OSMANLI MISIRI’NDA YERLİ VE ASKERÎ UNSURLAR VE YENİÇERİLER

Prof. Dr. Jane HATHAWAY

Bu makale, 19. yüzyıl öncesi Osmanlı Mısır’ının Arap ve Osmanlı tarihlerinde kullanıldığı şekliyle, esrarlı evlâd-i cArab/awlad al-cArab (sözlük anlamı “Arap çocukları”) terimini çıkış noktası olarak almaktadır. Osmanlı Mısır’ı çalışan akademisyenler bu ifadeyi genellikle zahiri anlamında ve hatta Arap kelimesinin modern anlamına uygun bir şekilde yorumlayagelmişlerdir. Örneğin, Michael Winter, Egyptian Society under Ottoman Rule, 1517-1798’da iddia eder ki: “17. yüzyılda,… Araplar alayları doldurdular.” O, bu gelişmeyi, sonradan al-Faqari olarak bilinen Rıdvan Bey’in ve onun müttefiki, Yukarı Mısır’daki Circe hakimi olan Ali Bey’in “Anti-Arap” seferine yol açan neden olarak değerlendirir.[1]

Winter’in bu iddiasının kaynağı Mehmed b. Yusuf al-Hallaq’ın (Yusufoğlu Berber Mehmed) (1127/1715’e kadar)[2] Tarih-i Mısr-i Kahire isimli eserinde bulunan bir pasajdır. Bu pasaj, 10 Eylül 1647 Miladi tarihli, Mısır valisinden bölgede yerleştirilmiş yedi bölük halkı ağalarına giden, evlad-i Arab’ın bölüklerden atılması hakkındaki bir buyruldu’nun tasvirini içerir. Hallaq bu buyruldudan aynıyla alıntı yapar:

“Yedi bölügün içinde ne kadar evlâd-i cArab varsa, eğer Mısırlı ve eğer Samlı ve eğer Halepli, eğer Bağdadi, eğer cAcem, eğer Özbek, cümlesi bayram-i mevacibine değin culufelerin feragat idüp, satan satsun, varsa satmiyup kalursa, bi’l-kulliye refc olunsun” (varak: 109a-b, vurgular benim).

Hallaq’ın anlatımı şöyle devam eder:

“Yeniçeri taifesi ekseri evlâd-i cArab olmagin, haber gönderdiler ki “Evlâd-i cArab çıkarsak, lâzım gelen hidmet-i Padisahî’ye kim gider? ” dinledikde, cAli Bey eyitdi, “Bende Rum oğlanı sekban çoktur; onların yerine çırağ iderim.”

Winter, bu olayı Mısır’ın askeri liderliğinde bulunan anti-Arap duygunun bir kanıtı olarak ileri sürebilmektedir. Çünkü “evlad-i Arab”ı modern anlamda etnik Araplara işaret eden bir ifade olarak anlamaktadır. Bu yorumun problemli tarafı; alıntılanan ifadede zikredilen son iki grupta ortaya çıkmaktadır: Acem ve Özbek hiçbir şekilde bizim bugün etnik Arap olarak adlandırdığımız grup içinde yorumlanamaz. Acem, Osmanlı döneminde tipik olarak İranlılar ya da daha geniş anlamıyla yabancılar için kullanılırdı. Acemi Oğlan ifadesinde olduğu gibi “yabancıların çocukları” ya da “yabancı çocuklar” -ki çoğunluğu, ironik bir şekilde, Anadolu ve Balkan Hıristiyanlarıdır- devşirme olarak ailelerinden alınmış ve Osmanlı devleti hizmetine sokulmuş çocuklar kastedilir.[3] Bundan başka, Osmanlıların Irakeyn (iki Irak) olarak adlandırdıkları bölgeyi ifade ederken bu kelimeyi doğudaki Farsça konuşan Irak-ı Acem (Günümüz İran’ı) ile batıdaki Arapça konuşan Irak-ı Arab’ı ifade için kullandıklarını görürüz. Özbek ise İngilizce’de Uzbeks olarak bilinen Orta Asya’daki Türkî halkdır. Orta Asya tarih yazımında ve etnografyasında, Özbekler kırsal kesim nüfusunu oluşturan ve göçebe Türklükleri, kent sakini olan ve İrani kültürlü Taciklerle, ya da yerleşik hayata geçen Türkçe konuşan Sart’larla karşıtlık içinde olan halktır.[4] Bundan dolayı, bahsi geçen ifadede, evlad-ı Arab etnik Araplara işaret ediyor olamaz, ya da en azından, sadece onlara işaret ediyor olamaz.

Evlad-ı Arab ifadesinin daha doğru bir anlamını bulmak için üç hususu belirtmemiz lazım: (1) Hallaq tarafından alıntılanan buyruldu’da bulunan sıfatları birbirine bağlayan ortak özellik, (2) Hallaq’ın tarihinde ve diğer çağdaş tarihlerde bu pasajın yer aldığı metinin örgüsü (context), (3) evlad kelimesinin imaları.

Mısırlı, Şamlı, Halepli, Bağdadi, Acem, Özbek

Buyruldu’da sıralanan sıfatlar önce Osmanlı Arap eyaletlerinin büyük şehirlerine, daha sonra ise, apaçık bir şekilde, Arap olmayan iki etnik gruba işaret ediyor. Bu sıfatların hepsi birden kimi tasvir edebilir, ya da daha doğrusu, hangi grubu tasvir eder? Buyruldu’nun örgüsünden anlaşıldığı üzere, böyle bir grup, askerlerden ya da en azından potansiyel askerlerden oluşmaktadır. Kahire, Şam, Halep ve Bağdat durumunda işaret edilenler yeniçeriler olabilir, milliyet ya da kökeni ne olursa olsun, bu şehirlerde yerleştirilmiş ve bağımsız (free agent) olarak Kahire’de faaliyet gösteren ya da göstermek isteyen yeniçeriler. Paralı asker olan ve en azından Osmanlı Mısır’ında kolluk gücü ya da bekçi hizmeti gören sarraj (sözlük anlamı, saraç, eyer ustası) örneğinde olduğu gibi bu şekilde bir bağımsız faaliyetin 17. ve 18. yüzyıl Osmanlı eyaletlerinde oldukça sık rastlanan bir durum olduğu söylenebilir. 17. ve 18. yüzyıl Mısır’ında bir saraç, açıkça, ekabirden herhangi birine hizmetini sunabilmekteydi.[5] Bu ihtimal düşünüldüğünde, Acem ve Özbek, belki de Safevi (Acem) ve Şeybani (Özbek) ordularından ayrılıp bağımsız olarak hizmet eden askerlere işaret ediyor olabilir. Gerçekten de, Safevi Şah Abbas I’in, Safevileri iktidara getiren ve ordularının belkemiğini oluşturan Kızılbaşları, Türkmen kabilelerini yerlerinden etmeye dönük çabaları düşünülecek olursa, özellikle Safevi unsuru oldukça güçlüdür. Benzer şekilde, 17. yüzyıl başlarında Orta Asya’da Türki ve Moğol halkları arasındaki hareketler ve karışıklıklar bu grupların üyelerini Osmanlı hizmetinde yeralmaya itmiş olabilir.[6]

