TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI

OSMANLI HUKUKUNDA KASÂME

Doç. Dr. Mehmet ALMAN

Sözlük anlamı yemin demek olan kasâme[1] fıkıh terimi olarak, köy veya mahallede veya bir şahsın kendi mülkünde, üzerinde öldürülme belirtileri bulunan katili meçhul bir ceset bulununca, maktûlün yakınlarının dava etmeleri üzerine köy veya mahalle halkından elli kişiye “maktûlü kendilerinin öldürmediğine ve öldüreni de bilmediklerine dair” yemin ettirilmesi anlamına gelir. Hanefilere göre bu yeminleri maktûlün bulunduğu yer sakinleri yapar. Yeminden sonra cesedin bulunduğu mülk sahibinin âkılesi ya da köy veya mahalle sakinleri ölünün diyetini üç yıl içinde tasfiye edilecek şekilde ödeme yükümü altına girerler. Diğer hukuk okullarına göre bu yemini maktûlün velileri katl ithamını ispatlamak üzere yaparlar.

Bu çalışmada İslâm Ceza Muhakemesi Hukukunun ispat araçlarından biri olan kasâmenin Osmanlı hukukundaki yeri incelenecektir. Çalışmanın son kısmında, kasâme ahkâmının İstanbul’da uygulanıp uygulanmadığı meselesi ele alınacaktır. Birbirleriyle çelişen belgelerin varlığı bu meseleyi yeterince ilginç bir hale getirmiştir.

Kasâme İslâm orijinli olmayan[2] bir kurumdur. Hz. Muhammed’in uygulamasıyla[3] İslâm hukuk edebiyatına giren kasâme hususunda İslâm hukuk okulları arasında derin farklılıklar mevcuttur. Osmanlı Devleti’nde özellikle XVI. yüzyıldan sonra resmi mezhep olarak Hanefî mezhebi benimsendiğinden Hanefî hukukçuların kasâme yorumları esas kabul edilmiştir. Kasâme konusu Osmanlı hukukunun yürürlük kaynakları olarak da kabul edilen fıkıh kitaplarında yer almıştır. Osmanlıların yarı resmi hukuk kodu olarak benimsedikleri Molla Hüsrev’in Dürerü’l-hükkâm fî şerh-i Gureri’l-Ahkâm ve İbrahim Halebî’nin Mülteka’l-ebhur isimli kitapları bu konuda da temel başvuru kaynaklarıdır. Bu çalışmada kasâmenin İslâm Hukukundaki yeri, önemi ve hükümleri incelenmeyeceğinden özel olarak gerekmedikçe kasâme hakkında fıkhî bilgi verilmeyecektir.[4]

Osmanlı kanunnamelerinde kasâme kelimesi açıkça geçmemekle birlikte müesseseye atıf yapıldığı görülmektedir. Kanuni Sultan Süleyman’ın I. Umumi Kanunnamesi’ndeki (Kanun-ı Osmanî) hüküm şöyledir:[5]

Ve eğer mahalle ve köy içinde adam ölse… elbette teftiş edüb edeni bulduralar. Ve eğer bulunmaz ise müttehem var mıdır göreler, anlara tazmin etdüreler. Ve eğer müttehem yoğ ise ahali-i mahalle ve köy halkına tazmin etdüreler.

Bu maddede mahalle ve köylerde adam öldürülmesi halinde önce soruşturma neticesinde katilin bulunması emredilmekte, katilin bulunamaması durumunda maktûlün diyetinin müttehem yani daha önce bu tür suçlar işlemiş kimseler öncelikli olmak üzere mahalle ve köy sakinlerince ödenmesi istenmektedir.

Aynı kanunnamenin bir başka hükmünde ise fıkıh kitaplarında bu konu işlenirken geçen levs terimi yerine kullanıldığı anlaşılan eser-i katl yani cinayet emaresi kavramından bahsedilmektedir. Bulunan cesette cinayet emaresi yoksa ahaliye tazmin ettirilmemesi emredilmektedir:[6]

Ve eğer mahalle içinde veyahud köy arasında maktûl bulunsa elbetde teftiş edüb kanlıyı bulduralar veya diyet çekdüreler. Ve eğer eser-i katl yoğ ise mücerred bulunmak sebebiyle incitmeyeler.

II. Bayezid’in Umumi Osmanlı Kanunnamesi’nde,[7] yine II. Bayezid Devri Aydın-Eli Siyasetnamesi’nde[8] ve Kanunî’nin II. Umumi Kanunnamesinde[9] yaklaşık olarak birbirinin tekrarı mahiyetindeki şu hükme rastlanmaktadır:

Ve bir bölük halk içinde adam ölse, tehdîdât edüb vuranı bulduralar; bulmazlarsa ol halkı dutub Dergâh-ı Mu’allâya bildüreler. Fermân-ı kazâ anların bâbında ne veçhile sâdır olur ise mûcebiyle amel edeler.

Bu maddede de kasâmeye zımnî bir atıfta bulunulmaktadır. Bu hususta mahkemenin İslâm hukukuna göre karar vereceği tespit edilmektedir.

