NESİLLERİN RUHU

NESİLLERİN RUHU

Fertlerin nasıl birbirinden ayrı bir duyma, düşünme ve hareket etme tarzları varsa, nesillerin de kendilerine has, önceki ve sonraki nesillerinkine benzemeyen bir duyma, düşünme ve hareket etme tarzları vardır.

Aynı içtimaî, siyasî ve iktisadî şartlar altında yaşayan, aynı çeşit terbiye müesseselerinde yetişen, aynı endişe ve meselelerle meşgul olan ve aşağı yukarı aynı yaşta bulunan insan toplulukları arasında müşterek bir ruhun teşekkül etmesi gayet tabiî bir hadisedir.

Milletlerin tarihî hayatında nesiller, büyük fertlerden daha mühim rol oynarlar; zira devirlere şekil ve renk veren esas kitleyi onlar teşkil ederler.

Hatta sivrilmiş şahsiyetlerin kendi nesillerinden tamamıyla ayrı varlıklar değil, bilâkis onları en iyi surette temsil ve ifade eden kabiliyet ve dehâ sahibi insanlar olduğu iddia olunabilir. Bu müstesna fertleri bize tek ve yüksek gösteren şey, onlardaki ifade ve temsil kudreti ile beraber, kendilerine uzak mesafelerden bakmamızdır. Yakınlarına vardığımız, içlerinde bulundukları muhiti teşkil ettiğimiz zaman, etraflarında onlara benzer küçük çapta bir yığın insan ve insancık buluruz.

Devri anlamak için, mutlaka nesli toptan göz önünde bulundurmak lâzım gelir. Burada Tanzimat’tan bugüne kadar gelmiş geçmiş nesilleri hatırlayarak karakterlerini tespite çalışacağız. Nesiller umumiyetle tez, antitez, yükselen ve inen dalgalar şeklinde gelişirler. Böyle oluş, mukayese yoluyla onlardan her birini vazıh surette anlamağa elverişlidir.

1860-1876 yılları arasında faaliyette bulunan Namık Kemâl-Ziya Paşa nesline mensup olanlar, devlet kalemlerinde yetişmişlerdir. Bundan dolayı çok hayatî ve siyasî bir karakter taşırlar. Terbiyeleri yarıdan çok şarklı ve muhafazakârdır. Yabancı dillerini ve kitaplarını ömürlerinin yarısından sonra öğrenirler. Bundan dolayı ruhlarında kuvvetli bir Şark-Garp mücadelesi vardır. Dindar ve tarihe bağlı oldukları için Garp’a kendilerini fazla kaptırmaz ve ezilmezler. Müteakip nesillerde bir hastalık halini alan aşağılık kompleksi bunlarda hemen hemen yoktur. Büyük ideallere sahiptirler ve kahramandırlar. Müşterek birkaç ana fikir etrafında birleşirler. Bunların içinde en mühimi Meşrutiyet’in ilânı, yani Saray’a ve Bâbıâli’ye karşı parlamentonun kurulmasıdır.

Onları bu dâvaya sevk eden âmil, bazılarının zannettiği gibi, sadece Fransız ihtilâlinden, o sıralarda Avrupa’ya yayılmış hürriyet fikirlerinden ilham almaları, basit bir taklit arzusu değildir. Cemiyetin içinde bulunduğu şartları ve yükselmesi için lâzım gelen müesseseleri anlamışlardır.

Mesele şöyle hülâsa olunabilir: Eskiden Osmanlı cemiyetinde mahiyet itibarıyla birbirine zıt, icabında birbirini kontrol ve idare eden üç kuvvetli müessese vardı. Saray, Yeniçeri Ocağı ve Medrese. On altıncı asra kadar muvazeneli ve sıhhatli birer kuvvet merkezi olan bu Orta Çağ müesseseleri on yedinci asırdan itibaren bozulmağa başlar. İlkin, devrine göre büyük bir adalet ve bilgi kaynağı olan medrese yıkılır, Ordu ile saray karşı karşıya kalır. Muvazene bozulduğu için tahakküm mücadelesi başlar. Ordu saraya sözünü geçirmek için birçok isyanlar çıkarır. Saray bundan bizar olur ve Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmayı düşünür. III. Selim kendi emrinde yeni bir ordu kurmaya teşebbüs ederse de muvaffak olamaz. II. Mahmud bu işi başarır. Yeniçeri Ocağı tarihten silinir. Bu suretle Saray memleketin mukadderatına tek başına hâkim olur. Artık onu içerden kontrol ve ikaz edecek hiçbir kuvvet, hiçbir müessese yoktur. Yalnız Avrupa devletleri, Hıristiyan reâyâyı korumak maksadıyla Saray üzerinde baskı yaparlar. Bu devir, devletimizde dahilî muvazene kuvvetlerinin