Tarih Kitaplarında Evlâd-i Arab

Fakat, eğer al-Hallaq’taki pasajı tarihinin içindeki yerine göre değerlendirirsek, evlâd-i ‘Arab ve Rum oğlanı ifadelerinin arasındaki gizli karşıtlığı dikkate almamız gerekir. Çünkü ne zaman evlâd-i ‘Arab’dan bahsedilse, bunların açıkça ya da zımnen, Rum oğlanı ile karşıtlık içinde olduğu görülür. Yukarıda alıntılanan pasajda Rıdvan Bey al-Faqari’nin müttefiki ve Circe hakimi olan Ali Bey evlâd-i ‘Arab’ı Rum oğlanı sekbanlarla, yani paralı askerlerle, değiştirmeyi teklif etmektedir. Anlatımın devamından da anlaşılıyor ki, evlâd-i ‘Arab’ın atılması ve yerine (Rumi) sekbanların alınması Rıdvan ve Ali Beylerin düşmanları olan Qansuh ve Memi (Mamay) Beylere karşı zaferlerinin zaten bir kısmını oluşturuyor. Zira evvelkiler Rumi sekbanları desteklerken diğerleri evlâd-i ‘Arab’ı istihdam etmektedirler.[7]

On yaprak kadar ve on yıl kadar sonra, Hallaq Kapudan Mustafa Paşa’nın valiliğinde (1655-1656) kırk Kahireli ve kırk Şamlı evlâd-i ‘Arab’ın bölüklerden atıldığının ve ulufelerinin kesildiğinin haberini verir (“evlâd-i cArab kismi kirk Misirli ve kirk Samli bölüklerden çikarup, culufelerin satdirdilar”).[8] Bu olay basitçe, Mustafa Paşa’nın vazifesi döneminde meydana gelen olaylardan biri olarak sunulmaktadır. Fakat Hallaq’ın eserinden daha önce yazıldığı belli olan Kitab Tevarih-i Misr-i Kahire [Hatt-i Hasan Pasa] başlıklı bir anonim tarih eserinde olay daha geniş bir örgü içinde açıklanır:

1066 mah-i Zilkacde zuhur iden zorba-i Mustahfizandan Bayram nam kimesne basbug ve kendüye bir alay adam uyarup, alet-i harbiyle pur-silah divane çikup, “Elbet evlâd-i cArab culufeleri katc, yerlerine yarak adamlar tahrir olunsun” (fo. 67v).

Böylece onlar Yeniçeri ağasının azledilmesinde başarılı olurlar, daha sonra ise:

“Ve zümre-i evlâd-i cArabin culufelerin katc olunup, zümre-i zorbadan çok kimesne culufe sahibi oldu. Ol gün Çavuslar arzuhal idüp, “-Aramizda olan evlâd ve Kıptı ve Sami ve Halabi olanların culufelerin refc oluna” (fos. 67v-68r).

Zorba (âsi) olarak ya da bunun benzeri bir şekilde adlandırılan askerler birden fazla Mısır tarihi eserinde, imparatorluk merkezinden gelip 1660’larda Kahire’de karışıklık çıkaran askerler olarak zikredilirler.[9] Bu tarih eserlerinden birkaç tanesinde, yukarıda alıntılanan anonim tarihte olduğu gibi, bu zorbaların en önde gelen hamisi Ali Bey’in memlûkü olan ve onun ölümüyle Circe hakimi olan Mehmed Bey’dir. Mehmed Bey Circe’yi kendi hakimiyet alanına dönüştürmek konusunda hamisinden daha ileri gitti ve sonuç olarak Mısır’ın Osmanlı Valisi ona karşı bir sefer emri verdi, bu sefer 1659’da onun yenilgisi ve öldürülmesiyle sonuçlandı.[10]

Bu kayıtlarda görünen şey bölüklerdeki kadrolar ve bunların ulufeleri için yapılan yoğun mücadeledir ve bu mücadele bir tarafta Anadolulu ve Balkanlı paralı askerler ile diğer tarafta bulunan evlâd-i cArab arasında geçmektedir. Buna paralel bir mücadele de bu farklı grupları destekleyen ekabir, tipik olarak beyler, arasında sahnelenmektedir. Bu evlâd-i cArabin kimliği tarih eserlerinde oldukça dağınık bir şekilde görünür: bir pasajda, bu terim Acemleri ve Özbekleri kapsar, diğer bir pasajda ise Kıpti Hıristiyanları içeren bir şekilde görülür. Genelde, bu terimin belli Arap eyaletlerinin başkentleriyle ortak bir şekilde ilişkilendirildiği görülür. Bütün durumlarda, evlâd-i cArab, Anadolulu ve Balkanlı nüfusun karşısında bir ayrım olarak durur.

Evlâd-i cArab teriminin Mustafa cAli’nin meşhur eseri Halatu’l-Kahire (Description of Cairo of 1599) kadar eski bir kaynakta kullanıldığı görülür. Burada, bu topluluk ile Rum topluluğu arasındaki karşıtlık sadece zımnidir, ama Mustafa cAli eserinde sürekli Kahire’deki durumla Rum’u karşılaştırdığı için ve bunu nerdeyse hep Rum lehine yaptığından, burada yapılmakta olan ima şüphe götürmez. Mısır’ın askeri sınıflarını anlatırken Mustafa cAli evlâd-i cArab adında çok çirkin (evlâd-i cArab namında ki çirkin-i sama) il) bir asker topluluğundan bahseder.[11] İfadenin verdiği izlenim Mustafa cAli’nin bu insanların kim oldukları hakkında kesin bir bilgiye sahip olmadığı, basitçe, onların evlâd-i cArab olarak isimlendirildiklerini bildiğidir. Bedevi kabileler içinse cAli, tipik olarak curban çoğulunu kullanır.[12] Diğer yandan, tekil olan cArab terimi ise Güney Sahra’daki Afrikalılar için kullanılmaktadır.[13] Yine de, ifadesinden anlaşılan evlâd-i cArab’ın oldukça yerel olduğudur: Yani, onlar yerli Kahire halkındandır ve bu nedenle beledi olarak tanımlanır.[14]