Kasâme hakkında sak mecmualarında örnek kararlar bulunmakta[10] ve fetva mecmualarında bir kısım fetvalara yer verilmektedir.[11] Ebussuud Efendi’nin fetvalarında ve özellikle Marûzât’ında da konu geçmektedir. Kanuni’nin ve daha sonraki padişahların tasdikleri ile bütün kadıları bağlayıcı hale gelen bu fetva mecmuasında yer alan bir fetvada Hanefi mezhebindeki kasâmeyle ilgili ihtilaflı bir konu çözümlenmiştir. Buna göre misafir konakladığı evde öldürülmüş bir halde bulunursa Ebu Hanife’ye göre diyet ve kasâmeden ev sahibi sorumludur. Ebu Yusuf’a göre ise misafir evde tek başına kaldıysa ev sahibi sorumlu değildir. Ebussuud Efendi Ebu Yusuf’un içtihadını tercih etmiş ve bu içtihat Osmanlı Devleti’nde tatbik edilmiştir.[12]

Son devir Osmanlı hukukçusu Ömer Hilmi Efendi Mi‘yâr-ı Adalet isimli eserinde kısas suçlarıyla ilgili fıkıh kitaplarında yer alan hükümleri bir araya getirmiş ve kasâme kurallarını ayrıca müstakil bir bâb altında maddeler halinde vermiştir.[13] Ali Haydar Efendi, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’de kasâmeye yer verilmediğinden olsa gerek “karîne-i kâtıa” ile ilgili Mecelle’nin 1740. maddesini şerh ederken konuya bir kaç satırla temas etmiştir.[14]

Kasâme uygulamasının suiistimaline ilişkin padişaha kadar ulaşan kimi yakınmalara rastlanmaktadır. Bu şikayetlerin ortak noktası kadı ve subaşı gibi görevlilerin ahaliden haksız yere para tahsil etmek istemeleridir. Mahalle halkından para toplayabilmek amacıyla kimi zaman esas suçluyu bulmak ve cezalandırmak için çok fazla çaba sarf edilmediği de ortaya çıkmaktadır.

Gebze’ye bağlı bir köyde işlenen cinayetten dolayı kendilerinden kasâme bedeli alınan köy ahalisi padişaha şikayetlerini iletmişler; başvurularına şeyhülislâmdan aldıkları fetvayı da eklemişlerdir. Olayda katil belli olmasına rağmen maktûlün babası, kadı nâibini de arkasına alarak köylülerden zorla para tahsil etmiştir. Verilen hükümde kadıdan paraların iadesini sağlaması istenmektedir.[15] Kocaeli ilinin Kandıra ilçesine bağlı bir bucak olan Kaymaz’da geçen diğer bir olayda, yöneltilen adam öldürme töhmeti karşısında köylülerin müftüden fetva da alarak padişaha benzer bir başvuruda bulundukları anlaşılmaktadır. Burada da kadı nâibinin tarafgirliği neticesinde köylülerden kasâme diyeti adı altında ödeme yapmaları talep edilmiştir. Hükm-i hümâyûn ise meselenin İslâm hukukuna göre halledilmesini âmirdir.[16]

Halep’te geçen bir başka olayda ise eceliyle ölen bir kimseyi mezarından çıkarıp başını kesip “Karyenüz kurbunda maktûl bulundu.” diyerek ahaliden diyet almaya kalkan mültezimin İstanbul’a gönderilmesi emredilmektedir.[17] Akhisar kadısına yollanan 1675 tarihli bir hükümde İskender Paşa evkafı köylerinden iki köy arasında maktûl bulunması üzerine kaimmakamın köylülerden cebren otuz bin akça aldığı belirtilmekte, kadıdan durumun düzeltilmesi istenmektedir.[18] Şeriye sicillerinde yer alan bir kayda göre Arnavut İskenderiyesi sancak beyi Sinan Bey, Yusuf adlı yakınını öldürdükleri gerekçesiyle Nikoş adlı köyün sakinlerinden yirmi bin akçelik çuka toplattırmıştır. 8 Safer 948 tarihli kayıttan tarafların neticede sulh oldukları anlaşılmaktadır.[19] İnecik’te bir dere kenarında kurulmuş olan Dumanlı köyü ahalisi sık sık kasâme bedeli ödemekten sıkıntıya düşmüş ve durum İstanbul’a yansımıştır.[20] Hadisede fıkıh kitaplarında yer alan bir kural uygulanmıştır. Buna göre maktûl bir derenin kenarında bulunmuş ise diyetini o mevzie en yakın mahalle veya köy halkı ödemek zorundadır.[21]

Müste’menler hakkında kapitülasyonlardan kaynaklanan imtiyazlardan dolayı kasame hükümleri uygulanmaz; bunlar kasâme bedeli ödemezlerdi.[22] Müste’menlerin uzun süreli yerleşik olmamaları kasâmeden muaf tutulmalarının bir diğer sebebi olarak düşünülebilir.[23]

Kasâme ile İlgili Hatt-ı Hümâyûn

Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye’yi hazırlayan Mecelle Cemiyeti, 15 ve 16. kitaplar olan kitabü’l-beyyinât ve kitabü’l-kazâ’dan sonra kasâmeyle ilgili bir çalışma yapmıştır. Mecelle Cemiyeti kasâme davasıyla ilgili bu çalışmayı esasen yargılama usulüne ilişkin bölümlerin kaleme alınması sırasında yapmayı düşünmüş ancak ertelemeyi daha uygun görmüştür.[24] Mecelle Komisyonu Mecelle’nin son iki kitabının yazımını müteakip kasâme hakkındaki çalışmasını tamamlamış ve padişaha arzetmiştir. 3 Ramazan 1293 tarihli Hatt-ı Hümâyûn şöyledir:[25]

