TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI

NOGAY TÜRKLERİ

Nesrin GÜLLÜDAĞ

Nogay Adı ve Nogay Boyları

Nogay kelimesi bir şahıs adı olup, 1270-1299 yıllarında Altın Ordu’da büyük bir nüfuz kazanmış olan bir emirdir. Ona tâbi olan il ve uruglara Nogay adı verilmiştir. Jyrkankanllio’ya göre, Nogaylar Cengiz Han’ın ahfadıdır. Rasony’e ve Grousset’e göre, Nogay Cuci ailesindendir. Togan’a göre, Nogay, Çingiz Han’ın torunlarından Berke Han’ın başkumandanı olan Nogay Han’ın kurduğu birlik etrafında toplanan Türk Tatarlara verilen bir addır.

Boy adları, Türk tarihi ve etnolojisi araştırmalarına giren konuların en önemlilerinden sayılmaktadır. Türklerle temasta bulunan komşu kavimler çok eski devirlerden beri Türk boylarının adlarını tespit etmişler ve bununla bu boyların birbirine olan yakınlık ve kardeşliklerini öğrenmeye çalışmışlardır.

Howort’a göre tarihî çağlardan Moğol istilâsına kadar geçen uzun zaman içinde Nogaylar, Kanklı, Uz ve Peçenek Türk boylarından sayılmışlardır. Nogayların doğu urukları daha çok Mangıt adı ile bilinirdi. Nogaylar; Rasony, Çay, ve Sümer’e göre Mangıtlar olarak anılmaktadır. Nogaylar için bu iki adı bir arada Mangıt- Nogay şeklinde kullanan kaynaklar da bulunmaktadır.

M. Saminoff, Nogayların Peçeneklerden geldiğini, Polovtsi ve bazı Rus tarihçileri ise, Moğolların bir kolu olduklarını ileri sürerler. Özergin’e göre Nogay ulusunun çekirdeği, başta Peçenek boyu olmak üzere Kıpçak bozkırında dağınık olarak yaşayan bir çok Kıpçak uruk ve boyundan oluşmuştur. Geçen yüzyıldan beri tespit edilmiş Nogay boy adları şunlardır. Açıkulak Nogay, Ak Nogay, Alçın, Argun, Barın, Burcak, Canbulat, Cambayluk, İrdişan, Karaağaç (Karagaş), Kara Mırza, Kara Nogay, Katay Kasay (Hıtay), Kazbulat, Kıpçak, Kundur, Mamay, Mangıt, Mansur, Novruz, Ordamambet, Şırın, Tohtamış, Tokuz (Toguz), Urak, Yedicek, Yedişkol (Yedişkul), Yedisan ve Yembulak. Saadet Çağatay ise uruk adlarını şöyle verir: Kazak, Kazanuvlı, Kanlı, Kireyit, Kongrat, Kıtay, Kumuk, Kıpçak, Kırk, Mangıt, Ongıt, Bürkit, Nayman, Türkpen, Uysin, Uygır. Baybek ise, Nogayların Kıpçak, Kanlı, Kirkez, Kıtay, Nayman, Min, Kirey, Argın, Tabın, Mangıt, Cangalbayk, Alcın, Salayut, Calayır, Konrat gibi uruklardan teşekkül ettiğini söyler. Baddeley Nogayları sekiz ana kabileye ayırır. Evliya Çelebi de türlü Nogay boylarını bilmekte, Kırım Hanlığı’ndaki Nogayları en küçük oymaklara kadar tanımaktadır. Bunlar Ulu Nogay, Kiçi Nogay, Adıl Nogay, Nevruz İli Nogay, Çoban İli Nogay, Ormemetli Nogay. Uzunçarşılı’ya göre Nogaylar; Ulu Nogay, Mansurlu, Küçük Nogay ve Şıdak Tamgası olmak üzere dört kısımdır. İnan ise soy ve uruk adları bakımından Karakalpaklar, Özbekler, Kazak Kırgızları, Başkurtlar ve Nogaylar arasında hiç bir fark olmadığını, Karakalpakların XVI. asra kadar İdil ve Ural havzalarında Nogaylarla beraber yaşadıklarını söyler.

Kundurlar da Kafkasya’dan İdil deltasına göç edip, orada yerleşmiş Nogaylara çok yakın bir Türk boyudur. Kundurlar, Şiî Müslüman olup Karaağaç Nogayları olarak da adlandırılırlar.

