OSMANLI LİMAN ŞEHİRLERİNDE YABANCI TÜCCAR VE LEVANTENLER

OSMANLI LİMAN ŞEHİRLERİNDE YABANCI TÜCCAR VE LEVANTENLER

Seyahatin, Politikanın ve Dinin Anlamlı İşbirliği, Ticaret

ilim, dünyanın yaklaşık 4-5 milyar yıllık geçmişine karşılık insanın, ancak son bir-iki milyon yılın konusu olduğunu belirtiyor. Bu durumda yaşlı dünyaya göre oldukça genç olan insanlığın, tarih öncesi dönemleri antropoloji, arkeoloji vs. bilim dallarına konu olmaya devam ederken, yazılı belgelerle bilime konu olan dönemi ise bilindiği gibi yaklaşık son beş bin yıl. İnsanın etkinlikleriyle dolu bu binlerce yıl, öncelikle çevreyi, doğayı tanıma, yaşam alanlarını geliştirmek için bilinmeyen yerlerin keşfi ve buna bağlı olarak yer değiştirmeler, yaşam kaynaklarıyla ilgili insanlararası mücadeleler vs. ile geçmiştir.

Daha ilk çağlarda avcılar ve toplayıcılar, yerlerinden yurtlarından ayrıldılar ve verimli av alanları bulmak amacıyla, geniş bölgeleri keşfe çıktılar. Hayvan beslemeye ve bitki yetiştirmeye başlayarak yerleşik yaşama geçtiler. Ürettikleri malları ve araçları başka mallarla takas ederek zanaatin ve ticaretin temellerini attılar. İlkçağ toplumlarının başta Sümer, Fenike ve Asur olmak üzere Mezopotamya-Anadolu-Mısır-Hindistan-Kıbrıs-İspanya güzergahlarında önemli ticari faaliyetlerde bulundukları bilinmektedir. Tüccarların isteği üzerine asker-krallar ve orduları ticaret yollarının güvenliğini sağlamaktaydı. Bu görev o çağdan itibaren devletin doğal görev alanı haline geldi. Toplumlar İlkçağ’da kazandıkları ticari tecrübeleri Ortaçağ’da iyice geliştirdiler. Güvenlik nedeniyle genelde büyük gruplar halinde seyahat eden tüccarlar ve satıcılar, yük hayvanları ve yük arabalarıyla pazar ve panayırlara giderlerdi. Meslekleri gereği hep uzak yolculuklara çıkan tüccarlar kıtaları aşan yolculuklara çıkıyorlardı.

Tüccarlar, yerleşik düzene geçip de, mallarına bizzat eşlik etmelerine gerek kalmayınca – kervandan ticarethanelere geçiş- genç çıraklar, çantalarında güvence ve tavsiye mektupları ve para dolu keseleriyle birlikte, Venedik, Cenova, Marsilya, Anvers, Londra veya Lizbon’a eğitime gönderilmeye başladılar. Seyahat ve “çıraklık yolculuğu”, zanaatçılarda eğitimin önemli bir parçası haline geldi. Bu şekilde binlerce kişi loncaların sıkı denetimi altındaki günlük hayatın tekdüzeliğinden de kaçmaya çalışıyordu. Ayrıca yabancı dil bilen, gezmiş görmüş kişiler saray ve şehirlerde üst tabakaya mensuptu. Bu da durumu daha çekici hale getiriyordu.

Fakat Ortaçağ insanının en önemli seyahati hac yolculuklarıydı. Doğal olarak ardından da Haçlı Seferleri geldi. Orta Çağ’daki hac yolculukları, Avrupa ile Arap-İslam dünyası arasında sıkı kültürel ve ekonomik ilişkiler kurulmasını, insanın bilgi dağarcığının önemli ölçüde genişlemesini sağladı.[1]

13. yüzyılda, Altınordu askerlerinin yarattığı tehlike karşısında Avrupa, Karakurum’a Cengiz Han’ın sarayına acele iki elçi göndermişti. Bunlar, Papa’nın elçisi İtalyan Fransisken Rahibi Giovanni de Carpini ile 1253-1255 yıllarında Fransız Kralı IX. Louis’in görevlendirdiği Flaman Fransisken Rahip Wilhelm von Rubruk idi. Bu elçiler aracılığıyla Cengiz Han’ın İmparatorluğunun gücü ve İç Asya’nın bilinmeyen bölgeleri hakkında bilgi edinilmişti.

Venedikli tüccar Marco Polo, 13. yüzyılın ikinci yarısında Orta Çağ’ın en büyük yolculuğunu gerçekleştirdi ve Uzak Doğu’ya giden ilk Avrupalı olarak ün yaptı. Uzun yıllar Çin’de yaşadı.

