OSMANLI DEVLETİ’NDE MARJİNAL BİR HAREKET: BAHAÎLİK

OSMANLI DEVLETİ’NDE MARJİNAL BİR HAREKET: BAHAÎLİK

I. Bahaîliğin Ortaya Çıkışı

İran’da 19. yüzyılda yaşanan iç ve dış siyasî çalkantılarla düşünce alanındaki kargaşa, Şiî halkı, her zamandakinden daha çok ve gittikçe artan bir düzeyde bir “kurtarıcı” beklemeye itmişti. Bunun tabiî bir sonucu olarak Şiîlikteki Gâib Onikinci İmam’ın geri dönmesi ve mehdîlik kavramları, gündemin ilk sırada yer alan tartışma konuları olmuşlardı. İşte böyle bir ortamda Mirza Ali Muhammed, gelmesi beklenen kurtarıcıya açılan kapı (bâb) olduğu iddiasıyla ortaya çıktı ve kendisine uyulmasını istedi. Söz konusu “bâb” kelimesine izâfeten Bâbîlik böylece doğmuş oldu.

Mirza Ali Muhammed, bir süre sonra mehdî, peygamber hatta ilah olduğunu[1] da ileri sürünce Şiî ulema ve halktan tepki gördü. Devlet, çıkan karışıklıkların büyümesini önlemek için, Şiî ulemanın fetvasına dayanarak Mirza Ali Muhammed’i 1266/1850’de Tebriz’de kurşuna dizdirmek sûretiyle idam etti. Bâbîler, buna karşılık Nâsıruddin Şâh’a başarısız bir suikast teşebbüsünde bulundular.

Hemen akabinde bâbîlerin birçoğu öldürüldü, bir kısmı da hapsedildi. Hapsedilenler arasında, ileride Bâb’ın yerine geçecek olan Mirza Hüseyin Ali ve kardeşi Mirza Yahya da bulunuyordu. Bunlar Rusya ile İngiltere’nin İran’a yaptığı baskılarla hapisten kurtarıldılar ve o zaman Osmanlı hâkimiyetinde olan Bağdat’a yerleştirildiler.

Mirza Hüseyin Ali, burada bâbîlere kendisinin, Bâb’ın geleceğini haber verdiği kişi ve peygamber olduğu iddiasında bulundu. Bunun arkasından da ilahlık iddiası gelecek[2] ve kendisine Allah’ın bahâsı (ululuğu, güzelliği) anlamında Bahâullah denilmesini isteyecektir. Sonuç olarak Bâbîlik bundan sonra Bahâîlik adı altında varlığını sürdürmeye başlayacaktır.

II. Bahaîlerin Osmanlı’ya İntikali

1. İstanbul’a Getirilmelerine Dâir Sultan Abdülaziz’in Fermanı

Bağdat’ta faaliyetlerini sürdüren Mirza Hüseyin Ali, özellikle buradan ticaret veya başka nedenlerle gelip geçen İranlılar üzerinde etkili olmaya başlayınca İran, Osmanlı Devleti ile resmi temasa geçti. Bâbîlerin Bağdat’a gelmeleri Rusya ve İngiltere’nin baskısı ile gerçekleştiğinden Osmanlı Devleti’nden bunların kendisine geri verilmesi talebinde bulundu. İran bu talebin gerekçesinde daha önceki karışıklıkları ve suikast olayını da hatırlatarak, kendi sınırında faaliyetlerini sürdüren bâbîlerin ileride bir ayaklanma çıkarabileceklerini ifade ediyordu.[3]

İran’ın talebi İstanbul Sefiri Mirza Hüseyin Han vasıtasıyla Sultan Abdülmecid’e (1255-1277/1839-1861) iletildi. Fakat Sultan Abdülmecid, Bağdat Valisi Nâmık Paşa’nın olumlu raporlarına dayanarak bâbîlerin İran’a teslimi veya Osmanlı topraklarının dışına çıkarılması taleplerini cevapsız bıraktı.[4] Nâmık Paşa, bâbîlerin Osmanlı Devleti’ne bir zararlarının olmadığını, İran’ın endişelerinin de yersiz olduğunu düşünüyor ve Sadrazam Ali Paşa’nın emirlerine rağmen onları İstanbul’a göndermekte tereddüt ediyordu.[5]