Osmanlı Devleti’nin 1543 yılına ait tahrir defterlerinde kayıtlı dört Tatar grubundan biri de Bozapa (Bozata) grubudur. Bozapa Tatarlarının Nogay Türklerinden olma ihtimali çok büyüktür. Kaşgarlı ise Tatarların Asya’nın kuzeyinde yaşayan on Türk kabilesinden biri olduğunu, şimdi bu kabilelerin Kırım ve Nogay olarak anıldığını söyler. Devlet, Nogay boylarını üç grupta inceler. Ak Nogay, Kara Nogay ve Kazak, (Kanglı, Kereyit, Uygır, Kumuk, Nayman). Bazen yeni teşekkül ettiğinden şüphe olmayan bir kabile birliğinde, gayet eskibir Türk kabilesi küçük bir oymak suretinde karşımıza çıkmaktadır. Kıpçak ve Kırgız kabilelerinde oymak adı olarak Nogay’a sıkça tesadüf edilmektedir.

Yim-Cim, Kazakistan’da, Ural eyaletinde bir ırmaktır. XIV-XV. yüzyıllarda bu ırmak kıyılarında Nogay-Mangıt boyları göçüp konarlardı. Buradaki Nogaylar, Kırım Hanlığı’na gittikten sonra Cımboyluk boyu adını aldılar.

Günümüzde çoğunluğu Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti’nde yaşayan ve Tatar Türkçesi kullanan Nogaybaklar, XVIII. yüzyılda Hıristiyanlığa giren Nogay Türklerinin torunlarıdır.

Nogayların Tarihi

Nogay’ın siyaset sahnesine çıkışı Altınordu’nun en önemli olaylarındandır. Nogay, han ailesiyle olan yakın akrabalık bağları ve Hülagu ordusuyla yapılan muharebede tümen beyi sıfatıyla Moğol birliklerini başarıyla sevk ve idare etmesi sayesinde devletin en yüksek mevkilerine çıkmıştır. Büyük teşkilatçılık kabiliyeti, seciyesinin sertliği, şiddete temayülü, kuvvet ve servete karşı büyük bir hırs besleyen Nogay’a geniş imkanlar açmıştı. Altınordu’nun siyasî işlerine durmadan karışmak suretiyle Nogay bir çok anlaşmazlıklara sebep olmuştur. N. İ. Veselovski, Nogay ve Zamanı adlı eserinde Nogay için şunları söylemektedir. “Askerî işlerde tecrübe sahibi olduğu için bir yandan Altınordu’nun topraklarını arttırmış, bir yandan da devletin dağılmasına yardım etmiş, bu suretle bilmeyerek Altınordu’ya ilk darbeyi indirmiştir”. Zaten Altınordu ilk kuruluşunda bile inhilâl unsurlarını içinde bulunduruyordu. Kırım’a ve Tuna’ya mutlak hakim olan Nogay ve Ordası Ak Orda ile Kök Orda hanedanı arasındaki rekabet bu inhilâlin ilk tohumları idi.

Nogay, Mengü Timur’un ölümünden sonra, Altınordu tahtına çıkan Tuda Mengü (1280-1287) Tulabuga Han zamanında da (1287-1291) müstakil bir hükümdar rolünü oynadı. Kırk üç sene hüküm süren Nogay, hükümdarları istediği gibi tahta indirip çıkartmaktaydı.

Tokta’nın (1290-1312) ilk yıllarında Nogay istediği şekilde hüküm sürmüştü.

Bahadır ve gayretli bir zat olan Han Tokta’dan, kaçan asi emirleri kabul etmiş, bu suretle aralarında savaş çıkmıştı. Uzun ve çetin bir mücadeleden sonra Nogay ordusu bozguna uğramıştı. Bir kısım halk, Nogay’ın etrafında toplanmış ise de asıl hakimiyet hana geçmişti.

Nogay’ın, 1273’te Mihail Paleogos’un kızıyla evlendiği sırada Bizans tarihçisi Georgii Pachymeris’in verdiği bilgiye göre şöyle bir olay olmuştur. Bir gün Bizans elçisi ona imparatorluğun armağanı olarak çok pahalı bir elbise, türlü türlü tatlılar, yemek, hoş kokulu şaraplar takdim eder.

Yemekleri, içkileri, altın gümüş ve kapları memnuniyetle kabul eden Nogay sıra elbiselere gelince elçiye sorar. “Bu şapka fenalıklardan başı koruyabilir mi? Onu süsleyen inci ve kıymetli taşlar yıldırımdan koruyacaklar mı? Bu kıymetli elbiseler insanın sıhhati için faydalı mı?” Ona armağan edilen elbiseyi ve şapkayı, nezaket icabı, bir kaç dakika giydikten sonra çıkarıp kendisinin koyun ve köpek derisinden yapılmış elbisesini giyerek ağır bir sıkıntıdan kurtulmuş gibi oh diye bir nefes almıştır. Bu olay, Nogay’ın kişiliğine ışık tutması açısından dikkate değerdir.