14. yüzyılda Floransalı tüccar Francesco Balducci Pegolotti’nin tüccar seyyahlar için yazdığı Pratica della Mercatura (Ticari Uygulamalar) adlı kitabında ticaret usulleri, iki yüz seksen çeşit baharat ve koku maddesini de içeren ticari mallar, Orta Asya ve Uzak Doğu yolları hakkında ayrıntılı bilgi verilmekteydi. Böyle bir metnin ortaya çıkmış olması daha önce de tüccarların böyle yolculuklara çıkmış olduğunu düşündürmektedir. Fakat bu tüccar ve misyonerlerin hiçbiri Marco Polo kadar etkili olamamıştı. O, gittiği yerleri ayrıntılarıyla anlatarak herkesi etkilemişti. Java’daki baharat bolluğuna ilişkin tasvirleri birçok tüccarı bu uzak yerlere çekti. Ülke ve kıyı tasvirlerinden harita çizimlerinde yararlanıldı. Marco Polo’nun Seyahatnamesi 1477’de basıldı ve büyük coğrafi keşiflerin arifesinde büyük yankı uyandırdı.[2]

Yollar ve yolculuklar, ilkçağlardan başlayarak dinin ve ticarete hizmetindeydi ve bu durum böyle devam etti. Ticaret 16, 17 ve 18. yüzyıllarda geleneksel araçlarla yapılmaya devam etti; ancak araçlarda değişim yavaş da olsa büyük atılımlara hazırlanıyordu. Nihayet 19. yüzyılda modern teknoloji ve sanayinin temelleri atıldı ve birçok teknolojik buluş yapıldı. Bunlar arasında özellikle demiryolları çok önemliydi.

İlk tren yolu 1825’te Stockton-Darlington arasında açıldı. Bunu kıtanın kaynaşmasını sağlayan geniş demiryolu ağıyla Amerika izledi. 1831’den itibaren Fransa, 1835’ten sonra da Belçika ve Almanya izledi.[3] Demiryolu ağı hızla dünyayı sarmaya başladı. İngiltere ve Fransa Afrika ve Asya’nın bazı bölümlerinde özellikle sömürgelerinde ve çevre ülkelerde -Osmanlı İmparatorluğu gibi- demiryolları kurdular. Yeni enerji kaynaklarının bulunuşu gemi ulaştırmacılığında da devrim yaratmıştı.

Avrupa’da sanayileşme ve kapitalizmin gelişmesi Doğu-Batı ticaretini farklı bir sisteme oturttu. Seyyahların, tüccarların, misyonerlerin kralların yolları ve yolculukları, siyasi olarak da bağlayıcı yeni araç ve yöntemlerle küreselleşti.

Levant Ticareti ve Osmanlı İmparatorluğu

Osmanlı İmparatorluğu, Doğu-Batı ticaretinin kilit noktasındaydı. Dolayısıyla tarihi de buna bağlı bir çizgi izledi ve bu ticaret alanına uzun süre egemen oldu.

Bir görüşe göre, Portekizlilerin 16. yüzyılda Ümit Burnu’nu dolaşarak Asya’ya ulaşan yeni bir ticaret yolu keşfetmeleri ve 17. yüzyılda İngilizlerin ve Hollandalıların Asya’da sağladıkları üstünlük, “Osmanlı’nın dış ticaretini ciddi biçimde sarsmış ve onu egemenliğindeki alanlarla birlikte dünya ticaretinin ana kaynağından uzakta, durgun bir su başında bekler” bırakmıştı. Bu sıralarda Amerika’daki İspanyol sömürgelerinden getirilen ucuz gümüş, enflasyona ve doğal olarak Osmanlı parasının büyük değer kaybetmesine neden olmuştu.[4]