Sultan Abdülaziz (1277-1293/1861-1876), 16 Zilkade 1277/25 Haziran 1861 tarihinde Sultan Abdülmecid’in yerine tahta geçince[6] İran’ın yeni padişahtan ilk isteği yine bâbîlerle ilgili oldu ve söz konusu taleplerini tekrarladı.[7] Konu, Sultan Abdülaziz’e Sadrazam Mehmed Emin Ali Paşa ve Hariciye Nazırı Mehmed Emin Fuad Paşa tarafından arz edilince, bahâîlerin Bursa veya Edirne gibi bir yerde ikamet ettirilmek üzere İstanbul’a gönderilmesi hususunda irade çıktı.[8] Söz konusu iradede kısaca şu hususlara dikkat çekilmiştir:

İran Şahı’na suikast teşebbüsünde bulunmuş olan bahâîlerin, İran sınırlarına yakın yerlerde ikamet etmeleri, Şah için yine tehlike oluşturacağından Osmanlı Devleti’nin bu duruma müdahale etmemesi barışçı komşuluk prensiplerine terstir. Devlete iltica eden kimselerin zorla sınırdışı edilmeleri ise Osmanlı’nın devlet geleneğine, adalet anlayışına ve devletlerarası kurallara aykırıdır. Ancak aşiretlerin ve çeşitli kabilelerin yoğunlukta olduğu Bağdat’ta dalâletini gizleyerek halkı ifsad eden ve bu özelliğiyle meşhur olan Mirza Hüseyin Ali (Bahâullah) ve tâbilerinin böyle merkezî bir yerde bulunmaları da doğru değildir. Bu durumda yapılması gereken, hem İran Devleti’ni rahatlatmak hem de faaliyetlerini kontrol altına almak için bahâîleri, Bursa veya Edirne gibi bir yere yerleştirmek üzere geçici olarak İstanbul’a nakletmektir. Dikkat edilirse Osmanlı Devleti bu kararı alırken hem kendi devlet anlayışını, hem uluslararası kuralları, hem İran ile ilişkilerini göz önünde bulundurmuş, hem de sosyal iç bünyeye zarar veren bir hareketi kontrol altına almayı hedeflemiştir.

Bu arada Bağdat Valisi Nâmık Paşa üzerinde biraz durmak gerekiyor. Nâmık Paşa’ya göre bahâîlerin devlete bir zararları yoktur. Bu yüzden bahâîleri Osmanlı Devleti tâbiiyetine almıştır.[9] İradede onun bu düşüncesine de atıfta bulunulmaktadır. Fakat devletin başka kaynaklardan aldığı bilgiler ve Bağdat’taki ulemanın ve halkın şikâyeti daha ağır basınca söz konusu irade Nâmık Paşa’nın rağmına çıkmıştır. Bahâîliğin gizli bir dalâlet fırkası olduğu ve Bahâullah’ın dalâletini gizleyerek halkı ifsad ettiği ve bu ifsadıyla meşhur olduğu Padişah fermanında açıkça ifade edildiği halde Nâmık Paşa bunu fark edememiştir. Öyle anlaşılıyor ki Mirza Hüseyin Ali, gerçek niyetini Bağdat Müftüsü Âlûsi ve Abduh gibi meşhurlardan gizlediği gibi Nâmık Paşa’dan da gizlemiştir. Ya da Nâmık Paşa fazla iyimser davranarak bu konuda yanılmıştır.[10]

Nâmık Paşa’nın, Mirza Hüseyin Ali’nin fikirlerini bildiği halde ona müsamahalı davrandığı da düşünülebilir. Nitekim 15 Ekim 1995 tarihinde Ankara’da bahâîlerin düzenlediği bir panelde tanıştığım bir bahâî, Nâmık Paşa’nın da bahâî olduğunu ileri sürmüştü. Araştırmalarımız sırasında Nâmık Paşa’nın vasiyetnâmesine ulaştık. Bu vasiyetnâme gözden geçirildiğinde onun Hz. Peygamber’e saygı ve sevgi ile dopdolu olduğunu, Peygamber Efendimizi “hâtemü’l-enbiya, efdalü’l-mürselin, seyyidü’l-külli fi’l-kül” gibi sıfatlarla andığını; cennet ve cehennem, haşr-i cismanî vb. konulara ehl-i sünnet bir müslüman olarak Kur’ân-ı Kerim ve hadîs-i şeriflerde nasıl iman edilmesi isteniyorsa öylece iman ettiğini açıkça görmek mümkündür.[11] Kısacası Nâmık Paşa’nın bahâî olabileceğine dâir en ufak bir işaret yoktur. Söz konusu iddia da bahâîlerin bir temennisi olarak değerlendirilebilir.