Nogay, XIII. yüzyılın ortalarından beri, kendine bağlı birliklerin başında, devletin bir çok askerî seferlerine katılarak iradesi, başarıları ve zekasıyla yükselmiştir. Nogay’ın güçlenmesiyle (1267-1300) ona bağlananlar da gittikçe çoğalır, nüfusları artar. Topluluk yayılıp iyi otlaklarda yer tutar. Hayvancılıkla ilgili olarak üretimleri artar. Merkez idaresi, Moğol darbesiyle çökmüş Kıpçak ilinden bir çok topluluk, Nogay’ın çevresinde toplanır.1299’da Dinyeper, Kökenlik adı verilen yerde ikinci bir muharebede Tokta’ya yenilmiş ve askerleri tarafından terkedilmiştir. Oğulları ve askerleri gün batarken kaçmaya başlarlar. Yaşlı Nogay yalnız kalır.

Kırk yıl önce muzaffer ordularını Vistül nehrine ve Meriç’e kadar sevk eden ve bir gözünü İran’da kaybeden ihtiyar vezir şimdi savaş alanında yalnız başınaydı. Hiç kımıldamadan atının üstünde muhkem oturan Nogay’ın, ak düşmüş gür ve dağınık saçı gözünü örtüyordu. Sonu gelmiş, gücü tükenmişti. Tokta ordusundan bir Rus yanına gelince Nogay ona şöyle seslendi: – “Ben Nogayım beni öldürmeden Tokta’nın yanına götür, kulağına söyleyecek bir çift sözüm var.” Her ne kadar bunu söyledi ise de Rus dinlemedi, başını keserek Tokta Han’a götürdü.

– İşte, Nogay’ın başı dedi. Tokta, Rus’a sordu:

– Bunun Nogay’ın başı olduğunu nereden, biliyorsun? Rus;

– Kendisi bana söyledi, dedi, hatta öldürmeyip size götürmemi söyledi. Ben ise, işini bitirdim. Tokta, bu söz üzerine çok kızdı. Böyle büyük şerefli insana saldırarak kendisine teslim etmediği için Rusu öldürttü”.

Bu kadar kudretli olan Nogay’ın niçin yönetimi açıkça kendi eline almadığı, kendisini han ilan etmediği sorusu ortaya çıkıyor. Moğolların bulunduğu siyasî şartlar altında bunun anlaşılması kolaydır. Bu devirde Cengiz Han adının ve onun sülalesinin otoritesi o kadar kuvvetliydi ki, yalnız Cengiz Han sülalesine bağlı bir kişinin han olabileceği konusundaki inanca karşı gelebilecek bir kimse çıkamazdı. XIII. ve XIV. yüzyıllarda bu inanç kuvvetle devam etmekteydi. Nogay’ın kendini han ilan etmemesi, Cengiz Han soyundan olmamasındandır.

Akordu beyi Edige Bey, Nogay ordusunun başına da oğlu Nureddin’i getirdi. Nureddin Mırza da Nogay ordusunu bağımsız bir devlet haline getirdi. XIII. yüzyılın ikinci yarısından beri artık ulus, boylar birliği diye tanımlanan bu yeni topluluğa kurucusunun adıyla Nogaylı, Nogay ulusu, Nogay ordusu, Nogaylar denmektedir.

XVI. yüzyılda Rus Çarlığı, Kazan Hanlığı’nı yıktıktan sonra, Nogay ülkesine iyice yaklaşmış oluyordu. Yüzyıllarca Müslüman diyarı olan memleketleri zaptedip, cami ve mescitleri yıktılar, ahaliyi kitle halinde öldürdüler. Nogay mırzalarından İstanbul’a gelen elçiler Ruslar aleyhinde şikayette bulundular. Türk-Rus münasebetindeki ilk gerginliklerden birisinin sebebi budur.

1558 yılında Rus elçisi Moskova’ya gönderdiği raporda, “Nogaylar tamamiyle harap oldular, iflas ettiler. Başlarını nereye sokacaklarını bilmiyorlar. Buhara veya Kırım’dan hangisine gideceklerini tayin edemiyorlar. Fakat son günlerde Kırım tarafını seçtiler”, diyordu. Nogay mirzaları; Kırım Hanlığı’na ve İstanbul’a elçiler göndererek Ruslar hakkında şikayette bulundular. İstanbul ise Nogay mirzalarına iyi niyet mektupları gönderdi.