Mısırlı tarihçi Muhammad cAbd al-Mucti al-Ishaqi, 1623’te telif ettiği kısa eseri Kitab Akhbar al- Uwal’de Hadım Hasan Paşa’nın (1580-1582) “evlâd-i cArab’ın ileri gelenlerinden bazılarının [mallarını] müsadere ettiğini” zikreder.[15] Ne yazık ki, onun bu çok kısa kaydı bu ileri gelenlerin kimler olduğu hakkında açık bilgi vermez. Bu nedenle burada bu terimin hangi duruma delalet ettiğini belirlemek imkansızdır. Daha sonra aynı tarihçi Üveys Paşa’nın valiliği sırasında (1586-1591) çıkan bir askerî isyandan bahseder. Bu isyan sonucunda evlâd-i cArab’ın Osmanlı askerleri arasına alınması ve onlar gibi giyinmesi yasaklanmıştır.[16] Belki de, Mustafa cAli “Şayet Kahire ileri gelenlerinden birisi yerli hizmetkarını Rumi gibi giydirirse, onlar [cundiler] buna mani olurlar” derken, zimnen bu olaya işaret etmektedir.[17]

Arab Karşısında Rum

Evlâd-i cArab ve Rum oğlanı arasındaki gerilim kısmen, tabiki, bu iki kelimenin, cArap ve Rum’un tamamen farklı anlamlarından kaynaklanmaktadır. 19. yüzyıldan önce, cArap tipik olarak göçebe bedeviye işaret etmek için, ya da daha geniş anlamıyla Arapça konuşmasalar ya da etnik olarak Arap olmasalar bile, bütün göçebelere işaret etmek için kullanılırdı.[18] Mustafa cAli’nin, bu kelimeyi, Sahra Çölünün güneyinde yaşayan, ve esasen, Türkçe konuşan Osmanlılar arasında çokça bulunan, Afrikalılar için kullanma eğiliminden yukarıda bahsetmiştik.[19]

Diğer yandan, Rum “Roma”dan türemektedir ve Osmanlı öncesi dönemde, Hıristiyanlığın ilk devirlerinden itibaren Akdeniz’e hakim olan Roma İmparatorluğu’nun doğudaki halefi Doğu Roma ya da Bizans olduğundan, Rum “Bizans” ile aşağı yukarı eş anlamlı olmuştur. Daha geniş anlamında kullanıldığında, bu kelime Yunanca konuşan ve 451’deki Chalcedon (Kadıköy) konsülünden itibaren Bizans devlet dini olan Ortodoks Hıristiyanlığına inanan kişilere işaret eder.[20] Rum terimin Osmanlı öncesi dönem için coğrafî bir anlamı da vardır: Genellikle Yunan (“lonia”) olarak ifade edilen Grek “ana vatan”ı, Mora’ya (Peloponnese) karşıt olarak Küçük Asya’ya işaret eder.[21] Osmanlı dönemindeyse Rum’un anlamı biraz muğlaklaşır. Geniş anlamında “Yunan” olarak hala kullanılmaktadır fakat coğrafi bir terim olarak bütün bir Küçük Asya’yı ifade etmekten ziyade, İstanbul etrafında yerleşmiş ve Rumeli’yi oluşturan bütün Osmanlı Balkan topraklarını içeren, merkezî Osmanlı ülkesini ifade eder. Mustafa cAli’nin kelimeyi bu anlamda kullandığından hiç şüphe yoktur.[22] Benzer şekilde Osmanlıların Türkçe ve Arapça konuşan tarihçilerce Rumiler olarak, sultanlarının da sultan ar- Rum olarak adlandırılmaları az görülen bir şey değildir.[23]

Öyleyse cArap ile Rum’u karşı karşıya gösterirken Hallaq’ın Araplarla Yunanlıları kastetmesi söz konusu olabilirdi. Şayet cArab teriminin onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda etnik bir anlamının olmadığı gerçeği göz ardı edilirse bu yorum da Özbek ve Acem’i açıklamakta yetersiz olur. Bunun yerine, iddia edebilirim ki, buradaki karşıtlık esas olarak coğrafîdir. Rum Garbî Osmanlı topraklarına delalet eder: İstanbul dahil, Balkanlar ve Batı Anadolu. Buna karşın, yukarıda alıntılanan pasajda evlâd-i cArab ile ilişkilendirilen yer adları ve etnik grupların hepsi imparatorluğun Asya vilayetlerindeki bölgelere ve imparatorluğun doğu sınırları ötesindeki İran ve Orta Asya’daki bölgelere işaret etmektedir.

Osmanlı hizmetindeki batılı, Avrupalı nüfusla, doğulu, Asyalı nüfus arasındaki bu farklılık 1646’da çıkan bu buyrultuda yankılanmış olabilir. Metin Kunt’un belirttiği gibi, “doğulu” ve “batılı” etnik gruplar arasındaki gerilim onyedinci yüzyılda saray görevlileri ve askerler arasındaki Balkan kökenlilerle Kafkas kökenliler, özellikle Çerkes ve Abazalar arasında yoğundu.[24] Onyedinci yüzyıldaki bu gerilimin, günümüz medyasının adlandırmayı sevdiği şekliyle “kadim etnik nefret”ten öte bir nedeni de vardı.

Balkan ve Batı Anadolu Hıristiyan nüfusu tarihsel olarak devşirme’nin, ailelerinden koparılıp İslama kazandırılan ve yeniçeri olarak ya da sarayda iç oğlanı olarak yetiştirilenlerin, kaynağıydı. Devşirme’nin artık uygulanmadığı dönemde bile, kullar -yani, Yeniçeriler saray askerlerini ve saray görevlilerini kapsayan “sultanın hizmetkarları”- onyedinci yüzyıla kadar baskın şekilde “batı” kökenliydi. Bununla beraber, Arap topraklarının fethi ve İran’daki Safevilerle devam edegelen savaş neticesinde alternatif bir adam gücü (ve kadın gücü) kaynağı ortaya çıktı: Uzun zamandan beri Memlûkler tarafından kullanılan ve Safevi ordu ve idaresinde hakim olmaya başlayan Kafkas ve Doğu Anadolu’nun çeşitli halkları. Bu halkların neredeyse tamamı Osmanlı hakimiyeti dışında yaşadıkları için köle ticareti yoluyla ithal edilmeleri gerekmekteydi. Tabii bazıları paralı asker olarak kendiliklerinden gelmekte ya da savaşta, özellikle Safevilerle olan savaşta, ele geçirilmekteydi. Dolayısıyla, bu yeni topluluklar, devşirme olanlara karşı, memlûk alternatifi olarak adlandırabileceğimiz unsuru temsil ettiler.

