek onları bey ilân etmiş.[138] XI. asrın Gazneli müelliflerinden Gerdizî, eski kaynaklara daya­narak aşağı Çu ırmağının sol kıyısındaki köylerden bahsederken, bu köylerin yanındaki dağı Türklerin uğur saydıklarını, bu dağın üzerine ant içtiklerini ve Ulu Yaradan’ın orada oturduğuna inandıklarını bildirir.[139] Gerdizî’nin bahsettiği dağ ile önceki dağ aynı olup bu dağ veya bu dağın bir kısmı Türgiş kağanı Su-lu Kağan’ın korusuydu.[140] Şine-Usu yazıtının doğu yüzü 7. satırında ‘Ötüken irin,’[141], aynı yüzün 9. satırında ‘Ötüken yış başı’ sözleri geçiyor.[142] Bu ifadeler Ötüken ormanının öyle uçsuz bucaksız bir orman, bir yeşillik olmadığını, buranın çok mahdut bir koru olduğunu veya ‘Ötüken Yış’ ifadesindeki maksadın, Ötüken Or­manının mahdut bir kesimi olduğunu ortaya koymaktadır. Kaşgarlı’nın dediğine göre, Türkler, şehrin dört yanında bulunan bağlara bostanlara ‘kent kökü’ diyorlardı. Bu şehrin karartısı demekti. Bundan şehrin çevre­sindeki ağaçların yeşilliği murat ediliyordu.[143]

Bugünkü Türkçemizdeki ‘yaş’ ve ‘yeşil’ sözleri de kök ve anlamlarını bu ‘yış’ sözünden alır.[144] Bu bakımdan Semerkant’ın 100 km kadar gü­neyindeki[145] Keş şehrine, civarının yeşilliği sebebiyle ‘Şehr-i Sebz’ yani ‘Yeşil Şehir’[146] denildiği gibi, Bursa şehrimize bugün dahi ‘Yeşil Bursa’ denir.[147] Demek ki Keş şehri ve Bursa şehri birer ‘yış’tır. Öyleyse ‘Ötüken Yış’, ‘Ötüken Ormanı’ değil ‘Yeşil Ötüken’, ‘Iduk Ötüken Yış’ ise ‘Kutsal Yeşil Ötüken’ demektir. Sonuçta ‘Ruhu’l-Kudüs’te ‘Mescid-i Aksa’, ‘Mekke-i Mükerreme’de ‘Kabe-i Muazama’ ne ise, Orhun’da ‘Ötüken Yış’ odur.

Gök Türk devleti, Bilge Kağan’ın 25 Kasım 734 yılında Buyruk Çur tarafından zehirlenerek öldürülmesiyle birlikte mezara girmişti. Hanedan mensuplarından birçoğu gidip Çin İmparatoru Hsüan Tsung’a teslim ol­muşlardı. Son Gök Türk kağanı Wu-su-mi-şi (Ozamış)[148] 744 yılında Basmıl, Karluk ve Uygur boyları tarafından mağlup edilerek öldürülmüş[149], zavallı Ozamış Kağan’ın bahtsız başını mutantan bir törenle Çin’e gönderip İmparatora takdim edilmişti.[150]

745’de Gök Türklerin kudretini kıran Uygurlar bu andan itibaren bü­tün Orta Asya’nın hâkimi olmuşlardı. Gerek menşe efsanesindeki paralel zıtlık, gerekse Mani dininin kabulüyle, Uygur hanedan ve yüksek aris­tokrasisinin Ötüken’in kutsiyeti ve burasının muhafazasının önemi konusunda Gök Türkler kadar hassas davranmamışlardı.

Ötüken’deki Uygur devleti ancak 840 yılına kadar varlığını sürdürebildi. 840 yılından önce kendisi de bir Türk olan Kırgız reisi A-je; “Uygur­ların altın çadırını alacağım ve önüne bayrağımı dikerek, atlarına geçit resmi yaptıracağım” demişti.[151] Gerçekten Kırgızlar, 840 yılında Uygur devletine son vermişler, Uygurlar korku ve panik ile sağa-sola dağılmış­lardı.[152] Uygurlar, Tarihi Türk yurdu Ötüken’i ellerinde tutamayarak, buraların yabancı kavimlerin eline geçmesine sebep oldular ve Türk tari­hinin seyrini değiştirdiler.[153] Kırgızların 840 etrafında Ordu-Balığ’ı alma­sının ardından, Uygurlar güneye doğru, evvelden de yayılmış oldukları Türkistan ve Kansu bölgelerine göç ettiler. Kırgızların Uygur baskını ve katliamı Türk tarihinin büyük katliamlarından kabul edilir.[154] Bu yüz­den Kırgızlar Orhun bölgesine ‘barbarlığı’ getiren bir kavim olarak vasıf­landırılır.[155] Eski Orta Asya halklarının en yüksek vatan sevgisini en iç­ten duygularla aksettiren[156] ve kahramanlığın büyük bir timsalî olan gü­zel şiirleri vardır.[157] Kırgız katliamından sonra Uygur halkının Ötüken’i terk etmek zorunda kalmalarını anlatan; ‘Veğ-vu Irğlar eski vatanın has­retini çekiyor’[158] şarkısının ne gibi bir hissiyata tercüman olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor.

Cengiz Han 1207 yılında Moğol birliğini kurduğunda, onlara tâbi du­ruma düşen ilk Türk kavmi Kırgızlar olmuş ve Moğollara vergi verir hale gelmişlerdi.[159] Dahası, eski adamların resimlerinin hayattaki insanlara zarar vereceği inancında olan Moğollar Orhun bölgesindeki heykellerin kafalarını kırmışlar, etrafı talan etmişlerdi.[160] Kırgız kavminin Uygur ha­kanlığını yıkarak işgal ettiği ‘Ötügen’de tutunamayıp, buranın Moğollara geçmesine, tam idrak ve intibak edemedikleri anlaşılan[161] ‘Orhun Kültü­rünün’ ortadan kalkmasına ve eski Türk hakanlar yurdunu bir daha geri gelmemek üzere Moğollara kaptırmak suretiyle, Türk tarihinde oynadık­ları menfi rol dikkatlerden uzak değildir.

Dost ya da düşman, kim olursa olsun Orhun’a gelen kişilerin gördü­ğü ilk şeyler Orhun abideleridir. Onları sadece bir balbal olarak hayâl etmek doğru değildir. Bu balballar buraya dosta güven, düşmana korku vermek için sıralanmışlardır. Orhun Havzasına giren bir kişi eğer dost ise, böyle güçlü bir milletin topraklarına geldiği için güven duyar. Çünkü yüzlerce krala, beye, komutana baş eğdirmiş, kılıçlarının darbeleriyle yok olmuş, düşmanlarına aman vermeyen bir milletin arazisine ulaşmış­tır. Eğer iyi niyetli değil ise de, o yüzlerce düşmanın başına gelen âkıbetin kendi başına da geleceğini, bu taşları görünce hatırlayacaktır. Bazı araştırmacılar, eski Türk yazıtlarının taşlara hakkedilmesinin en büyük sebebinin kağıdın bilinmemesinden değil, kağıdın bulunamamasından kaynaklandığını iddia etmişlerdir.[162] Ancak bu yazıtlar gerçekte, ‘İl ben-güsü’ olup, araziye vurulan bir damga, bir bakıma arazinin tapu senedi durumunda idi. Yani Çin Seddi’nin inşasının bir de psikolojik sebebi olması[163] gibi, dosta düşmana ‘bu arazi benim, işte arazinin tapusu’ denil­mek istenmiştir.[164]

II. Gök Türk Kağanlığı döneminin bilge/akıllı kağan ve kumandanları tara­fından ‘Kutsal Ötüken Bölgesi’ne diktirilen, Orhun yazıtları aynı zamanda İpek Yolu’nun kuzey kolu üzerinde bulunmaktadır.[165] Kaşgarlı’nın naklettiği eski bir Türk atasözü, “Yırak yer sabin arkış keldürür”[166] diyor. Bu balbalları ve yazıtları İpek Yolu üzerine dikenler herhalde buranın ve sahiplerinin namı­nın cihana yayılmasını istemiş. Dediklerine göre, doğu Türk ellerinin coğrafî vaziyeti, dolayısıyla kültürel rolü biraz Anadolu’yu okşarmış.[167]

Sonuç olarak bu makalede, Ötüken’in yeri belirlendikten sonra, bura­sının kutsiyeti ve bu kutsiyetin sebepleri üzerinde durulmuştur. Ötüken adının Moğollarda Yer Tanrısı ve kadın Şaman demek olan ‘Etugen’ ile il­gili olmadığı, bu adın, Türkçe’de ‘dua, rica, talep’ anlamlarına gelen ‘ötü’ kelimesine, Doğu Türklerinde ‘şehir’ anlamına gelen ‘ken’ ekinin ilâve edilmesiyle oluştuğu, bunun manasının da ‘dua şehri/dua edilen şehir’ anlamında olduğu, ‘Ötüken Yış’ın ise ‘Yeşil Ötüken’ demek olduğu savu­nulmuş ve önerilmiştir.