XVI. yüzyılda Don ile Volga nehirleri arasına yapılacak kanal işine Kırım hanının isteğiyle 30 bin Nogay katılmıştır. Osmanlı Devleti’nin Astrahan seferi sırasında Osmanlı ordusuna 30 bin atlı Nogay da katılmıştır. Tarihte XV-XVI. asırlar Nogayların, Kazaklar, Kırgızlar, Karakalpaklar ile komşu olarak, onlarla sıkı bağlar kurarak, alış-veriş yaparak, akrabalık ilişkileri kurarak yaşadıkları zamanlar diye bilinir. Bu zaman Orta Asya Türk halklarının destanlarında da Nogay vaktı (çağı) diye belirtilmiştir. 1601 yılında ikinci kez çok büyük bir kıtlık olur. Bir kısım Nogaylar Kuban ve Kırım tarafına göçerken, geride kalanlar yayık havzasında Ruslarla döğüşmeye devam ederler. O yıl, halk arasında on yüz bin Nogay’ın iflas ettiği, kahraman Ormembet Beğ’in öldüğü yıl olarak bilinir. Ruslara karşı yürütülen bu mücadeleleri anlatan Çora Batır Destanı, Ceyhun ırmağından Kırım’a kadar her yerde söylenir.

Osmanlı Devleti, Nogaylara karşı, askerle bir kaç paşa gönderir. Nogaylar kaçarlar; bir kısmı Özi’yi geçerek Kırım’a, bir kısmı ise Ten ırmağı kenarına yerleşir. Evliya Çelebi; Özi nehrinin yakınındaki Özi kalesinden şöyle bahseder: “Buranın bulunduğu yer biraz yüksek olmakla beraber yer altında iki bin adet buğday, arpa, çavdar kuyuları vardır ki ağızları dar, dipleri yüz adam alacak kadar geniştir. Asla bağ, bahçe ve bir adet dahi ağaç yoktur. Üç yüz adet Karadayak adı ile tanınmış Nogay Tatarlarının obaları vardır”.

1629’da Kırım hanı ve Nogay kuvvetleri üç koldan Rusya’ya akın yapmışlar ve bir çok ganimet malı almışlardır. 1632’de ise IV. Murad’ın emriyle Dobruca Nogay Tatarları, Eflak ve Boğdan voyvodolarıyla beraber Lehistan üzerine akın yapmışlardır. Yine aynı kuvvetler, Kazaklar üzerine de akın yaptılar. 1636 Şubatı’nda Kırım hanlarından İnayet Giray, Nogayları kendisine itaat edip serkeşlik etmemek üzere, kendi topraklarında iskan ettirdi.

XVII. yüzyılda Boğdan Voyvodası Stefan Tomşa’nın memleketten çıkarılıp 40 bin kişilik Leh ve Rus kuvvetiyle yerine Konstantin’in voyvoda yapılması üzerine, Osmanlı hükümetinin isteğiyle İskender Paşa, Nogaylarla birlikte bunlara karşı savaşmış, mağlup ederek Tomşa’yı tekrar makamına oturtmuşlardır.

XVII. yüzyılın ortalarına doğru Kırım Hanlığı, bir kısım Nogayları batı Tuna’ya göç ettirdi.

XVIII.  yüzyılda Kırım Hanlığı, bir kısım Nogayları yeniden göç ettirip Özi ile Aksu ırmakları arasındaki bozkıra yerleştirdi. Diğer yandan Yedisan ile Burçak boyları (11.794 kişi) ise Rus baskısına dayanamayıp, 1769-1770 kışında onların hakimiyetini tanımak zorunda kaldı.

Kuban ırmağı çevresindeki Nogaylar, Karadeniz’in kuzeyinde Rus hakimiyetini yerleştirmekle meşgul olan General Potemkin’in hazırladığı tuzağa düşürülerek kıyıma uğramıştır. General Potemkin’in emriyle General Aleksandr Suvorov (1729-1800), Kırım hanı Şahin Giray’ın tüm siyasî haklarını Çariçe Katerina’ya bıraktığını bildiren mektubunun okunacağı bir toplantı düzenlediğini duyurarak, bu vesileyle vereceği şölene bölgedeki bütün Nogay beylerini ve ileri gelenlerini çağırmıştı. Bunun gerçek olduğunu sanan Nogaylar, toplantıda bulunup Ruslar ile birlikte yiyip içip eğlenirken, öte yanda hazırlanmış plan gereğince köylere dağılan birlikler de Nogay halkını kırmaya giriştiler. Bu beklenmedik saldırı üzerine Nogaylar, karşı koymaya kalkıştılarsa da, hazırlıklı Rus askerleri, onları üstün silah gücüyle perişan etti. Kadınlar, yaşlılar, çocuklar süngülendi. Pek çok Nogay, Rus elinde can verdi. Bazı aileler, düşman eline geçmesin diye çocuklarını ırmağa attılar. Sonunda teslim olanların bir kısmı Ural bölgesine, Hazar bozkırına sürüldüler.

Yüzyılın başlarında Kırım Hanlığı’nın Özi ile Aksu arasındaki bozkıra yerleştirdiği Nogaylar orada duramadı ve 1788 yılında, yeniden Kuban ırmağı havzasına döndüler. Bu göç ve dağılma bütün yüzyıl boyunca sürüp gitti.

