OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E SOSYAL YAŞAM

OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E SOSYAL YAŞAM

Osmanlıdan Cumhuriyet’e geçerken aşağı yukarı II. Meşrutiyet’ten 1930’lu yıllara kadar olan dönem, Türk toplumu için büyük değişimlerin yaşandığı çok önemli yıllar sayılır, muhteşem bir imparatorluktan laik cumhuriyete dönüşüm, her kesimde ve günlük yaşamda köklü değişiklikleri beraberinde getirdi. Devrimsel denebilecek bu değişimler esnasında, geçmişten çok şeylerde süregelmişti. Eski ile yeni fark edilemeyecek bir şekilde birbirine karışacaktı. Osmanlı İmparatorluğu’nda başlayıp Cumhuriyet Türkiyesi’nde yeni boyutlar kazanan, Avrupa’nın toplumsal ve fikirsel oluşumuna erişmeyi hedef olarak gören bir yaklaşım[1] sürecine girilmiştir.

Modern toplum varılmak istenen hedeftir. Hareket noktası ise, geleneksel toplumdur.[2] Cumhuriyet dönemi reformları ile, Türkler saatlerini Batı’ya göre ayarlayacak, giysilerinden, şalvar, fes ve sarığı bırakacak, çok görülmemekle birlikte çok eşlilikten vazgeçecek, gündelik yaşamdan düşünce tarzına kadar bazı alışkanlıkları değişecekti. Bunun yanında Cumhuriyet kadınları, çarşafı ve mahrem alanı terk ederek moda, eğlence ve hayat tarzlarıyla yeni bir uygarlık alanına girecektir.[3] Değişen dünya şartlarında kendine yer edinmeye çalışacaklardır. Cumhuriyet dönemi devrim niteliğindeki yenilikleri, tarihsel süreç içerisindeki zorunlulukların bir ürünü olarak da değerlendirmek mümkündür.[4]

Gündelik Yaşam

19. yüzyılın sonu 20. yüzyılın başında Osmanlı toplumuna baktığımızda diğer Müslüman toplumlara nazaran Batı’yla oldukça yakın bir kültürel ilişki içerisinde olduğunu görmek mümkündür. Özellikle Batı kültürünü Osmanlı’ya sokma noktasında önemli bir misyon üstlenen Pera’da, cafe ve birahanelerin müşterilerinin çoğunluğunu Türkler oluşturmaktadır. Balolar, eğlence geceleri, karnavallar düzenleniyordu. Alaturka ile Alafranga her geçen gün biraz daha birbirine yaklaşmakta, Batı’da görülen; takvim, saat, yazı, kıyafet, hayat tarzı ve gündelik kullanılan eşyaya kadar birçok şey Cumhuriyet İnkılaplarından çok önce Osmanlı’nın bu bölgesinde kendisini göstermeye başlamıştı.[5] Batılı hayat tarzının bu bölgede etkin bir şekilde yaşanmasında azınlık Rum, Yahudi ve Levantenlerin yanı sıra zengin bir yaşam tarzının önemli bir etken olduğu gözden kaçmamalıdır. Meşrutiyet’in getirdiği serbestlik içerisinde kadınların varlığı belirgin bir şekilde ortaya çıkacak, kadınları çalıştırma Cemiyet-i İslamiye derneği, Dahiliye Nezareti’nden kadınların toplum içerisinde yer edinebilmesi için, iş isteğinde bulunduğunu arşiv kayıtlarında görmek mümkün olacaktır.[6] Tabi ki asıl değişim ve yenilikler Cumhuriyet’le birlikte görülecekti.

Eğlence Hayatı

Osmanlı padişahları, eğlence ve özellikle musiki ile oldukça yakın ilişki içerisinde oldukları görülmektedir. Saray, musiki etkinliklerini izleyen, başarılı musikicileri bünyesine alarak gelişmelerine olanak sağlayan, onların kültürel yönden beslenmelerinde önemli bir yer tutan bir görev üstlenmiştir.

Son dönem padişahlarından II. Abdulhamid Batı müziğini ve operayı çok seven, kızı Ayşe Sultan’a piyano dersleri aldıran bir yönetici olarak karşımıza çıkmaktadır. Zaten Batı fikirlerinin iyice anlaşılmaya başlandığı ve Batı’nın model olarak alınmasının hızlandığı devir Sultan II. Abdulhamid (1876-1909) Dönemi’dir.