Âdem AYDEMİR

Balıkesir Merkez-Ticaret Meslek Lisesi Tarih Öğretmeni.

Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi Sayı: 187 Ağustos 2010


Kaynakçalar ve Kısaltmalar

♦ Akkaya, M. Şükrü, “Uygur Türklerini ve Kültürlerini Tanıyalım”, A.Ü. D.T.C.F. Dergisi, Sayı: 3, 1943.
♦ Alyılmaz, Cengiz, “Bugut Yazıtı ve Anıt Mezar Külliyesi Üzerine”, S.Ü. Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı: 13, Bahar 2003.
♦ Alyılmaz, Cengiz, “İpek Yolu ve Orhun Yazıtları”, A.Ü. Türkiyat Araştır­maları Dergisi, Sayı: 24, Erzurum 2004.
♦ Arat, R. R., Eski Türk Şiiri, Ankara, 1991.
♦ Arısoy, Ömer, “Orhun Abideleri ve Türk Tarihindeki Önemi”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 153, 1999.
♦ Arslan, Mustafa, “Türk Destanlarında Evren Tasarımı”, Prof. Dr. Fikret Türkmen Armağanı, s. 65-75, İzmir, 2005.
♦ Ay, Tansu, “Bilge Kağan (683-734)”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergi­si, Sayı: 13, 1988.
♦ Aydemir, Adem, “Türk Folklorunda Nişanlanma ve Evlilik Sembolü Olarak; ‘Gerdanlık, Küpe ve Yüzük”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 282, Haziran 2010.
♦ Aydın, Erhan, “Bay-Balık Kentinin Yeri, Yapılış Tarihi ve Amacı Üzeri­ne Değerlendirmeler”, Turkish Studies, c. 3-4, yaz 2008.
♦ Aydın, Erhan, “Eski Türk Yazıtlarının Yazılış ve Dikilişleri Üzerine”, Türklük Bilimi Araştırmaları Dergisi, G.Ü. Türkiyat Araştırma ve Uygula­ma Merkezi, güz 2007/1.
♦ Aydın, Erhan, “Ötüken Adı ve Yeri Üzerine Düşünceler”, Turkish Stu­dies, c. 2-4, güz 2007.
♦ Barthold, V.V., Moğol İstilâsına Kadar Türkistan, (haz. H. Dursun Yıl­dız), Ankara, 1990.
♦ Barthold, V.V., Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, (haz. İ. Aka- K.Y. Kopraman), Ankara, 2006.
♦ Bayat, Fuzuli, Türk Mitolojik Sistemi I-II, İstanbul, 2007.
♦ Bayat, Fuzuli, Türk Mitolojisine Giriş, İstanbul, 2007.
♦ Bayat, Fuzuli, “Türk Mitolojisinde Dağ Kültü”, Folklor/Edebiyat Der­gisi, c. 12, Sayı: 46, 2006-2.
♦ Caferoğlu, Ahmet, Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü, İstanbul, 1993.
♦ Çağatay, Saadet, “Türkçe Dini Tâbirler”, Necati Lugal Armağanı, s. 197, Ankara, 1968.
♦ Eberhard, Wolfram, Çin Tarihi, Ankara, 1995.
♦ Eberhard, Wolfram, Çin’in Şimal Komşuları, (çev. N. Uluğtuğ), Ankara, 1996.
♦ Eberhard, Wolfram, “Toba’lar Etnik Bakımından Hangi Zümreye Gi­rer? İlk Araştırmalar”; A.Ü. D.T.C.F. Dergisi, c. 1, Sayı: 2, 1943.
♦ Ekincikli, Mustafa., Tarih Araştırmaları Dergisi, TDAV Yayını, “Türk İnanç ve Dini Hayatın Tarihi Seyri”, sayı 74 27-46 yıl, Ekim 1991
♦ Eliade, Mircea, Dinler Tarihine Giriş, (çev. Lale Arslan), İstanbul, 2003.
♦ Ergin, Muharrem, Gök Türk Abideleri, İstanbul, 2005.
♦ Erkoç, H. İhsan, “Askeri Tarih Açısından Köl Tigin”, G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, c. 26, Sayı: 1, 2006.
♦ Esin, Emel, Türk Kültür Tarihi (İç Asya’daki Erken Safhalar), Ankara, 1985.
♦ Esin, Emel, Türkistan Seyâhatnâmesi, Ankara, 1997.
♦ Esin, Emel, “Orduğ-Başlangıçtan Selçuklulara Kadar Türk Hakan Şehri”, A.Ü. D.T.C.F. Tarih Araştırmaları Dergisi, Sayı: 10, 1968.
♦ Esin, Emel, “Ötüken Yış (Türk Sanatında Ağaçlı Dağ Hakkında Not­lar)”, Atsız Armağanı, İstanbul, 1976.
♦ Gabain, A. Von, Eski Türkçe’nin Grameri, (çev. M. Akalın) Ankara, 2007.
♦ Gabain, A. Von, “Kök-Türklerin Tarihine Bir Bakış I. Stepte Yaşayan Kök-Türkler 682-742”, A.Ü. D.T.C.F. Dergisi, (çev: Saadet Ş. Çağatay), c. 2, Sayı: 5, 1944.
♦ Gömeç, Sadettin, “Ergenekun”, Orkun, Sayı: 79, 2004.
♦ Gömeç, Sadettin, “Terhin Yazıtı’nın Tarihi Açıdan Değerlendirilmesi”, A.Ü. D.T.C.F. Tarih Araştırmaları Dergisi, Sayı: 28, c. 17.
♦ Gömeç, Sadettin, “Moğolistan’daki Türk Anıtları Projesi Çalışmaları”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 202, 2003.
♦ Gömeç, Sadettin, “ORKUN”, Orkun Dergisi, Sayı: 46, 2001.
♦ Gömeç, Sadettin, “Ergenekon”, Orkun Dergisi, Sayı: 79, 2004.
♦ Gömeç, Sadettin, “Oğuz Kağan’ın Kimliği, Oğuzlar ve Oğuz Kağan Destanları Üzerine Bir-İki Söz”, A.Ü. D.T.C.F. Tarih Araştırmaları Dergisi, Sayı: 35, c. 22.
♦ Gömeç, Sadettin, “Şamanizm ve Eski Türk Dini”, PAÜ Eğitim Fak. Der­gisi, Sayı: 4, 1998.
♦ Gömeç, Sadettin, “Uygur Kağan Soyunun Problemleri”, H.Ü. Türkiyat Araştırmaları (Prof. Dr. Cihat Özönder’in Anısına), Sayı: 8, Ankara, 2008’- den ayrı basım.
♦ Gömeç, Sadettin, “VII. ve VIII. Yüzyıl Yazıtlarına Göre Türklerde Or­du”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 141, 1998.
♦ Grousset, Rene, Bozkır İmparatorluğu, (çev. R. Uzmen), İstanbul, 2006.
♦ Gumilev, Lev Nikolayeviç, Eski Türkler, (çev. A. Batur), İstanbul, 2004.
♦ Hannâme’ Necati Lugal Armağanı, Ankara, 1968.
♦ Hoppal, Mihaly, “Sibirya Şamanizminde Doğa Tapınımı”, A.Ü. D.T.C.F. Dergisi, (çev. Gürbüz Erginer), c. 41-1, 2001.
♦ Işık, Ramazan, “Türklerde Ağaçla İlgili İnanışlar ve Bunlara Bağlı Kültler”, Fırat Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 9-2, 2004.
♦ İbrahim, Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, İstanbul, 2005.
♦ İnan, Abdülkadir, Eski Türk Dini Tarihi, Ankara, 1976.
♦ İnan, Abdülkadir, Makaleler ve İncelemeler, c. I-II, Ankara, 1998.
♦ İnan, Abdülkadir, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ankara, 1986.
♦ İslâm Ansiklopedisi, M.E.B. Yayınları.
♦ İzgi, Özkan, Yen-Te Seyahatnâmesi, Ankara, 1989.
♦ Kafesoğlu, İbrahim, Eski Türk Dini, Ankara, 1980.
♦ Kafesoğlu, İbrahim, Türk Millî Kültürü, İstanbul, 2005.
♦ Karatay, Osman, “Ötüken Yış Bahsine İlave: Varenglerin Yolundaki Rusya Dağları”, Aradeniz Araştırmaları Dergisi, Sayı: 2G, kış 2GG9.
♦ Karatay, Osman, “Ötüken Yış: Dağ, Orman ve Ülke”, Omeljan Pritsak Armağanı, 2GG7.
♦ Kırcı, Emine, “Türk Kültüründe Ateşle İlgili İnanışlar”, Dursun Yıldı­rım Armağanı, Ankara, 1998.
♦ Koçu, Reşat Ekrem, “Dağ Başındaki Garip Mezarlar”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 14G, Ağustos 1998.
♦ Korkmaz, Zeynep, “Eski Türkçe’deki Oğuzca Belirtiler”, A.Ü. D.T.C.F. Türkoloji Dergisi, c. 4, 1974.
♦ Korkmaz, Zeynep, Türk Dili Üzerine Araştırmalar, c. I, Ankara, 2005.
♦ Kutadgu Bilig, (çev. R.R. Arat), İstanbul, 2GG6.
♦ Kutlu, Özen, “Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 74, Ekim 1991.
♦ Mahmut, Kaşgarlı, Divanü Lûgat-it-Türk, (çev. Besim Atalay), Ankara, 2006.
♦ Mert, Osman, “Şaahar Tepesi ve Bölgede Bulunan Kaya Üstü Tasvir, Damga, Yazıt ve Kurganlar”, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergi­si, Sayı: 4G, Erzurum 2GG9.
♦ Mirşan, Kâzım, “Erken Türk Tarihi Türk Takvimi ve Orhun Yazıtları”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 138, 2GG2.
♦ Mirşan, Kâzım, “Erken Türkçe Yazıtlar”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 212, 2GG4.
♦ Okay, Bülent, “Çin Seddi’nin Yapılış Nedeni Hakkında Değişik Bir Gö­rüş”, AÜ. D.T.C.F. Dergisi, c. 36, Sayı: 1-2, 1993.
♦ Orazbay, Muhtarhan, “Tarihte Türkler ve İpek Yolu”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 92, Ekim 1994.
♦ Ögel, Bahaeddin, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, c. I-II, Ankara, 1981.
♦ Ögel, Bahaeddin, Türk Kültür Tarihi, Ankara, 1984.
♦ Ögel, Bahaeddin, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Ankara, 1979.
♦ Ögel, Bahaeddin, Türk Mitolojisi, c. I-II, Ankara, 1988.
♦ Ögel, Bahaeddin, Türklerde Devlet Anlayışı, Ankara, 1982.