“(Mûcebince muamelesi icra olunsun) Bir mahalle içinde kimesnenin mülkü olmayan hâlî yerde maktûl bulunan kimesnenin katili bir vecihle malum olmasa ol mahalle ahalisine kasâme ve diyet lazım olur. Ve eğer katili beyyine ya ikrar ile sabit olsa veyahud marûf olsa ol mahalle ahalisine kasâme ve diyet lazım olmaz. Ve bir de maktûlün varisi, maktûlün bulunduğu mahalle ahalisinin gayrı bir şahs-ı muayyenden mûrisimizi sen katl itdin deyû dava itdükde ol mahalle ahalisinden kasâme ve diyet sâkıt olduğu gibi varis eğer maktûlün bulunduğu mahalle ahalisinden olan şahs-ı muayyenden mûrisimizi sen katl itdin deyû dava itdüği suretde dahi ol mahalle ahalisinden kasâme ve diyet sâkıt olur. Ve iki suretde dahi ol mahalle ahalisi varisin bu davasına şehadet etseler şehadetleri kabul olunur”.

Hükümde maktûlün mirasçıları adam öldürme fiilini başka bir mahalleden belli bir kimseye isnat ettiklerinde maktûlün bulunduğu yer halkına kasâme ve diyet uygulanmayacağı belirtilmekte ve ayrıca böyle bir durumda mahalle halkının kasâme davasında tanıklık edebilecekleri ifade edilmektedir. Burada Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’in görüşlerine uygun bir düzenleme yapılmıştır. Ölenin mirasçıları maktûlün bulunduğu yer halkından bir kimseyi cinayetten sorumlu tutarlarsa imameyn ve Ebû Hanife’den gelen bir görüşe göre kasame ve diyet düşer. Burada da ölenin bulunduğu yer halkının tanıklıkları kabul edilecektir.[26]

Kasâme İstanbul’da Uygulanmadı mı?

Kasâme hükümleri görüldüğü üzere hem Devlet-i Aliyye’nin tamamında[27] uygulanmak üzere ısdar edilen umumi kanunnamelerde yer almış, hem şer’iye mahkemelerinde tatbik sahası bulmuş hem de fetvalara konu olmuştur. Bu hükümler devletin yıkılışına kadar uygulanmıştır.[28] Ancak aşağıda metni verilecek olan bir padişah hükmünden anlaşıldığına göre İstanbul ve civarında oturanlar kasâmeden muaf tutulmuşlar ve mahallelerde vuku bulan faili meçhul adam öldürme fiillerinde maktûlün yakınlarına devlet diyet ödemeyi üstlenmiştir. I. Mahmud’un padişahlığı dönemine tekabül eden 1159/1746 tarihli hükm-i hümâyûn, Eyüp mahkemesinin yetki sahasında bulunan Yedikule surları dışında, Silivrikapı yakınındaki Balıklı Ayazma denilen yerde işlenen bir adam öldürme fiili sebebiyle sâdır olmuştur.[29]

Taşra vilayetlere evâmir-i şerîfem verilegelüp İstanbul ve havâlisine bu husus içün emr-i şerîf verilmek vaki olmaduğı Dîvân-ı hümâyûnum kaleminde mahfûz olan kuyûdâtdan ihraç olınup… dârü’s-selâtiniyyeti’s-seniyyem olan mahmiyye-i İstanbul ve havâlisinde diyet ve kasâme ahkâmı kadîmden bu âna değin icrâ ve vâkı’ olmaduğı mütehakkık olmağla bu husus içün İstanbul ve muzâfâtında sâkin olanlar ber vech-i muharrer kemâ fi’l-evvel rencîde olınmamak içün emr-i şerîfüm virilmek recâsına istidâ-yı inâyet eyledüklerin bi’l-iltimâs sen ki kazâ-i mezbûr nâibi mevlânâ Mehmed zîde ilmuhûsun i’lâm eyledüğin ecilden i’lâmı mûcebince amel olınmak içün yazılmışdur. Fî evâil-i M sene (1)159 (24 Ocak-2 Şubat 1746)

Davacılar, mûrisleri olan maktûlün katilinin malûm olmadığını, olayın Sultan II. Bayezid’in vakfı olan bir arazide cereyan ettiğini, ses işitilebilecek çevredeki çiftlik sakinlerinin diyet ve kasâmeden sorumlu olduklarını iddia etmişlerdir. Buna mukabil davalılar İstanbul ve çevresinde kasâmenin uygulanmadığı itirazında bulunmuşlardır. Mesele Eyüp mahkemesince muhtemelen Dîvân-ı Hümâyûna intikal ettirilmiş, bilahare meselenin tetkiki için bostancıbaşı görevlendirilmiştir. Dîvân-ı Hümâyûn kaleminde yapılan tetkikattan İstanbul ve çevresinde kasâme ahkâmının eskiden beri tatbik edilmediği anlaşılmıştır. “İstanbul ve havalisine bu husus içün emr-i şerîf verilmek vaki olmaduğı Dîvân-ı hümâyûnum kaleminde mahfûz olan kuyûdâtdan ihraç olınup. dârü’s-selâtiniyyeti’s- seniyyem olan mahmiyye-i İstanbul ve havalisinde diyet ve kasâme ahkâmı kadîmden bu âna değin icrâ ve vâkı’ olmaduğı mütehakkık olmağla bu husus içün İstanbul ve muzâfâtında sâkin olanlar ber vech-i muharrer kemâ fi’l-evvel rencîde olınmamak içün” emr-i hümâyun yazılmıştır.