2. Mirza Hüseyin Ali’nin Veda Toplantısı ve Peygamberlik İddiası

Mirza Hüseyin Ali ve ona tâbi olan bahâîlerin İstanbul’a gönderilmelerine ilişkin irade Bağdat Valiliğine ulaşınca Nâmık Paşa bu haberi, muavini vasıtasıyla Mirza Hüseyin Ali’ye ulaştırdı. Kendisine bir miktar da tahsisat verilen Bahâullah, İstanbul’a gitmeye hazır olduğunu söyledi.[12] Mirza Hüseyin Ali, yola çıkmadan önce taraftarlarını Bağdat yakınlarında bulunan Necip Paşa bahçesinde topladı. Burada bahâîlere kendisinin, Mirza Ali Muhammed’in (Bâb) önceden haber verdiği “Allah’ın ortaya çıkaracağı kimse” (men yuzhiruhullah) olduğunu söyleyerek peygamber olduğunu iddia etti (22 Şevval 1279/12 Nisan 1863). Bu iddia bâbîlerde büyük şaşkınlık meydana getirdi. Çünkü Bâb, “Allah’ın ortaya çıkaracağı kimse”nin kendisinin ölümünden 2000 yıl sonra zuhûr edeceğini, dolayısıyla bundan önce (el-Müsteğas’tan önce) zuhûr olmayacağını söylemiş ve yerine de Mirza Hüseyin Ali’nin kardeşi Mirza Yahya’yı halef seçmişti.[13]

Mirza Hüseyin Ali, iddiasında ısrar etti ve hemen bütün dinlerin literatüründe yer alıp âhir zamanda geleceği bildirilen mev’udun kendisi olduğunu söyledi. Bâb’ın vekilliği konusunda daha önceden ikiye ayrılmış olan bâbîlerden Mirza Hüseyin Ali’nin taraftarı olanların bir kısmı onun bu iddiasını da kabul ederken, başta kardeşi Mirza Yahya olmak üzere diğer bâbîler ona karşı çıktılar. Mirza Hüseyin Ali’nin İstanbul’a götürüleceğini duyan bahâîler çok üzüldüler. Hatta bir bahâî, Kâzımeyn’deki nehire doğru giderek oradan Bağdat’a yöneldi, sırtüstü yattı ve ustura ile kendi boğazını keserek intihar etti. Mirza Hüseyin Ali bu bahâî için: “Şimdiye kadar toprağa onunki kadar temiz bir kan dökülmedi. O, şehitlerin sultanı ve efendisidir” diyerek ondan övgüyle bahseder.[14] Mirza Hüseyin Ali, peygamber olduğu iddiasını ortaya attıktan sonra Bağdat’ta kalan bahâîlerle vedalaştı ve yol hazırlıklarına başladı.

Mirza Hüseyin Ali’ye yolculuk boyunca refakat edecek on süvarilik bir müfreze ve diğer yolcular için elli katır hazırlandı. Kendisi ve ailesiyle adamlarına yirmi beş bin kuruş yol harcırahı verildi. Bağdat’ta kalan bahâîlere de maaş bağlandı. Harcırah olarak ayrılan yirmi beş bin kuruş çok fazla bulunmuş olacak ki Nâmık Paşa, bu paranın başka bir benzeri seyahat için ayrılan yirmi altı bin beş yüz kuruşa göre normal olduğunu İstanbul’a bildirmiş ve bu doğrultuda irâde çıkmasını sağlamıştır.[15] Mirza Hüseyin Ali ve beraberindekiler İstanbul’a vardıklarında kendilerine maaş da bağlanacaktır.