♦ Özcan, Koray, “Orta Asya Türk Kent Modelleri Üzerine Bir Tipoloji De- nemesi-VIII. Yüzyıldan XIII. Yüzyıla Kadar”, Gazi Ü. Müh. Mim. Fak. Der­gisi, c. 20, no 2, 2005.
♦ Özdemir, Hasan, “Dede Korkut’un Kişiliği İle İlgili Efsaneler”, A.Ü. D.T.C.F. Türkoloji Dergisi, c. 16, Sayı: 2, 2003.
♦ Özerdim, Muhadderen, (V. Eberhard nezaretinde), “M.S. 4-5.nci Asır­larda Çin’in Şimalinde Hanedan Kuran Türklerin Şiirleri”, A.Ü. D.T.C.F. Dergisi, c. 2, Sayı: IX, 1943.
♦ Özerdim, Muhadderen, “Uygurlar Devrinde Turfan-Karahoco Şehrin­de Evler”, A.Ü. D.T.C.F. Dergisi, Sayı: 3-4, c. 16, 1958.
♦ Pamir, Aybars, “Türklerin Geleneksel Dini Şamanizm’in Orta Asya Es­ki Türk Kamu Hukukuna Etkisi”, A.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, c. 52, Sayı: 4, s. 155-186, 2003.
♦ Rasonyi, Laszlo, Tarihte Türklük, 4. baskı, Ankara, 1996.
♦ Sertkaya, Osman F., “Yıs (Yış?)/Yisi/Yis/Yiş Kelimesi ve Akrabaları Üzerine”, S.Ü. Türkiyat Araştırmaları Dergisi (A.B. Ercilasun Armağanı), No: 13, Bahar 2003.
♦ Seyidov, M.A., “Eski Türk Kitabelerinde Yer-Sub Meselesi”, A.Ü. D.T.C.F. Tarih Araştırmaları Dergisi, (çev. Sadettin Gömeç), c. 18, Sayı: 29, 1996.
♦ Shiratori, Kurakichi, “Kanghan Unvanının Menşeî”, T.T.K. Belleten, (çev. İ. Gökbakar), c. IX, Sayı: 36, 1945.
♦ Sümer, Faruk, Eski Türklerde Şehircilik, Ankara, 1993.
♦ Sümer, Faruk, Oğuzlar, TDAV Yay., İstanbul, 1999.
♦ Sümer, Faruk, “Orhun Abideleri Kahramanı Gül Tekin (Köl Tigin) I”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 32, 1989.
♦ Sümer, Faruk, “Orhun Abideleri Kahramanı Gül Tekin (Köl Tigin) II”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 33, 1989.
♦ Sümer, Faruk, “Türk Destanları IV Ergenekon Destanı”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 64, 1992.
♦ Şeşen, Ramazan, İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Ankara, 2001.
♦ Tarama Sözlüğü, T.D.K Yay., c. I-VII.
♦ Taşağıl, Ahmet, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları, Ankara, 2004.
♦ Taşağıl, Ahmet, Gök Türkler I, Ankara, 1995.
♦ Taşağıl, Ahmet, “Kapgan Kağan Devrinde Gök-Türk-Çin Münasebetle­ri”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 65, Nisan 1990.
♦ Togan, Zeki Velidî, Umumî Türk Tarihine Giriş, İstanbul, 1981.
♦ Turan, Osman, On İki Hayvanlı Türk Takvimi, İstanbul, 2004.
♦ Turan, Osman, “Eski Türklerde Okun Hukukî Bir Sembol Olarak Kul­lanılması”, Belleten, IX/35, s. 305-318, Temmuz 1945.
♦ Yudahin, K.K., Kırgız Türkçesi Sözlüğü, c. I-II, Ankara, 1998.
Dipnotlar:
[1] Faruk Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, s. 3, n. 9, Ankara, 1993; İslâm Ansiklopedisi, “Türkler” Mad. c. 12/2, M.E.B. Yayınları, s. 166.
[2] A. Von Gabain, “Kök-Türklerin Tarihine Bir Bakış I. Stepte Yaşayan Kök-Türkler 682-742”, Ankara Üniversitesi D.T.C.F. Dergisi, (Çev: Saadet Ş. Çağatay), c. 2, sayı 5, s. 687, yıl 1944.
[3] Faruk Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, s. 3, n. 9; Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi II, s. 42, İstanbul, 2007.
[4] Saadettin Gömeç, “Ergenekon”, Orkun Dergisi, sayı 79, s. 2, yıl 2004.
[5] Erhan Aydın, “Ötüken Adı ve Yeri Üzerine Düşünceler”, Turkish Studies, c. 2-4, s. 1267, güz 2007.
[6] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c. I, s. 79, Ankara, 1988.
[7] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c. I, s. 80-81.
[8] İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 303, İstanbul, 2005.
[9] A. Von Gabain, “a.g.m.”, s. 687.
[10] Zeki Velidi Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, s. 110, İstanbul, 1981.
[11] Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, c. II, s. 42.
[12] İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 303.
[13] Faruk Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, s. 3.
[14] Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 206, Ankara, 1979.
[15] Faruk Sümer, “Orhun Abideleri Kahramanı Gül Tekin (Köl Tigin) I”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 32, 1989, s. 4; Faruk Sümer, “Orhun Abideleri Kahramanı Gül Tekin (Köl Tigin) II”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 33, yıl 1989, s. 4; Ahmet Taşağıl, “Kapgan Kağan Devrinde Gök-Türk-Çin Münasebetleri”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 65, Nisan 1990; Saadettin Gömeç, “Göktürklerde Ordu”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 141, s. 32-33, 1998; H. İhsan Erkoç, “Askeri Tarih Açısından Köl Tigin”, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, C. 26, Sayı: 1, s. 203-226, 2006.
[16] Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 78, 278; Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c. I, s. 275.
[17] Tengride Bolmuş İl İtmiş Bilge Kağan (Bögü Kağan) adına 759/60 yılında dikilen ‘Şine Usu Yazıtı’nda geçen ‘Ötüken tegresi’, ‘Ötüken irin’, ‘Ötüken yış’ ibareleri Gök Türk yazıtlarında Ötüken ile ilgili ibarelerden çok da farklı değildir.
[18] Ordu-balık, Mo-yen Çur Kağan tarafından yaptırılmıştır. Erhan Aydın, “Bay-balık Kentinin Yeri, Yapılış Tarihi ve Amacı Üzerine Değerlendirmeler”, Turkish Studies, c. 3-4, yaz 2008.
[19] Kara-kurum Orhun vadisinde, Uygur şehri Ordubalık yanındaki “Kut Dağı” idi. Emel Esin, “Orduğ-Başlangıçtan Selçuklulara Kadar Türk Hakan Şehri”, Ankara Üniversitesi D.T.C.F. Tarih Araştırmaları Dergisi, Sayı: 10, s. 139, n. 9, 1968.
[20] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c. I, s. 278; Türk Mitolojisi, c. II, s. 381.
[21] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c. I, s. 15.
[22] Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 278.
[23] Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, c. II, s. 227.
[24] Mircea Eliade, Dinler Tarihine Giriş, (çev. Lale Arslan), s. 114, İstanbul, 2003.
[25] Abdülkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, c. II, s. 253, Ankara, 1998; (Makaleler) Tarihte ve Bugün Şamanizm, s. 48, n. 53, Ankara, 1986; Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c. II, 423 vd.; Fuzuli Bayat, “Türk Mitolojisinde Dağ Kültü” Folklor/Edebiyat Dergisi, c. 12, sayı 46, yıl 2006-2.
[26] Fuzuli Bayat, Mitolojiye Giriş, s. 78, İstanbul, 2007.
[27] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c. I, s. 424.
[28] Reşat Ekrem Koçu, “Dağ Başındaki Garip Mezarlar”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 140, s. 43, Ağustos 1998.
[29] ‘öt’ kökünün bir manası da delik, çukur, geçit demektir. DLT I, 176, II, 44 III, 30, 263; K.K. Yudahin, Kırgız Türkçesi Sözlüğü, c. II, s. 616-617, Ankara, 1998.
[30] Muhadderen Özerdim, (Wolfram Eberhard nezaretinde), “M.S. 4-5.nci Asırlarda Çin’in Şimalinde Hanedan Kuran Türklerin Şiirleri”, A.Ü. D.T.C.F. Dergisi, c. 2, sayı: IX, s. 92, 1943.
[31] Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, c. I, s. 237.
[32] A. İnan, Şamanizm, s. 5; L.N. Gumilev, Eski Türkler, (çev. A. Batur), s. 103, İstanbul, 2004.
[33] A. Taşağıl, Gök Türkler, c. I, s. 10, Ankara, 1995; Faruk Sümer, “Türk Destanları IV: Ergenekon Destanı”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 64, s. 7-23, 1992.
[34] Wolfram Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, (çev. N. Uluğtuğ), s. 88, Ankara, 1996.
[35] W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 87.
[36] E. Esin, Türk Kültür Tarihi -İç Asya’daki Erken Safhalar-, s. 4, Ankara, 1985.