Bununla birlikte, dikkat etmek gerekir ki, celb sistemi açısından iki potansiyel istihdam havuzu arasında büyük fark yoktur. Bir memlûk ile bir devşirme arasındaki tek gerçek fark birinin Osmanlı toprağı dışından ithal ediliyor olması, diğerinin ise Osmanlı Hıristiyan tebası olmasıdır. Yoksa, celb sonrasında bu iki türün kişisel statüsü nerdeyse aynıdır. Esasen Osmanlı tarihçilerinin devşirme’leri memlûk, ve memlûk’leri kul olarak nitelemeleri pek nadir görünen bir şey değildir.[25] Her durumda, kul terimi hepsi için kullanılır.

Bu iki kul grubu arasındaki rekabet, Osmanlı İmparatorluğu’nun uzak kuzeybatısındaki ve uzak kuzeydoğusunun ucundaki iki ana insan gücü kaynağı arasında kökeni derinlere giden bir karşıtlığı – ya da düşmanlığı kaşıdı. Onbeşinci yüzyıl sonunda Osmanlı İmparatorluğu ile Memlûk Sultanlığı arasındaki savaşların ardından,[26] 1516-1517’de Sultan Selim I’in Memlûk topraklarını fethi, Balkan ve Kafkas halkları arasında ilk sürekli iletişimi sağladı. Denebilir ki, çoğunlukla Balkan ve Anadolu kökenli Osmanlı askerleri, Fetihnamelerde, Selimnamelerde ve Osmanlı Mısırı tarihini ele alan ilk eserlerde yansıtılan Osmanlı propagandasının etkisiyle Memlûk ordularını tiksinti, ya da aşağılama ile anmaya şartlanmıştı. Bu türden eserlerde memlûkler sürekli Çerâkise-i nâkise (alçak, soysuz Çerkesler) olarak zikredilir. Sultanları ise “sultan oğlu, sultan oğlu, sultan”, Selim karşısında “köle oğlu köle” olarak alaya alınır.[27]

Onyedinci yüzyıl boyunca Osmanlı sarayına ve taşra idaresine girmeye başlayan önemli miktardaki değişik Kafkaslı memlûkün Rumi kullar ile ilk karşılaşmasının yarattığı şoku bugün tahmin etmek çok zor. Aslında, Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisi bu çok farklı halklar arasında bir çeşit birlik sağlamaktaydı. Her ne kadar, Balkanların ve Kafkasların anavatanları ve bazı durumlarda, dinleri ortak özellikler taşıyorsa da, bu iki bölgenin dilleri ve gelenekleri radikal bir şekilde farklıydı. Balkan nufusunun büyük bir çoğunluğunun, Bosnalılar hariç tutulursa, Hıristiyan olması ve temel ekonomik ünitesi çifthane veya aile çiftlikleri[28] olan köylerde örgütlenmesine karşın, pekçok Kafkas halkı hâlâ “müşrik” (pagan) ya da animist idi ve hâlâ kabile olarak işlemekteydi. Meşhur Osmanlı seyyahı; Evliya Çelebi başta gelmek üzere Kafkasya’yı ziyaret edenler buranın hâlâ bir şekilde “vahşi” ve güvenilmez olan bir halkının olduğu izlenimini verirler. Bu şekilde, Mingrelianları ve Abazaları tasvir ederken Evliya Çelebi onların “savaşçı” ve “âsî” halklar olduğunu ve birbirlerinin çocuklarını çalıp köle olarak sattıklarını anlatır.[29] Her ne kadar Evliya’nın kendisi anne tarafından Abaza da olsa, onun değişik Kafkas dillerinden dikkatlice örnekler vermesi merak uyandırmaktadır. Çünkü bu diller Osmanlı Türkçesinden ya da Osmanlı tebalarının aşina olduğu herhangi bir dilden ki buna tabiki Balkan dilleri de dahildir; gerçekten çok farklıdır.[30]

Buna ilaveten, Kafkas nufusunun, pek çoğunun Sultanın kulları olmalarına rağmen, değişik Osmanlı topraklarında yerli halkla asla tam olarak kaynaşmadıkları ve kendi farklılıklarını önemli oranda korumayı başardıkları görülür. Hamisi Melek Ahmet Paşa vasıtasıyla Evliya, ataliqate olarak bilinen bir Çerkes ve Abaza geleneğini tanır. Bu geleneğe göre erkek çocukları aile halkından kadınlarca zayıf olarak yetiştirilmektense, “yabancılar” tarafından yetiştirilmeleri için dışarıya gönderilir.[31] Osmanlı toprağında doğmuş bir Abaza olarak Melek Ahmed Paşa da küçükken bu usulle yetişmesi için anavatanına geri gönderilmiştir. Kamiş’in, Mingrelian kabilesini tasvir ederken, bu geleneğe işaret eden Evliya şunları zikreder: “Bu Kamiş halkı arasında İstanbul’dan ve Kahire’den gönderilmiş Abaza çocukları vardır.”[32] Kafkaslardan İmparatorluğa ithal edilen memlûklerin miktarı düşünülürse, bu düzenin sözkonusu bölge halkı ile Osmanlı idaresi arasındaki bir anlaşma sonucu kurulmuş olması gerekir.