Namık Paşa’nın, görevli memurlara yolculukla ilgili özel direktiflerinden sonra bahâîler yola çıktılar. Kafilede şunlar vardı: Mirza Hüseyin Ali, kardeşleri Mirza Musa ve Mirza Kuli; oğulları Mirza Abbas, Mirza mehdî, Mirza Muhammed Ali ve Mirza Ahmed; Mirza Musa’nın oğulları Abdullah ve Ali Rıza; Mirza Kuli’nin oğulları Muhammed Hüseyin ve Hüseyin. Diğer bahâîler de şu isimlerden oluşuyordu: Muallim Hacı Seyyid Muhammed, Hacı Mirza Ahmed, Ağa Muhammed Ali, Muhammed Ali, diğer Muhammed Ali, Mirza Cafer, Rıza, Mirza Ağacan, Ağa Muhammed Bakır, diğer Ağa Muhammed Bakır, Muhammed İbrahin, İbrahim, Abdülgaffar, Muhammed İsmail, terzi Mirza Hüseyin Ali, Mirza Ağa, Derviş Sadık, Seyyid Hüseyin, Abd-i Ali.[16] Görüldüğü gibi Mirza Yahya bu sayılanlar arasında yoktur. Çünkü Mirza Hüseyin Ali onun gelmesini istemiyordu. Önemli bir bahâî kaynağına göre Mirza Yahya daha sonra Mirza Ali Kirmanşahı adına sahte bir pasaport düzenleyerek kafileye Musul’da katılabilmiştir. Mirza Hüseyin Ali ise kandeşinin Bağdat’tan Edirne’ye kadar kendisinden gizlenerek geldiğini iddia etmiştir.[17] Ancak Mirza Hüseyin Ali’nin onu yolculuk boyunca farketmemesi ve tanımamış olması mümkün değildir.

Sürgün kafilesinin yolculuğu 3 Zilhicce 1279/22 Nisan 1863 tarihinde başladı. Nâmık Paşa’nın emri gereği Kerkük, Erbil, Musul, Nusaybin, Mardin, Diyarbakır, Harput ve Sivas güzergâhını takip ederek Samsun’a ulaşan kafile, burada bir hafta bekledikten sonra vapurla İstanbul’a doğru hareket etti. Üç gün süren deniz yolculuğundan sonra da 1 Rebiülevvel 1280/16 Ağustos 1863’te İstanbul’a ulaştı.[18]

3. İstanbul’dan Edirne’ye Nakledilmeleri

Mirza Hüseyin Ali İstanbul’a vardığında Fatih’te Beyceğiz Mahallesi’ndeki Şemsi Paşa konağına yerleştirildi. Daha sonra Sultanahmet’te bulunan Veysi Paşa konağına aile efradıyla beraber nakledildi.[19] Belgelerde bahâîlerin misafirhaneye “verildiği”nden bahsedilmektedir. Bu misafirhaneden kastın söz konusu konaklar mı yoksa başka bir bina mı olduğu açık değildir.[20]

Mirza Hüseyin Ali’nin, İstanbul’da bulunurken âdet olduğu halde Seyhülislâm, Sadrazam ve Hâriciye Nâzırı gibi devlet erkânını ziyaret etmediği ve İran Sefareti temsilcilerinin ziyaretine de mukabelede bulunmadığı ileri sürülüyorsa da böyle bir hareket, bahâîliğin her devletin resmî erkânı ile iyi geçinilmesi gerektiği konusundaki prensibine uymamaktadır. Bu nedenle devlet erkânına en azından ilk zamanlar saygılı davrandığı söylenebilir.[21]

Mirza Hüseyin Ali, İstanbul’da yaklaşık dört ay ikamet ettikten sonra Edirne’ye gitme talebinde bulundu. Bunun için aile efradının ve hayvanlarının sayılarını içeren bir dilekçe ile yetkili mercilere müracaat etti. Bu dilekçeye göre yanında; büyük oğlu, 2 büyük biraderi, 12 hanım, 11 çocuk, 20 hizmetkâr, 10 seyis ve 7 adet hayvan vardır.[22] Devlet de kendi istekleri üzerine onları Edirne’ye nakletmeye karar verdi.