[37] A. İnan, “Türk Boylarında Dağ, Ağaç (Orman) ve Pınar Kültü”, Makaleler, c. II, s. 253; ayrıntı için bkz. Ramazan Işık, “Türklerde Ağaçla İlgili İnanışlar ve Bunlara Bağlı Kültler”, Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 9-2 (2004), s. 89-106; Fuzuli Bayat, “Türk Mitolojisinde Dağ Kültü”, Folklor/Edebiyat Dergisi, c. 12, Sayı: 46, 2006.
[38] M.A. Seyidov, “Eski Türk Kitabelerinde Yer-Sub Meselesi”, (çev. S. Gömeç), A.Ü. D.T.C.F Tarih Araştırmaları Dergisi, c. 18, sayı: 29, s. 259, 1996.
[39] E. Esin, “Orduğ”, s. 140.
[40] W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 87.
[41] Saadettin Gömeç, “Şamanizm ve Eski Türk Dini”, PAÜ Eğitim Fak. Dergisi, sayı: 4, s. 39, 1998.
[42] Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 303.
[43] Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihi, s. 46, Ankara, 1984.
[44] Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, c. I, s. 61.
[45] A. İnan, Makaleler, c. II, s. 216.
[46] “Sınanmış ve sözünü düşünerek söylemiş olan Ötüken beyi ne der, dinle.” Kutadgu Bilig, (çev. R.R. Arat), 1962, İstanbul, 2006.
[47] “Ötüken beyi çok iyi söylemiş, Sözlerin iyisini sana diliyle ulaştırmış.” Kutadgu Bilig, 2682.
[48] Kaşgarlı Mahmut, Divanü Lûgat-it-Türk, (çev. Besim Atalay), I, 138, Ankara, 2006.
[49] Mircea Eliade, a.g.e., s. 255.
[50] Tansu Ay, “Bilge Kağan (683-734)”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 13, s. 14-16, 1988; Ömer Arısoy, “Orhun Abideleri ve Türk Tarihindeki Önemi”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 153, s. 48-58, 1999; Kâzım Mirşan, “Erken Türk Tarihi Türk Takvimi ve Orhun Yazıtları”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 138, s. 219-226, 2002; Saadettin Gömeç, “Ergenekon”, Orkun, Sayı: 79, 2004; Kâzım Mirşan, “Erken Türkçe Yazıtlar”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 212, s. 16-19, 2004.
[51] A. İnan, Şamanizm, s. 48.
[52] W. Eberhard, Çin Tarihi, s. 95, Ankara, 1995; Bahaeddin Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, c. 1, s. 86, Ankara, 1981; Türklerde Devlet Anlayışı, s. 348, Ankara, 1982; A. İnan, Eski Türk Dini Tarihi, s. 32, Ankara, 1976; İ. Kafesoğlu, E. Türk Dini, s. 13, Ankara, 1980.
[53] Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, c. I, s. 74.
[54] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c. I, s. 2.
[55] “Üstte mavi gök, altta yağız yaratıldığında, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğlunun üzerine ecdadım Bumın Kağan, İstemi Kağan oturmuş.” Kül-Tigin yazıtı, doğu yüz 1. satır, Bilge Kağan yazıtı, doğu yüz 2. satır.
[56] Zeki Velidi Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, s. 108.
[57] Aybars Pamir, “Türklerin Geleneksel Dini Şamanizm’in Orta Asya Eski Türk Kamu Hukuku’na Etkisi”, A.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, 2003, c. 52, sayı 4, s. 165.
[58] Tumuğ Iduk Baş, Tamır Irmağı’nın mecrasıdır. Tamır ‘demir’ demektir, ayak; ‘ıduk’tan (ıdh>ıduk>ıyık>ayag>ayak) gelir. Baş ‘baş’ demektir. Gök Türkler demirci olmakla maruftur. Demirin bir manası da ‘gök’ demektir. DLTI, 362. Türklerde sarı etük ile kızıl börk arasındaki beden (et-öz/töz) kâinatın sembolüdür. Hattâ ‘sarı çizmeli Mehmet Ağa’ esprisi buradan gelir. Türk devleti de ‘üstte mavi gök ile altta yağız yer’ arasındaki kişioğlu üzerine hakimdir. Öyleyse Tamug Iduk Baş’ta demir ayak ile demir baş cem olmuştur. Türk mitolojisi, gece ile gündüzün tezadı, mevsimlerin tekrarı ve tabiatın görülen yüzünden mülhemdir. Mitoloji sürprizlerle doludur. İşte Tamug Iduk Baş, Gök Türklerin bir tözüdür.
[59] DLTI, 4.
[60] DLT I, 351.
[61] Saadettin Gömeç, “Oğuz Kağan’ın Kimliği, Oğuzlar ve Oğuz Kağan Destanları Üzerine Bir- İki Söz’, A.Ü. D.T.C.F Tarih Araştırmaları Dergisi, c. 22, sayı 35; Mustafa Ekincikli, “Türk İnanç ve Dini Hayatın Tarihi Seyri”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 74, s. 27-46, Ekim 1991.
[62] Hasan Özdemir, “Dede Korkut’un Kişiliği İle İlgili Efsaneler”, A.Ü. D.T.C.F Türkoloji Dergisi, c. 16, sayı 2, 2003; Şerh-i Esmaü’l Murselîn adlı eserde Türk peygamberlerinden bahsedilmiş, bunlardan yirmi dört tanesi Hüseyin Hüsameddin’in Amasya Tarihi adlı eserinin ikinci cüzünde zikredilmiştir.
[63] DLTI, 475.
[64] Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 222; Türklerde Devlet Anlayışı, s. 49 vd; Mustafa Arslan, “Türk Destanlarında Evren Tasarımı”, Prof. Dr. Fikret Türkmen Armağanı, s. 65-75, İzmir, 2005.
[65] Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 305-306; Türklerde Devlet Anlayışı, s. 65-66; Türk Mitolojisi, c. I, s. 294 vd.
[66] Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 148.
[67] Kaşgarlı’nın naklettiği, “Öd keçer kişi tuymas, Yalnğuk oğlı menğgü kalmas./Zaman geçer, insan duymaz. Âdemoğlu bengi kalmaz” (DLT I, 45) şeklindeki eski Türk atasözü ile Kül Tigin yazıtındaki “Öd tengri yaşar. Kişi oglı kop ölgeli törümiş/Zamanı Tanrı yaşar. İnsanoğlu hep ölmek için türemiş” (Kül Tigin yazıtı, kuzey yüzü, 10. satır) şeklindeki ifadenin Kur’an-ı Kerim Enbiyâ suresi 34 ve 35. ayetlerindeki “Senden önce hiçbir insana ebedî yaşama vermedik. Şimdi sen ölürsen sanki onlar ebedî mi kalacaklar? Her nefis ölümü tadacaktır…” ayetleri ile aynı mealde olduğu açıktır.
[68] V.V. Barthold, Moğol İstilâsına Kadar Türkistan, (Haz. H. Dursun Yıldız), s. 198, Ankara, 1990.
[69] Saadettin Gömeç, “Ergenekon”, s. 2.
[70] Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, c. II, s. 45.
[71] Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, c. II, s. 46.
[72] Erhan Aydın, “Ötüken Adı ve Yeri Üzerine Düşünceler”, Turkish Studies, c. 2/4, s. 1267, Güz 2007.
[73] Osman Karatay, “Ötüken Yış: Dağ, Orman ve Ülke”, Omeljan Pritsak Armağanı, yay. M. Alpargu-Y. Öztürk, Sakarya, s. 131-139, 2007.
[74] O. Karatay, “Ötüken Yış Bahsine İlave: Varenglerin Yolundaki Rusya Dağları”, Karadeniz Araştırmaları Dergisi, sayı 20, s. 20, kış 2009.
[75] A. Von Gabain, Eski Türkçe’nin Grameri, (çev. M. Akalın), s. 51-59; “kılgu ka ötüg/yapıla- cak rica” 115, Ankara, 2007; DLT I, 161, DLTI, 68, I, 199 DLTI, 376, KB, 791, 2498, 2520, 2673, 4043, 4058, 4103, 4060; A. Caferoğlu, Eski Uygur Türkçe’si Sözlüğü, s. 52-103, İstanbul, 1993; K.K. Yudahin, a.g.e., c. II, s. 617. Bunun dışında ‘ötük’ kelimesinin ‘pabuç, terlik, ayakkabı, çizme’ gibi anlamları da vardır. DLT I, 68; A. Caferoğlu, Eski Uygur Türkçe’si Sözlüğü, s. 52-103; ‘ötük’ kelimesinin bir anlamı da geçmek (K.K. Yudahin, a.g.e., c. II, s. 616617, Ankara, 1998, demek olduğuna göre, buradaki ‘pabuç’ anlamındaki ‘ötük’, mecazen yürümeyi ifade etmiştir. Türkçe’de mukaddes, mübarek anlamandaki ‘Iduk’ ile kurban anlamındaki ‘ıduk’ aynı olduğu gibi ‘ayak’ sözü hattâ ‘yüzük’ sözü ‘ıduk’tan türemiştir. Bu ‘ıduk’ sözü din harici bir göndermeyi ifade eder. Gitme yürüyerek gerçekleşeceğine göre, ‘ıduk’ ile ‘ötük’ sözünün münasebeti de açıktır. ‘Iduk>adak>ayak’ Zeynep Korkmaz, “Eski Türkçe’deki Oğuzca Belirtiler’, A.Ü. D.T.C.F Türkoloji Dergisi, c. 4, s. 19, 1974; aynı makale, Türk Dili Üzerine Araştırmalar, c. I, s. 208, Ankara, 2005; Adem Aydemir, “Türk Folklorunda Nişanlanma ve Evlilik Sembolü Olarak; ‘Gerdanlık, Küpe ve Yüzük’, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 282, s. 22, Haziran 2010; D.L.TI, 32; Saadet Çağatay, ‘Türkçe Dini Tâbirler’ Necati Lugal Armağanı, s. 196-197, Ankara, 1968.