ortadan kalkması, Avrupa kontrol ve müdahalesinin başlaması devridir, Abdülmecit devrinde, saraya karşı kısmen mukavemetli olan, Avrupalı fikirlerle mücehhez ve yabancı kuvvetlere sırtını dayayan bir Bâbıâli teşekkül eder.

1860 nesli işte bu şartlar altında ortaya çıkar. Saraya ve Bâbıâli’ye karşı bir cephe teşkiline çalışır. Parlâmentoyu istemesi de bundan ileri gelir.

Bu neslin yazdığı bütün eserler, hep bu gaye etrafında döner. Üçüncü kuvvetin temeli olması ümit edilen “Efkâr-ı umumiye”yi uyandırmak için gazete ve tiyatroya büyük ehemmiyet verilir. Bu nesil şiirine varıncaya kadar “içtimaî”dir. On altı sene çalışma neticesi, 1876’da, hadiselerin de müsaadesi ile Meşrutiyet ilân edilir. Fakat arkalarında ordu veya medrese gibi büyük bir kuvvet bulunmadığından, Rus harbini bahane eden Abdülhamid, Millet Meclisi’ni kapatır, hürriyet taraftarlarını sürgün eder. 1876’da ortaya çıkan nesil, çocukluklarında “Peri-i Hürriyet”in yüzünü hiç olmazsa uzaktan görmüş, sözünü işitmiş, fakat hayata atılır atılmaz istibdatın sert çehresi ile karşılaşmıştır. Siyasî ve içtimaî davalarla uğraşmak şiddetle yasaktır. Bu vaziyet karşısında bu nesil, âdeta zarurî olarak felsefe, aşk, seyahat ve macera mevzularına dökülür. Eskiden hürriyet fikirlerine bağlı olanlar, davalarına ihanet etmek suretiyle devre uymağa çalışırlar, Mithat Paşa’nın hiçlikten alarak yükselttiği Ahmet Mithat Efendi, eski arkadaşlarının ve parlâmentarizmin aleyhinde makaleler yazarak Abdülhamid’e dalkavukluk eder. Montekristovârî romanlar kaleme almak suretiyle edebî hayatını devam ettirir. Bunlarda suya sabuna dokunmayan bir sürü faydalı malûmat vardır. Abdülhak Hâmid, felsefe, aşk ve tabiat âlemlerinde dolaşır, zevcesini ve validesini terennüm eden şiirler yazar. Recaizade Ekrem, çocuklarının ölümünden duyduğu teessürü esas mevzu alır ve estetik yapar. Edebiyat bakımından şüphesiz zengin olan bu devrede Namık Kemâl neslinin kuvvetli erkek sesini hatırlatan hemen hemen hiçbir şey yoktur. Aciz bir ferdiyetçilik ruhlara, yazılara hâkim olur.

1895 yıllarında bir nesil daha ortaya çıkar. Memlekette karanlık ve sefalet arttığı için bu nesil bedbahttır. Servet-i Fünun nesli, şiirlerinde ve romanlarında daima hayatı bir ızdırap kaynağı ifade eden, iradesiz, bedbin ve melânkolik nesil! Bu nesli en iyi temsil eden “Rübâb-ı Şikeste” müellifi Tevfik Fikret, kendi neslinin ruhunu güzel teşrih eder: “Edebiyatımız sağlam bir bünyeye malik değil! Edebiyatımız hasta! Tekmil şiirlerimizde, hikâyelerimizde, tasvirlerimizde bir solgunluk, bir kansızlık, bir eser-i hüzal görülüyor.” der, “Mâi ve Siyah” romanında bu neslin tipik kahramanı Ahmed Cemil’i hatırlayınız… Hayattan, hakikatten ve halktan ayrılan bu neslin, Tanzimat’ın başından beri sadeleşmeye başlayan yazı dilimizi divanınkinden daha sun’î bir preciositeye götürdüğüne dikkat ediniz. Nesillerin dil şuurları diğer mevzularda aldıkları tavırdan ayrılmaz.