Bahâîlerin Edirne’ye nakledilmelerine dair iradeye göre, hepsinin ortak harcamaları için kendilerine beş bin kuruş maaş bağlanması ve İstanbul’a varmalarından Edirne’ye gitmelerine kadar yaptıkları harcamaların hazineden ödenmesi de söz konusudur.[23] Bahâî kaynakları Mirza Hüseyin Ali’nin Edirne’ye tamamen İran Sefiri Müşîrüddevle’nin isteğiyle gönderildiğini belirtiyorsa da bu doğru değildir. Çünkü bahsi geçen iradede ve kendisi (Mirza Hüseyin Ali) Edirne’de ikametine müsâade-i aliyye erzan buyurulması istid’asında bulunmuş olduğundan.” ifadelerinden açıkça anlaşıldığı gibi Mirza Hüseyin Ali, Edirne’ye kendisi gitmek istiyordu.[24]

Mirza Hüseyin Ali, akrabaları ve yanındaki bahâîlerle beraber Küçük Çekmece, Büyük Çekmece, Silivri, Çorlu ve Babaeski yoluyla 1 Receb 1280/12 Aralık 1863’de Edirne’ye götürüldü. İki katlı bir kervansaray olan Arap Hanı’na yerleştirilen bahâîler daha sonra çeşitli binalarda kalacaklardır.[25]

4. Bahâullah ve Subh-i Ezel’in Edirne’deki Faaliyetleri

Bahâullah ve kardeşi Subh-i Ezel Mirza Yahya, Edirne’ye yerleştirildikten sonra ayrı ayrı faaliyetlerde bulunmağa ve kendi propagandalarını yapmaya başladılar. Mirza Hüseyin Ali, kendisinin âhir zamanda Allah’ın ortaya çıkaracağı kimse olduğunu (men yuzhiruhullah) ileri sürerek bütün bâbîleri etrafında toplamaya çalışırken, Mirza Yahya da kendisinin “velî” olduğuna işaret eden bazı yazıları, taraftarlarından Muhammed İsfahanî ve Muhammed Nuri Ağa vasıtasıyla Edirne ve İstanbul’da çeşitli yerlerde dağıttırıyordu. Hatta Mirza Yahya’nın bu iki taraftarı, bahsedilen yazıları Zaptiye Binbaşısı Muhammed Ağa’ya göstererek ona neden Mirza Yahya’ya intisab etmediğini soruyorlardı.[26]

Bu yazıların bulunduğu kağıtlarda, dairevi bir şekil etrafına yazılmış altı âyet-i kerime ve bir hadis-i şerifin ebced hesabına göre Hicri 1283, 1284, 1285 ve 1286 tarihlerine dikkat çekilmektedir. Ayrıca dil kurallarına uymayan bir-iki Arapça cümle ve altı beyitlik bir şiir de aynı kağıt üzerinde yer almaktadır. Bütün bunlarla Mirza Yahya’nın velâyet ve kerâmet sahibi birisi olduğu propagandası yapılıyordu. Beyitler de Mirza Hüseyin Ali’ye hitaben yazılan ve onu suçlayan ifadelerden oluşmaktadır.[27]

Diğer taraftan Mirza Hüseyin Ali hem bâbîlerin kendine bağlılıklarının devamlılığını sağlamaya çalışıyor, hem de çeşitli yerlere mektuplar yazarak kendi propagandasını yapıyordu. Mektup yazdığı kimselerin başında Sultan Abdülaziz, İran Şahı Nâsıruddin, Rus Çarı Alexander II, Fransız İmparatoru III. Napolyon, İngiltere Kraliçesi Victoria, Papa IX. Pius gibi isimler de vardı. Sultan Abdülaziz’e yazdığı mektupta, Edirne’ye hiçbir suçu olmamasına rağmen sürüldüğünü ama yine de geçmişte çektiği belaların en şiddetlisine de uğrasa padişaha karşı gelmeyeceği sözünü vererek saygısını ve sadakatini ifade ediyordu.[28] Halbuki Mirza Hüseyin Ali daha önce bahsedildiği gibi kendi isteği üzerine Edirne’ye nakledilmişti.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