[76] XVI. asır bilgin ve şairlerinden Bursalı Lâmii Mahmut Çelebi Divan’ında;
“Sonra etmez assı şimdiden ötün
Ey gönül şeyda gönül rüsva gönül” demiş. Tarama Sözlüğü, c. V, s. 3138 (T.D.K yay).
[77] “Yalabıçı edgü sabı ötügi kelmez tiyin yayın süledim.” Bilge Kağan Yazıtı, doğu, 39. satır.
[78] “Tengri yaruk küçlüg bilgeke yalvarar biz, ötünür biz kün ay tengrike”, R.R. Arat, Eski Türk Şiiri, s. 12, Ankara, 1991.
[79] DLTIII, 251; A. Caferoğlu, Eski Uygur Türkçe’si Sözlüğü, s. 102.
[80] “Tanrı adıyla söze başladım; o, yaratan yetiştiren ve göçüren rabbimdir.” KB, 124.
[81] bkz. DLTIII, 52-55.
[82] A. Von Gabaın, “a.g.m.”, s. 687.
[83] Moğolların Gizli Tarihi, (haz. Ahmet Temir), s. 51; ayrıca n. 2, Ankara, 1995.
[84] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c. I, s. 283.
[85] W. Eberhard, Çin Tarihi, s. 61.
[86] Fuzuli Bayat, Türk Mitolojisine Giriş, s. 70, İstanbul, 2007.
[87] Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, c. II, s. 141.
[88] Moğolların Gizli Tarihi, s. 5-6; ‘Hannâme’ Necati Lugal Armağanı, s. 315-316.
[89] Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 161.
[90] DLT I, 454.
[91] W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 80.
[92] W. Eberhard, “Toba’lar Etnik Bakımından Hangi Zümreye Girer? İlk Araştırmalar”, A.Ü.D.T.C.F. Dergisi, 1943, c. 1, sayı 2, s. 30; ‘Tabgaç’ Gök Türk yazıtlarında Çin hükümeti hakkında kullanılmıştır. KB’de ise ‘Tavgaç’ Kara Hanlı hükümdarının unvanı olduğu (A21-B60- D88) aynı zamanda Çin demektir. KB, 68.
[93] E. Esin, a.g.e., s. 5.
[94] W. Eberhard, Çin Tarihi, s. 31; Bahaeddin Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, c. 1, s. 4.
[95] Mircea Elide, a.g.e., s. 249; ayrıntı için bkz. Mihaly Hoppal, “Sibirya Şamanizminde Doğa Tapınımı”, A.Ü. D.T.C.F. Dergisi, (çev. Gürbüz Erginer), c. 41-1, s. 209-225, 2001.
[96] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c. II, s. 498.
[97] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c. II, s. 439.
[98] DLT I, 396.
[99] Mircea Eliade, a.g.e., s. 243 vd.
[100] E. Esin, a.g.e., s. 3.
[101] Geniş bilgi için bkz. Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c. I, s. 54-55; Türk Mitolojisi, c. II, s. 495 vd; Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, c. II, s. 116 vd; Emine Kırcı, “Türk Kültüründe Ateşle İlgili İnanışlar”, Dursun Yıldırım Armağanı, s. 398-407, Ankara, 1998.
[102] W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 69.
[103] Rene Grousset, Bozkır İmparatorluğu, (çev. R. Uzmen), s. 115, n. 182, İstanbul, 2006.
[104] “Taşra yorıyar tiyin kü eşidip balıkdakı tagıkmış, tagdakı inmiş”, Kül Tigin Yazıtı, doğu yüz 12 satır; Bilge Kağan Yazıtı, doğu yüz 10 satır;“Şantung balıkka taluy ögüzke tegmiş yok ermiş. Kağanıma ötünüp sü iltdim. Şangtung balıkka ögüzke tegürtim. Üç otuz balık sıdı”; Tonyukuk Yazıtı, I. taş doğu yüzü 1-2. satır.
[105] DLTI, 379; Caferoğlu, Eski Uygur Türkçe’si Sözlüğü, s. 21; A. Von Gabaın, a.g.e., s. 108; E. Esin, “Orduğ”.
[106] DLT I, 248, 379; DLT I, 498.
[107] DLT I, 192, 252, 407; KB, 2402, 5430.
[108] D.L.T III, 119.
[109] D.L.T I 455; III, 119.
[110] D.L.T I, 373.
[111] E. Esin, “Orduğ”, s. 153.
[112] DLT I, 443.
[113] İ.A., “Taşkent’ Mad. c. 12/I, s. 38; Taşkent için kullanılan ‘Şaş’ adı da herhalde ‘taş’tan başka bir şey değildir.
[114] Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, c. II, s. 45.
[115] Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihi, s. 200.
[116] Bahaeddin Ögel, a.g.e., s. 188.
[117] Cengiz Alyılmaz, “Bugut Yazıtı ve Anıt Mezar Külliyesi Üzerine”, S.Ü. TürkiyatAraştırma- ları Dergisi, Sayı: 13, Bahar 2003.
[118] Osman Mert, “Şaahar Tepesi ve Bölgede Bulunan Kaya Üstü Tasvir, Damga, Yazıt ve Kurganlar”, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sayı: 40, Erzurum 2009; Soğdaklılar XI. asra gelindiğinde Türk kılığını almışlar, Türk huyu ile huylanmışlardı. DLT I, 471. Ancak bunlar Türkçe konuşmakla beraber kendi dillerini de konuştuklarından iki dilliydiler. DLT I, 29-30.
[119] Soğdaklılar XI. asra gelindiğinde Türk kılığını almışlar, Türk huyu ile huylanmışlardı. DLT I, 471; Ancak bunlar Türkçe konuşmakla beraber kendi dillerini de konuştuklarından iki dilliydiler. DLT I, 29-30.
[120] Koray Özcan, “Orta Asya Türk Kent Modelleri Üzerine Bir Tipoloji Denemesi -VIII. Yüzyıldan XIII. Yüzyıla Kadar”, Gazi Ü. Müh. Mim. Fak. Dergisi, c. 20, no 2, s. 260, 2005.
[121] Erhan Aydın, “Baybalık Kentinin Yeri, Yapılış Tarihi ve Amacı Üzerine Değerlendirmeler”, Turkish Studies, c. 3/4, yaz 2008; Osman Mert, “Şaahar Tepesi ve Bölgede Bulunan Kaya Üstü Tasvir, Damga, Yazıt ve Kurganlar”, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sayı: 40, Erzurum 2009; “Sogdak, Tabgaçka Seleğede Bay-Balığ yapıtı bertim” – “Selenga’da Soğdlulara ve Çinlilere Bay Balık’ı inşa ettirdim.” Moyen Çor Yazıtı, batı 5.
[122] Muhadderen Özerdim, “Uygurlar Devrinde Turfan-Karahoco Şehrinde Evler” A.Ü.D.T.C.F. Dergisi, 1958, c.16, sayı 3-4; A. Von Gabaın, “a.g.m.”, s. 692.
[123] A. Caferoğlu, Eski Uygur Türkçe’si Sözlüğü, s. 71.
[124] DLT I, 339.
[125] Hunların din şehrine, bir kült olan Ejderden dolayı ‘Ejder Şehri’ denirdi. W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 77; İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 312, n. 546; Mekke şehrine ‘Mekke-i Mükerreme’, Medine şehrine ‘Medine-i Münevvere’, Kudüs şehrine ‘Ruhu’l-Kudüs’, Bağdat şehrine ‘Medinetü’s-Selâm’ ve hilâfetin Türklere intikalinden sonra İstanbul’a ‘Belde-i Tayyibe’ denilmesi hep aynı sebebe dayanmış olmalıdır.
[126] Kurakichi Shiratori, “Kanghan Unvanının Menşeî” T.T.K Belleten, (çev. İ. Gökbakar), c. IX, sayı: 36, 1945; Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 224-225; Laszlo Rasonyi, Tarihte Türklük, 4. baskı, s. 60, Ankara 1996.
[127] Soğdça, ‘hwt’ ‘ynh’dan, kadın, kraliçe A. Von Gabaın, a.g.e., s. 273; Yazıtlarda hem Kül Tigin ile Bilge Kağan’ın annesi hem de Tonyukuk’un karısı için ‘Katun’ ifadesi kullanılır.
[128] İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 269.
[129] İnç-kend, sakin, sessiz bir şehir olduğundan DLT III, 437, Man-kent, Kaşgar yakınında harabe bir kent. ‘Tang’ harabe DLT III, 356 demek olduğuna göre buradaki ‘man’ aslında ‘tang’ olmalıdır. DLT III, 157 Tün-kent DLT III, 150 (yerini belirleyemediğimiz bu şehir bu adı taşıdığına göre herhalde kuzeyde bir yerlerde veya burada hapishane olduğundan olmalıdır) Yen-Kend yani Yeni-kend, DLT I, 150. Buranın bir adı da ‘Dizruyin’dir. Sarılığı dolayısıyla ‘Bakır Kale’ demektir. DLT III, 149.
[130] DLT I, 124, 343.
[131] DLT In, 150.
[132] Ramazan Işık, “Türklerde Ağaçla İlgili İnanışlar ve Bunlara Bağlı Kültler”, Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 9-2, s. 102, 2004.
[133] E. Esin, “Ötüken Yış (Türk Sanatında Ağaçlı Dağ Hakkında Notlar)”, Atsız Armağanı, s. 147-186, İstanbul, 1976; Kutlu Özen, “Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 65, s. 18-20, İstanbul 1991; Osman Sertkaya, “Yıs (Yış?)/Yisi/Yis/Yiş Kelimesi ve Akrabaları Üzerine”, S.Ü. Türkiyat Araştırmaları Dergisi (A.B. Ercilasun Armağanı), No: 13, s. 1-10 (Bahar 2003); Osman Karatay, “Ötüken Yış: Dağ, Orman ve Ülke”, s. 131-139; Osman Karatay, “Ötüken Yış Bahsine İlave: Varenglerin Yolundaki Rusya Dağları”, s. 19-27.