XIX. yüzyılda da dağılma durmadı. Bir kısmı Azak yanına geçip Ten ile Kuban arasında yerleştiler. Bir kısmı ise Bükreş Barış Anlaşması’na uygun olarak Türkiye’ye geldiler. Kırım savaşından sonra (1853-1856), Besarabya’dan göçüp gelmiş Kırım Tatarları ile birlikte pek çok Nogay, Osmanlı ülkesine girip yerleşti. Osmanlı hükümeti onları Orta Anadolu’da daha çok Eskişehir yöresinde yerleştirdi. Aslında çektikleri bu acıların temelinde Rusların yüzyıllardır sürdürdükleri böl, parçala, hükmet politikası yatmaktadır.

Yaşadıkları Coğrafya

Nogayların çoğunluğu, Kuma ve Terek ırmakları arasında Nogay bozkırlarında, Çeçen, İnguş ve Karaçay Özerk bölgelerinde, İdil Nehri, Aral Gölü ve Sir Derya ırmağına kadar olan geniş sahada, Stavropol vilayetinde, Dağıstan Muhtar ülkesinde, toplu olarak Astrahan ülkesinde, Krasnador ilçesinde, Kuzey Kafkasya’da, Hazar bozkırlarında, Kırım ve kuzeyinde, Batı Türkistan’da, Litvanya’da, Bulgaristan’da, Dobruca’da, Romanya (Köstence), ve Türkiye’de yaşamaktadırlar.

1783’te, Kırım, Rusya tarafından ilhak edilince, Nogaylar kitleler halinde gelip, Dobruca’ya yerleşmişlerdir. Kırım ve Nogay Türkleri Dobruca’yı 44 yıl içinde üç defa terketmişler ve yine oraya geri dönmüşlerdir. XIII. yüzyıldan itibaren XIX. yüzyılın sonuna kadar muhtelif devirlerde dalga dalga yerleşmişlerdir.

1829 yılına kadar Besarabya’da oturmakta olan Nogayların bu tarihten sonra buraları terke mecbur kalıp, Dobruca’ya göçmeleri üzerine Ruslar, boşalan bu verimli topraklara Bulgarları yerleştirmişlerdir.

Kırım Savaşı sonrası kendisini Kafkaslar’da tamamen serbest hisseden Rusya, Kafkas toplumuna karşı uzun yıllar sürecek olan daimi taarruzlarını başlatmıştır. Rusların bu saldırılarına karşı Şeyh Şamil’in liderliğindeki bir avuç Müslüman mücahit direnmiştir. Şeyh Şamil’in 1859 yılında teslim olmasıyla mücadele bir süre daha devam etmiş ise de 1863-1864’te Kafkaslar’daki genel direniş sona ermiştir. Bu tarihten itibaren Kafkaslar’dan Anadolu’ya ve Rumeli’ye yönelik kitle göçleri başlamıştır.

Rusya, Kafkas topluluklarını ilk aşamada Hırıstiyanlaştırmaya, ikinci aşamada Ruslaştırmaya çalışacaktır. Karşı çıkanlar ise katliam, devlet terörü ve sürgün yoluyla sindirilecektir. Bu politikanın dünya literatüründeki adı asimilasyon ve soykırımdır.

1878-1908 döneminde Kırım ve Kafkasya’dan Osmanlı Devleti’ne göç etmek isteyenler sadece Türk ve Müslümanlardan ibaret değildir. Aynı süre içerisinde başta Museviler olmak üzere, Müslüman olmayanlar da göç teşebbüsünde bulunmuşlardır.

Göç etmek üzere Karadeniz’in kuzey kıyılarında vasıta bekleyenler ve Türkiye kıyılarına ayak basanlar arasında açlık ve salgın hastalıklardan ölenlerin sayısı binlerin üstündedir.

Kırım Tatarlarıyla birlikte ve aynı gerekçeyle sürgüne gönderilen Nogay Türklerinden bir grup Türkiye’ye göçmüştür. Tabii ki, Rusya’nın işgali altında kalan topraklardan, Anadolu’ya yönelik göçlerin ana nedeni, bu devletin genişleme amacına uygun olarak takip ettiği baskı politikasıdır.

Bir kaç yüzyıldır Türkiye’ye gelmiş Nogaylar’ın çoğu Eskişehir çevresine yerleşmişlerdir. Kırşehir’de de az sayıda Nogay Türkü yaşamaktadır.