Evlâd ve Oğlan

Her ne kadar “cArab” özel olarak Kafkas halklarına işaret etmiyorsa da, bu terimin Osmanlı kullanımında temsil ettiği “doğulu” halklar ile Rum ya da batılılar arasında yaygın bir gerilime işaret ettiği açıktır. Öyleyse, niçin tarihçiler “Rum oğlanı” ve “evlâd-i cArab”dan bahsediyorlar? Neden yalnız Rum ve cArap değil? Bu sadece bir uslup aracı olabilir mi? Tabiki “çocuğu” ifadesi pek çok dilde kasten aşağılayıcı bir terim olabilir. Meşru anne ya da babanın adının zikredilmesiyle beraber kullanılsa bile, bu ifade, ebeveyne bağlı olarak, saygınlığın azaltılmasına delalet edebilir.[33] Osmanlı bağlamında (context), Rum ya da cArap gibi genel bir topluluk adıyla kullanıldığındaysa, akla anti- Memlûk fetihnamelerdeki retoriği getirmektedir: övgü içeren “sultan, ibn-i sultan” ve bunun karşısında aşağılayıcı “kul, ibn-i kul”. Aynı zamanda, Arapça ifadesiyle “awlad al-cArab”, Memlûk Sultanlığı’nda kullanılan “awlad al-nas” (sözlük anlamı, “halkın çocukları”) tabirine çok benzemektedir. Memlûklerin oğulları için kullanılan awlad al-nas’ın, Memlûk Sultanlığı’nda gözetilen askeri kültüre göre sultanlığın silahlı kuvvetlerine girmesi yasaktı.[34] Görünen o ki, oldukça muğlak bir terim olan nas, “halk”, burada Mısır’ın ya da Kahire’nin halkından ziyade memlûklerin kendileri için kullanılmaktadır. Öyleyse, bu ifade, iki nesil arasındaki statü karşıtlığının altını çizmek için kullanılmaktadır.

Benzer şekilde, “evlâd-i cArab” ve “Rum oğlanı” da nesil farklılığının vurgulanması için kullanılıyor olabilir. Bundan ötürü, evlâd-i cArab ile kastedilenin Arap olmaları gerekmeyen ama bu kelimenin içeriğine muhatap Arap çocuklarıdır. Şayet burada cArab’ı Osmanlı İmparatorluğu’nun Asya vilayetlerindeki, ya da Asya’daki uç bölgelerdeki göçebe ya da yarı-göçebe halklar olarak anlarsak, o zaman bu ifadede kastedilen Osmanlı gemilerine atlıyan vahşi Çerkesler ya da, burada, bedevi Araplar gibi “barbar” göçebelerden sadece bir nesil ötedekilerdir. Bu mantıkla, Rum oğlanı da, belki, Balkanlar ve Anadoludaki Hıristiyanlardan bir nesil sonrasına işaret etmekte. Semantik açıdan, bu kurgu biraz anlamlı geliyor. Çünkü, nasıl Memlûklerin çocukları askeriyeden dışlandıysa, aynı şekilde, ana kültürlerinden koparılmış ve sultanın kulu yapılmış, bu belirli halkların genç oğlanları devletin askeriye hizmeti içinde eritilebilirdi.

Kul’a Karşı Ümera

İlk bakışta belli olmayan son bir açıklama, “evlâd-i cArab”a karşı gösterilen bu düşmanlığın olduğu sırada Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu siyasi durumlar ile ilgilidir. İnanıyorum ki, “evlâd-i cArab”ın Mısır bölüklerinden atılmasını içeren bu buyruldunun 1640’larda sâdır olması bir tesadüf değildir. Bu noktada, payitahtı Asya’ya nakletme ve İmparatorluğun Asya vilayetlerinden toplanmış askerlerle yeniçerileri ortadan kaldırma planları yapan Sultan Osman Il’nin (“Genç Osman”), bu teşebbüsünden korkan Yeniçeriler ve saray kullarınca 1622’de katledilmesinden sadece yirmi yıl geçmişti.[35] Genç Osman vakası, Balkan ve Batı Anadolu kökenli olup saray hizmetinde bulunan kullar ile Osmanlı vilayetlerindeki valilerin hizmetinde olan ve hem Asya hem de Avrupa topraklarından toplanmış paralı askerler ya da sekban arasındaki gerilimi, daha önce hiç olmadığı kadar açığa çıkarmıştı. Genç Osman’ın öldürülmesi kullar açısından bir zaferdi ama bu önemli taşra valileri arasında bir isyan silsilesini ateşledi. Kuzeydoğu Anadolu’daki Erzurum’un Valisi Abaza Mehmed Paşa, Osman Il’nin katlinin intikamını almak ve onun kullar’ı tedid etme planını uygulamak kasdıyla bir sekban ordusu başında İstanbul’a sefere çıktı. Onun bu davası belli ki güneydoğu Anadolu’daki Diyarbakır vilayeti valisi tarafından paylaşılıyordu.[36] Mehmed Paşa’nın kendisinin Abaza olması bu bağlamda önemsiz değildir. Büyük ölçekte, onun isyanı Asyalı evlâd-i cArab’ın, Rum oğlani hegemonyasına karşı bir başkaldırısı olarak okunabilir.

Arnavut Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa’nın merkezi devlet otoritesini kuvvetlendiren politikalarına karşı, Halep valisi Abaza Hasan Paşa’nın isyan ettiği 1658-1659 yıllarında benzer bir sahne daha sonra tekrarlanır. Neye mal olursa olsun isyanı bastırmak isteyen Köprülü, Abaza Hasan Paşa’yı cezalandırmak için Melek Ahmed Paşa’yı Halep seferine yollar. Fakat etno-bölgesel gerilimler hakkında hassas olan Köprülü, rivayete göre, Melek Ahmed’i göndermeden önce Ona, asinin kendisi gibi bir Abaza olduğunu hatırlatmış ve kumandayı almak hususunda istekli olup olmadığını sormuştur.[37]

Genç Osman vakasına yol açan merkez-çevre/doğu-batı husumeti hiç şüphesiz evlâd-i cArab’ın atılmasının görüldüğü ortama etki etmiştir. Bununla birlikte, görünen o ki; “Rumi” ve “Evlad-ı Arab” tabiri, (Rumi) kullar ile (Asyalı) sekbanlar arasındaki bir çıkar çatışmasından ziyade, sekbanların birbiriyle çatışan iki etnik köken arasındaki rekabetten kaynaklanmaktadır: Rumi sekbanların arasında önceden kullar zümresinden olan kimselerin olup olmadığı, ya da “evlâd-i cArab”ın, Kafkaslı memlûkleri ve değişik gruplardan Asyalı sekbanları da içerip içermediği, araştırılması gereken diğer hususlardır.