[134] W. Eberhard, Çin Tarihi, s. 172; “Toba’lar Etnik Bakımından Hangi Zümreye Girer? İlk Araştırmalar” A.Ü. D.T.C.F Dergisi, c. 1, sayı 2, 1943; İslam Ansiklopedisi “Türkler” Mad. c. 12/II, s. 163-164.
[135] W. Eberhard, “a.g.m.”, s. 23.
[136] A. İnan, Şamanizm, s. 62.
[137] ‘Koru’: küçük orman, beylerin veya başkalarının korusu, korunan ve gözetilen her yere ‘koru’ denir. DLT I, 375.
[138] Faruk Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, s. 49, n. 96; O. Turan, On İki Hayvanlı Türk Takvimi, s. 81, n. 154, İstanbul, 2004; Osman Turan, “Eski Türklerde Okun Hukukî Bir Sembol Olarak Kullanılması”, Belleten, IX/35, (Temmuz 1945), s. 305-318.
[139] Gerdizî, Zeyn el ahbâr, s. 279’dan naklen, Ramazan Şeşen, İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkelere, s. 89, Ankara, 2001; Faruk Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, s. 16 n. 31.
[140] Faruk Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, s. 16 n. 31.
[141] ‘irin’ kenar, dudak, yaka anlamındadır. DLT I, 77; A. Caferoğlu, Eski Uygur Türkçe’si Sözlüğü, s. 64.
[142] “Anta yana tüşdim Ötüken irin kışladım” Şine-Usu Yazıtı, doğu yüz 7. satır; “Ötüken yış başı anta [As?] Önüz başı anta Iduk baş kidinte Yabaş Tokuş beltirinte anta yayladım.” Şine- Usu Yazıtı, doğu yüz 9. satır; Erhan Aydın, “Ötüken Adı ve Yeri Üzerine Düşünceler” Turkish Studies, c. 2/4 (Güz 2007), s. 1264.
[143] DLT III, 133.
[144] Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 278.
[145] E. Esin, Türkistan Seyâhatnâmesi, s. 45, Ankara, 1997.
[146] İslam Ansiklopedisi ‘Keş’ Mad. c. 6, s. 600; V.V. Barthold’un dediğine göre, Emir Timur’un zafer arkadaşlarının kabirleri buradaymış. Timur bu şehirde Aksaray adlı muhteşem bir saray yaptırmış, kabri dahi evvelce buradaymış. V.V. Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler (haz. İ. Aka-K.Y. Kopraman) s. 182, Ankara, 2006. Bu şehrin asıl adı Kaş olmalıdır. Kaş, lekesiz beyaz veya kara taş demektir. DLT I, 330; III, 22-152. Bu Çinlilerin Taş Kend’e, Çince taş anlamına gelen ‘Che’ demesiyle aynıdır.
[147] Bursa’nın Osmanlı Devleti’nin ilk başkenti olarak seçilmesi, Ankara’daki Atatürk Orman Çiftliğinin tesisi ve İstanbul’da, şahsında Osmanlı Padişahı tipini yaratmış olan ilk padişah olan Fatih Sultan Mehmet’in bir dalını bir baştan üstün gördüğü Belgrat Ormanları belki böyle bir nostaljik takıntının ürünüdür.
[148] R. Grousset, son Gök Türk Kağanı’nın Tengri Kağan olduğunu, bu kağanın 741 yılında Doğu Şad’ı olan Ozmış adında bir subay tarafından öldürüldüğünü ve bu kişinin de kendisini Ozmış Kağan adı ile hükümdar ilân etmiş olduğunu yazmıştır. R. Grousset, Bozkır İmparatorluğu, (çev. R. Uzmen), s. 140, İstanbul, 2006.
[149] 753 yılına Uygur Kağanı Moyen-Çor tarafından diktirilmiş olan Terhin Yazıtı’nın, doğu yüzü 6. satır “…atlıgın yamaşdı bıngayontdı. Ozmış tigin odurganta yonyur tidi, anı algıl ti- di/….ileri gelenleri ile bize katıldı. Bin kişi sevk etti. Ozmış Tigin Odurgan’dan yürüyor dedi. Onu al (gel) dedi” 9. satır “…ozmış tigin kan boltı kony yılka yondum/…ve Ozmış Tigin han oldu. Koyun yılında (743) (üzerine) yürüdüm); Saadettin Gömeç, “Terhin Yazıtı’nın Tarihi Açıdan Değerlendirilmesi”, A.Ü. D.T.C.F. Tarih Araştırmaları Dergisi, c. 17, sayı 28, s. 72.
[150] Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 112; Özkan İzgi, Yen-Te Seyahat- nâmesi, s. 16, Ankara, 1989; A. Taşağıl, a.g.e., III, s. 59; Aynı müellif, Eski Türk Boyları, s. 67, Ankara, 2004; Faruk Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, s. 25; Aynı müellif, Oğuzlar, s. 39, TDAV Yay., İstanbul, 1999; İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 121; L.N. Gumilev, a.g.e., s. 441; İslam Ansiklopedisi, “Türkler” Mad. s. 179.
[151] Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 283; L.N. Gumilev, a.g.e., s. 510; E.Esin, “Orduğ”, s. 162.
[152] Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 124; Faruk Sümer, Oğuzlar, s. 47; A. Taşağıl, Eski Türk Boyları, s. 78; Ö. İzgi, Seyahatnâme, s. 25 vd.
[153] Saadettin Gömeç, “Uygur Kağan Soyunun Problemleri”, H.Ü. Türkiyat Araştırmaları, Prof Dr. Cihat Özönder’in Anısına, Sayı: 8, Ankara, 2008’den ayrı basım, s. 1.
[154] Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 124; Ö. İzgi, Seyahatnâme, s. 25.
[155] Faruk Sümer, Oğuzlar, s. 47.
[156] bkz. Muhadderen Özerdim, (V. Eberhard nezaretinde) “M.S. 4-5.inci Asırlarda Çin’in Şimalinde Hanedan Kuran Türklerin Şiirleri” A.Ü. D.T.C.F. Dergisi, c. 2, sayı IX, s. 91, 1943.
[157] “a.g.m.”, s. 96.
[158] W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 75.
[159] Moğolların Gizli Tarihi, s. 160; V.V. Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, s. 128.
[160] V.V. Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, s. 14; Saadettin Gömeç, “Moğolistan’daki Türk Anıtları Projesi Çalışmaları”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 202, s. 24-31, 2003; “ORKUN”, Orkun Dergisi, Sayı: 46, 2001; Prof. Dr. Sema Barutçu-(Özönder) ve Doç. Dr. Saadettin Gömeç tarafından 1993 yılında Orkun Yazıtları’nın ve Moğolistan’daki diğer Türk eserlerinin korunması ve onarımına dair bir proje hazırlanmıştı. Ancak bildiğim kadarıyla bu proje maalesef akim kaldı.
[161] Faruk Sümer, “Kırgızlar, diğer Türk kavimlerine nazaran medeniyetçe oldukça geri kalmış topluluk idiler. Bu sebeple, Orhun bölgesindeki Ordu Balık ile diğer meskûn yerleri yakıp yıkarak bu ülkedeki siyasî, içtimaî ve kültür bakımlarından gelişmiş olan yerleşik hayatı yok ettiler” değerlendirmesinde bulunmaktadır. Faruk Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, s. 33; Oğuzlar, s. 47.
[162] Erhan Aydın, “Eski Türk Yazıtlarının Yazılış ve Dikilişleri Üzerine”, Türklük Bilimi Araştırmaları Dergisi, G.Ü. Türkiyat Araştırma ve Uygulama Merkezi, s. 156, güz 2007/1. Sorun kâğıt temini olsaydı, işlemesi taştan daha kolay bir malzeme bulunabilir, hattâ göçebelerde bol miktarda bulunan deri tercih edilebilirdi. Kaldı ki, mezar taşı ve anıt mezarlarda mermerler üzerinde hiçte kısa olmayan ifadeler yazmak geleneği devam etmektedir. Nihayet Mo-yen-Çor Kağan, Terhin Yazıtı’nın batı yüzü 2. satırda aynen; “bing yıllık tümen künlik bitiğimin belgümin bunta yası taşka yaratıtdım/Bin yıllık, onbin günlük kitabemi ve işaretimi burada yası taşa yazdırdım” diyor.
[163] Bülent Okay, “Çin Seddi’nin Yapılış Nedeni Hakkında Değişik Bir Görüş”, A.Ü. D.T.C.F. Dergisi, c. 36, sayı 1-2, 1993.
[164] Bazı yaylalarda kayalar üzerinde damgalar tespit edilmektedir ki, bunlar o yayladan yararlanan obaların damgalarıdır. bkz. A. İnan, Makaleler, c. I, s. 284, n. 10.
[165] Muhtarhan Orazbay, “Tarihte Türkler ve İpek Yolu”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 92, s. 53-72, Ekim 1994; Cengiz Alyılmaz, “İpek Yolu ve Orhun Yazıtları”, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı: 24, Erzurum 2004.
[166] “Uzak yerin haberini kervan getirir.” DLT I, 97.
[167] M. Şükrü Akkaya, “Uygur Türklerini ve Kültürlerini Tanıyalım”, A.Ü.D.T.C.F. Dergisi, Sayı: 3, s. 78, 1943.
13 Yorumlar
  1. Cemil Kököz diyor