Fakat Halil İnalcık’ın da ifade ettiğine göre, Levant yani Doğu Akdeniz ülkeleri, 1500 yıllarında büyük keşiflerden önce Doğu ile Batı arasındaki mal ve fikir alışverişinin en canlı bölgesiydi. Osmanlılar, 16. yüzyıl başlarında Suriye, Mısır, Arabistan ve Yemen gibi Arap ülkelerini topraklarına katarak Hint Okyanusu’na çıktılar. Burada Portekizlilerle uzun bir mücadeleye girişerek Hint Okyanusu ve Kızıldeniz üzerinden geçen hac ve ticaret yollarını kontrol altına almaya çalıştılar. Tebriz-Bursa ve Tebriz-Halep ipek yolunu kontrol altında tutmak için de doğuda çeşitli tarihlerde Tebriz (1517, 1534, 1585), Gürcistan (1549) ve Hazar Denizi’nde (1585) egemenlik kurdular. Kızıldeniz’den Portekizlileri çıkardılar. Yemen, Aden, Babülmendeb kontrol altına alındı, 1534’te Irak merkeze bağlandı ve böylece Basra Körfezi’ne çıkılarak burada bir deniz üssü kuruldu. Portekizliler ve İran Safevilerine karşı Basra ve Bağdat üzerinden Hint Okyanusu ticaretini İmparatorluk lehine yeniden canlandırdılar. Böylece Orta Doğu tekrar dünya ticareti açısından bir koridor haline geldi (1517-1630). Ümit Burnu yolunun bulunuşundan sonra dünya ticaretinin en önemli bölümünü oluşturan Hint-Avrupa ticaretinin tümüyle Avrupalıların eline geçtiği iddiası, bugün reddedilmektedir. 16. yüzyıl ortasında Lizbon’a Ümit Burnu yoluyla 30 bin kental baharat gelirken aynı miktarda baharat Kızıldeniz ve Basra Körfezi üzerinden Osmanlı topraklarına ulaşıyordu.[5]

Bu arada Avrupa’nın ticari ve mali gücünün artması, askeri üstünlük kadar ve belki de daha fazla önemliydi.

17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa devletlerinin mali durumları düzelirken Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomisi ise kötüye doğru gitmekteydi. Tarım gelirleri düşmekte fakat bu düşmeyi dengeleyebilecek endüstriyel bir gelişme görülmemekteydi. Batı’nın mali üstünlüğü Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde de kendisini gösteriyordu.

Ceneviz ve Venediklilerden sonra 16. yüzyılda yani en güçlü döneminde iken Osmanlı İmparatorluğu Fransız, İngiliz ve 17. yüzyılda da Hollandalılara ayrıcalıklar tanınması Levant ticaretine canlılık getirmişti. Yabancı devletlerin tebaası tüccarlar da Osmanlı topraklarına müste’men statüsünde gelerek ve sonrası yerleşerek ticaret yapmaya başlamışlardır. Aldıkları imtiyazlar sayesinde yabancılar, Müslümanların Osmanlıların verdikleri vergileri ödemekle yükümlü değillerdi. Diplomatik temsilcileri tarafından korunuyorlardı ve yargı alanına kadar uzanan ve çoğu zaman sonlarında çalışan Osmanlı Hıristiyanlarını da içine alan önemli ayrıcalıklara sahip idiler.[6] Osmanlı İmparatorluğu gücünü kaybettikçe söz konusu ayrıcalıklar, nitelik ve nicelik açısından artmıştır.

19. yüzyıla gelindiğinde İmparatorluğun birçok bölgesinde kelimenin tam anlamıyla “kanun üstü” birçok Avrupalı tüccar topluluklar yerleşmiş bulunuyorlardı. Bu dönemde İran, Çin, Japonya ve Asya’nın daha birçok yerinde benzer kapitülasyonlar yürürlükteydi.[7] Doğal olarak bu yabancı tüccar kolonileri dünya ticaretinin önemli noktalarında yer alan bütün kentlerde yaşam alanı buluyordu.

Avrupa merkezlerindeki güçlü kumpanyalar, şirketler, ülkelerinin Akdeniz ticaretindeki etkinlikleri çerçevesinde Levant’ta ve dolayısıyla İzmir’de bürolar açmış ve buraya tüccarlarını göndermişti. İzmir ticaretinin gelişmesinde önemli yeri olan bu ticarethanelerde çalışan kişi ve tüccarlar, oluşturdukları kolonilerle giderek kalıcı unsurlar haline dönüşmüş ve Levant’ta yaşayan Avrupa kökenli topluluğu yani Levantenleri meydana getirdi.

Avrupalı tüccarlar, Avrupa’da başlayıp “Levant”ta süren ve bazen Asya’ya kadar uzanan göreceli bir yaşam ve cemaat oluşturdu. Zamanla bu zümreyi oluşturan çeşitli aileler arasında -farklı ülkelere ve mezheplere sahip olsalar da- ve yerli unsurların da karıştığı bir akrabalık ilişkileri ağı kuruldu.

İzmir’de Ticaret ve Levanten Tüccar

İzmir’in, pek çok liman kenti gibi, yükselişini ticarete borçlu olduğu bilinir. Bu yükseliş, genel anlamda Doğu-Batı ticareti ekseninde gerçekleşmiş, özellikle de Avrupa’da kapitalizmin ve dolayısıyla uluslararası ticaretin gelişmesi ve Osmanlı ülkesinin bu alanla eklemlenmesine bağlı olmuştur.