Sonuç

Rum oğlanı ve evlâd-i cArab terimlerinin incelmesi neticesinde görünen o ki, bu terimler, belki de kasden, muğlakdır. Bu kavramlar belli etno-coğrafik göstergelerden ziyade, farklı türden halkları içine alacak şekilde, geniş etno-coğrafik kategorileri gösterirler. Bu terimlerin her birinin anlamı, büyük oranda, temsil ettikleri iki grubun arasındaki karşıtlıktan kaynaklanır: Rum oğlanı “batılı”, “Avrupalı”, Balkanlı, Rumelilidir. Buna karşın, evlâd-i cArab “doğulu”, Asyalı, Arap vilayetlerindendir. Bizim gözlemlediğimiz bağlamların pek çoğunda, her halukarda, evlâd-i cArab, en azından zımnen, küçük düşürücü (pejoratif) bir terimdir ve Rum oğlanı ile karşılaştırıldığında daha aşağıda bir konumu ifade eder.

Rum oğlanı ve evlâd-i cArab ifadelerinin, Gabriel Piterberg tarafından incelenen kul-ümera husumeti, ya da Metin Kunt tarafından ortaya konan Balkanlı-Kafkaslı ayrımı için kullanılan simgeler olduğunu iddia etmekte tereddüt ediyorum. Bu ifadeler bu bahsedilen husumetleri de kapsıyor olabilir, ama bu ifadelerin, mezkur iki akademisyenin incelediği grupların ötesini de kapsayacak şekilde geniş ve esnek bir anlamı var gibi görünüyor. Buna ilaveten, oğlan ve evlâd kelimelerinin ima ettiği nesil unsurunun da önemli olduğu görülüyor, Mustafa Ali’nin “beledî” lere referanslarını ve sonraki tarih kitaplarında sürekli zikredilen belli Arap vilayetleri ile olan ilişkilendirmeyi düşünürsek, Evlâd-i cArab çeşitli türden göçebe kabilelerden vergi olarak toplanan çocuklar, ya da memlûkler, ya da değişik Asya kaynaklarından olup büyük taşra şehirlerinde yerleşen, belki de yerel Arapça konuşan (ya da Farsça veya Türkçe konuşan) kadınlarla evlenen ve mesleklerini oğullarına aktaran paralı askerler olabilir. Bu anlamıyla, günümüz Amerika Birleşik Devletleri’nde “first generation off the farm” (köyden kopan ilk nesil) ifadesindeki negatif imânın benzerini taşıyor olabilir: bunlar Türk göçebelerin ya da bedevilerin çocuklarıdır veya Kafkaslı Memlûklerdir, ya da Osmanlı askeri bölüklerinin olduğu büyük şehirlerde yerleşmiş ve uzun süredir yerleşik yaşayan halktan olanlar ve bir şekilde bu bölüklere sızmayı başaranlardır.[38]

Böyle yaparak, tarihsel olarak Osmanlı ordularının belkemiğini oluşturan ve öteden beri Balkanlı ve Anadolulu olan köy nüfusunun çocuklarının yerini gasp ediyorlardı. Böyle bir demografik değişiklik, beraberinde getirdiği çıkar çatışmaları ile, negatif klişeleri ve aşağılayıcı lakapları beslemekten başka bir şey yapamazdı. Böyle bir durumda tarihçilere düşen, bu lakapları anakronistik bir şekilde modern milliyetçi anlamlar yükleyerek yorumlamak yerine, icat edildikleri ve kullanıldıkları zamanın bağlamında değerlendirmektir. Her ne kadar evlâd-i cArab’ın tam olarak kim olduğu hala açıklığa kavuşmasa da -ki belkide bu muğlak lakabın varlık sebebinin bir nedeni de budur- bir nokta açıktır: Onlar yalnız Araplar değildi, Rum oğlanı’nın yalnız (günümüz) Anadolu Türkleri olmadığı gibi.