    Teşekkürler sayın hocam. Bu değerli çalışmayı bulup okumak hayli müşkül bir işti. Meraklılar için iyi bir fırsat oldu.

  2. Oğuz Buğra diyor

    Ne guzel bir calisma olmus. Arastiran, derleyen ve yazan ellere saglik.

  3. Abdullah Yücesan diyor

    ellerinize saglik

  4. Yalçın Tan diyor

    Alman prof. Boşuna (tarihten Türk'ü kaldtr tarih diye birşey kalmaz ) dememiş. gabartigin@ttmailç com. Yalçın Tan

  5. Aziz Özçelik diyor

    Gitmek için artık gün saymaya başladığım yer,hocam teşekkürler..

  6. Ufuk ak diyor

    Çok teşekkürler, Benimde en büyük hayalim
    Ölmeden ata topraklarımızı görmek, umarım
    Bir gün gerçekleşicek.

  7. Mahmut SARIKAYA diyor

    Erhan Aydın’ın son Eseri Eski Türk Yer Adları kitabını da mutlaka görmelisiniz… (Bilge Kültür Sanat, Yayınevi,İstanbul, 2016). Dr. Mahmut Sarıkaya

  8. Ahmet Kırca diyor

    En büyük hayalim Orhun ve Tonyukuk anıtları ile Ötüken’ i görmek. Yaşım ilerledi ama inşallah nasip olur.