Denizci İtalyan devletleri, daha 10. yüzyıl sonlarında Bizans İmparatorluğu’ndan elde ettikleri haklarla Levant’a yayılmışlar ve Anadolu ile Rumeli’nin birçok şehirlerinde yerleşerek azımsanmayacak koloniler oluşturmuşlardı. Bizans’ın çöküş sürecinde ona ait topraklarda kurulan Türk veya Hırıstiyan diğer devletlerle yaptıkları anlaşmalarla da ticari etkinliklerini sürdürmeyi başarmışlardı. Üstelik Ceneviz gibi katı merkeziyetçilikten uzak İtalyan devletlerinin kolonileri bir tür bağımsızlığı andıran özerk yönetim birimlerine dönüşmüştü. Cenevizlilerin tersine yerel yönetimlere, kolonilere özerklik tanımayan Venedik Cumhuriyeti’nin tebaası ise Anadolu’nun kuzeyi ve batısındaki bazı ihraç limanlarına yerleşmeye çalışmıştı.[8]

Türklerle Hırıstiyanlar arasındaki egemenlik mücadelesi İzmir’de ticaretin gelişimini önlemekteydi. Cenevizliler, 1261 tarihli Nif Antlaşması’yla İzmir’de bir mahalle kurarak oturma ve ticaret yapma yanında limandan yararlanma hakkını da elde etmişlerdi. Bu ayrıcalıklarını II. Andranikos’a 1304 tarihli anlaşmayla bir kez daha onaylatmışlar ve ayrıca tuz ve sakız dışında söz konusu ticaretlerinde tüm vergilerden muafiyet elde etmişlerdi. Ancak buna rağmen burada yoğun ticaret faaliyette bulunduklarına ilişkin kayıtlara rastlanmamaktadır. W. Heyd’e göre, Osmanlılardan önce şehrin pazar olarak hiçbir önemi yoktu.

Buna karşılık aynı güzergahta olup güneyde Türk egemenliğinde bulunan yerlerden Ayasuluğ ve Balat ticari açıdan oldukça gelişmiş durumdaydı. Venedikliler ve Cenevizliler 14. yüzyıl ortalarında buralarda ticari faaliyetlerini geliştirmişler ve Venedik buralarda konsolosluk açmıştı. Bu sırada kuzeyde Foça’da bulunan zengin şap madenlerini Cenevizliler işletiyordu. Söz konusu dönemde İzmir ticari açıdan önemli bir gelişme göstermemiştir. Çünkü bu sıralarda Haçlı donanmaları İzmir’e saldırılar düzenlemekte, Türkler ise karada egemen olup önemli savunma noktalarını ellerinde bulunduruyor ve bu süreçte doğal olarak ticari faaliyet olumsuz etkilenmekteydi.

Umur Bey’in ölümü ve yerine Hızır Bey’in geçmesinden sonraki dönemlerde yapılan anlaşmalarda Venedikliler, Aydın Beyliği topraklarında geniş ticari çıkarlar elde etti. Özellikle 1353 tarihli anlaşma ile Venediklilere karada güvenlik içinde ticaret olanağı yanında Venedik gemilerinin denizlerde korunması için de garanti verildi. Ticari eşyalar için ödenmesi gereken gümrük vergileri de belirlendi.[9]

İzmir’in nüfusu 1600’lerde 5000’in altındadır. İlk ve Orta çağlar boyunca İzmir, diğer Batı Anadolu limanlarıyla (Foça, Ayasuluğ, Kuşadası, Balat) her zaman kârlı çıkmadığı bir rekabet içindeydi. Anadolu’nun birçok körfez ve doğal limanının bulunduğu kıyıları, tüccar ve korsanların küçük limanlar yoluyla ticaret ve kaçakçılık yapmasına olanak veriyor ve böylece kara taşımacılığı ve gümrük vergileri yüzünden aşırı yükselen maliyetler düşüyordu. İzmir ve ona yakın limanların ticari şansı da zamana ve koşullara bağlı olarak değişiyordu.[10]

Yaklaşık 1650’den itibaren Akdeniz dünyasındaki diğer ticaret merkezleriyle rekabet eden İzmir, genellikle rakipleri karşısında üstünlük elde etti. Osmanlı İmparatorluğu’nun büyümesinin durduğu ve topraklarının küçülmeye başladığı kritik dönemde bir ticaret merkezi olarak ortaya çıktı. Bu durum yeterince açıklanmamış bir olgu olarak görülmektedir. Daniel Goffman, İzmir’in bir merkez olarak ortaya çıkışının, iç olaylarla dünyadaki yapısal değişimler arasındaki bir yakınlaşmanın ürünü olarak değerlendirilmesinin Doğu Akdeniz ticaret tarihindeki bu boşluğu doldurabileceği kanısındadır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