1908’de yeni bir nesil ortaya çıkıyor. 1923 yılına kadar siyaset ve kültür sahasında faaliyette bulunan bu nesil, tıpkı o devir gibi karışık bir manzara arz eder. İmparatorluğun bünyesinde iki asırdan beri devam eden çözülme ve dağılma hareketi bu devirde son haddini bulmuştur. Hürriyet bir anarşi halini alır. Siyasi partiler, içtimaî teşekküller, cemiyetler, gazeteler ve mecmualar Türkiye’nin yüzünü bir panayır yerine benzetirler. Bununla beraber bu karışıklığa hâkim olan müşterek bir ruh vardır. Hürriyet, istiklâl ve yükselme iştiyaki bütün kalpleri doldurur. Bu devirde tesirleri bugüne kadar devam eden ütopiler doğar. Eskiden ölümü arzulayan Tevfik Fikret bile bu devirde canlanır: “Halûkun Defteri” adlı şiir kitabında bir cemiyet ve insanlık havârisi kesilir. “Halûkun Amentüsü”nde fencilik, beynelmilelcilik ve dinsizlik fikirlerini yüceltir. Onun karşısında ise muhtelif meseleler üzerinde hal tarzları ileri süren dindar ve büyük şâir Mehmet Akif vardır. Ziya Gökalp, Malazgirt’ten önceki Türk tarihini, Asya Türklerini esas alan Turancılık ideolojisini kurar.

Yahya Kemal ise millî varlığı esas tutar ve coğrafyaya bağlanır. Meşrutiyet devrinin istikrarsız, çalkantılı, uzaklarını görmek mümkün olmayan havasında meydana çıkmış olan fikirlerden birçoğu, İstiklâl mücadelesini, bizi hu memleketin realitelerine götüren derslerinden sonra değerlerini kaybetmişlerdir.

İstiklâl mücadelesi Ankara’yı yaratır. Ankara Anadolu bozkırlarının ortasındadır. Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’ne bozkır ruhu hâkimdir. Karşıda İstanbul vardır ve İstanbul, korkunç bir zihniyeti, mandayı, zaafı ve köhneliği temsil eder.

1923’ten sonra Türk tarihinin mukadderatını yeni bir nesil eline alır. Yazının başında, nesiller birbirine reaksiyon yaparak faaliyette bulunurlar, demiştik. Cumhuriyet neslinde reaksiyon kuvveti, geçmiş nesillerle kıyas kabul etmeyecek kadar şiddetlidir. Tanzimat’tan Cumhuriyet devrine kadar nesillerin her biri yeni bir fikir ortaya atmakla beraber, hepsinde, az çok, şöyle veya böyle, maziye ait kıymetlerle bir anlaşma cehdi vardı. Türklükle pek az alâkası olan Servet-i Fünun edebiyatı bile, bazı bakımlardan geçmişe bağlanır. Bu neslin kendi üslûpları ile Şeyh Galib’in üslûbu arasında, bir yakınlık bulmağa çalışmaları olmak üzere iki kısımda mütalaa etmek yerinde olur. Zira bu iki devir, siyasî, içtimaî ve edebî sahalarda ayrı manzaralar arz eder. Harpten önceki Türkiye “tek parti, tek şef, tek ideoloji” esasına dayanır. Harpten sonraki Türkiye ise, çok partili siyasi ve içtimaî kaynaşmalarla doludur.