    1. Mustafa Belle diyor

      Ben Sümerce bilmem. Bildiğim dört dilden biri de Arapçadır. Bu bilgilendirmeyi okuyunca bir düzeltme yapma ihtiyacı duydum. Okuduğum cümlede: “Akraad’ veya ‘Ekrâd’ olup, asırlar içinde de etimolojik değişime uğrayarak ‘Kurdi’ veya ‘Kûrd’ olarak” …
      Diye sözcükler kullanılmış olup: Akraad’ veya ‘Ekrâd’ Arapçada Kürdi sözcüğünün çoğul durumudur. Arapçada; Kurdi ise Kürt ırkına ait olana denir. Bu sözcükler Arapçadır.
      Uruk sözcüğü de Arapçadır.Irk sözcüğünün çoğul halidir, Irklar anlıma gelir.
      Metehan Demirkan Beye de cevap vermek isterim: Evet Muhammed Arap idi ancak Milliyetçi değil Ümmetçi idi. Milliyetçi olsaydı, İslam dinini daha kolay ve çabuk yayabilir ve tüm Arap kabileleri de ona destek verirdi.
      Yakın Tarihte, Mısırda Seyyüdül Elkutup, Abdülnasır Tarafından bir cümle yazdığı için idam edildi. Yazdığı Cümle:” Muhammed İslam Ümmeti istedi, Arap Milliyetçiliğini istemedi, Arap Milliyetçiliğini isteseydi büyük Arap İmparatorluğunu kurardı”
      Kuteyba Bin Müslim Elbahili ve El Haccac hakkında yazdıklarınız doğrudur. Büyük katliamlar yapıldı, o tarihlerdeki savaşlar ya yurt edinmek ve toprakları genişletmek ya da bir dine çağrı yapmak için yapılırdı. Unutmamak gerekir ki o tarihlerde Türkler Şamandı.

  9. Aziz Kemal Burkay diyor

    http://www.quran-incil-tevrat.com/
    Ön Türk Kenger Uruk’unun Kurduğu Sümer
    Hakkında Kısaca;
    Yüce ALLAH’IN kulu ve elçisi, insanlık tarihindeki en görkemli devrimleri yapmış, acımasız ferdi zenginliği, toplumunu zengin ve güçlü millet yapma hedefine SALAT kuralıyla getirmiş Kureyşli Hz. Muhammed, Kengerlerin tesis ettiği Sümer’de kutsal bölge olan Kutha’dan Arabistan’a göç etmiş Haşimoğluları ailesinden gelen Türk oğlu Türk’tür.

    1. Metehan Demirkan diyor

      Bu arabın Türklere yaptığını ne çabuk unuttunuz. Şimdide Arapların liderlerini bize Türk diye yutturucaksın. Muhammed arabtır ve arablığıyla övünür. Tesis ettiği dinin özünde ümmet ve altında arab kültürü ve milliyetçiliği yatmaktadır.
      Nasıl olurda sen Türkdü dersin. Arab yazdığı hikayeye arabdan çok inanan bir Türk milleti.
      Arablar islamı uyguluyamadığını ve bunu en iyi Türkler yapar, bu dinin lideri, Kalkan’ı Türklerdir demeden çekinmezmisiniz.
      Siz hiç bilmezmisiniz kuteybe bin Müslim’i ve Haccac’ı, binlerce Türk’ün boynunu vurup akan kanıyla değirmen un öğütüp, ekmek yaptırıp askerlerine yedirip, övünen komutanı.
      Binlerce Türkü artı şeklinde dizdirip boyunları vurup, bunun üzerine şiirler besteleyen Arapları.
      Türk yurtlarında cariye ve esir aldıkları kadınları ve çocukları arap ellerinde her türlü kulllandıklarını, bilmezmisiniz?
      Kısacası araplar bizden herşeyimizi aldı. Bugün adımız Türk ama içimiz arap. Hepimizin ismi dahi arap. Kültürüne bir bak komple arap. Birde sevgili Türk’üm atalarının katilleri için dünyaya karşı siper olmuş.

  10. Aziz Kemal Burkay diyor

    3 numarali kitabimdan: http://www.quran-incil-tevrat.com/
    Bu Gezegende ve Tarihin Hiç Bir Diliminde
    Akraad, Ekrâd, Kurdi, Kürt, veya Kûrd
    Diye Bir Millet veya Irk Olmamıştır.
    Günümüzde de kendilerine Kürt diyen, ayrı bir ırk veya milletmiş gibi ayrıcalık yapanlar Sümer’in yok olma dönemlerine rastlayan tabletlerde de açıkça yazıldığı gibi; Kürtler; öz ve kandaş, aynı DNA zincirinden devam edegelen Kenger Türkleridir.
    Kürt, Ekrâd, Akraad, Kurdi veya Kûrd sözcüğü Sümer’de Kengerlerin bir sülale yani aile adıdır, ayrı bir ırk veya millet değildir…
    Sadece sülale, yani aile unvanı Akraad veya Ekrâd veya Kurdi veya Kûrd sözcüğü ile Sümer’de yaşamış, ayrı bir ırk veya millet değil, Kengerlerin bir boyu (kolu) olan Türklerdir.
    Kurdi veya Kûrd sözcükleri de Babil’iler zamanında bu telaffuzla anıldı. Kenger-Sümer dilinde orijinal telaffuzu Akraad veya Ekrâd dır.
    Günümüzde de Selçuklular, Oğuz boyları, Başkurtlar, Karahanlılar veya Kırgızlar, Türkmenler vb. gibi unvanlarla asırlarca, aile unvan isimleriyle yaşamış insanlar Türk milletinin fertleridir, başka bir millet veya IRK değildirler…
    Yörükler; bu sözcük Sümerce URUK kelimesinden gelir ve anlamı kabile, aile, sülale demektir; Yörükler de Türk milletinin fertleridir.
    Kenger-Sümer lisanında; Akraad veya Ekrâd, Babil dillerinde Kurdi veya Kûrd sözcüklerinin anlamı ‘çadır sakini, çadırda yaşayan’ (*) demektir. Akraad, Ekrâd, Kurdi veya Kûrd Türk halklarına ait bir aile ismidir ve organik Türk boyudur.
    Bu tarihi tespitimi, günümüzde de kendilerini farklı bir ırk zan edenler, yabancıların hazırladığı ithal edilmiş ve kirletilmiş tarihlerle eğitildikleri için bilmezler, bilemezler. Çünkü beyinleri yıkanarak kullanılmaktadırlar…
    Uluslararası Gen Bankası bu detayları çok iyi bilmektedir. Vatanımdaysa bunun bilimsel tabandan başlayıp araştırmayanların karanlık amaçlarını her AKIL sahibi insan sorgulamalıdır. Kardeşi kardeşe kırdırmaktadırlar.
    Bu ve sayısız benzeri nedenlerdir ki “Dinini, Tarihini, Geleceğini Başkalarından Dinleyerek Uyuyan ve Yönetilen Zavallılar!” tanımını kullanmak zorunda kaldım… Bu çalışmamın net kanıtı DNA soy araştırma ve GEN haritasıyla açığa çıkacaktır. Bu, genetik bilimcilerin, devletin en asli ödevi olmalıdır…
    Kürt sözcüğünün orijinal telaffuzu ‘Akraad’ veya ‘Ekrâd’ olup, asırlar içinde de etimolojik değişime uğrayarak ‘Kurdi’ veya ‘Kûrd’ olarak Kengerlerin kurduğu yüksek medeniyet Sümer’in son dönemlerinde görülen Türk oğlu Türklerdir.
    M.S 12nici Y. Yıla kadar da tarihin hiç bir sahnesinde görülmediler ve derme çatma, devşirme dillerinde gramer ve kural da yoktur. Günümüzde konuştukları dilleri de içinden çıkılamaz karmaşalarla doludur. Tarihin hiç bir diliminde herhangi bir birlikteliği temsil eden bayrakları da olmamıştır; çünkü, insanlığın ATASI büyük Türk ulusunun bir kolu olup Türkoğlu Türklerdir.
    Bu tespitimi DNA soy ve GEN haritası araştırmalarından sonra ayrı bir kitapta tarihi belgeler, kanıtlılar ve bilimsel detaylarıyla yazacağım.
    (*) Asya’da yaşamış bütün Türk urukları (boyları) GENELLİKLE YEDİ (7) DİREKLİ , nadiren dört direkle yapılmış çadırlarda yani otağlarda (otak da denir) yaşadılar. Birkaç direkli, uzun bölümlü çadırlara “oba”, gölgelenmek için gündüzleri kullanılan çadıra da “günlük” ismi verilmiştir. Yuvarlak ve tavanları kubbeli çadırlara “yurt”, pencerelerine “tünlük” denir. Develerin konulduğu çadırlara da “kaytaban” denilmiştir.
    Sümer’i tesis etmiş olan Kenger Türkleri de tarihilerinde asla çadırdan (Otağ) başka bir yerde yaşamadılar. Asla sabit yerleşke olarak bina veya ev yapmadılar… M.O 1. Y Yılda Semerkant ve Buhara ve yörelerinde eğitim amaçlı kerpiç evler yapıldığını öğreniyoruz.

    1. Merve diyor

      http://www.quran-incil-tevrat.com sitesi size mi ait?BUHARALI TURK siz misiniz

Yanıtla Cemil Kököz
Yanıt İptal Et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.