Bu hükmün kaleme alınmasından altı sene sonra aynı olayın tekrar Padişah divanına aksettiği görülmektedir. Gerçekten de bu altı yıl içinde emr-i hümayûna rağmen maktûlün eski eşi ve annesi taleplerinden vazgeçmemişler; davalıları taciz etmeye devam etmişlerdir. Nihayet aynı konuda teyiden ikinci bir emr-i şerîf sadır olmuştur:[30]

Emr-i şerîfim virilmek recâsına mukaddemâ istidâ-yı inâyet olunduğına bi’l-iltimâs sâbıkan kazay-ı mezbûr nâibi Mevlana zîde ilmuhû ilâm eylediği ecilden ilâmı mûcebince amel olunmak içün yüz elli dokuz senesi evâili Muharreminde emr-i şerîfim sâdır olmuşken verese-i zımmînin taraflarından husus-ı mezbûr içün her birleri başka başka varub hilâf-ı şer‘-i şerîf ve muğayir-i emr-ı münîf kasâme ve diyet ve akçe talebi ve ahz ü habs teklifi ile fakirleri tazyik ve rencideden hâlî olmadıkların bildürüb mukaddema sâdır olan emr-i şerîfim mûcebince amel olunub hilaf-ı şer‘-i şerîf ve muğayir-i emr-i münîf kasâme ve diyet talebi ve akçe talebi ve ahz ü habs teklifi ile fakirler taciz ve rencide itdürülmemek bâbında müceddeden emr-i şerîfim recâ ve Dîvân-ı Hümâyûnumda mahfûz olan kuyûd-ı ahkâma müracaatla ol vaktde vech-i meşrûh üzre emr-i şerîfim virildiği mestûr ve mukayyed bulunmağla mukaddemâ sâdır olan emr-i şerîfim mûcebince amel olunmak içün emr-i şerîf yazılmışdur. Fî Cz (1)165.

Bu iki belge, kasâme hükümlerinin İstanbul’da hiç uygulanmadığını zahiren şüpheye mahal bırakmayacak şekilde göstermektedir. Ancak durum gerçekten böyle midir? Zira Mühimme defterlerindeki bazı hükümler ile İstanbul Şer’iye Sicilleri Arşivi’ndeki bazı kayıtlar böyle kesin bir yargıya varmaya engel niteliktedir. Kanunî Sultan Süleyman’a ait bir hükmün muhtevasından kasâmenin İstanbul’da tatbik edildiği sonucu çıkmaktadır.[31]

Havass-ı Kostantıniyye kazası tevabiinden İncirlü ve Soğanlu ve ol yirde karîb olan bir karye dahı cümle üç pâre karye mâbeyninde bir maktûl olup. üç pâre karyenün halkın. cümle getürdüp dikkat ü ihtimam ile hak üzre teftiş eyleyüp ol maktûl olduğı yirden ol karyelere âvâz irişür mi? . Gereği gibi eğer karye halkıdur eger sair yirleridür tutup ya ehl-i fesadı ele vireler veyahud garâmetin kendüler çekerler.

Şer’iye sicillerindeki kayıtlar da bunu desteklemektedir. Şimdiye kadar kasâme konusunda dört şer’iye sicil kaydı tespit edebildik. Bu kasâme davalarının tamamının tarafların aralarında anlaşmaları sonucu sulh yoluyla neticelendiği görülmektedir.

Mahmiyye-i Galata’da Sultan Bayezid Mahallesi sakinelerinden Kerime binti İdris nam hatun meclis-i şer’-i hatîru lazımü’t-tevkirde. mahzarlarında ikrar ve itiraf idüb bundan akdem li-ebeveyn karındaşım olan Hüseyin bin İdris nam râcil mahalle-i mezbûrada mecrûhan maktûl bulunub katili nâ- ma’lum olmağın dem ü diyetini cemaat-i merkûme ahalisinden dava ve taleb itmişdim hâlâ husus-ı merkûma müteallik davadan bi’l-külliye cemaat-i merkûme ahalisinin zimmetlerini ibra-yı ‘âm ile ibra ve iskat-ı tâm ile iskat eyledim. Zilhicce 1014”.[32]

İkincisi Şöyledir. [33]