Saraydaki çalgıcıdan aile meclislerindeki musikiye özdeşleşmiş bir toplumdan bahsetmek mümkündür.[7] Cumhuriyet dönemi ise, Türk milleti için yeni bir hayat tarzının başlangıcı olduğu kadar, Türk musikisi için de yeni bir dönemdir. Bu dönemde Türk musikisi çözümü gitgide zorlaşan bir durum içerisinde kendine pek fazla yer bulamamıştır.[8] Eski hüviyetini kazanması için uzun bir zamana ihtiyacı vardı. Bu arada Modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk, kültür alanında yaptığı yenilikler arasında halk müziğinin araştırılıp esaslarının ortaya konup incelenmesini istiyordu. O, halk müziğimizin hangi etkenlerin tesirinde kaldığının araştırılmasını ve ihmal edilmemesinin gerekliliğini savunuyordu. Ve bizim hakiki müziğimiz halktadır diyordu.[9]

Modern dünyanın vazgeçilmezleri arasında yer alan eğlence, günlük yaşam içerisinde de önemli bir yer tutar. Toplumlar her zaman kendilerine uygun eğlence biçimleri yaratmış ve uygulamışlardır. Batı tarzı eğlence hayatı Pera’da hayat bulurken, Şehzadebaşı Direklerarası, alaturka eğlence hayatının merkezi konumundaydı. Eğlencenin oldukça basit, gündelik hayat dokusuna sinmiş ve toplumun herkesimi tarafından bilinen biçimleri de mevcuttu. Ailenin içe kapalı olduğu dönemlerde, birçok ailede saz meclisleri oluşturulabilmiş, bayram ve ramazan eğlenceleri, evlenme ve sünnet düğünleri, cambaz, karagöz gibi seyirlikler eğlenceyi sürekli kılan unsurlar olmuştur. Aslında Osmanlı toplumu normal standartlarına uygun bir eğlence hayatı yaşarken, Batı etkisiyle bu hayata yeni anlayışlar kattıkları görülmüştür. 1922’de 48 saat süren dans yarışmaları, bayılanlar gazetelere konu oluyordu. Alafrangalığı alaya alan Hüseyin Rahmi’nin (Mürebbiye) romanı işgal kuvvetleri tarafından yasaklandı. Şehzadebaşı İmperyal Sineması kız erkek mekteplilerin dans yeri haline geldi. Erkekler, Amerikan ceketleri ve aşağı doğru sivrilen pantolonlar giyiyorlardı. Gençlerdeki zıplama hoplama merakı tiyatrolara bile yansıyordu. İnsanlar değişiyor, yavaş yavaş dışa dönük bir toplum doğuyordu.[10]

Kanto, Cumhuriyetin ilk yıllarında ve aşağı yukarı 1930’ların ortalarına kadar toplumda önemli bir yer tuttu. Ama zamanla başka müzik türlerinin ortaya çıkması ile eski önemini yitirdi. Cumhuriyet’le birlikte öncelikle başkentte başlatılan “Balo”lar toplumu Batılı eğlence tarzına alıştırma amacını taşıyordu. 1920’li yılların sonunda dönemin gazetelerinde balolara oldukça alıştığımız vurgulanıyor. Öyle ki, 1929 Matbuat Cemiyeti balosunda evvelkilerde olduğu gibi kıyafetsiz olan yoktu bu hal memleket için iftihar edilecek bir husustur diye dönemin gazetelerinde yorumlanmıştır.[11] Politik anlamda, önce kadroların, milletvekili ve yüksek bürokratların bu balolarda bulunması, modern Batı danslarını öğrenip yapması, böylece halka örnek olması bekleniyordu. Batı toplumlarında sıkça rastlanan ve eğlence kültürünün ve sosyal yaşamın önemli bir parçası sayılan balolar, yeni Cumhuriyet’te eski gelenekleri silme ve onların yerine yeni alışkanlıkları getirmenin bir aracı olarak görülüyordu.[12] Bu ilk aşamada söz konusu çevrelerle yakın temasta bulunan, devletle olan ilişkilerini ilerletmek ve yükselmek isteyen yeni tip iş adamları da böyle eğlencelere katılıyorlardı. Ankara’da bu yenilikler sürerken İstanbul’un belirli çevrelerinde Batı tarzı eğlence hayatı zaten biraz daha bilgili ve görgülü bir şekilde devam ediyordu. Kemal Tahir romanında, Tarabya’da ki maskeli balodan ve çok eğlenceli geçen aynı zamanda kıyafet yarışmasının düzenlendiği ve kazanan çiftlerin kazandığı armağanlardan bahseder.[13] Zaten bu tür eğlence tarzları yeni değildi. Osmanlı tarihinde ilk olarak Sultan Abdulmecid’in, Fransız Elçisi Touvernol’un elçilikte verdiği baloya katılması, Sultan Abdulaziz’in Avrupa’ya yapmış olduğu seyahat, Batı etkisini ilk etapta halka değilse de İstanbul sosyetesine sokmuştu.[14] Dolayısıyla, yukarıdan gelen destek ve koruma altında, Türkiye’nin Osmanlı toplumundan beri Batılılaşmakta olan kesimleri istedikleri gibi eğlenecek ortamları, mekanları bulabildiler. Çoğalan gazinolar, müzikli lokantalar vb. yeni eğlence için en uygun yerler olarak görüldüler.