Prof. Dr. Jane HATHAWAY

OHIO Devlet Üniversitesi Tarih Bölümü / A.B.D

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 10 Sayfa: 172-179


Kaynaklar:
♦ cAbdülkerim b. cAbdurrahman. Tarih-i Mısır. Süleymaniye Kütüphanesi, Yazma Hekimoğlu Ali Paşa, 705.
♦ Ahmed Çelebi b. cAbd al-Ghani. Awdah al-isharat fi man tawalla Misr al-Qahira min al-wuzara) wa’l-bashat, ed. A. A. cAbd al-Rahim. Kahire: Maktabat al-Khanji, 1978.
♦ Akhbar al-nuwwab min dawlat Al cUthman min hin istawla calayha al-sultan Salim Khan. Topkapi Sarayı Kütüphanesi, Yazma Hazine 1623.
♦ Kitab Tevarih-i Misr-i Kahire [Hatt-i Hasan Pasa]. Süleymaniye Kütüphanesi, Yazma Haci Mahmud Efendi 4877.
♦ Al-Damurdashi, Ahmed Kâhya cAzeban. Al-Durra al-musana fi akhbar al-Kinana. İngiliz Kütüphanesi, Yazma Or. 1073-1074.
♦ Ditson, George Leighton. Circassia, or a Tour to the Caucasus. New York: Stringer and Townsend; London: T. C. Newby, 1850.
♦ Evliya Çelebi. Evliya Çelebi Seyahatnamesi. Haz. Ahmed Cevdet. cilt II. İstanbul: İkdam Matbaası, 1314 A. H.
♦ Al-Hallaq, Mehmed b. Yusuf. Tarih-i Misr-i Kahire. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, T. Y. 628.
♦ Ibn Battuta, cAbdallah Muhammad b. Ibrahim. Rihla Ibn Battuta. Önsöz Karam al-Bustani tarafından hazırlanmıştır. Beyrut: Dar Sadr, Dar Bayrut, 1964.
♦ Al-Ishaqi, Muhammad cAbd al-Mucti. Kitab Akhbar al-uwal fi man tasarrafa fi Misr min arbab al- duwal. Bulaq: Al-Matbaca al-cuthmaniyya, 1304/1887.
♦ Kesfî Mehmed Çelebi. Selimname. Süleymaniye Kütüphanesi, Yazma Esad Efendi 2147.
♦ Munshi, Iskandar (Beg). The History of Shah cAbbas the Great. Çeviren Roger M. Savory. 3 cilt. Boulder, CO: Westview Press, 1978.
♦ Mustafa cAli. Halat al-Qahira min al-cadat al-zahira. Süleymaniye Kütüphanesi, Yazma Fatih 5427/14; Yazma Esad Efendi 2407.
♦ Mustafa cAli, Mustafa cAli’s Description of Cairo of 1599. Ed. and trans. Andreas Tietze. Viyana: Verlag der Österreichischen Akademie der Wissenschaften, 1975.
♦ Ridvan Paşazade. Tarih-i Misir. Süleymaniye Kütüphanesi, Yazma Fatih 4362.
♦ Süheylî Efendi. Tevarih-i Misir [sic] ul-Kadim. Süleymaniye Kütüphanesi, Yazma Fatih 4229.
İkincil Kaynaklar.
♦ Ayalon, David. “Studies on the Structure of the Mamluk Army, ” Part II. Studies on the Mamluks of Egypt (1250-1517) ‘de yeniden basılmış. London: Variorum Reprints, 1977.
♦ Dozy, Reinhart. Supplément aux dictionnaires arabes 2 vols. Leiden: E. J. Brill, 1927.
♦ Encyclopaedia of Islam, 2ci naskı, s. v. “Adjami Oghlan,” by Harold Bowen.
♦ EI2, s. v. “Cerkes,” Charles Quelquejay.
♦ EI2, s. v. “Cerkes: Ottoman Period,” Halil Inalcik.
♦ Flemming, Barbara. “Die Vorwahhabitische Fitna im osmanischen Kairo, 1711. ” In Ismail Hakki Uzunçarsili’ya Armagan. Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1976.
♦ Hathaway, Jane. The Politics of Households in Ottoman Egypt: The Rise of the Qazdaglis Cambridge: Cambridge University Press, 1997.
♦ Inalcik, Halil. The Ottoman State: Economy and Society, 1300-1600. Part I of İnalcık ile Donald Quataert, ed., An Economic and Social History of the Ottoman Empire. Cambridge: Cambridge University Press, 1994.
♦ Kunt, Metin Ibrahim. “Ethnic-Regional (Cins) Solidarity in the Seventeenth-Century Ottoman Establishment.” International Journal of Middle East Studies 5 (1974): 233-239.
♦ Peters, Rudolph. “The Battered Dervishes of Bab Zuwayla: A Religious Riot in Eighteenth- Century Cairo.” In Nehemia Levtzion and John O. Voll, eds., Eighteenth-Century Renewal and Reform in Islam. Syracuse: Syracuse University Press, 1987.
♦ Petry, Carl. Twilight of Majesty: The Reigns of the Mamluk Sultans al-Ashraf Qaytbay and Qansuh al-Ghawri in Egypt. Seattle: University of Washington Press, 1993.
♦ Piterberg, Gabriel. “The Alleged Rebellion of Abaza Mehmed Pasa: Historiography and the Ottoman State in the Seventeenth Century. ” Turkçe metin Jane Hathaway, ed., Osmanli Imparatorlugunda Fesat ve Isyan. Istanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, (Basılacak).
♦ Redhouse, Sir James W. ed. A Turkish and English Lexicon. 7nci baskı. İstanbul: Çağrı Yayınları, 1978.
♦ Soucek, Svat. A History of Inner Asia. Cambridge: Cambridge University Press, 2000.
♦ Winter, Michael. Egyptian Society under Ottoman Rule, 1517-1798. London and New York: Routledge, 1992.
Dipnotlar :
[1] Michael Winter, Egyptian Society under Ottoman Rule, 1517-1798 (London and New York: Routledge, 1992), s. 55; yine bkz. s. 54, 56.
[2] Mehmed b. Yusuf al-Hallaq, Tarih-i Misr-i Kahire, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, T. Y. 628.
[3] Encyclopaedia of Islam, 2nd ed., s. v. “Adjami Oghlan, ” by Harold Bowen.
[4] Svat Soucek, A History of Inner Asia (Cambridge: Cambridge University Press, 2000), s. 31-34, 186-187.
[5] Jane Hathaway, The Politics of Households in Ottoman Egypt: The Rise of the Qazdaglis (Cambridge: Cambridge University Press, 1997), s. 55 ve n. 13, 57 ve n. 22, 58, 63 ve n. 44.
[6] Osmanlı ordusundan Safevi ordusuna geçişlere örnek olarak (ve belki, bunun tersi yönünde olanlar), bkz. Ahmed Kâhya cAzeban al-Damurdashi, Al-Durra al-musana fi akhbar al- Kinana, British Library, Yazma Or. 1073-1074, s. 56-57. Şah cAbbas hakkında, bkz. Iskandar Munshi, The History of Shah cAbbas the Great, trans. Roger M. Savory, 3 vols. (Boulder, CO: Westview Press, 1978). Şeybaniler hakkında, bkz. Soucek, History of Inner Asia, s. 149-166, 177-187.
[7] Hallaq, Tarih-i Misr-i Kahire, vr. 150a-153a; yine bkz. anonim, Kitab Tevarih-i Misr-i Kahire [Hatt-i Hasan Pasa] (1094/1683’e kadar), Süleymaniye Kütüphanesi, Yazma, Haci Mahmud Efendi 4877, vr. 57a-59b.
[8] Hallaq, Tarih-i Misr-i Kahire, vr. 158a.