Mahrûsa-yı Galata mahallâtından Câmi-i Kebîr Mahallesi’nde gice ile bundan akdem mecrûhan maktûl bulunan Şahin Beşe nam kimesnenin veraseti sulbiyye kebira kızı Fatıma ve zevce-i metrûkesi Emine binti Abdullah nam hatunlara münhasıra oldukdan sonra mezbûretân Fatıma ve Emine meclis-i şer’-i şerifde mahalle-i mezbûre ahalisinden Derviş Mehmed ve Ali Çelebi ibn Abdurrahman ve Mahmud nam kimesneler ve sâir ahali-yi mahalle-i mezbûra mahzarlarında her biri ikrar ve takrir-i kelam idüb müteveffa-yı mezbûr mahalle-i mezbûrede maktûl bulunmağla katili malum olmamağın mezbûrun diyetini ahali-yi mahalle-i mezbûreden dava ve taleb eylemiş idik el-hâletü hâzihi ahali-yi mahalle-i mezbûre yedlerinden iki bin dört yüz fıdda râic fi’l-vakt akçe alub kabz idüb zikrolunan davadan bi’l-külliye fâriğalar olub ahali-yi mahalle-yi mezbûrenin dava-yı merkûmeden zimmetlerin ibrâ-yı âm ile ibrâ ve iskat-ı tâm ile iskat eyledik min ba’d ahali-yi mezbûre ile husus-ı mezkûra müteallik dava ve nızamız yokdur… fi’l-yevmi’l-âşir min şehr-i Rebiulahir li-sene sitte ve ışrune ve elf [1026].

Diğerleri Şöyledir: [34]

… Husus-ı mezbûrda kavl-i müftâ bih üzre şer’an menzil-i mezbûrda sakin olanlara diyet ve kasâme lazım geldiğini kütüb-i fıkhiyyede mestûr ve musarrah olmağın fil-hakika katîl-i mezbûr Mehmed Beşe’yi ‘amden katl itmeyüb ve katilini dahi bilmediklerine mezbûrân Ahmed ve Mehmed’e elli kere yemin teklif olundukda anlar dahi alâ vefki’l-mesûl yemin billahil aliyyil-a’lâ itmeğin emr-i kasâme temam olub mûcebince katîl-i mezbûrun fıdda-ı hâliseden diyeti olan on bin dirhemi vech-i şer’î üzre eda ve teslime mezbûrân Ahmed ve Mehmed üzerlerine ba’de’l-hükm ve’l-kaza mâ vakaa bi’t-taleb ketb olundı. Fi yevmi’s-sâlis ve’l-ışrîn min Muharremi’l-Haram li-sene 1133.

Olayda bir odada beraber kalan üç kişiden birisi aldığı yaradan dolayı ölmüş olarak bulunmuş ve diğer ikisi hakkında kasâme hükümleri uygulanarak on bin dirhem gümüş ödemeye mahkum edilmişlerdir. Bu ilamdan bir ay sonra tarafların kendi aralarında sulh anlaşması yaparak mahkemeye tescil ettirdikleri görülmektedir:[35]

… Maktûl-ı mezbûrun fıdda-i hâliseden diyet-i kâmilesi olan on bin dirhem-i şer’îyi vech-i şer’î üzre edâya mezbûrân Ahmed ve Mehmed kıbel-i şer’den mütenebbih olunmuşdu. Hâlâ beynimize muslihûn tavassut idüb maktûl-ı mezbûrun diyet-i kâmilesi davasından mezbûrân Ahmed ve Mehmed ile bizi iki yüz guruş üzerine inşâ-yı akd-i sulh eylediklerinde biz dahi sulh-ı mezbûru kabul ve bedel-i sulh olan meblağ-ı mezbûr iki yüz guruşu mezbûrân Ahmed ve Mehmed yedlerinden bi’t-tamam ahz ü kabz idüb biz mûrisimiz maktûl-ı mezbûr Haseki Mehmed Beşe’nin dem ü diyetine ve sâire müteallika- yı ‘âmme-i davadan mezbûrân Ahmed ve Mehmed’in ve mezbûr Ahmed zevcesi Saliha’nın zimmetlerini ibra-yı ‘âmm-ı kâtıu’n-nizâ ile her birimiz ibrâ ve ıskat eyledik didiklerinde gıbbe’t- tasdîki’ş-şer’ ma hüve’l-vâki bi’t-taleb ketb olundu. Fi’l-yevmi’l-Hâmis ve’l-ışrîn min Saferi’l-hayr li-sene selase ve selasin ve mie ve elf (1133)

Ahkâm defterindeki iki emr-i hümayun ile mühimme defteri ve şer’iye sicilleri arasındaki bu çelişki nasıl açıklanabilir? Şer’iye sicillerindeki kayıtlar 1014, 1026 ve 1133, mühimme defterindeki kayıt 967, emr-i hümâyûnlar ise 1159 ve 1165 tarihlidir. Ahkâm defterindeki hükümde kadîmden beri İstanbul ve civarında kasâmenin uygulanmadığı açıkça ifade edildiğine göre 967 tarihli hükmün çok eski bir tarihe ait olduğu kabul edilse bile şer’iye sicillerinde müseccel olan İstanbul’un merkezinde yaklaşık otuz sene önce görülmüş kasâme davasının Dîvân-ı Hümâyu’nun bilgisi dışında olduğunu düşünmek güçtür. Bu noktada bazı ihtimaller değerlendirilecektir.

Kasâme diyeti sadece mahalleye taalluk eden bir diyet değildir. Kimi durumlarda diyet ödeme borcu mahalle halkına değil mesela ev sahibine veya han ve kervansaraylarda aynı odada birlikte konaklayanlara terettüp eder. Yukarıdaki olayda da geçtiği üzere mesela han odalarının birinde birlikte kalan kimselerden biri öldürülmüş olarak bulunsa kasâme diyetini o odada kalanlar ödemek zorundadırlar.[36] Padişah hükmü belki bu noktada bir ayrım yapmaktadır. Kasâmenin bütün bir mahalleyi etkilemesi söz konusu olduğunda İstanbul’da uygulanması yasaklanmış olabilir. Bir kaç kişiye tesir eden kasâme uygulamasının ise emrin dışında tutulduğu farz edilebilir. Ancak kasâme ahkamının Kanunî Devri’nde uygulandığının tespiti bu faraziyeyi çürütmektedir. Belki de Kanunî Dönemi’nden sonraki bilemediğimiz bir tarihten itibaren istisna getirilmiş olabilir.