Birinci Dünya Savaşı’na kadar İstanbul ve özellikle Beyoğlu her tür eğlencelerini sürdürüyor, tiyatrosu, müziği ve sineması ile bir yaşam tarzı sunuyordu. Mütareke ve işgal yılları ile zor günler yaşansa da eğlence devam ediyor. Fuhuştan kumara, içkiden dansa eğlencenin her çeşidi işgal kuvvetleri tarafından körüklenirken aynı zamanda işgal kuvvetleri asayişi bozan en büyük tehlike oluyorlardı.[15] Rusya’dan kaçan Rus göçmenler de bu çarkın önemli bir malzemesi oluşturuyorlardı.[16] Günümüzde normal karşılanan, ama o dönemlerde yalnız Müslüman toplumlarda değil, tüm dünyada kınanan fuhuş, içki ve kumar vb. Osmanlı toplumunda da vardı ve yönetimler tarafından önlenemiyordu.[17] Kumarla ilgili, Emniyet kayıtlarında Rus mülteciler tarafından sadece Beyoğlu’nda oynatılmasına müsaade edildiği halde tombalayı Müslüman mahallelerinde de oynattıkları öğrenilince oynatılması yasaklanmıştı.[18] Mütareke yılları ile birlikte İngiliz, Fransız ve İtalyan askerlerinin işgali yanı sıra özellikle Beyaz Rusların[19] gelip lokanta, konser, bar, kabare ve kumarhaneleri canlandırıcınca Beyoğlu yeni bir çehre kazanır. Genelde Rus göçmenlerinin aktif rol aldığı bu işletmelerde Osmanlı gençleri Ruslara özgü gece hayatı ve eğlencesi ile tanışır.[20]

1900’lü yılların ilk çeyreğinde sur içi İstanbul’unda yetişen gençler, muhafazakar mahallelerinden kozmopolit Beyoğlu’na eğlenmeye gitmeleri, o dönem kuşağı için çok önemliydi. Beyoğlu farklı bir dünya demekti. Pera, o zamanlarların eğlence diyarı, tiyatrolar, kafeşatanlar, Avrupai tarz içkili restoranlar, kalabalık caddeler her milletten insanın kaynadığı Cadde-i Kebir, loş ve hizbe meyhaneler, malum evler. Geceleri caddeler havagazı lambaları ile aydınlatılmakta, atlı tramvay seferleri düzenli, Cadde-i Kebir’in iki yanında yükselen sütunlu ve heykellerle süslü yüksek binaları, kısacası o dönemin Avrupai tarz Pera’sı. Diğer tarafta, Müslüman mahallelerden oluşan eski İstanbul, insanlar vakitlerinin çoğunu evlerinde geçiren, daracık sokakları gelişigüzel caddeleri, geceleri karanlık, yazın tozlu, kışın çamurlu yolları ile içine kapanık halkın sınırlı dünyası. Eski İstanbul’dan Pera’ya eğlenmeye gidenler Galata’nın arka sokaklarının birinde kıyafetini çıkarıp pantolon ve ceket giyer kıyafet bir poşete sokulup dönüşte yine aynı yerde giyilerek mahallelerine dönülürdü.[21] Osmanlı insanını Batı’ya ısındıran gizliden bir etkileşim devam eder giderdi.