Nüfus

Ocak 1989’da yapılan nüfus sayımının resmi neticelerine göre SSCB’nin her 5 vatandaşından biri Türk veya Müslüman asıllıdır. SSCB’de yapılan nüfus sayımına göre Nogayların sayısı şöyledir:1939-36.274; 1959-38.593; 1970-51.784; 1979 59.546; 1989-75.564; 1999-96.000

Diğer milletlere nisbetle çok geniş bir sahayı kendisine vatan edinen ve vakit vakit buralara da sığmayarak, daha geniş sahalara yayılan Türk milletinin sayısı hakkında tam malûmat vermek güçtür. Bunun sebeplerinden başlıcası, Türklerin yaşadıkları memleketlerde, Türkiye hariç, hakim vaziyette bulunmadıklarından, yapılan nüfus sayımlarını kontrol edememeleri veya böyle sayımların hiç yapılmamış olmasıdır.

Din

VII-VIII. asırlarda Dağıstan’ın Araplar tarafından istilası neticesinde İslamiyet Kuzey Kafkasya’da yayılmaya başlamıştır. O devirde İslam dini ile Hıristiyan dini arasında çıkan amansız mücadele kısa bir zaman içinde İslam dininin zaferiyle son bulmuş ve süratle yayılmaya devam etmiştir. Siyasî birlikten mahrum, devlet haline gelememiş Kafkasyalılar arasında yegâne birlik, Hz. Ömer zamanından itibaren Kafkasya’ya girmeye başlayan İslam dini sayesinde meydana gelen dinî birlik olmuştur. Arapların 420 yıl hüküm sürdüğü Kafkasya’da, Doğu Kafkasya sakinleri ve Hazarların bir çoğu İslamiyeti kabul etmiştir. İslam dininin böyle kolaylıkla yayılmasının ve yerleşmesinin sebebi bu din hükümlerinin aktif bir mahiyet taşıması ve Kafkaslı ruhuna uygun düşmesidir. Bu dinin ruhlarda uyandırdığı mücadele ateşi Kafkaslıların Ruslarla uzun süre mücadele etmesini sağlamıştır.

1785 yılında Ruslarla, Sunja nehrinin kıyısında mücadeleye girişen İmam Mansur Uşurma ile Müridizm hareketi başlar. Kuzey Kafkasya’yı Rus işgalinden kurtaracak manevi bir tedbir ve kurtuluş çaresi için Kafkasya’yı teşkilatlanmış bir birliğe götürecek olan bu mücadele Kafkasya Müridizmi, yani mukaddes savaş olarak ortaya çıktı. 1787-1792 Osmanlı-Rus Savaşı’nda din düşmanlarına karşı gaza emredildiğinde bütün Kafkasyalılar bunu kutsal bir vazife bilerek icabet ettiler. Müridizm üç sınıflı bir ekoldür. Yalnız Kuzey Kafkasya’ya mahsus bir nevi dini anlayıştır. Yaşamanın hak, mücadelenin vazife olduğu esasına dayanır.

Kafkasya ve Orta Asya’da İslamiyet ya silah zoruyla ya da iktisadî baskılar aracıyla zorla kabul ettirilmiştir, şeklinde ileri sürülen görüşlere mevcut verilere bakarak katılmamız mümkün değildir. Çünkü Türkler kurmuş oldukları geniş ülkelerdeki büyük imparatorluklarda, kendi siyasî hudutları içinde yaşayan çeşitli ırk, din ve mezheplere mensup bulunan milletleri ne imha ne de toptan sürgüne tâbi tutma siyasetine başvurmuştur. 1440 yılında Edirne Başhahamı Sarafati, Avrupa’da din ayrımı yüzünden takibat ve zulme maruz bulunan Yahudilere gönderdiği mektubunda “Türkiye’ye geliniz burada herkes kendi ağacının gölgesi altında rahat yaşar, bu memleketin ahalisi iyiliksever ve daima insanların yardımcısıdır” demiştir.

Bölgede İslam dininin yayılması sosyal ve kültürel açıdan büyük önem taşımaktadır. Çünkü bu toplumların Ruslaştırılmasında, buna en fazla engel olan faktör İslam dini idi. Müslümanları alt pozisyonlara iten ve her fırsatta bölgenin efendisi olduğunu vurgulayan Rusların, yapay sınırlarla bu toplulukları birbirinden ayırması bu cemiyetler içine değişik etnik grupları yerleştirerek çatışmalara sebebiyet vermeleri, lokal milliyeçilikleri geliştirirken, İslamcı hareketlere de ivme kazandırmıştır.

Berke Han ile onun kumandanı Nogay’ın resmen 1265’te Müslüman olmaları Kıpçak bozkırındaki Şamanist ve Hıristiyan olan Türklerin kesin surette Müslüman olmalarına sebep olmuştur. Özellikle Rus işgalinden sonra Nakşibendiye ve Kadiriyye tarikatının yayıldığı ve Ruslara karşı mücadelede bu tarikatların önemli rol oynadıkları görülmüştür.