Birinci ihtimalin geçerli olduğu kabul edilse bile mesele tam anlamıyla çözümlenmiş sayılmaz. Gerçekten de kasâme ahkâmının en azından bir bölümünün İstanbul’da tatbik edilmemiş olduğunun tespiti Osmanlı hukukunun bugüne kadar bilinmeyen bir yönünü ortaya koymaktadır. Emr-i hümâyûnda da yer aldığı üzere taşra vilayetlerinde kasâme ahkâmı tatbik edilegelirken İstanbul’un istisna tutulmasının sebebi ne olabilir? Kasâme, büyük şehirlerde uygulanmaya pek elverişli olmayan bir tarım toplumu kurumudur. İş bölümünün geliştiği, insanların gündüz ticaret yapmak veya mesleklerini icra etmek amacıyla evlerinden çıkıp iş yerlerine gittikleri bir metropolde mahallenin bu işlevini yitirdiği görülmektedir. Bu gerekçe İslâm hukuku ilkeleriyle bir şekilde telif edilmiş olmalıdır. Zira Osmanlı hukukunun kural olarak fıkhın temel ilkelerine istinat ettiği, bazı istisnalar dışında İslâm hukukundan sapmaya esasta rastlanmadığı bugünkü bilgilerimiz arasındadır. Öyleyse İstanbul’un arz ettiği bu özellik fıkıh kavramlarıyla nasıl izah edilmiş olabilir?

Fıkıh kitaplarına göre cinayet, büyük camiler, ana caddeler, büyük köprüler, büyük pazar yerleri gibi kamuya ait mekanlarda işlenirse anılan yerler kimsenin mülkiyetinde veya zilyedliğinde olmadığından kasâme icra edilmez; buraların korunması kamuya ait olduğundan maktûlün diyeti beytülmalden ödenir.[37] Osmanlı padişahlarının geniş bir yorumla İstanbul ve havalisinde gerek devlete gerek reayaya ait mekanlarda işlenen faili meçhul cinayetlerde kamunun sorumluluğunu kabul ettikleri anlaşılmaktadır. Ancak bu noktada halli gereken diğer bir mesele ortaya çıkmaktadır. Bu yorumun kurallar hiyerarşisindeki yeri nedir? İslâm hukukunda devlet başkanı sınırlı bir yasama yetkisine sahiptir. Devlet başkanının Kur’ân ve sünnet ile konulan hükümlere müdahale etme yetkisi yoktur. Kasâme sünnet ile fıkha ithal edilmiş bir kurumdur. Her ne kadar İslâm hukukçularından Ömer b. Abdülaziz, Katâde ve Ebû Kılâbe gibi bazıları kabul etmemişler ise de cumhûra göre kasâme sünnetle sabittir. O halde bu özel uygulama bir hukuka aykırılık teşkil etmekte değil midir? İslâm Ceza Hukuku’nda kasâmeyi de kapsamak üzere bir üst ilke vardır. Bu ilke kanların heder olmaması yani masum bir kimsenin kanının zayi olmaması, kısas veya diyetle bir karşılığının bulunmasıdır. Osmanlı fukahası burada mademki anılan gaye tahakkuk etmiştir o halde bir hukuka aykırılık bulunmamaktadır şeklinde bir düşünceyle bu uygulamaya cevaz vermiş olabilir.

Değerlendirilmesi gereken bir diğer husus da şudur: İslâm hukukuna göre devlet başkanı, kadıların yargı görevlerini zaman, mekan ve belirli davaların görülmesiyle tahsis edebilir. Mesela Osmanlı Devleti’nde terekesi beytülmale kalan kimselerden üç bin akçeden fazla alacak iddia edildiğinde davanın mahalli mahkemede değil İstanbul’da görüleceğine dair kanun vardır. Keza ruhanî reislerin işledikleri suçlardan dolayı yerel mahkemede değil Dîvân-ı Hümâyû’nda yargılanacakları kararlaştırılmıştır.[38] Nispeten benzer bir şekilde İstanbul’da kasâme davasının dinlenilmeyeceğine hükmedildiği de düşünülebilir.

Bu çalışma Osmanlı hukukuna ilişkin bir probleme ışık tutma amacına yönelik olarak kaleme alınmıştır. Eldeki verilerle nihaî bir hükme varabilmek fazla iddialı olur. Daha sonra elde edilecek bilgi ve belgelerle meselenin billurlaşması ve bu iyice karışmış gözüken problemin çözülmesi umulmaktadır.