İlk Cumhuriyet nesli için, zarurî sebeplerle çok hissî bir mevzu olan “İstanbul” veya “Bâbıâli” fikri, bütün maziye bakılan bir pencere olur. Bugün bunun doğru olmadığını açıkça görüyoruz. Mütareke devri, çürümüş saray ve muhiti, bütün maziyi temsil eder gibi telâkki olunuyordu. Ölmek üzere olan bir adama bakarak, bu adam bütün hayatınca böyle hasta ve bitkindi demek ne kadar yanlış ise, imparatorluğun çökme anını görerek, işte sizin mazi dediğiniz budur, demek de o kadar yanlış olur. Her millet gibi bizim mazimizin de iyi ve kötü tarafları vardır. Her millet gibi, bizim de asırlarca yaşanmış hayatımızın bir mânası ve değeri olmak icap eder. O ana has tarihî şartlar, ilk Cumhuriyet neslinin bu basit hakikati görmesine mani oluyordu.

Düz ve çıplak sahada yeni bir yapı kurulmak isteniliyordu. Issız bozkırlar ortasında, küçük bir Amerikan şehri gibi yükselen Ankara bu zihniyeti çok güzel temsil eder. Ankara sun’î bir şehirdir. Değil harap köy ve köylülerden ibaret Anadolu ile, kendi dar tabiî muhiti ile bile münasebeti yoktur. Bu şehir, tarihî, coğrafî ve içtimaî şartların dışında, bir tasavvurun sembolü gibidir. Bunda kahramanca bir şey olduğu inkâr olunamaz. Tarihe, coğrafyaya ve içtimaî şartlara meydan okumak, onların empoze ettiği zaruretler dışında bir âlem kurmağa çalışmak, eşine ancak masallarda rastlanan bir tahayyül ve iradenin ifadesidir. Bu zaman zarfında Türkiye’de yapılan hareketler, derinlik ve genişlik bakımından ölçülürse, hayal edilen ve ettirilmek istenilenin yanında çok dar ve sığ kalır.

Bütün hareketleri maziye karşı toptan bir reaksiyon olan Cumhuriyet neslinin yaşama, düşünme ve duyma tarzlarında derin tezatlar bulunur. İlk Cumhuriyet nesli, istibdat ve Meşrutiyet devrinde yetişmiş insanlardan mürekkepti, Maziye ait kıymetler, onların şahsiyetlerinin temelini teşkil ediyordu, şimdi onlar inkılâp yapmak için bu kıymetleri inkâr etmek ve yıkmak mecburiyetinde idiler. Bu ancak zorla olabilirdi. Fakat zorlamanın da bir hududu vardır. Bu hududa gelince, alınan yeni istikametten dönülmek istenilmezse, kendi kendini mahvetmek veya aldatmaktan başka çare yoktur.

İçtimai hayatta ve bizzat inkılâpçı neslin bünyesinde yaşayan maziye ait kıymetlerle, kurulmak istenilen yeni hayata ait kıymetler, zorlama neticesi, gizli veya açık bir çatışma vücuda getirdi. Bu çatışmanın neticelerini siyaset ve kültür sahasında sivrilmiş şahsiyetlerimizin en küçük hareketlerinde dahi görebilirsiniz. Atatürk alaturka musikiyi sever, fakat alafranga musikiyi yerleştirmek için kendini, radyoyu ve mektepleri zorlar. Atatürk, Osmanlı tarihini çok iyi bilir, eski kahramanlarımızdan birçoğuna hayrandır; fakat saraya karşı nefreti dolayısıyla ve yakın tarihin milleti geriye çekeceğinden korkarak, Sümerler devrine ait çok eski bir mazi hayali yaratır. Eski harflerle dokuz asırlık bir Türk edebiyatı vardır; fakat bunların hepsi maziye ait kıymetleri ihtiva ettiği için, harf inkılâbı ile araya kalın bir perde çekilir. Boşalan millî kütüphane tercüme eserlerle doldurulur. Daha ileriye gidilir: Asırların mahsulü olan Türkçe beğenilmez, yepyeni bir dil vücuda getirilmek istenilir. Maziye karşı bu kadar şiddetli ve bu kadar cesaretli bir teşebbüse başka yerlerde rastlanmaz.