Tarih-i Cevdet’te Kafkas halklarının çoğunun (Nogaylar da dahil) ehl-i islam olduğu, kuzey ve güneyden taaruz eden Acem ve Ruslardan bazen etkilendikleri söylenir. Akiner’e göre, Özbek Hanı kendi milletine Müslümanlığı uygun görünce Nogaylar da XIV. yüzyıl ortalarında İslamiyeti seçmişlerdir. Hatta Abazaların İslamiyeti seçmesinde etkili olmuşlardır. Ancak İdil-Ural havzasında yaşayan Nogaylar, Hıristiyanlığın Ortadoks mezhebindendirler. Bu dini XIX. yüzyılın ikinci yarısında, Çarlık idaresi ile kilisenin ağır baskısı altında kabul etmişlerdir.

Nogay Türklerinde Bazı İnanışlar

Manas Tepesi

Geyik kutsal sayıldığı için avlanılmadığından Nogay halkı ördek, tavşan, kaz gibi hayvanlarla et ihtiyacını giderir. Bir zaman sonra ise bu hayvanların sayısı azalır. Yamgurşı adı verilen bir genç avlanmaya çıkar fakat av hayvanı bulamaz. Okla ördeği öldürür. Ördek vurulunca kamışların arasında bulunan yuvasına düşer. Yuvada bulunan küçük yavru ördekler ağızlarını açarak annelerinden karınlarını doyurmak için bir şeyler beklerler. Yamgurşı “ben ne yaptım, yavruları öksüz bıraktım” diye üzülür. Yanına atlı olarak Manas gelir. Yamgurşı ile selamlaşır ve hayvanlar bizim düşmanımız değil, bizim düşmanımız bize zarar veren insanlardır. Kötü insanlar kanımızı emiyor.

Hayvanlar ise bize zarar vermiyor, der. Yamgurşı arkadaşlarını toplayarak hayvanların öldürülmemesini söyler. Orda yaşayan zalim, hiç kimseye faydası olmayan ve bir sürü malı olan kişinin yanına gider ve malının çevrede yaşayan fakir halka dağıtılmasını ister. Buna kızan zalim adam okunu Yamgurşı’ya atar. Bunu gören Manas yardımına koşar. Ok, Manas’ın bindiği ata saplanır. Manas’ın atı ölür. Nogay halkı atı öldüğü yere gömer. Bu tepeye de Manas At Tepesi denilir. Günümüze kadar da bu efsane anlatılır.

At

Türk muhayyilesinde at, konuşması, düşünmesi, tehlikeyi sezip haber vermesi, sadakati, sevgisi, tenkid kabiliyeti, şefkat ve vefası ile beşerî vasıflar kazanmıştır.

Nogay Türklerinde, matem merasimine her kabile ayrı ayrı iştirak edip birer de at getirirler. Altınordu hanlarından Mamay’ın defin merasimine, On San Nogay ve Yedi San Nogay kabileleri iştirak etmiş ve bunların her biri bir at getirmiştir. Türklerin içtimai hayatlarında önemli bir yeri olan atın, öteki dünyada da arkadaş olacağına inanmışlar ve ondan ayrılmak istememişlerdir. Ölüyü atıyla beraber defin, Türklerde çok eski bir gelenektir. Nogayların hamaset türkülerinde de kahramanlar kıyamet gününde atlarının kendilerine gelmesini temenni ederler.

Geyik

Eskiden Nogaylar geyikleri vurmazdı. Geyikler bu yüzden toplu halde gezerdi. Geyiklerin avlanmamasının sebebi şudur: Savaş sırasında Nogay halkı sayıca az, düşman ise sayıca fazla olduğundan bu gürültüden rahatsız olan geyikler tozu dumana katarak kaçarlar. Bunu gören düşmanlar, Nogay askerine yardım geldiğini sanarak, savaş alanını terk ederler. Bu yüzden geyik eti Nogaylarda insan eti ile denk tutulur ve eti yenilmez. Çölün helal hayvanı denir.

Dağ

XVIII.  asrın ortalarında Başkurt ülkesinde seyahat eden akademisyen Lepechin Başkurtların Tura Tav denilen dağı, taparcasına takdis ettiklerini yazmıştır. O burada görüp öğrendiklerini şöyle anlatır: Esterli tamak iskelesinden Akidik’in dağ tarafında yüksek dağlar görünür. Bu dağların sonuncusu Tura Tav denilen dağdır. Başkurtlar bu dağa derin saygı gösterir ve mukaddes sayarlar. Rivayetlere göre bu dağda Nogay hanları yaşamışlar, karargah kurmuşlar. Sonraları bu dağ zahit ve evliyaların sığındıkları yer olmuştur. Buraya yakın bir de Kızlar Tav höyüğü vardır. Bu dağa adak adamadan çıkmak istemezler. Birisi bu mukaddes dağa hakaret etmiş, bir müddet sonra oğlu hastalanmış, hayalinde dağdan inen yırtıcı canavarların kendisine saldırdıklarını, görmüş. Adak adamadan dağa çıkan biri tilki avlarken, ayı tarafından parçalanmış. Yine, burada Kızlar Tav denilen bir höyük var ki, burada ise eski Nogay hanlarının umumî ziyafetleri olurmuş. Çengizname’de bu dağlar zikrolunmaktadır.