[9] Anonim, Akhbar al-nuwwab min dawlat Al cUthman min hin istawla calayha al-sultan Salim Khan, Topkapi Sarayı Kütüphanesi, Yazma, Hazine 1623, vr. 29a ff.; Ahmed Çelebi b. cAbd al- Ghani, Awdah al-isharat fi man tawalla Misr al-Qahira min al-wuzara) wa’l-bashat, haz. A. A.cAbd al- Rahim (Cairo: Maktabat al-Khanji, 1978); cAbdülkerim b. cAbdurrahman, Tarih-i Misir, Süleymaniye Kütüphanesi, Yazma Hekimoğlu Ali Paşa 705; Hallaq, Tarih-i Misr-i Kahire, vr. 139-144 (burada askerler hakkında hiçbir lakap kullanılmaz). Yine bkz. Hathaway, Politics of Households, p. 62 ve n. 42.
[10] Hallaq, Tarih-i Misr-i Kahire, vr. 160a ff.
[11] Mustafa cAli, Halat al-Kahira mine’l-Adeti’z-zahire, Süleymaniye Kütüphanesi, Yazma Fatih 5427/14, vr. 47b; Yazma Esad Efendi 2407, vr. 14b. Yine bkz. Andreas Tietze, ed. and trans., Mustafa cAli’s Description of Cairo of 1599 (Vienna: Verlag der Österreichischen Akademie der Wissenschaften, 1975), s. 40 ve Plate XXIV (Yazma Haci Selim 757, vr. 61b).
[12] Örneğin, Tietze, ed., Mustafa cAli’s Description, Plate XLVI (Yazma Haci Selim vr. 72b).
[13] A.g.e., Plates XXVIII, XXXII (Yazma Haci Selim, vr. 63b, 65b). Buna ilaveten, Ikshidid hanedanının sonunda Mısır’ı yöneten zenci hadım Kafur, cArab olarak nitelenir: Yazma Fatih 5427/14, vr. 58b.
[14] Yazma Fatih 5427/14, vr. 54b (evlâd-i cArab’dan bir beledi piyade hidmetkâr); Tietze, ed., Mustafa cAli’s Description of Cairo, Plate XLIII (Yazma Haci Selim, vr. 70a).
[15] Muhammad cAbd al-Mucti al-Ishaqi, Kitab Akhbar al-uwal fi man tasarrafa fi Misr min arbab al-duwal (Bulaq: Al-Matbaca al-cuthmaniyya, 1304/1887), s. 156:       “musadarat li-baczi akabir Misr min awlad al-cArab.”.
[16] A.g.e., s. 157.
[17] Tietze, ed., Mustafa cAli’s Description of Cairo, Plate XLIII (Yazma Haci Selim, vr. 70a): “Acyan-i Misirdan biri beledi olan hidmetkârine Rumi libas giydirse, manic olur. “.
[18] Reinhart Dozy, Supplément aux dictionnaires arabes, 2 vols. (Leiden: E. J. Brill, 1927).
[19] Bu anlam, ya da daha genel olarak “zenci” şurada da belirtilmiştir: Sir James W. Redhouse, ed., A Turkish and English Lexicon, 7th ed. (İstanbul: Çagri Yayinlari, 1978), s. 1292.
[20] Örneğin bkz., cAbdallah Muhammad b. Ibrahim b. Battuta, Rihla Ibn Battuta, intro. By Karam al-Bustani (Beirut: Dar Sadr, Dar Bayrut, 1964), s. 290, 356; yine bkz. s. 344-345, burada aynı mekanı paylaşan Türklere ve Rumi Hristiyanlara işaret eder.
[21] Örneğin, a.g.e., s. 283.
[22] Örneğin bkz., Tietze, ed., Mustafa cAli’s Description of Cairo, s. 32, 35, 36, 39-44, 46, 47, 49, 54, 57.
[23] Örneğin bkz., Süheylî Efendi, Tevarih-i Misir [sic] ul-Kadim, Süleymaniye Kütüphanesi, Yazma Fatih 4229, vr. 92a.
[24] Metin Ibrahim Kunt, “Ethnic-Regional (Cins) Solidarity in the Seventeenth-Century Ottoman Establishment, ” International Journal of Middle East Studies 5 (1974): 233-239, esp. s. 237-238.
[25] Örneğin bkz., Hallaq, Tarih-i Misr-i Kahire, vr. 158a.
[26] Carl Petry, Twilight of Majesty: The Reigns of the Maml_k Sultans al-Ashraf Qaytbay and Qansuh al-Ghawri in Egypt (Seattle: University of Washington Press, 1993), s. 88-103.
[27] Örneğin, Keşfî Mehmed Çelebi, Selimname, Süleymaniye Kütüphanesi, Yazma Esad Efendi 2147, vr. 69b, 78a; Ridvan Paşazade, Tarih-i Misir, Süleymaniye Kütüphanesi, Yazma Fatih 4362, vr. 128a; yine bkz. vr. 94b, 134b, burada, zımnen, memlûk Sultanı Barkuk’un (r. 1382-1399) köle statüsünü Osmanlı Hanedanının uzun soyağacı ile karşılaştırır.
[28] Halil İnalcık, Part I of İnalcık, with Donald Quataert, ed., An Economic and Social History of the Ottoman Empire (Cambridge: Cambridge University Press, 1994), chapter 6.
[29] Evliya Çelebi, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, haz. Ahmed Cevdet, c. II (İstanbul: İkdam Matbaası, 1314 A. H.), s. 98, 102-109.
[30] A.g.e., s. 109-110.
[31] EI2, s. v. “Cerkes, ” by Charles Quelquejay; s. v. “Cerkes: Ottoman Period, ” by Halil İnalcık; George Leighton Ditson, Circassia, or a Tour to the Caucasus (New York: Stringer and Townsend; London: T. C. Newby, 1850), s. 416.
[32] Evliya Çelebi, Seyahatname, c. II, s. 104.
[33] Musevi İncil’inde Isaiah kitabında bile, İsrail Kralı Pekah’dan, statüsünün düşüklüğü gösterilmek için, “Remaliah’ın çocuğu” şeklinde bahsedilir (Isaiah 7:4; yine bkz. 1 Samuel 10:11).
[34] David Ayalon, “Studies on the Structure of the Mamluk Army, ” Part II, reprinted in Studies on the Mamluks of Egypt (1250-1517) (London: Variorum Reprints, 1977).
[35] Gabriel Piterberg, “The Alleged Rebellion of Abaza Mehmed Pasa: Historiography and the Ottoman State in the Seventeenth Century, ” Türkçe çevirisi: Jane Hathaway, haz., Osmanli Imparatorlugunda Fesat ve Isyan (İstanbul: Tarih Vakfi Yurt Yayinlari, forthcoming), ms. s. 30-31.
[36] A.g.e., ms. s. 31, 40.
[37] Kunt, “Ethnic-Regional (Cins) Solidarity, ” s. 239.
[38] Bu yönüyle, ifadenin daha sonra görülen bir kullanımı dikkat çekicidir: pek bilinmeyen 1711 vakasında, bir “Rumi” cami vaizi bir grup Osmanlı askerini Kahirenin sufilerine saldırmaları için kışkırtır, askerler Kahire ulemasını evlâd-i cArab diye bağırarak taciz ederler-belki de, bu terimin Asyalı göçebelerin nesline, ya da, daha özelde, bedevilere, mesleklerine bakılmaksızın, işaret edecek şekildeki bir evrimidir. Bkz. Hallaq, Tarih-i Misr-i Kahire, vr. 296b-301b; Ahmed Çelebi, Awdah, s. 251-255. Yine bkz. Barbara Flemming, “Die Vorwahhabitische Fitna im osmanischen Kairo, 1711,” Ismail Hakki Uzunçarsili’ya Armagan (Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1976); Rudolph Peters, “The Battered Dervishes of Bab Zuwayla: A Religious Riot in Eighteenth-Century Cairo,” Nehemia Levtzion and John O. Voll, eds., Eighteenth-Century Renewal and Reform in Islam (Syracuse: Syracuse University Press, 1987).

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.