Doç. Dr. Mehmet ALMAN

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 13 Sayfa: 789-794


Dipnotlar :
[1] Kasâme kelimesinin farklı bir bağlamda, bir tür yazılı taahhütname anlamında kullanıldığı da anlaşılmaktadır; bk. D. S. Richards, “The Qasama in Mamluk Society: Some documents from the Haram Collection in Jerusalem”, Annales Islamologiques, 25, (Kahire 1991), s. 245-284.
[2] Kasâme uygulaması başka kültür çevrelerinde mesela Eski Yunanda, Ortaçağ İngilteresinde, Yahudilikte ve Cahiliye Arap toplumunda da görülmüştür. Geniş bilgi için bk. Patricia Crone, “Jahili and Jewish Law: The Qasama”, Jerusalem Studies in Arabic and Islam, (4) 1984, s. 155-156.
[3] Abdullah b. Sehl hadisi diye bilinen hadis İslâm hukukunda kasâme kurumunun referansını teşkil etmektedir. Bu hadis kütüb-i sitte gibi meşhur hadis kaynaklarında geçtiği gibi füru kitaplarında da bulunmaktadır; mesela bk. Alaüddin Ebi Bekr b. Mesud el-Kâsânî, Bedâiu’s-sanâi fi tertibi’ş-şerâi, Beyrut 1996, c. VII, s. 422-423.
[4] Kasâme hakkında şu çalışmalara bakılabilir: Semire Seyyid S. Beyyûmî, el-Kasâme ve ahkâmühâ fi’ş-şerîati’l-islâmiyye, Kahire 1990; Crone, s. 153 vd; B. Johansen, “Eigentum, familie und obrigkeit im Hanafitischen strafrecht”, Die Welt des Islams, (19) 1979; Cemalettin Şen, İslâm Huk. Kasâme, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, İst. 1996.
[5] Ahmed Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri, c. IV, İstanbul 1992, s. 302, (md. 38). Bu maddenin bir başka nüshasında maddeye “Emr-i şer‘ mûteberdir. Şer’le tazmin eylerse itdürilür ve illâ felâ. ” ifadesi eklendiği görülmektedir; bk. Uriel Heyd, Studies in Old Ottoman Criminal Law, Oxford 1973, s. 76-77, d. n., 77.
[6] Akgündüz, IV, s. 299, (md. 18). Bu kanunnamenin bir başka nüshasında maddeye keza “(Bunda) emr-i şer‘-i şerîf mûteberdir, şer’le diyet lazım gelürse (diyetdür); (ve illâ) gelmez ise nesne yokdur; şer’-i şerîf ne emr ider ise ol olur. ” ibaresi eklenmiştir; bk. Heyd, s. 67, d. n., 44.
[7] Ahmed Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri, c. II, İstanbul 1990, s. 43, (md. 30).
[8] Akgündüz, II, s. 170, (md. 7).
[9] Akgündüz, IV, s. 369, (md. 30).
[10] “Karye-i mezbûrede karındaşım fülan maktûl bulundu bi-hasebi’ş-şer‘-i şerîf dem ü diyet taleb iderim didikde. ihtar itdüği kimesnelerden elli nefer kimesneye yemin-i billah teklif olunub. karye-i mezbûre halkının üzerlerine diyet hükm olunub.” Mecmûa-yı Sakk, Süleymaniye, Reşid Efendi, 281, v. 26b.
[11] Mesela bk. Fetâvâ-yı Çatalcalı Ali Efendi, c. II, İstanbul 1312, s. 317.
[12] Fetva metni için bk. Akgündüz, IV, s. 57.
[13] Ömer Hilmi, Mi’yâr-ı Adâlet, İstanbul 1301, md. 139-170.
[14] Ali Haydar, Dürerü’l-hükkâm Şerhu Mecelleti’l-ahkâm, İstanbul 1330, c. IV, s. 557.
[15] İstanbul Ahkâm Defterleri, İstanbul’da Sosyal Hayat, İstanbul 1997, c. I, s. 11.
[16] İstanbul Ahkâm Defterleri, I, s. 186-187. Benzer bir hükm-i hümâyûn için bk. a.g.e., s. 221.
[17] “.İbrahim nam kimesne hasta olup kendü evinde fevt olup karye-i mezbûre halkı müteveffa-yı mezbûru defnitdüklerinden sonra Mansûr nam mültezim meyyiti makbereden çıkarup başın kesüp karye-i mezbûre kurbinde bırağup badehu “Karyenüz kurbinda maktûl bulundı”. “diyü ahali-i karyeye diyet salup hılaf-ı şer’ akçaların alup.”, bk. 6 Numaralı Mühimme Defteri (972/1564-1565), c. I, Ankara 1995, s. 313.
[18] Hans Georg Majer, Das Osmanische Registerbuch Der Beschwerden (Şikâyet Defteri) vom Jahre 1675, Wien 1984, v. 5a/6.
[19] İŞSA, Evkaf-ı Hümayun Mahkemesi, nu. 2, s. 225/3.
[20] “Sen ki kadısın, mektub gönderüb, (kaza-i mezbûrda Divane Ahmed nam karyede Nasuh nam kimesne gelüp sakin olalıdan berû karyesi kurbında vaki olan derede maktûl bulunur olup Dumanlı nam karye, mezbûr dereye karîb olmağın ahalisi merkûm derede Yasemin nam maktûlenin bi’l-fiil dem diyetinde zaruret çeküp. meclis-i şer’de ‘Yasemin nam maktûle deminde halimiz nice olupdı? deyu tezallüm itdüklerin bildirmişsin. 8 Zilkade 979”; 12 Numaralı Mühimme Defteri (978-979/1570-1572), c. II, Ankara 1996, s. 209-210 (1097 numaralı hüküm).