Oba (Obo)

Oba, Oğuz lehçesinde “kabile”, Şemseddin Sami’ye göre “göçebe çadırları, çadırların bulunduğu mahalle” anlamındadır. Moğol âlimlerinden Banzarov, oba kültü hakkında şöyle der:

Hususi ayinlerden biri obo ayinidir. Obayı her oymak kendine ait olan yerde yapar. Kam, bir ocağın hamisi olan tanrının filan yerde bulunduğunu söyler, oymakta oraya bir tepecik yapar ve ayin icra ederdi. Bu oba bir mabettir. Her oymak burada koruyucu tanrısına kurban sunardı. Geçen yolcu obaya adak olarak at kılı, paçavra parçası atardı. Belli zamanlarda obaya toplanıp büyük ayin yapar ve kurban keserlerdi. Oba ananesi İslamiyeti kabul eden Türklerde de devam etmiştir. Nogay göçebeleri de oba denilen höyüklere kutsiyet atfetmişlerdir. XIX. asırda Kırım Türkleri hakkında bir papaz tarafından yazılmış hatıralarda, Nogayların Uzuhrı bozkırı civarında kaba heykeller bulunan bir obaya toplanıp sohbet ettikleri, ihtiyarların ahlâka dair nasihatlarını dinledikleri yazılmıştır.

Ölüm

Nogay Türklerinde ölümle ilgili adetler, diğer Türk boylarındaki gibidir. Cenaza evinde ağıtlar yakılır. Bu meslekten ağlayıcılara, bunlara bozlaycı denir. Dobruca Nogaylarında ağıtları ölünün yakın akrabası olan kadınlar söylerler. Nogay Türkleri adetlerinin çoğunu Kabardaylar, Kumuklar ve Çeçenlerden almışlardır. Nogaylar sadece ölenlerin ardından değil, Rus entrikaları karşısında da ağıtlar yakarlar.

Nevruz

Nogaylar Nevruz bayramında, bol ürün, yavrularının iyiliğini ve barış umut ederler. Bayrama erkenden hazırlanırlar. Atları, koyunları bayramdan bir kaç gün önce keserek çevrede bulunanlara dağıtırlar. Etten, Nevruz şarkılarını söyleyeceklere saklanır. Nevruz bayramında çeşitli sportif yarışmalar (güreş, at yarışları, uzun mesafe taş atma ve yiğitlik) yapılır. Birinci olanlara kuzu, para ve çeşitli hediyeler verilir. Nevruz’da halk türküleri söylenir. Etkinliklerin her biri dostluk ve kardeşlik için yapılır.

Kopuz

Her milletin ilk nağmelerini terennüm ettiği millî bir sazı vardır. İşte en eski Türk baksı- ozanlarının, sagular, destanlar okunurken veya yarı dinî ayinlerde kullandıkları en eski millî musiki aleti kopuzdur. Bu millî alet asırlardan beri hiç değişmemiş olup, pek çok Türk boyunda halen kullanılmaktadır. Kopuz, Rusya dahilindeki Nogay Türkleri arasında da halen kullanılır.

Toy

Toy, Nogay Türklerinin, düğün eğlencesi, ziyafet dahil, muhtelif münasebetlerle tertiplenen eğlenceleri ifade eder. Toyların mili, sosyal fonksiyonları vardır. Bunlar, hele azınlık olarak yaşayan ülkelerdeki Türkleri, zaman zaman bir araya getirmek için, hoş bir vesile oluştururlar. İnsan hayatının her önemli anı bir toya vesile olur, aralarındaki bağların devamlı olmasını sağlar. Nogay Türklerindeki toylar çeşitlidir: isim adama toyı, kalakay toyı, sünnet toy, toga toy, nişan toy, üyken toy.

Tuba Ağacı

Bazı araştırmacılar İslamiyetteki Hızır ile Tûba ağacı arasında ilişki kurmuşlardır. Evliya Çelebi’nin anlattığına göre Nogay Tatarları ile Müslüman Dağıstanlılar bir ağaca tapınıp bazan da bu ağacın içine ibadet için mihrab yapıyorlarmış. Onlara göre bu ağaç İskender’e Cebrail’in eliyle gönderilen Tûba ağacının dalından bitmiştir. Bu dal buraya Hızır eliyle dikilmiştir.

Nesrin GÜLLÜDAĞ

Fırat Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 556-564

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