Batı’da moda olan danslar, tango ve çarliston vb. çok kısa zamanda Türkiye’de tanındı. Anayurdu Arjantin olan tangonun dünyaca ünlendikten sonra birçok tango çeşidinin yanında “Türkçe Tango” türünün de oluştuğu söylenebilir. Birçok şarkıcı bu türü hayli popülerleştirip yaygınlaştırmıştır, hatta Münir Nurettin bile ilk plaklarının birinde tango söylediği görülür.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında belli kesimden gelen insanlar ve ancak belirli yerlerde birbirleriyle kalabalık arasında dans edebiliyorlardı. Gene de bütün bu, “Batılılar Gibi Yaşama” gidişinin içinde büyük acemilikler, yadırgayışlar, şaşkınlıklar, şoklar vardı. Vaktiyle, Osmanlı İmparatorluğu içindeki Müslüman olmayan azınlıklar öncelikle göz önünde bulundurularak açılmış olan yabancı okullarda okuyan Türk öğrenci sayısı, Cumhuriyet’ten sonra iyice arttı. Bu okullar, düşünce düzeyindeki eğitimle birlikte hayat ve yaşama tarzı düzeyinde de Batılalıştırıcı unsurlar olarak görev üstlendiler. Bu okullardan yetişen “seçkin”ler tıpkı Osmanlı döneminin “saray” ya da “konak” mensupları gibi topluma model olarak sunuldukları görüldü.

1920’li yılların sonlarına doğru yılbaşı eğlenceleri yeni Cumhuriyet’te büyük bir hızla yaşanmaya ve adet olmaya başladı. Özel eğlenceler ve davetler ünlü mekanlarda verilir oldu. Yılbaşı Eğlence merkezleri ise, Taksim, Gardenbar, Turkuaz ve Perapalas gibi yerlerdi.[22]

Türkiye geleneksel olarak Batı’nın dışında olmakla birlikte aynı zamanda Batı’nın en yakın komşularından biriydi de. Bu durum, gelen yeniliğin hem çabuk gelmesine, çabuk yayılmasına hem de, hala hafifçe “yabancı” kalmasına yol açıyor. Örneğin gramofon, kendi çağında çok heyecan yaratmıştı. Nitekim gramofon kullanımının yaygınlaştığı yıllarda Odeon ya da Sahibinin Sesi (His Master’s Voice) gibi plak şirketlerinin en büyük pazarlarının Türkiye olduğu söylenir. Zaten 1920’li yılların gazete ve dergilerinde reklamları boy boy çıkmaktadır.[23] Radyonun yaygınlaşmadığı bir dönemde plak, çok merkezli bir kültürün aracı oluyordu.

Sinema da eğlence hayatı içinde teknolojinin sonuçlarının yarattığı önemli bir yeniliktir. Zamanla sinema insanların hayatını belirleyen bir teknik araç haline gelecekti.[24] Sinema yıldızları insanların hayatlarında önemli bir yer edineceklerdi.

Giyim Kuşam ve Moda

Moda kavramının pek fazla bilinmediği, Batılılaşmada önemli adımların atılmadığı dönemde toplumu görsel olarak tanıtan giysi, genelde biçim olarak farklılıklar göstermeyen fakat, şekli, dokusu, rengi gibi özelliklerinde farklılıkları dışa vuran gizli bir anlatım şeklidir.[25] Giyim insanın temel ihtiyacı olmanın yanında, her zaman belli kültürel belirlenimlere uyarak “temel ihtiyacın” ötesinde anlamlar kazanmıştır. Giyim aynı zamanda bir kişisel “dışavurum” aracıdır ve kullananın kişiliği ve yapısı hakkında bir mesaj verir. Ve bununla birlikte şüphesiz içinde yer aldığı kültürel yapıya göre değişir. Giyim, bir kültürün en önemli öğelerinden, kolayca gözle görülür parçalarından olduğu için, kültürel bir değişim geçiren Türkiye’de bir hayli eski zamandan beri şu ya da bu biçimde gündemde bulunurdu. Kültürel değişim hamlesi de, çoğu zaman yukarıdan aşağıya, devlet eliyle geliştiği için gündemde bulunuş biçimi genellikle bir zorlamaya tekabül etti. Batılılaşma ya da modernleşme zorunluluğunu yaşamış toplumlarda bu durumlar sıkça görülmektedir. Tarz, adet, gelenekselleşmiş ya da kabul görmüş giyim veya hakim kıyafet biçimleri ile ayrım yapma çabasına dayanan her moda tanımında, moda adını hak etmesi için bir değişimin olması şarttır.[26]