[21] Molla Hüsrev, Dürerü’l-hükkâm fî şerh-i Gureri’l-Ahkâm, c. II, İstanbul 1317, s. 428.
[22] Hey d, s. 311.
[23] Gülnihâl Bozkurt, “İslâm Hukukunda Müste’menler”, Fadıl Hakkı Sur’un Anısına Armağan, Ankara 1983, s. 361-379.
[24] Mecelle Cemiyeti’nin hazırlık evrakında şöyle denmektedir: “Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye’nin muhakemâta dair olan kitabına bed ü mübaşeret olunmak üzre idüğine anın cem ve tertibi sırasında kasâme meselesi dahi mevzû-ı bahs olmak lazım gelüb ancak ol vakte kadar bir çok cinayât davalarının keşmekeşte kalması münasib olamayacağı cihetle şimdilik Mehakim-i Nizamiyece bir şahsın katil olduğu malum ve kanunen idam ya kürek cezasıyla mahkum olduğu halde bu hükm-i kanuni mevki-i icraya konularak kasâme davasının şimdilik tehiri Komisyonca bir çare-i muvakkat olmak üzre Mecelle Cemiyetinde tezekkür olunmuşdur”; BOA, YEE, No: 18/552, Osman Kaşıkçı, İslâm ve Osmanlı Hukukunda Mecelle, İstanbul 1997, s. 320.
[25] BOA, YEE, No: 18/552, Kaşıkçı, s. 324.
[26] Kaşıkçı, s. 320.
[27] Kasâme doğal olarak Osmanlı hakimiyeti altındaki Arap şehirlerinde de uygulanmıştır. Raymond, mahallenin bu anlamdaki sorumluluğundan bahsetmektedir: André Raymond, Osmanlı Döneminde Arap Kentleri, çev. Ali Berktay, İstanbul 1995, s. 92, özellikle s. 118-119. Kıbrıs’ta (Lefkoşa) rastlanan 2 Şaban 1002 tarihli bir kasâme uygulaması için bk. Ronald C. Jennings, “The Use of oaths of denial at an Ottoman sharia court Lefkoşa (Nicosia) 1580-1640”, Journal of Turkish Studies 20 (1996), s. 20. Bursa’da 894/1488-9 tarihinde yaşanan bir kasâme örneği için bk. Bursa sicili, A 7, v. 289a (Heyd, s. 249). Keza Erdek’te geçen bir diğer olay için bk. BOA, İstanbul Ahkâm Defteri, c. II, s. 35, no: 123; ayrıca bk. BOA, İstanbul Ahkâm Defteri, c. I, s. 130, no: 579 ve s. 230, no: 1027.
[28] İskilip Şer’iye Mahkemesi tarafından kasâmeye dair verilip bazı eksiklikleri sebebiyle fetvahane-i âlice nakzedilen 1271/1854 tarihli ilâmın metni için bkz. Ö. Nasuhi Bilmen, Hukukı İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, c. III, İstanbul 1950, s. 196-197.
[29] 2 numaralı İstanbul Ahkâm Defterinin 72. sayfasındaki 251 numaralı hüküm; bk. İstanbul Ahkâm Defterleri, I, s. 224-225. Metinde geçen bazı okuma hataları düzeltilmelidir: “Serkaz(?), Serkiz”; “mesfûrede kalmaz(?), mesfûrun da kanlımız” şeklinde okunmalıdır. Ayrıca bu hükmün başlığı da muhtevaya muhaliftir.
[30] BOA, İstanbul Ahkâm Defteri, c. III, s. 148-149, no: 561.
[31] 3 Numaralı Mühimme Defteri, Ankara 1993, s. 427; 14 Receb 967 tarihli 950 numaralı hüküm.
[32] İŞSA, Galata Mahkemesi, nu. 30, v. 48a/2.
[33] İŞSA, Galata Mahkemesi, nu. 42, v. 12b/1.
[34] İŞSA, Bâb Mahkemesi, nu. 124, v. 150a/1. Bu kayıttan beni haberdar eden Ömer Menekşe’ye teşekkür ederim.
[35] İŞSA, Bâb Mahkemesi, nu. 124, v. 135a/1. Tarihlere bakılırsa bu iki sicil, ya defter ciltlenirken yanlışlıkla birbirlerinin yerine konmuş ya da katiplerin bazen bilinçli olarak sayfalarda boş yer bırakması sonucu sonradan doldurulmuş olmalıdır.
[36] Bk. Damad Abdurrahman Efendi, Mecmeu’l-enhur fî şerh-i Mülteka’l-Ebhur, c. II, İstanbul 1311, s. 687; Ömer Hilmi, md. 159: “Bir han odalarının birinde birkaç kimesneler ma’an sakin iken içlerinden birisi ol odada katîl bulunup katili malum olmasa kasâme ve diyet ancak katîlin oda refiklerine lazım gelir. Ol hanın sair odalarında sakin olanlara nesne lazım gelmez”.
[37] Molla Hüsrev, II, s. 428; Damad Abdurrahman Efendi, Mecmeu’l-enhur, II, s. 684; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr ale’d-dürri’l-muhtâr, c. X, Beyrut 1994, s. 316.
[38] M. Âkif Aydın, Türk Hukuk Tarihi, İstanbul 1996, s. 88.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