Millî hayatımız için çok mühim olan bu merhale, bu   zaman hakkında serbest surette düşünmenin zamanı gelmiştir. Birkaç yıldan beri, 1918’den önceki kıymet hükümlerinden yavaş yavaş ayrıldığımızı kimse inkâr edemez. Eğer tuttuğumuz yeni istikamette esaslı adımlar atmak istiyorsak, şimdiye kadar yapılanları tarafsız ve dikkatli bir gözle tetkik etmemiz lâzımdır. Nesiller arasında mevcut olduğunu söylediğimiz reaksiyon prensibi, zarurî olarak bizi gün geçtikçe önceki nesillere karşı bir tavır almağa zorlayacaktır. İtiraf edilsin, edilmesin bu hareket şimdiden başlamıştır.

Tenkitsiz devirler yaşadık. Bunu tenkit devrinin takip etmesi gayet tabiîdir. Unutmayalım ki, daima bir ideal olarak öne sürdüğümüz Batı medeniyeti tenkit sayesinde gelişmiştir. Descartes “En bedihî olan şeylerden dahi, prensip itibarıyla şüphe etmek ve onları dikkatle yoklamak lâzımdır” der.

İçinde yaşadığımız devrin tezatlarını belirtmek maksadı ile, büyük Fransız tarihçisi ve mütefekkiri André Siegfrid’in Garp medeniyetinin esaslarına dair ortaya koyduğu çok vâzıh düşünceleri ölçü olarak ele alacağım.

André Siegfrid, Garp medeniyetini üç temel üzerine istinat ettiriyor:

  1. 1- Eski Yunan’dan intikal eden akıl (serbest tenkit),
  2. 2- Hıristiyanlıktan gelen insan şahsına hürmet duygusu (Roma bunu hukukîleştiriyor; Fransız ihtilâl siyasi umdeler haline getiriyor),
  3. 3- On sekizinci ve on dokuzuncu asırda gelişen büyük sanayi.

Bu prensiplere dayanarak yirmi beş senelik Garplılaşma hareketimize bakarsak, Cumhuriyet nesillerinin Garp’ı asla Garplıların anladığı şekilde anlamadıklarını görürüz.

Fransız mütefekkirinin Garp’ın temellerinden biri saydığı akıl, ki serbest tenkidi icap ettirir ve ancak serbest tenkit sayesinde yaşar, bu devirde hiç de yüksek bir değer olarak tanınmamış ve sevilmemiştir. Bilâkis aklın inkişafına engel olan kuvvetli bir sansür bu devri karakterize eder, itiraf etmek lâzımdır ki, Meşrutiyet devri, bu bakımdan Cumhuriyet devrine nazaran çok ileridir. Serbest tenkit olmayan yerde aklın hâkim olduğunu kim iddia edebilir? Her şeyi yoklayan Sokrat’ı ortadan kaldırın, eski Yunan medeniyetinden değerli olarak ne kalır? Dikkat edilirse, Cumhuriyet devrinde gerçekten mütefekkir adını alacak hiçbir büyük şahsiyet yetişmemiştir. Meşrutiyet devri hiç olmazsa Gökalp’i çıkarmıştı.

André Siegfrid’in Hıristiyanlıktan geldiğini söylediği insan şahsiyetine hürmet duygusu, eskiden halis İslâmiyet’in hâkim olduğu çağlarda, bizim cemiyetimizde de vardı. İslâmiyet’e göre insan şahsiyetine hürmet duygusunun ne olduğunu öğrenmek isteyenler, Yunus Emre’nin şiirlerini okusunlar. Orada Tanrı’nın bir parçası olarak görülen insanın ulviyetini bulacaklardır. Fakat İran ve Bizans’tan gelen istibdat an’anesi, İslâmiyet’in cevherinde olan bu asil ışığı karartmış ve bu nur sadece gerçekten dindar olan kalplerde kalmıştır.

Cumhuriyet devrinde, dinî duygular, yine tarihî zaruretler dolayısıyla ihmal edildiği ve bilhassa Garp’ı taklit ederken bu fikre değer verilmediği için, insan şahsına hürmet duygusu, çok zaafa uğramış, içtimaî hayatımızda otoriteler hakikî şahsiyetler olmaktan ziyade, hiçbir şahsiyeti olmayan köle ve dalkavuklar bulmaktan hoşlanmışlardır. Bu devirde, korkunç bir “aydınlar ihaneti” ne rastlarız. Kalbini ve kafasını yitiren, etten robotlar etrafı sarar.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