Yoğun tüketim ve gösterişin etkisiyle giyinişler arasında ayrımlar da yok olmaya başlıyor. Varlıkla birlikte gelen kent giyimi giderek ortak modaların oluşmasını sağlıyor. Toplulukların giyim şekilleri birbirleriyle benzeşir hale geliyor. Halk ise zaman zaman gelenekselleşmiş giyim şeklinden vazgeçirileceğini anlayınca direnme sürecine giriyor. Frenk gömleğinden püsküllü bela olarak anılan fese ve son olarak şapka devriminde aynı manzara ile karşılaşmak mümkündür. Modernleşme tarihi bir zorunluluktu. Kaçınılmaz olan, değişikliğin kendisiydi. Tartışılan ise yapılacak değişikliklerin yöntemiydi.[27]

III. Selim’in Nizam-ı Cedid’i, giyimdeki yeniliğiyle de etkili olmuştu. II. Mahmut’un fesi getirmesi daha büyük tepkilerle karşılaştı ve kan dökülmesine bile yol açtı tıpkı sonradan fesin yasaklanması gibi. Özetle, giyimin bir kültürel değişim göstergesi olma niteliği Osmanlı Devleti’nde devralınmış bir olgudur. Aynı zamanda, değişimin yukarıdan aşağıya zorlanması sonucu, bir giyim tipinin bir sınıfsal konuma tekabül etmesi de aynı tarihin bir başka yan sonucudur. Meşrutiyet’le birlikte başta giyim kuşam olmak üzere toplumda büyük değişiklikler olmuştur. Her şeyimiz Batı örneğine göre düzenlenir, şalvarın yerini pantolon alır, Frenk gömleği, mintanın yerine geçer, yüklüklerin rafların, dolapların, sedirlerin, yerini alafranga eşyalar alır; mobilyalar odaları doldurur. Fes ve püskül gibi çarşaf ve peçeyi çıkarıp başka bir görünüş içine girilir. Önce askerlikte şapkaya doğru adımlar atılır, kalpaktan kabalağa geçilir. Garplılaşmada adımlar büyük bir hız kazanır.[28]

Her toplumun kendine özgü giyim kuşam anlayışı mevcuttur. Bu anlayışın moda olarak yayılabilmesi sistemli bir yönlendiriş gerektirir. Günün şartları ve yenilik arayışı da modayı destekler. Fakat her zaman toplumun istekleri gerçekleşmez ve siyasi otoritelerin istekleri neticesinde yönlendirilirler. Osmanlı’nın çağdaş toplumsal değişimi orduyla başlamıştı. Askeri kıyafetlerde görülen Avrupai tarz toplumun diğer kesimlerinde görülmekte gecikmez. Devlet memurları ve İstanbul halkı kısa sürede baştaki sarığı bırakıp setre pantolonu tercih eder. Kadın ise Avrupai tarz moda giyiminde biraz geride kalır. Gelenek ve inanışlar ağır basar. Fakat yaygınlaşan kent yaşamı moda özlemini körükler ve örtünme değişime uğrayarak bir gösteri ve süs unsuru taşımaya başlar. Avrupa modasının etkisiyle ferace ve yaşmak tarihe karışırken şık çarşaflar, maşlah (süslü başörtü) ve yeldirmeler (hafif manto) Boğaz’da, mesire yerlerinde, kır ve bahçeler ile kadın kadına görüşmelerde giyilir. Özellikle maşlah ve yeldirme ile şehir merkezlerine inilmezdi. Çarşaf genelde siyah olmakla birlikte genç kızlar çarşaflarının açık renk olmasına dikkat ederlerdi. Zamanla her renkten çarşaf moda haline geldi. Peçe çarşaf rengine uydurulur çanta ve şemsiye gibi aksesuarlarla da süslenirdi. Gitgide çarşaf daralır, kadının vücut hatları ortaya çıkar.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